Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Genel Bilgi > Türk Tarihi

Türk Tarihi Türk Tarihi Ve Türk Kültürü Hakkında Her Şey...

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 04-11-2007, 09:34 AM   #1 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,995
Rep Gücü: 1047
Rep Puanı : 101550
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan Osmanli Da Sosyal MÜesseseler - Vakiflar




*OSMANLI DA SOSYAL MÜESSESELER*

Osmanli Devleti, feth edip ele geçirdigi yerlerde derhal sosyal
müesseseler kurup halkin hizmetine sunuyordu. Devlet sinirlari genisledikçe
bu müesseseler de o nisbette artis kayd ediyordu. Bu sosyal tesisler
sayesinde sehirlere Müslüman Türk damgasi vurulmus oluyordu. Bu neviden
müesseseler kurulmakla yetinilmemis, bunlarin idareleri, korunmalari ve
devamliliklarinin saglanmasi için genis imkânlara sahip vakiflar tesis
edilmistir. Böylece devlet, bu müesseseler için, kendi hazinesinden ayrica
bir bütçe hazirlama ihtiyacini duymuyordu.
Sosyal müesseselerin kurulup gelismesinde önemli derecede rol oynayan ve
sadece genis halk kitleleri degil, çevre ve hayvanlara da hizmet götüren
vakiflar hakkinda bilgi vermeden, onlarin kurulusunu saglayan prensip ve
anlayislara temas etmeden sadece sosyal müesseselerden söz etmek, konuyu
eksik birakmak olurdu. Bu bakimdan vakiflar, onlarin kurulusunu saglayan
âmiller ve hizmet sahalarina isaret etmek zorundayiz. Bunu da:

1. Osmanlilarda Vakiflar,

2. Vakiflarin Hizmet Sahalari, Basliklari altinda ele alacagiz.
*1. VAKIFLAR*
Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli Devleti'nin, tarih
ve müesseselerini, kendinden önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinin
müesseselerinden tamamen müstakil olarak düsünemeyiz. Çünkü Osmanlilar,
kendilerinden önce Anadolu'ya gelip yerlesmis bulunan Müslüman Türklerin
yasayis tarzlarini, ahlâk, iktisat, örf, âdet ve diger özelliklerini
almaktan çekinmiyorlardi. Böylece Osmanlilar, Anadolu Selçuklu Devleti'nin
mirasi üzerinde ve onun bir devami olarak inkisaf etme imkânina sahip
oldular. Bu vesile ile onlar, kendilerinden önce diger Islâm ve Türk Islâm
devletlerinin çok zengin teskilât ve müesseselerinden de genis ölçüde
faydalanma imkânini buldular. Nitekim Abbasîler devrinde, hukukî esaslari
tesbit edilen vakif müessesesi, Islâm dünyasinin her kösesine sür'atle
yayildi. Islâm cemiyetinin siyasî ve iktisadî gelismesiyle paralel olan bu
çogalmayi, Mâveraünnehr'den Atlantik kiyilarina kadar her tarafta görmek
mümkündür. Mescidler, türbeler, ribatlar, tekkeler, medrese ve mektepler,
prüler, sulama kanallari, su yollari, kervansaraylar, hastahaneler,
hamamlar, imâretler gibi birçok dinî ve hayrî tesis hep bu vakiflar
sayesinde vücuda getirildi.

Maddî bir karsilik beklemeden baskalarina yardim etmek gibi ulvî ve
fevkalâde bir düsüncenin mahsulü olan vakif müessesesi, yüzyillardan beri
Islâm ülkelerinde büyük bir önem kazanmis, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde
derin tesirler icra etmis olan dinî ve hukukî bir müessesedir. Insan
fitratinda mevcud olan yardimlasma hissi, süphesiz ki insanlik tarihi kadar
eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birlesince daha bir kuvvet kazanir.
Islâm ülkelerinde vakiflarin, asirlarca büyük bir fonksiyon icra etmesinin
sebebini burada (dinî his) aramak lazimdir. Çünkü "insanlarin en hayirlisi,
insanlara faydali olan, malin en hayirlisi, Allah yolunda harcanan (baska
bir ifade ile vakf edilen), vakfin en hayirlisi da insanlarin en çok
duyduklari ihtiyaci karsilayandir" prensibinin anlamini çok iyi bilen
müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yaris edercesine vakif tesisler
kurmuslardir.

Osmanli sosyal müesseselerinin kurulup gelismesinde büyük ve önemli hizmeti
bulunan vakiflarin kurulus sebebini yukarida temas edilen anlayisa baglamak
gerekir. Ayrica, Ebû Hüreyre'den nakl edilen bir Hadis-i Serifte Hz.
Peygamber'in söyle buyurdugu belirtilmektedir: "însanoglu öldügü zaman bütün
amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadaka-i cariye), faydalanilan
ilim ve kendisine dua eden bir evlad birakanlarinki kesilmez." Hadisçiler,
"sadaka-i câriyeyi" vakf ile tefsir etmis ve sadaka devam ettigi müddetçe
sevabinin da devam edecegine kani olmuslardir. Hz. Peygamberin bizzat
kendisinin de vakif yapmis olmasi, ashabinin onu takiben böyle eserler
meydana getirmesine sebep olmustur. Nitekim Câbir (r.a.) "Ben, Muhacir ve
Ensar'dan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakif ve tasaddukta
bulunmus olmasin." diyerek daha o dönemde bu gelismenin hangi seviyeye
ulastigini belirtmek ister.

Lugat olarak pek çok mânâsi bulunan "vakif kelimesine farkli istilahî
mânâlar verilmistir. Bununla beraber bu mânâlarin tamami birbirlerine çok
benzemekte ve ihtiva ettikleri anlamin, hemen hemen birbirinin ayni oldugu
görülmektedir.

Islâmî yardimlasma prensibinin bir sonucu olarak ortaya çiktigini gördügümüz
vakiflar, Islâm ülkelerinin tamaminda sayilamayacak kadar çok ve önemli
hizmetler ifa ediyorlardi.

Hemen hemen bütün müessese ve teskilatlarinin nüvesini kendilerinden önceki
Müslüman devletlerden alan Osmanlilar, vakif konusunda da bu yolu takib
ettiler. Nitekim Osmanli Devleti'nde daha ilk beyler zamaninda baslayan,
devletin siyasî ve malî kudretinin inkisafina paralel olarak gelisip artan
vakiflarin, Osmanlilar dönemindeki ilk müessisi (kurucusu) Orhan Gazi
olmustur. Onun 724 Rebiülevvel (1324 Mart basi) tarihi ile azadli
kölelerinden Tavasî Serafeddin'e Mekece'de vakf ettigi hankahin tevliyetini
verdigine dair vakfiye ile vakfin sartlarini gösteren Farsça yazilmis
tugrali belgesi, elimizde bulunmaktadir. Keza o, Iznik'te ilk Osmanli
medresesini kurarken, onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayr-i
menkul vakf etti. Kisa bir müddet sonra bu medreseden kudretli ilim ve
devlet adamlari yetisti. Sultan Orhan'in yaptirdigi ilim ve hayir
müesseseleri sadece isimleri verilenler degildir. Adapazari'nda halen "Orhan
Bey Camii", Kandira'da "Orhan Camii" adi ile anilan camiler ile yine
Adapazari'nda medrese, Bursa'da bir cami, zâviye, misafirhane ve imâret insa
ederek bunlara vakiflar tahsis etti. O, topluma yararli olan bu sosyal
eserlerin görevlileri olarak müderris, imam, hafiz, nakib, tabbah, hâdim ve
bevvab gibi kimseleri de tayin ederek onlara maas bagladi.

Orhan Gazi'den baslayarak Osmanli padisahlari, sultanlari, vezirleri,
emirleri, zengin tebea ve hatta güçleri nisbetinde fakirler de pek çok vakif
tesisler meydana getirdiler. Nigbolu'dan zaferle Bursa'ya dönen Yildirim
Bâyezid, burada bir Dârulhayr, bir hastahane, bir Ebû Ishakîhane (tekke),
iki medrese ve bir cami yaptirdi. Bütün bu müesseselerin ihtiyacini
giderebilecek genislikte vakiflari da tayin etmeyi ihmal etmedi. Nitekim,
Dârulhaynn evkafindan olmak üzere as ve yemden baska her yil bilginlere,
yerli ve yabanci yoksullara 600 müdd bugday verilmek, her gün konuga ve
yerliye et ile birlikte 300 çanak as eristirilmek üzere vakiflarini tayin
buyurdu. Hastahane, Ebû Ishakîhane ve caminin her biri için ayrica vakiflar
tayin etti. Bunlara seyh, tabib, imam, müezzin ve müderris dikip akçalarini
tayin ettirdi. Keza o, Bolu'da cami, medrese, çifte hamam ve bir kütüphâne
yaptirip vakif etmisti. Bunlar için de 30 kadar dükkân vakf ederk onlara
gelir tahsis etmisti.

Istanbul'u, fizikî görüntüsü ile Bizans Devleti'nin merkezi olmaktan çikarip
Osmanli Devleti'nin merkezi haline getiren Fâtih Sultan Mehmed, bu fetih
esnasinda ümerâ, devlet adami ve askerlere ganimetten kendilerine düsen
hisselerini verdikten sonra, kendi hissesine düsen emlâktan hiç birini
almayarak tamamini toplum ve milletin hayrina olmak üzere vakf etti. O,
Bizanstan kalan bu harab sehri, devletin merkezi olmaya yarasir bir hâle
getirirken yaptigi vakiflardan epey istifade etti.

Osmanli hükümdarlari sadece kendi adlarina vakif yapmakla yetinmediler.
Onlar, baskalari tarafindan daha önce yapilmis bulunan vakiflara da yardimda
bulundular. Nitekim, meshur vakiflar arasinda padisahin maddî yardimlari ile
senelik bütçelerini denklestirenler az degildi. Bu yardim, nakdî oldugu gibi
bazan da aynî oluyordu. Konya'daki Sadreddin Konevî zaviyesi gibi orta
büyüklükte bir vakif, XVI. asrin son senelerinde Karaman gelirlerinden yilda
3600 akça aliyordu. Bununla da yetinilmiyor, mal olarak da pirinç vs. gibi
yardimlar da yapiliyordu. Barçinli kazasinda bulunan Uryan Baba zâviyesi, 8
Zilkade 975 (5 Mayis 1568) tarihli bir hükme göre Beypazari enhalarindan
pirinç aliyordu. Çorum civarindaki Abdal Ata zâviyesi ise padisahin
salyânesi olarak Boyabat eminlerinden pirinç temin ediyordu.

Osmanlilar, zapt ettikleri yerlerdeki vakiflara dokunmadan, eskiden beri
devam eden sekli ile vâkifin sartlarina riayet ediyorlardi. Konu ile ilgili
pek çok vakfiye ve vesika, Osmanlilar tarafindan, ilhak edilmeden önce
Müslüman hükümdarlarin idaresinde bulunan vilayetlerdeki Osmanli öncesi
vakiflarinin sartlarina bu yeni idarecilerce aynen riayet edildigini
göstermektedir. Vakiflar, her türlü dis müdahaleye kapali olduklarindan hiç
kimse ve hatta hükümdarlar bile bunlarin statülerini degistirmeye
yeltenmezlerdi. Bu yüzden Osmanlilar, vakiflarin vâkifin (vakfi kuran, tesis
eden) sartlarina göre idare prensibine titizlikle riayet ediyorlardi.
Bununla beraber Osmanlilar, vakiflara önemli yenilikler getirdiler. Evkaf
idaresinin merkezîlestirilmesini bu yeniliklere bir örnek olarak
gösterebiliriz. Misir Kanunnâmesi, bu yolda bize isik tutmaktadir. Nitekim
her sene pasanin huzurunda tedkik ve tasdik edilecek gelir ve gider
makbuzlarindan, her birisinden birer suretin Istanbul'a gönderilmesi prensip
ittihaz edildi. Bir vakfin idaresinde münhal (bos) olursa kadi, pasaya resmî
bir yazi yazarak âlim ve faziletli filan oglu filan fakir sahsin o yere
tayinini arz ediyordu. Vakifta münhal oldugu Defterdar tarafindan da tasdik
edilecek ve münhal yere aday gösterilen kimse ancak Istanbul'daki
selahiyetli makamdan berat gelince vazifesine resmen tayin edilmis
sayilacakti.

Osmanli toplumunda vakif o kadar önemli ve itibarli bir müessesedir ki, malî
imkân bakimindan toplumun en alt seviyesinde bulunanlar ile en üst
seviyesinde bulunanlar arasinda anlayis bakimindan bir farklilik göze
çarpmaz. Bu bakimdan iki veya üç göz (oda) evi bulunan yasli ve kimsesiz bir
kadin bile evinin bir veya iki odasini vakf etmek suretiyle bu anlayisa
istirak eder. Nitekim Ortaköy (Istanbul)'de üç bab evi olan Hakime Hanim'in
vakfi bize bu konuda ne kadar ileriye gidildigini göstermektedir. Gerçekten,
Müslüman Osmanli dünyasinda büyük tesisleri yaptirmaya güçleri yetmiyenler,
bütün bir toplum tarafindan benimsenmis olan hayir müesseselerine
katilmaktan geri kalmiyorlardi. Yüzlerce kadin, geliri azalmis bir vakif
tesisine ufak ve çok mütevazi de olsa bir kaynak saglamak için evlerini,
meyveli bahçelerini, tarla ve ziynet esyasi gibi mal varliklarini
bagisliyorlardi.

O günün imkânlari içinde vakiflari, bitip tükenmek bilmeyen, uzun ve
mesakkatli yollarda, farkli isimler altinda kervan ve yolcularin hizmetinde
olduklarini görüyoruz. Hatta bu hizmeti geregi gibi yerine getirmeyen ve
vakiflara bagli bazi tekkelerin sorumlulari hakkinda sorusturma yapildigi
anlasilmaktadir. Nitekim 14 Muharrem 986 (24 Mart 1578) tarihini tasiyan bir
hükümde belirtildigine göre Ankara çevresindeki yollar üzerinde bulunan
tekke ve zâviyelerin, vakiflari müsait olduklari halde bunlari, sadece
tekkenisîn ve zaviyedârlar "kendileri ekl ve bel' edüp âyende ve revendeye*
sart-i vâkif mucibince taam verülmeyüp ebnay-i sebil ziyade müzayaka
çektikleri bildirmegin ser'i serif muktezasinca evkaf teftis olunup"
vakfiyeye göre hareket etmeleri istenmektedir.

Vakiflar, degisik maksatlarla tesis edilmekte ve her vâkif, vakfi üzerinde
arzu ve iradesinin devam etmesini istemektedir. Bu durum normal
karsilanmalidir. Zira, senelerin çaba ve emegi ile kazanilmis mal ve mülk
üzerinde o kadar zahmet çekmis olan bir kimsenin, tescil ettirdigi sartlan
ile ölümünden sonra da tasarruf sahibi olmak istemesi hakkidir. Sayet biz,
onlar için böyle bir yetkiyi çok görür ve bu hakki ellerinden alsaydik, o
zaman büyük bir ihtimalle vakiflar istenilen sekilde devam etmeyecekti.
Kisi, kendisinden sonra toplumun hayir ve menfaatina vesile olmayacak bir
mali, daha hayatta iken israf suretiyle yok etme derecesine getirebilirdi.
Bunun da bir cemiyet için ne denli kötü ve olumsuz sartlar doguracagini
söylemeye gerek yoktur. Çünkü böyle bir durumda vakiflarin yüklendigi nice
hizmetler, yerine getirilmeyecekti. Ne egitim, ne ibâdet, ne iktisad, ne
ulasim, ne de saglik bakimindan hiç bir hizmet yeterince yapilmayacakti.

Hukukî bir müessese olmasindan dolayi vakfin kurulabilmesi için bazi
sartlarin bulunmasi gerekir. Her seyden önce vakfi yapmak isteyen kimsenin o
vakfi yaptigina dair "malimi vakf ettim, haps ettim, tasadduk ettim" veya
"sadaka-i müebbede ile sadaka ettim" gibi ifadeler kullanmasi gerekir. Bu
neviden söz ve isaretler, vakfin rüknünden sayilir. Bundan baska vakfin
tesisi için gerek vakfi yapan kisi, gerekse vakf edilen malda da bazi
özelliklerin bulunmasi icab eder. Bununla beraber bunlari kesin çizgilerle
birbirinden ayirmak pek mümkün degildir.

a- Vakfi Yapan Kimsede Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vâkifin, temlik ve teberrua ehil olmasi gerekir. Baska bir ifade ile
akil, balig, resid ve hür olmalidir. Binaenaleyh, küçügün, mecnun (deli) ve
matuhun yapacagi vakiflar, sahih vakif muamelesi görmezler.

2- Vâkif, borçtan dolayi mahcur bulunmamalidir.

3- Vâkifin, vakfa rizasi bulunmalidir.

4- Vâkif, vakf ettigi seyi, hayir ve sevab kazanma inanci ile yapmalidir.
Burada gözetilen gâye, Allah'in rizasi ve toplumun menfaatidir.

b- Vakf edilen Malda Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vakfedilen mal, vakif aninda vâkifin mülkü olmalidir. Su halde baskasina
ait olan bir sey vakfedilemez.

2- Vakf edilen mal deyn (borç) veya menfaat olmamalidir.

3- Vakfolunacak malin akaar (ev, dükkan, tarla gibi gelir getiren mülk)
olmasi gerekir.

4- Vakifta muhayyerlik sarti bulunmamalidir.

5- Vakf edilecek bina ve agaçlar, müstahikkul-kal' (yikilmaya veya sökülmeye
mahkum) olmamalidir.

6- Vakfin mesrutun lehi (vakiftan istifade edecek olanlar) belli olmalidir.

c- Vakiflarin Kurulus Sekilleri:

Vakiflar, sartlari haiz olan kimseler tarafindan asagidaki sekillerden biri
ile kurulabilir. Bunlar:

1- Tescil suretiyle: Vâkif, hâkime (kadiya) müracaatla vakif kurmak
istedigini bildirir. Bunun üzerine hâkim, yukarida bir kismindan bahs edilen
sartlarin bulunup bulunmadigini arastirir. Sayet bu arastirma müsbet bir
sekilde sonuçlanirsa o zaman sahidlerin (suhûdu'l-hal) huzurunda ve onlarin
da karara istiraki ile vakfi karara baglayip tescil eder. Müslüman
olmayanlar tarafindan tesis edilenler dahil bütün vakiflarin ser'î
mahkemelerde tescili sart oldugundan, muhtelif vilayet mahkemeleri
arsivlerinin incelenmesi suretiyle Osmanli döneminde tesis edilmis
vakiflarin tam sayisi, gayesi ve karakteri hakkinda saglam bir bilgi edinmek
mümkün olabilir.

2- Vasiyet yolu ile: Vakfi yapacak olan kimsenin ölmeden önce vasiyet etmesi
suretiyle kurulan vakiftir. Eger vâkifin mirasçilari yoksa mâmelekinin
tamamini, varsa üçte birini vasiyet suretiyle vakf edebilir. Ölümü halinde
vasiyeti geregince mülkü vakif olur.

3- Fiil ve Hareketle: Bir kimse mülkü olan bir arsa üzerinde cami insa
ettirip, ezan okutturup, cemaatin camide namaz kilmasina müsaade etse ve
kendisi de bu cami içinde cemaatla birlikte namaz kilsa o mekân vakf-i lâzim
suretiyle vakif olur. Artik burasi cami olmustur.






Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları



Saat 05:38 AM.


Powered by vBulletin Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0

One of the largest message boards on the web ! Hosting Hizmetleri TOPlist