![]() |
|
|
|||||||
| Türk Tarihi Türk Tarihi Ve Türk Kültürü Hakkında Her Şey... |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Çanakkale zaferi tarihten silineceği düşünülen Türk milletinin üzerindeki tozları silkerek ayağa kalkışının, Türk milletine diri diri giydirilmek istenen kefenin yırtılışıdır bir anlamda. Ve bu direniş pek sıradan gibi gözükenlerin destanıdır. Seyyid Onbaşı'nın, Üçpınarlı Ali'nin, Balıkesirli İbrahim'in, Ezineli Yahya Çavuş'un hikâyesidir. Bu kahramanların pek çoğu gibi Ezineli Yahya Çavuş da o şehid düşenlerin arasındadır ve ne evlatları ne de torunları ondan bir daha haber alamaz. Yıllar sonra dedesi Ezineli Yahya Çavuş'un izini süren torunu tarihçi Halil Ersin Avcı, Çanakkale üzerine araştırmalar yapıyor, bu anlamda "Çanakkale Ruhu" adlı bir de kitaba imza atmış. Dedesinin; Balkan Harbine katılmış, her Türk askeri gibi o yenilginin ıstırap ve mahcubiyetini yüreğinden atamadığını kaydeden Avcı, Çanakkale Savaşı'nın başlamasıyla gönüllü olarak orduya katıldığını anlatıyor. Millet tek yürek Düşmanın Çanakkale önlerine gelmesinin Türk milletini tam manasıyla ayağa kaldırdığını kaydeden Avcı, "Osmanlı Devleti'ni son bir asırdır saran ayrılık ateşi bu soğuk duş etkisi ile bir an için söndü. Bir millet tek yürek oldu. Savaş kendi ülkeleri için çıkmıştı ve işin sonunda var olmak, ya da yok olmak vardı. Askerlik şubelerinin önü insan kaynıyordu. En çok da yurtdışı ve yurtiçinde eğitimini sürdüren gençlerin binlerce, on binlerce hatta yüz binlercesi savaşa katıldı." diyor. Dedesinin de henüz çocuk denecek yaşta savaşa dahil olduğunu söyleyen Avcı, "İngiliz çıkarmasına karşı dedem ve 63 askeri Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir kalesine hâkim bir tepe olan Gözcübaba Tepesine yerleşmişler. 25 Nisan 1915 sabaha karşı İngiliz donanmasının ağır bombardımanı başlamış. Eş zamanlı olarak devam eden İngiliz birliklerinin kara çıkarması da birleşince ortalığı siz tasavvur edin. Daha önce Balkan Savaşlarına da katılan dedem yaşanan hezimetten ne denli rahatsız olmuş ki yanındaki askerlerine: "Kardeşlerim, Balkan Savaşlarında düşmana yüz geri ettik, başımıza neler geldi. Az daha aziz İstanbul'u kaybediyorduk. Sakın ha kaçmayın!, düşmanı yüz geri etmeyin! İlk davrananı vururum. Eğer benim de kalbime korku girecek, ben de kaçacak olursam bana da acımayın vurun! Kaçan kahpedir!" demiş. Deniz kana boyanmış Dedesiyle ilgili bilgileri, yine onun tabur komutanı olan Binbası Mahmut Sabri'nin "Seddülbahir muharebeleri" raporundan edindiğini kaydeden Avcı, "Belgelere göre, dedem ve arkadaşları çıkarma birliklerinin yanaşmasını sabırla beklemiş, tam kıyıya çıkacakları sırada şiddetli ateşe başlamışlar. Hatta öğleye doğru Seddülbahir üzerinde uçuş yapan İngiliz pilotu Samson, deniz suyunun kıyı kesiminin kıpkırmızı kesildiğini görünce heyecanla telsizine sarılıp rapor vermiş. Karaya oturan gemideki 3 bin kişilik düşman kuvveti Yahya Çavuş'un başında bulunduğu takımın sayesinde birer birer vurulmuş. Hal böyle olunca İngiliz topçusu bu tepeyi yoğun bombardıman altına almış. Piyadelerin de buraya çıkma girişimleri başarılı olmayınca donanma topçusu ve uçaklar artık bu tepeye binlerce mermi yağdırmaya başlamışlar. Akşamın alı her yeri kaplarken artık Gözcübaba tepesinden ateş gelmiyormuş. Tepe mi gökyüzünün alına boyanmış, yoksa gökyüzü mü tepenin bilinmez ancak artık burada ölüm sessizliği hakimmiş." İngiliz Generali şokta! Halil Ersin Avcı'nın anlattığına göre İngiliz General Hunter Weston bu tepede kaç bin Türk'ün öldüğünü merak ediyormuş. 4.650 mermi yağdırdıkları bu tepedeki ölü sayısıyla ilgili yapılan rapor eline ulaşınca beti benzi atmış, 3-5 bin Türk cesedi beklerken raporda 55-60 kişinin kaydı düşülmüş ki General astlarından ayrı raporu tekrar tekrar istemiş ama sayı hiç değişmemiş. Velhasıl Ezineli Yahya Çavuş, yaralanmış, kendinden geçmiş halde hayatta kalan iki askeri tarafından cephe gerisine taşınmış. Sargı yerinde kendine geldiğinde adeta yıkılmış, zira vatan savunmasında şehidlik beklerken hayatta kalması ona çok ağır gelmiş ama çok geçmeden duaları kabul olmuş ve ertesi gün 26 Nisan 1915'de düşman ile göğüs göğse vuruşma sırasında bu iki civanmert er ile birlikte şehadet şerbetini içmiş. Bombalar altında Cuma namazı İngiliz'in, vakit vakit gemilerden, siperden yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü. Hızlı hızlı geçiyordum tehlikeli bir yerden. Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü. Böyle büyük görünen şey, küçücük bir insandı. Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler, güllelerin cehennemlik yağmurundan kaçarken yolun biraz kenarında tek başına bir nefer, pervasızca bombalardan, ateşlerden, her şeyden uzaktı. Kendisine, süngüsünden bir mihrabcık kurmuştu, sonra onun karşısında namazına durmuştu. Ne havada ıslık çalan ve düştüğü yerlere kızgın çelik dahmelerle ölüm saçan gülleler, ne, semâda ifrit gibi vızıldayan tayyare... Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder onun demir yüreğini oynatmaktan âcizdi. Sanki toplar, şarapneller tehlikesiz, sessizdi!.. Potinleri yanındaydı... Böyle bir yüreğin bütün işi, kaygısı elbet Hakkın rızasına olmalıydı. Kuru toprak üzerinde, kundurasız kılınan bu namazın, pek uygun bir kubbesiydi âsmân! Bir çam, ona gölgesinde yapmış idi seccade. Sanki tekbir alıyordu vakit vakit top sesi... Gözlerinin sade akı beyaz kalan yüzünde parlıyordu o sarsılmaz îmanın gölgesi. Bir Müslüman nasıl olur? Bu levhadan anladım, hürmetlerle -yavaş yavaş- sokuldum beş on adım. Başındaki kabalağın gölgesine gömülen süzük gözler, dikilmişti o süngüden mihraba. Hakkın büyük divanında, eli bağlı dururken artık o, can kaygısını almıyordu hesaba. Dört yanına ateş saçan türlü türlü âfetten sanki onu koruyordu bir meleğin kanadı onun, böyle tevekkülü bana pek çok dokundu. Yüreğimi bir şey ezdi, iki gözüm sulandı... Nefer o ara sağa sola selam verdi, namazım bitirdi, sonra, biraz kımıldandı, ellerini Yaradana duâ için gök yüzüne çevirdi. Duasına, mutlak âmin diyorlardı melekler. Usul usul çekildim o mahalden, ben giderken, kulağıma değdi onun sadâsı; "Allahümme salli alâ seyyidinâ" duası... Ahmed Nedim Harb Mecmuası (Sayı: 4, s. 56-57) Teşrîn-i sânî 331 (Kasım 1915) Saçlarımı da benimle gömün! Balıkesir'de "Yedi bekârlar" derlermiş. Evlenmiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler, öylece ölmüşler. Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba... Tam mezara toprak atacaklarken: "Aman unutmayalım vasiyeti vardı." dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydular. "Bunlar ne?" diye sordum. Çünkü dinimizde böyle mezara bir şey yoktu.Halamızın yavuklusu, nikâhtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale'ye gitmiş, bir daha da dönmemiş... Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş ama kimselere varmamış. Diş ve saçlara gelince: "Yarın mahşer yerinde kocamla karşılaşırsam, 'Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı' diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama 'başıma, saçıma yaban eli değmedi' diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım. Torbaya koydum, saçlarım şahidim olacak vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!" diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik. Bir paşanın üç şehid oğlu 1. Dünya Savaşı içinde Osmanlı Harbiye Nezareti "Harb Mecmuası" adıyla bir dergi neşreder. Mecmuanın en önemli bölümlerinden birisi de "yaşayan ölüler" başlığı ile verilen şehit fotoğraflarıdır. Bu mecmuaların birinde üç fotoğraf dikkat çeker ki, babaları "paşa" olan üç kardeşin resmidir. 1 - 57. Alay 6. Tabur Kumandanı Kemal Paşaoğlu Mehmet Ali Bey, şehâdeti: 6 Temmuz 1331 (1915) 2 - 9. Alay 3.Tabur 16. Bölük Zabit Vekili Kemal Paşaoğlu Mehmet Refik Efendi, şehâdeti, 8 Teşrin-i Sani 1331 (1915) 3 - On buçukluk Obüs Müstakil Taburu 1. Bölük Zabit Namzedi Kemal Paşaoğlu İsmail Fehmi Efendi, şehâdeti, 3-4 Şubat 1331 (1915) Evet, babaları "paşa" olan birileri doğal olarak babalarının forsunu kullanarak Anadolu'nun herhangi bir askerlik şubesinde veya o zamanın bütün istasyonlarda olan askeri nakliyat komisyonu şubelerinde harbin sonunu getirebilirlerdi. Hayır, öyle yapmadılar, üçü birden harbe katıldılar. Ve üç kardeş de peşi sıra Çanakkale'de şehit oldu. Bir eve üç ateş birden düşmüştü... Ölene kadar evinden çıkmadı 1954 yılıydı. Balıkesir'deki evimizin alt katında yaşlı bir kadın oturuyordu. Eşini Çanakkale'de şehid vermişti. Onun Çanakkale'den yolladığı mektupları ve zarflarım evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur ve sonra şehit kocasına fatihalar okur, hatimler indirirdi. Geleni gideni çok olmasına rağmen, Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı. "Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale'ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, 'Karıcığım, gençsin, güzelsin, gözüm arkada kalmasın. Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma' dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?" Bir akşamüstü, babamla eve çıkarken, neneyi gelinlik giymiş beklerken gördük. Babam şaka olsun diye takıldı: "Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya... Ne var... Bir şey mi oldu?" Nene gözlerini yerden ayırmadan: "Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı. Kocamı bekliyorum..." Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı. Öğrendik ki; hayatı boyunca evlendikleri gün nene süslenip, hep kocasını beklermiş. Ve çok değil birkaç hafta sonra nenenin ölüm haberi geldi. Nihayet hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıkmıştı. Yazar: Tolga Uslubaş Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|