Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler 1: Az Gittim, Uz Gittim” adlı yazısında Altay coğrafyasında bir yolculuğu, “arpa tanesi” üzerinden kurduğu anlatıyla paylaşıyor. Metinde zamanın tersine döndüğü, buzun ateşe büründüğü bilinmez bir devirden yola çıkan söyleyiş; “az gittim, uz gittim” ile başlayan yolun dere tepe düz gidilerek çayır çimen üzerinden, Sibirya’nın ayazından donmuş pınarlar boyunca aktarıldığı bir masal tonuyla ilerliyor.
“Bir arpa tanesi” ile yolun ölçüsü
Aras, anlatıda gittiği yer tek bir arpa tanesi boyu gibi görünse de ölçtüğünü ve biçtiğini belirterek, “Meğer koca dünyayı aşmışım da, sadece bir arpa boyu yol gitmişim” diyor. Ardından “Gittiğim yer tek bir arpa tanesi boyuysa da, ölçtüm biçtim; bir tren, iki uçak boyu yol kat etmişim” ifadeleriyle anlatının ölçü fikri pekişiyor.
Novosibirsk ve Altay Dağları’na uzanan rota
Yol, anlatıda önce Novosibirsk’e düşüyor; oradan şamanların nefesiyle fısıldayan Altay Dağları’nın eteklerine, gizemli patikalara süzülüyor. Aras, anlatının devamında Novosibirsk’ten sonra “arpa tanesi”nin izini sürmeye geçtiğinde yeryüzünün en asil efsanelerinden biri olarak Altay Dağları’nın karşısına çıktığını aktarıyor.
Ob Nehri, tayga ve şehrin uğultusu
Arpanın gösterdiği ilk durak olarak Ob Nehri’nin göğsünde parıldayan Sibirya’nın kalbi Novosibirsk’e yer veriliyor. Yazıda, şehrin sokaklarında yürürken üşüyen nefesin havada şiirsel bir ezgiye dönüştüğü; Novosibirsk’in bilim ve aklın kalesi olduğu, ulu çam ağaçlarının koruduğu büyük bir ormanın kıyısında bulunduğu anlatılıyor. Ayrıca göz alabildiğine uzanan tayganın insanı içine çağıran büyülü bir yeşil okyanus gibi uğulduğu belirtiliyor.
Çadır önünde ateş ve Altaylı teyzenin sözü
Tayganın kapısı Novosibirsk’i aşıp göğü kıskandıran dağlara yaklaşıldığında sabrın sabırsızlaştığı, ruhun prangalarından sıyrılıp kendisini bir astral seyahatte bulduğu aktarılıyor. Gecenin karanlığında bir çadırın önünde yanan kutsal bir ateşin başında kendini bulan anlatıda, yüz çizgilerinde yüzyılların yorgunluğunu taşıyan Altaylı bir teyzenin oturduğu anlatılıyor. Unutmamak için ateşin ışığını kalem, toprağı ise kâğıt yaptığını ve yazdığını belirten Aras, anlatının bu bölümünde gecenin içinde konuşulan yerel inanışlara yer veriyor.
Beluha Dağı: “Kutsal Ak Dağ” ve “Dağ Ruhu”
Metinde Altay’ın en yüksek zirvesi Beluha Dağı’nın yerel dilde “Kutsal Ak Dağ” olarak anıldığı kaydediliyor. Efsaneye göre bu dağın, yeryüzünün gökyüzüyle birleştiği ve ruhların dünyasına açılan gizli bir kapı olduğu aktarılıyor. Dağın koruyucusunun ise ak giysiler içinde, yüreği bir çocuk gibi temiz olan gezginlere görünen ulu “Dağ Ruhu” olduğu anlatılıyor.
Ateş başında fısıldaşma
Anlatıda, bir kişi doğaya saygısızlık edip ağaçları incitir, nehirleri kirletir ya da dağların gücünü küçümserse dağın ruhunun öfkelenerek apak bir sis olup yolu bir nefeste tütsüreceği; adımları köksüz kılacağı ve canı sonsuzlukla hiçlik arasında asılı bırakacağı anlatılıyor. Altaylı teyzenin gözlerin içine bakıp ateşe bir parça ardıç dalı attığı aktarılırken, ateş çıtırdarken fısıldadığı söz yer alıyor: “Biz bu dağlara tırmanmayız yabancı, biz sadece onun eteğinde eğiliriz.”
Aras, ateşe bir ardıç daha atıp çıtırtının sesine ses vererek teyzenin sözlerine karşılık “Ben yabancı değilim ana, ruhum dağların tepesinde, bedenim emanet bende” diyor. Altaylı anam bu sözleri duyduğunda gözlerindeki gölgelerin çekildiği, derin çizgilerin şefkatli bir gülümseyişle gerildiği ve doğrudan ruhuna diktiği gözlerle “Evine hoş geldin kızım... Dağ, kendi bağrından kopan fısıltıyı her dilde tanır. Ruhun yukarıda uçuyorsa, adımların bu topraklarda asla ağırlaşmaz.” sözünü fısıldadığı belirtiliyor.
Yazının sonunda, Temmuz ayında bile zirvesi bembeyaz bir düş gibi parıldayan Beluha’ya bakarken ruhun aslında hep bu topraklara ait olduğunu, insanoğlunun doğayı neden kutsadığını ve kutsal doğa karşısında neden sadece bir arpa boyu yol alındığını artık daha iyi anladığı ifade ediliyor.
Haberin Editörü: Buğra TAŞ