![]() |
|
|
|||||||
| Türk Tarihi Türk Tarihi Ve Türk Kültürü Hakkında Her Şey... |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
İçimizdeki Şeytanlar Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan adlı bir roman çıkardı. Bu romanın kısaltılmış şekli şudur:
Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir memuriyet kapmış tembel bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de gitmez ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı iş kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı tanıdıkları ile vakit geçirmektedir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir sırrı olduğunu sanmakta ve bu sırrı keşfedemediği için sıkıntı çekmektedir. Daima hayal içinde yaşadığından kimseyle anlaşamamakta ve bunu kendi ruhunun anlaşılmaz derecede derin olduğuna vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat adında bir gençtir. Ömerin hayalperest olmasına karşılık arkadaşı hakikatlerle yüz yüze gelmekten hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada yalnız paraya değer veren ve bazen bir lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan mütereddi bir tiptir. Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona aşık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesirde orta tahsil yapmış ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından takdir olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hatta Bedri ona karşı kayıtsız da değildir. Konservatuarda musiki tahsiline devam için İstanbula gelen Macide akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile Ömerin de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal ettiği akrabalarının evine gidip Macideyi tekrar görüyor. Onu konservatuara götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin aşkını itiraf ediyor. Balıkesirin namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul ediyor. Bu her akşam buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten Macidenin babası o sıralarda ölmüş olduğu için Macide adına gönderilen para da gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macideyi evde azarlıyorlar. İzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir işin olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde beklemektedir. Beraberce Ömerin Beyoğlundaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıştığı zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira aylığını pek az görüyor ve daha çok para bulmanın yollarını arıyor. Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar, ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen Ömerle çok iyi anlaşmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor istediği zaman cebindekinin yarısını hiç düşünmeden ona vermektedir. Macideyle karı-koca olduklarının ferdasında bu muhasebeci bir akşam Ömeri rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisini haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur: Muhasebeci, ahlaksız bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için kasadan iki yüz lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen ödeneceğine dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın biraderi tabii bu parayı ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa çıkmasın diye hesaplarda tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir dairenin içine düşmüş olan muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen perişanlaşmaktadır. Ömer, Macideyi evine getirmiş olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine dayanamamaktadır . Macide bundan ve bilhassa Ömerin arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık işler ardında yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna gitmemektedir. İyi bir insan gibi gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada sırada Ömere para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya rakı meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kamil de hep seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamış, mecmualara ve broşürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler samimi değillerdir. Hepsinin maksadı külah kapmaktır. Bir gün Ömer, alel usul iradesizliğinin ve boşboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı itirafı Nihatla Profesör Hikmete anlatmış ve Nihat bu hadise ile fazla alakadar olmuştur. Ömer ise bir gün bir dükkandan bir çift kadın çorabı çalmış, fakat bunu istemeyerek yapmıştır. Zaten ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır. Yoksa o haddi zatında iyi bir insandır. Ertesi gün Nihat, Ömere korkunç bir teklif yapıyor: Muhasebeciyi tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp kendisine getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor, Nihatı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan birçok para alıyor. Fakat bunu da yaptıran içindeki o melun şeytandır. Nitekim Ömer parayı aldıktan sonra, tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan olarak geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla Bedrinin Mecideye karşı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedriyi evinden kovuyor. Fakat Macide, derhal gidip Bedrinin gönlünü almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine giderek onunla barışıyor. Bedri de buna razı Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor. Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı bir herif var. Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç yıllım ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya reisi olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu anlaşılıyor. Nihat ve arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar yabancı bir devlet hesabına çalışıyorlarmış. Hatta Profesör Hikmet de bunların arasında imiş. Yabancı kodamanlar yiyip küçüklere bir şey bırakmadıklarından nihayet bunlardan bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat yapılıyor. Bu arada Nihatın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor. Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor. Macide, Ömerin benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği için zaten ayrılmak kararını vermiş bulunuyor. Hatta Ömere uzun bir mektup yazmıştır. Gideceği yeri de tasarlamıştır. Bedrinin evi Ancak Ömer hapiste olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile birlikte tevkifhane de Ömere yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedriye kati bir kararından bahsediyor: Macideden ayrılmak kararıDünyadaki en kıymetli şeyin Macide olduğunu ve kendisini toplamak için birkaç yıl lazım geldiğini söylüyor ve Macideyi Bedriye emanet ediyor. Esasen resmen evlenmiş değiller. Ömer o gün tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son zamanlarda belli belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder akıbetlerine doğru gidiyorlar Bu romanda roman olarak hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmiş ve Şekspirvari uzun kendi kendini Murakebelerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim dahi romancılarımızın hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat tasviri, içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak onun için çok tabiidir. Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Aliyi de onlardan başka türlü görmeğe imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok münevverlerin tulumbacı ağzı ile konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddi pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi bir zevk duyması ilk bakışta göze çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani henüz dehanın uç noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu romanda ilişeceğim nokta hususi bir kasıtla yazılmış olmasıdır. Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için - Sabahattin Alinin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali benim tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu çökertecektir. Ben onu 1926-1927de, Türk Ocağında tanıdım. Biz birkaç kişi, Türk Ocağında Kızıl Elma diye ayrı bir oda açtırmıştık. Buraya Ocakta aza olmayan genç mektepliler gelecekler ve ülkü ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocaklarında ırkçılık düşünceleri olmadığı için, Kızıl Elmaya, Müslüman olmak şartıyla, her ırktan vatandaşlar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de oraya gelenlerden biriydi. Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre muvaffak da oluyordu. Daima mübalagaya meyyal olan tabiatı dolayısıyla överken de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor, etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı. Kendisini ilk gördüğüm zaman pek yüksekten konuştuğu için, talebe olduğunu öğrendiğim bu gence: Siz Yüksek Muallim Mektebinden misiniz? diye sormuştum. O hemen sırıtmış ve : Hayır Alçak Muallimdenim diye cevap vermişti. Kızıl Elma odasında ekseriye Türkçülük meseleleri üzerinde münakaşalar yapılırdı. İnanmış, ateşli gençlerin yaptığı bu münakaşalar daha genç olan talebeler üzerinde müessir oluyordu. Nitekim o zamana kadar hiçbir şey olmayan Sabahattin Alide bile milliyetperverane şiirler yazmak isteği uyanmıştı. Bunları bilhassa, kendisini en fazla sabırla dinleyen bir doktor arkadaşa okur ve onun telkinlerine göre bazı yerlerini değiştirirdi. Buna rağmen nesil ve menşe meselesinin münakaşa olunduğu bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Oflu olduğunu adeti üzere sırıtarak söyleyivermişti. Hakikaten Sabahattin Ali İstanbuldaki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumcayı bildiğini de bir müddet sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim. Birkaç ay süren bu ilk tanışıklıktan sonra Anadoluda bir yere ilk mektep muallimi olarak gitti. Tatilde İstanbula geldiği zaman ben Yüksek Muallim Mektebinde idim. Sabahattin Ali birkaç günde bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı fıkı ahbap olmuş ve herkes onun hayatını bütün teferruatı ile öğrenmişti. Benim onu asıl tanımam bu devirdedir. Onda büyük bir ihtiras vardı. İlk mektep muallimi olarak kalmak istemiyordu. Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmayı arzu ediyordu. Fakat bu kadar yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç gayrı tabii bir hal alıyordu. Onun diğer ve belki asıl büyük derdi de kadınlar üzerinde müessir olamamaktı. Genç olduğu için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tabiri ile söyleyeyim, kadınları cezp edecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için hiçbir kadın onunla arkadaşlık kurmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar üzgündü ki kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume bile yazıp Türk Ocağında okumuştu. Bu manzume dudaklarım bir kadın dudağına değmedi diye bitiyordu. Kadınlara karşı kendisini küçük görmekten olacak, yaşça kendisinden aşağı olanlara bile abla diye hitab eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ıztırabını anlatırdı. Bu sırada Maarif Vekaleti dil hocası yetiştirmek için Avrupaya talebe göndermeğe karar verdi. Sabahattin Ali de Almanyaya giden talebe arasındaydı. Dört yıl orada kalarak Alman dilini ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde Almanca hocalığı edecekti. Fakat dört yıl için giden Sabahattin bir buçuk yıl dolmadan döndü. Sebebini sorduk. Şöyle anlattı: Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri bu parazit Türkleri buradan kovmalı demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al demiş. Talebe, sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle bir talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış. Biz, Sabahattin Alinin, bodur boyu ile, böyle şövalyece bir iş yapmak için ne bileğinde, ne de yüreğinde kuvvet olmadığınız biliyorduk.. Fakat hadise hoşumuza gittiği için inanmak istiyorduk. Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli olurmuş, belki bu gayretle böyle bir şey yapmıştır diye düşünüyorduk. Bununla beraber Sabahattin Alinin herhangi bir adama tokat atması pek garip olduğu için sormuştuk: Bu Alman talebe ufak tefek bir şey miydi? Sabahattinin cevabı bizi hayrete düşürdü: Bilakis! Benim ikim kadardı. Peki nasıl oldu da seni dövmedi? Neden Alman talebeler birlik olup üzerine atılmadılar? Sabahattin Ali hiç düşünmedi. Dedi ki:Bunu sonradan ben de kendilerine sordum. O yakınlarda Türk tarihini ve Sokollu Mehmed Paşayı okudukları için korkunç bir tesir altında kaldıklarını, onun için bana mukabele edemediklerini söylediler, Zavallı Sabahattin Ali sözle şövalyelik yapıyordu. Nitekim bir müddet sonra hiç de böyle bir hadise olmadığını, dönmesinin tamamile başka bir sebepten ileri geldiğini öğrendik. İçindeki şeytan onu kuvvetli bir övendire ile dürtmüş ve buraya getirmişti. Bununla beraber Sabahattin Ali dönüşünü milli bir sebebe atmakla yine biraz milliyetperver bir ruh taşıdığını gösteriyordu. Yoksa, dakikasında başka bir sebep buluvermek, onun zengin muhayyilesi için hiç de güç değildi. Fakat bu dönüş, bir piyango sayılabilecek olan Almanyadaki tahsilinin yarıda kalması onun ruhunda aksül-ameller doğurmaya başladı. Sabahattin Ali yavaş yavaş sapıtıyordu. Bize, Türk edebiyatında büyük inkılaplar yapacak olan bir takım edebi projelerini anlatıyordu. Muallim Mektebinde yatıp kalkıyordu. O zaman Yüksek Muallim müdürü Giritli Hamit adında birisiydi. İhtimal ki ırki yakınlık dolayısıyla Sabahattine yardım etmek istemiş, onu mektebe almıştı. Giritli Müslüman bir Rumun Oflu bir Müslüman Ruma yardım etmesinden tabii ne olabilir? Çünkü Hamit ancak kız talebeye yardım eden, erkeklerden bunu esirgeyen müstesna bir tabiata malikti ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak bulan Sabahattin bizim yatakhaneye yerleşti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı. Mesela Orhan Şaik, Nihad Sami, Pertev Naili, Çemişkezekli Ziya ve ben bu yatakhanede idik. Başka şubelerden de iki üç arkadaş daha vardı. İşte sapıtmağa başlayan Sabahattin, Yüksek Muallimde lüks bir hayat sürüyor, şiirler ve hikayeler yazıyordu. Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı. Bilhassa Tokat adındaki romanı ile Layemut Enayiler adındaki serisi birer inkılap yapacaktı. Toka kendi kız kardeşini seven mütereddi bir tipin romanı olacaktı. Bize bunun mevzunu on ,on beş dakikalık bir zamanda anlatmıştı. Bu marazi mevzu nereden aklına geldi diye sormuştuk. Şöyle cevap vermişti: Sabahattinin 3-4 yaşında bir kız kardeşi varmış. Bir gün evde kızım, sen kime varacaksın diye şaka yapıyorlarmış. Kızcağız ağabeyinin kucağına atılarak ben ağabeyimden başkasına varmam demiş. Sabahattin de bunu kura kura roman mevzuu yapmış. Layemut Enayiler ise hakikaten bir şaheserdi: Kendilerini vatan ve şeref için feda ederek ad bırakmış kahramanların hikayesi olacaktı. Hem de ne orijinal şekilde?.. Bir gün canı sıkılan Allah eğlenmek için vesile arayacak, meleklerden birisi de bu kahramanları birer enayiymiş gibi gülünç bir şekilde anlatarak Allahı eğlendirecekti. Sabahattin Alide büyük değişiklik başlıyordu. Memuriyetinden atılmış, arkadaşlarından geri kalmış, liseyi veya Darül-fünunu bitirememiş, fakat bitirmek ihtirasını kaybetmemiş zayıf insanların düştüğü çukura doğru gidiyordu. O zamana kadar yalnız kendisini düşünen, yarı şaka bir tavırla kendisinin dahi olduğundan bahseden Sabahattinde artık milletin dertlerini görmek fazileti başlıyordu. Aç köylüler, zulüm altında ezilen insanlar, harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler onun hodbin dimağına girmeğe başlıyordu. Bu yüzden büyük bir şiir yazıp herkese okudu. Bu şiirde hükümet ve hükümet adamları şiddetle hicvediyordu. Başta o zamanki cumhur reisi Gazi olduğu halde herkese sövüyordu. Bu uzun manzumeden aklımda yalnız tek bir mısra kalmıştır: Kel Aliden hesap sorulmuş mudur? Zavallı megaloman şaircik bu şiirin memlekette bir inkılap yapacağına inanıyordu. Fakat buna rağmen günün birinde birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dahiyane şiir unutulup gidecekti. Bu vaka şöyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup Konyada orta mektebe Almanca muallimi oldu. Zannedersem kendi tabiri ile bir torpil, yani iltimas bulmuştu. Çünkü Almanyada kaldığı bir buçuk yılda öğrendiği Almanca muallimlik edecek kadar değildi. İşte, bizim dahi edibimiz, Konyaya gidince de başından ve boyundan büyük işler karıştırmağa başlamış. İnkılap yapacak olan şiirini herkese okumuş. Dinleyenlerden birisi de bunu hükümete haber vermiş. Halbuki ben Sabahattin Alinin adam olacağından hala ümitli idim. Pertevin ısrarı ile bir iki hikayesini de Atsız Mecmuada neşretmiştim. Hatta o benden, yazacağı piyes için, tarihi ve kahramane bir mevzuu istediği zaman ona kahraman Kür Şadı yazıp vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir aşık haline sokacağını bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim? Sabahattin Ali yazdığı bir hicviyeden dolayı 14 ay hapse mahkum edildi. Muallimlikten de çıkarıldı. Hapisten çıktığı zaman ise artık buz gibi komünist olmuştu. Çünkü Nazım Hikmetofla arkadaşlığa başlamış ve bermutat, irade zaafı dolayısıyla, her konuştuğunun tesirinde kaldığı için solcu oluvermişti. Hatta zamanını iyi hatırlamadığım bir günde kendisiyle iddiaya girişmiştik: On yılda Almanyanın komünist olacağını, Almanya komünist olduktan sonra da bütün dünyanın aynı yola gireceğini, bu arada tabii bizim de o yolun yolcusu olacağımızı iddia etmiş, ben de aksi iddiada bulunmuştum. Hiç şüphesiz bunu, kendisiyle giriştiğim iddiayı kazandım demek için kaydetmiyorum. Maddeten olduğu gibi manen de miyop olan bir hastayı her hangi bir iddiada yenmek övünülecek bir şey değildir. Yalnız onun nasıl bir fırıldak gibi döndüğünü göstermek için bunu yazıyorum. Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Maarif Vekaletine başvurdu. Muallimlik istedi. Ozaman Maarif Vekili şu Tarih Kurumunun azasından Hikmetti. Sabahattine eski kanaatlerini değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş vermeyiz demiş. Sabahattin Ali açlıktan ölmüyordu. Dostları kendisine istediği kadar para yardımı yapıyordu. Hatta açlıktan ölse bile bir komünistin bir burjuva hükümete baş eğmesi pek çirkin bir şeydi. Fakat kendisi kadar zeki, müsteit ve dahi birisinin bu halde kalması caiz miydi? Fikrimden döndüm diyiverse ne çıkar? Etek öpmekle dudakları aşınacak değildi ya Onları istismar etmek için mübah olmayan hangi vasıta vardı ki Bundan dolayı bizim bay fikrini değiştirdi.Varlık dergisinin 15 kanun-ı sani 1934 tarihli 13!üncü sayısında şu manzumeyi neşretti: BENİM AŞKIM Bir kalenin ucundan hislerimiz akınca Bu ince yol onları sıkıyor, daraltıyor; Beni anlayamazsan gözlerime bakınca Göğsünü parçala bak kalbim nasıl atıyor. Daha pek doymamışken yaşamanın tadına Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına, Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor. Sensin, kalbin değildir, böyle göğsümde vuran, Sensiz Ülkü adıyla beynimde dimdik duran, Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran; Seni çıkarsam, ömrün başlamadan bitiyor. Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye? Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya. Kısacası: Gönlümü verdim Ulu Gaziye, Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor. Bu manzumeyi okuyunca nasıl gülmüştüm! Bütün kıymet mefhumu mangır olan bu şaire gülünmez mi? Baştan başa yalan olan bu aşk ile Sabahattin Ali fikirlerini değiştirdiğini ispat etmiş, Hikmet de onu vekalette bir kalem başı yapmıştı. Yarabbi! İnsanlar nelere tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün Gaziye hiciv yazan bu komünist bugün ona mehdiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her halde bu, onlara göre iktisadi bir kanun olmalıydı Artık Sabahattin her şeyi marksist bir gözle görmeğe başlamıştı. O, kalın camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl bulanık görüyorsa karışık beyni ile de hadiseleri yanlış görmekte devam ediyordu. Kendisine vaktiyle vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nazım Hikmetofun tesiriyle marksist bir kalıba sokmuş, Esirler diye yazdığı piyeste bizim büyük Kür Şadımızı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir insan haline getirmiş ve bu piyesi zayıf bularak oynamadı. Yoksa Sabahattinin önceden söylediği gibi Şekspirvari bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir adam olarak yıllarca gözüküp bizi incitecekti. Kendisiyle bundan sonra birkaç defa rastlaştık. Her görüşmemiz uzun münakaşalara yol açtı. Komünizmin Almanyadaki bozgunundan sonra bütün istikbalin İspanya ve Çin!deki meselelere bağlı olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip geleceğini iddia ediyordu. Komünizm İspanyada da yıkıldıktan sonra bir ümidi Çinde kalmıştı. Japon istilasından sonra bilmem bu ümit ne haldedir? İşte İçimizdeki Şeytan adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeğe yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki şeytanlardan birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan Şimdi romana dönelim Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü de iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık yapıyor. Fakat bu, onun fenalığını göstermez. Suç hep o şeytandadır. İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Alinin yani bizim saf şeytanın bu iyi tipleri acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen, hırsızlık eden, şantajla para alan, karısına karşı kötü niyetlerden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan, karım olacaksın diye evine getirdiği Macideyi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri!ye veren bir tiptir. Macide, Balıkesirin mazbut bir ailesinin kızı olarak İstanbul a geldiği halde iki defa gördüğü Ömerin aşkını hemen kabul ediveren, her akşam Ömerle şurada burada gezip evine bazen gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömerin pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan, Ömerle bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömerin kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedriye kaçmayı tasarlayan, Ömerin kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedrinin evine giden bir tiptir. Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömerle Bedri mükemmel bir deyyus, her müşkül dakikada her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar muhasebeci hakiki bir hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı tipler Öteki şahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir Şerif, şair Emin Kamil ve Nihatla çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Alinin iyi olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur, değil mi? Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahteş-şuurundaki bir kinin öcünü almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinakiyi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir. İçimizdeki Şeytan hakkında Bozkurt dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz Türkkanın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda Sabahattin Aliye benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi miyop gözlü bir genç. Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu ortaya yakın. Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir. Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür. Mesela Ömer kendi kendisine şöyle diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklaştım. Belli etmedi ama, muhakkak fena halde içerlemiştir. Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden istikrah ederim. (sf. 66) Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur. Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemiştir. Biraz daha aşağıda (sf. 68) Macide, Ömerin yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimi buluyor. Sabahattin Alinin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf. 79) Sabahattin Ali de öyledir. Bir yerde Ömerin ağzından şu sözleri işitiyoruz: Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83) Sabahattin Aliden de bu sözleri çok defa işitmişizdir. Romandaki Ömerin ruhiyatı da Sabahattine çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi Ömer herkesle ahbaplık eder, konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten çekinmez Sabahattin Ali de böyle yapar. Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıştığını bize gülerek anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı. Ama tuhaflık olsun diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi yapmış olmak zevkini tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu, kah bir satıcıya bir lira verip beş liranın üstünü aldığını, bazen de şair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu yapmış değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı. Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömeri bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen dudakları çok güzel bir erkek olarak gösteriyor. Mesela şu satırlara bakın: Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu. (sf.5) ... Konuşurken fevkalade güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan sesi ile (sf. 90) Ama ne kadar güzel söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı (sf 93) ... Ömerin konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları.. (sf 122) ... Güzel dudaklarını yakından , ta yanı başından göreceğim. (sf 126) ... Ve konuşan dudaklarını yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175) ... O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu. (sf 253) ... Güzel dudaklarından öperim. (sf. 273) ... Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer (sf. 287) İşte yalnız burada Ömerle Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Alinin konuşurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömerin dudakları arasında hiçbir benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de vermesin mi? Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır. İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini, kadınları bayıltan yakışıklı bir erkek diye düşünse ne çıkar? Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömerin bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Alide vardır. Romanda Ömerin çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Alinin de bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hatta yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935de Değirmen diye bir hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir. Bu hikaye kitabının sonunda Sabahattin Alinin, sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: Bir Orman Hikayesi, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadoluyu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm. Halbuki mesela Komikişehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199). Osmanlı İmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı? Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız bu kadar değil ki İçimizdeki Şeytan ın bir yerinde hiçbir şeye inanmamak hususunda Ömerle muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği halde (sf. 79) başka bir yerde topyekün inkar da ancak barbarların karıdır deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekün inkar barbarların değil seciyesizlerin, komünistlerin karıdır. Barbarlar muayyen prensipler inanmış insanlardır. İçimizdeki Şeytan ın dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil, Sabahattinin ahbaplık ettiği mevcut insanlar olmasıdır. Bunlar arasında Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halildir. Çünkü ikisi de Maraşlıdır. İkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. İkisi de arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır. İkisi de daima Taberiden, Selçuklulardan, Arap müverrihlerden bahseder. İkisi de Bayezid meydanındaki kahvelerde oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği için Profesör Hikmeti fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler hesabına çalışan, faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi olarak anlatmıştır. Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye, namusa ve vatana en çok değer veren samimi bir insandır. O halde bunu acaba neden böyle yaptı? Konuşup da selam verdiği, yüzüne güldüğü bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir harekete Sabahattin niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var: 1- Mükrimin Halil Anadolucu milliyetperverlerdendir. Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve şecereye bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimine göre değersiz bir insan olarak kalıyor. 2- Mükrimin Halil bütün milliyetperverler gibi komünizme düşmandır ve şimdiye kadar liselerde verdiği tarih derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meşhurdur: Her memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak birkaç ****** çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karşı tarihten ders ve örnek alarak mücehhez olmaktır. Romandaki tiplerden muharrir İsmet Şerif de milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde boş, manasız, ahlaksız bir insan Bunun da Peyami Safa olduğu anlaşılıyor. Sabahattinin ona düşmanlığı da Peyaminin milliyetçi ve tanınmış bir romancı olmasıyla izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami hangi cesaretle roman yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi saçma bir fikre saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek kültürlü Sabahattine ve içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır. Sabahattin, Peyami Safaya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun ölmüş babasına bile diş uzatıyor. Bu sırtlanlık, zaten bütün komünistlerin müşterek vasfı Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi, yahut Abdülkadir İnan olacaktır. Çünkü bu adam umumi harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül eden ve birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan birisidir (sf. 173) Sabahattinin tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki Velidi ile Abdülkadir İnan vardır. İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp geldikleri ve Bolşevik düşmanı oldukları için Sabahattin Alinin de tabii düşmanları sayılırlar. Sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte Rusyada kurulmuştu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri olduğu için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların uydurma olmadığını kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz. Romanda, kim oldukları anlaşılmayan bir de muharrir Hüseyin Beyle Nihat var. Nihat darül-fünunlu gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi göründüğü halde meğer casusmuş. O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan insanlar Şimdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya içimizdeki şeytanlardan birine, bu milletin milliyetperverlerini çirkefe batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim: Kirye Sabahattinaki!.. Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi olmamış diyip geçiyorsun. Senin tahteş-şuurundaki bütün kinler pek iyi anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargaşalık içindesin. Sen de her Türk olmamanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin. Bu kitapta aşağı gördüğün, çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman kesilmiş bir hastasın. Sen eskiden milliyetperver değil miydin? Ne diye Ziya Gök Alpı peygamber tanıyarak şiir yazmıştın? Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi? Romanının 152nci sayfasında suratlarının kaba, küstah, ve aptal ifadelerinden sporcu oldukları anlaşılan gençler den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu değil miydin? Hatta bir talebe gezintisinde Nejdet Sançarla yarışıp yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için, çocukluğundan beri alıştığın şekilde, yalınayak yeniden yarışarak yine geride kalmamış mı idin? Bisikletle çok yarışıp kalbini yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin? Senin yukarıdaki satırlarında çürük insanların güçlülere karşı duyduğu kıskançlıktan başka ne var? Almanyaya gidip uygunsuz hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düşman olan sen, sırf bir iş bulmak , birkaç para almak için, düşmanı olduğun, bunu her yerde söylediğin Gaziye mehdiye yazmadın mı? Sabahattin Aliyef Yoldaş! Birkaç yılda bu kaçıncı döneklik? Hatta Yedek Subay Okulunda, askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken Ankaraya giderek Tarih Kurumu as başkanı Profesör Bayan Afete yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin gibi bir komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkının Ulusta tefrika ettirmesini sakın kendi lehine yontma! Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da, senin gibi il okul öğretmeni olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki şeytanlardan ikisidir. Senin kim olduğunu daha iyi anlamak için onlara değil, hocan olan Ali Canibe sormağa bilmem lüzum var mıdır? Çünkü o meslektendir. Seni çok iyi bilir. Yeni Adam mecmuasının 261inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta Fikretin insaniyetçiliği her kendini bilen insanda bulunması icap eden, hatta hakiki milliyetperver olmak için de esasi şartı teşkil eden bir insaniyetçiliktir. diyerek bizleri yani bu vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle itham etmek istiyorsun. Zavallı Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli dişili bütün yoldaşlar gibi sen de Türk milliyetperverliğine insaniyet afyonu yutturmak istiyorsun değil mi? Boşuna Hem niçin aile menşeini gizleyerek Behcet Yazarın anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, sf. 371) kendini Garbi Anadolulu gösteriyorsun? Tesadüfen Berlinde doğsaydın kendini Berlinli mi göstereceksin? Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamağa ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz. Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı, kimini bir fikrin satılmış kölesi, kimini korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye tenkid ediyorlar ve bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi? Saklamağa ne lüzum var Sabahattin Aliyef Yoldaş? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadoluyu dar görmesinler? Senin düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına rağmen neden aykırı geliyor? Sana aykırı gelse de gelmese de biz günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz. Tarihte Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri geçen subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak, dalkavuk, kanı bozuklar yok mu? Mesela önce hicvettiği Gaziyi sonra memuriyet için öven sana dalkavuk denmez mi? Rum olduğun, fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil misin? Düşüncelerini açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez misin? Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!... Aklı kafanızdan sürsek, İlmin içine tükürsek. Dünyaya çevirip dirsek Günümüzü hoş geçirsek Diyen sana belki yalnızca acımak daha doğru olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu ve hele içine tükürmek istedin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili ile lugatsız okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği düşünülünce sana acımaktan başka bir şey yapmamak gerekirdi. Fakat bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı meselelerine karışman, çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin müsait olmadığı halde münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman sana bir ders vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat sinirleri hasta insanların Türk milletine telkin vermesine katlanamayız. Bugünkü sınırların dar veya geniş olması da seni ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir. Haddini bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her şekilde çarpışmayı göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için, toplu bir halde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun. Herhalde senin de istediğin bir şeyler yapmalıyız. Türk gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat gizlice bazı kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki silahtan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vuruşmayı teklif ediyorum. Bilmem ki bu şerefi de tepecek misin?.. Nihâl Atsız 19 Temmuz 1940 ![]() Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? ________________________________________ Yanarım yanarım da.. Şehitlerimize Yanarım!!
|
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|