![]() |
|
|
|
#1 (permalink) |
|
Kadın gözüyle kurtuluş savaşı. Kuvay-i milliye kadınları! ![]() Oyun geçtiğimiz günlerde Konya devlet tiyatrosu tarafından sahnelendi. Nezihe Araz’ın yazdığı eser; Kurtuluş Savaşının isimsiz kahramanlarını; kadınlarımızı, savaş sırasında yaşadıkları acılara rağmen vatan aşkı ile nasıl erkeklerinin yanında yer aldıklarını, yazarın gözünden anlatan bir oyundur. Halide Hanım, Gökçe, Yörük kızı Dürdane, Gülnar, Saime, Turna Gelin, Kara Fatma ve Zübeyde Hanım’ın gözlerinden ve yaşadıklarından tüm o yılların isimsiz kahramanlarını anmamızı ve anımsamamızı sağlıyor. Elbette tarihimizi öğrenmek açısından bu tür oyunlara ihtiyaç hissettiğimiz su götürmez bir gerçek. Yalnız oyun kurgusu vurgulanırken geçişler de yaşanan kopukluklar, düş gücünü engelliyor. Olay örgüsü birbirinden bağımsız ve farklı formlara bürünerek bir resital oluşturmak istenmiş. Oyuncuların sabit karakterlerle değil, farklı karakterlere bürünerek, epizotlar halinde oynanması çoğunluğu temsil etmekte. Yönetmenin, oyunu günümüz seyircisiyle birliktelik sağlayabilmesi için yazarı, sahnenin sol tarafına oturtarak daktilosundan gelen sesleri dinletiyor. Yalnız burada yönetmenin düştüğü bir hata var. İki farklı yaşam izliyoruz sahnede. Ve gökçe adlı yazarın yazdıklarını izliyoruz sahnede. İyide madem bir yazarın anılarını dinliyoruz, yazarın oyun sonuna doğru sahneye çıkıp, canlandırma yapan iki bayanla beraber oynaması da ne oluyor? Oyun bir anda düşlemekten çıkıp, gerçeğe bürünüyor. Düşülen diğer hatalardan biride; oyunun geçişlerin de yaşan sıkıntı. yazar elindeki senaryoyu okurken son cümlesiyle canlandırmadaki diğer oyuncu arkadaşlar başlıyor. Bir sine vizyon tekniğiyle o yılları idrak etmekte hiçbir sıkıntı yok. Ama araştırmacı gazeteci yazar neden seyirciyle iletişime geçmiş? Bu eseri yazarken, evinde olduğu, ışıklandırmayla belli ediliyor. Devamlı seyirciyle iletişimde olması kopukluğa neden oluyor. Yani seyirciyi dik ve canlı tutmak o yıllara götürmemek adına ne gerekiyorsa yapılmış! Göstermeci tiyatronun klasik örneklerinden biri olan bu oyun, seyirciye mesaj kaygısı güderken, yapılan bireysel hatalar yüzünden oyunun tek perde olmasına rağmen, oyun ortasında seyirciyi kaçırtmayı başarmış. Bu tarihi oyun yada ağır konusu nedeniyle yapılan bir sıkılganlık göstergesi değil, .geçişler deki kopukluktan kaynaklanıyor. Zira canlandırmadaki diğer iki oyuncu arkadaşın bireysel oyunculuğu ortalığı kasıp kavuruyor. Oyunculuklarıyla parmak ısırtan oyuncu arkadaşlar adeta sahneyi ateşe vermişler. Oyun, konu ve oyunculuk bakımından sıkıntı yaşamıyor. Sadece yanlış yönetilmenin getirdiği sorunlar nedeniyle, oyun çekilmez bir hal almış. Oyun daha başlarken müzik, sahnedeki oyuncuların oynaması, sonra vurularak öldürülmesi, tekrar kalkıp oynaması ve tekrar öldürülmesi , bunun ilk 10 dakika devam etmesi seyirciyi baştan kasıyor. Epizotlardan oluşan bu oyunda, üç birlik kuralı bertaraf edilmiş. Araştırmacı yazar gökçe (Bengisu Gürbüzer Doğru) İlk defa ''hiç bir şey'' adlı oyunda izlemiştim. Ya bu oyuncu arkadaşıma kötü oyunlar denk geliyor, yada gerçek anlamda bir sıkıntı var. İki oyunda da performans düşüklüğü söz konusu. Oyunun anlatıcı kısmında olmasına karşın, düşüncesinde yaratmış olduğu hikayenin içine girmesi yanlış. Duygu tonlamaları kaçıyor. Ses tonuna dikkat etmeli. Kadınları savaşa çağırırken, duygu ifadesi karamsarlıktan çok umut dolu olması gerekir. Ağlarken oluşan yüz ifadesi sahte. Ve ağlarken yüz elle kapanmaz. Jest ve mimikler yok oluyor. A.Şebnem Büyükkalkan, L.Feray Darıcı ikilisi sahnede müthişler. Tek kelimeyle harika. Oyunculukları tavan yapmış durumda. Sahnede adeta devleşiyorlar. Büründükleri karakter tiplemeleri, o anı yaşamamızda, dişlerimizi sıkarak sahneye atılmak, onları kurtarmak isteği doğuruyor. Diğer taraftan bizim görmediğimiz oyuncularla olan uyumu, onları yansıtmadaki başarıları harikulade. Bu kadar gerçekçi ve yalın oynadıkları için yürekten alkışlıyorum. Yalnız kendi sahnesi olmayan oyuncunun putlar arkasında göründüğünü söylemeliyim. Kötü yönetilmiş bir oyunun kurbanları oldukları için üzülüyorum. Ama bu vesileyle de olsa oyunculuklarına tanık olmak güzel. Umarım hak ettikleri yerlere gelip, daha başarılı oyunlarla ön plana çıkarlar. Tomris Çetinel’in oyuna kat(a)madıkları. Yılların büyük ustası Tomris hocanın , bu oyun üzerinde daha fazla durması gerektiği inancındayım. Diğer yandan eserle ilgili kopuklukların kapatılması gerekiyor. Oyunda '' Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz... Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz... '' müzikler banttan değil, oyuncu tarafından verilmeli. Selamlama dışında yazarın kendi hikayesine girerek konu bütünlüğünü bozmamalı. Yazarın sanki imza günündeymişçesine seyirciyle irtibata geçmemesi, evinde oyunu yazarken, yazdığı notları okuyup, son cümlesinde canlandıran oyuncu arkadaşların oyuna girmesi gerektiğini düşünüyorum. Marjinal dekor anlayışı. Sertel çetiner, Türk tiyatrosunun yetiştirmiş olduğu ender dekoristlerden biri. Sanıyorum ödüller için garaj kiralamış durumda. Bu oyunda; sağ tarafa yazarı koyarak sahnedeki betimlemeden bağımsız iki farklı mekan tasarlamış. Sahneyi öyle bir tasarlamış ki, bazen bakıyoruz bir sokak, aynı zamanda bir ev, bir mahzen, bir dağ görünümü gibi farklı formlarda kullanılmaya müsait, neresinden bakarsanız farklı şeyleri görebileceğimiz bir anlayışla oyunun kilit noktası. Oyunun konusu itibariyle , zamanın kostümlerinden öte, daha bir çağdaş yoruma gidilerek yöresel kıyafetler seçilmiş. Bir düğüne giderken de bunu görmek mümkün. Konya DT Terzihane atölyesi Çalışanları’nın bir araya getirdikleri bu çalışma başarılı. Işık tasarımının başarısı. Mehmet Yaşayan’ın tasarladığı teknik genelde başarılı. Özellikle araştırmacı yazarın evine yansıtılan ve ev olduğunu kanıtlayan pencere müthiş. Reosta ve black outların yerli yerinde olması, oyunu anlaşılır kılan yegane olgulardan. Eli ayağı düzgün bir iş çıkmış. Kısacası üzerinde çok çalışılması gereken bir oyun. Tarihin o tozlu sayfalarına gidip, ''perde arkasında yaşananlar''ı gün yüzüne çıkaran yazar Nezihe Araz’a gönülden teşekkür ediyorum. Yinede gidip bir izleyin, umarım yanılıyorumdur. İhsan ATA ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
![]() violet Kullanıcısına Teşekkur Edenler |
Laina (10-28-2008) |
|
|
#2 (permalink) |
|
Refah, bolluk vaat eden kapitalizmin ‘Çıkmaz Sokak Çocukları’
Amerikalı yazar Lyle Kessler’ın, Türkçe’deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün’ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün’ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda… Amerikalının zeka düzeyi Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip’i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat’le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra… Ohhh! Ne ala memleket Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm, milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar, bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet arttıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar; “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor. Para... Nereye kadar? Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: “Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?” İleti seyirciye geçemiyor Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir; barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir; kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır, anlaşılmıyor. Oyun da inandırıcılığını yitiriyor. Gencay Hanım birleşik tepkiyi boşlamış Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün’ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor. Değişime uğramak Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor. Sözcelenmeden olur mu? Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar. Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip’in yediği yemek, Yabancı’nın yaptığı çay, Treat’ın içtiği bira gerçek de; Phillip’in, Treat’ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit’in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?.. Yaratıcı kadro Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan’ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan’ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı. Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok! Oyunculuk Genç oyuncular Ömer Akgüllü ile Serhan Arslan’ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller, diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim. Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat’in, Phillip’in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel’den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler… Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim. Üstün Akmen ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
OYUNBOZAN’ın kurucusu olan Sermiyan Midyat yola çıkış düşünü şöyle özetliyor: “En iddialısından bir sözle cüret belki bu gösterdiğimiz. Sinema ve televizyon gibi görsel alternatifleri düşünecek olursak, tiyatronun seyirciye ulaşma sorunu aşikar kuşkusuz. Elbette bunun çok anlaşılır ve hak verilir nedenleri var. Suç sadece tiyatroya gelmiyor dediğimiz seyirci de olmasa gerek. Gelinmiyorsa, biz de yapamıyoruzdur. Suçu üzerimize alıyoruz. Kendi arasında konuşmaktan ötürü azarlanan bir çocukluğun büyüyerek, kendi arasında konuşabileceği ve anlaşılabileceği bir dil, humor ve üslupla seyirciye ulaşmak hevesi zihnimizi alıkoyan. Ve elbetteki bir öfke bizi alıp sahneye koyan. Bu suç ve düşle kuruldu OYUNBOZAN.” Perdelerini ilk kez açan tiyatro grubu Oyunbozan, oyuncu Sermiyan Midyat tarafından 2007 de kurulmuş olup adından sık sık söz ettireceğe benziyor... Bu grubun ilk oyunu olan 9 AY sON GÜN Sermiyan Midyat tarafından kaleme alınmış, aynı zamanda Midyat karşımıza hem yönetmen hem oyuncu olarak da çıkmakta. Türkiye’de sayısı bir elin parmaklarını bile geçemeyen tiyatro yazarlarına bir yenisinin daha eklenmiş olduğunu görüyoruz bu oyunla. Gelelim oyunun konusuna; ilk başta ana rahminde üç spermden pardon, dört spermden bahsediliyor. Ana rahmindeki dört sperm ne kadar ilgi çekici olabilir diye düşünürken bulundukları rahmin sahibi canlı bomba olmaya karar verince işler trajik bir hal alıyor. Hatta bu trajiklikten doğan komiklikler içinde buluyoruz kendimizi. Spermlerden oluşacak embriyoların karakterleri birbirinden zıt kutupları oluşturuyor. Liberal sağcı bir sperm, onun akabinde tam zıttı olan solcu feminist bir sperm, bir diğeri aşırı dindar olup en sonuncusu da azınlığı temsil eden eşcinsel bir spermin aralarında geçen konuşmaları, duygu karmaşasını endişelerini, anlaşmazlılarını, izlemekteyiz oyun boyunca. Buldukları çözümlerse bir işe yaramaz çünkü onların yapabileceği pek de bir şey yoktur annenin kararını beklemekten başka. Neyse annemiz kararlıdır kendini, kendi mantığına uyan düşünceler için feda etmeye ve içindeki canlıları da bu düşünceleri uğruna yok etmeye. Anne karakterine sesiyle Zuhal Olcay eşlik ediyor. Karakterlere baktığımızda ise Sermiyan Midyat’ın oynadığı kişiliğin liberal biri olduğu pek de anlaşılmıyor. Midyat’ın oynadığı karakterin biraz silik olduğu düşüncesindeyim biraz daha kendini göstertebilirdi ve hatta Emel Çölgeçen’le tamamen rolleri değiştirmeleri daha doğru olurdu düşüncesindeyim. Sermiyan Midyat sol görüşlü birini Emel Çölgeçen de liberal karakteri daha güzel geçirebilirdi izleyiciye. Oyunun görünen tek kadın oyuncusu olan Emel Çölgeçe’nin ses konusunda biraz zorlandığını hissediliyor diğer oyunculara ayak uydurabilmek için. Erdem Akakçe’nin baskın bir karaktere sahip olduğu ve rolüne hâkimiyeti oyunun başından sonuna kadar belli oluyordu. Kimi yerlerde tekrarlanan aynı espriler zaman zaman rahatsızlık vermiş olsa da Akakçe rolünün hakkını fazlasıyla verdi bu oyunda. Zira ilk perde daha yüksek performansla oynanan oyunda ikinci perdede biraz düşüşler olmadı değil. Oyunda seslendirmeleriyle birçok sanatçımız katkı sağlamakta. Daha öncede belirttiğim gibi bunların en başında anne karakterini seslendiren Zuhal Olcay geliyor. Bülent Emin Yarar, Ferhan Şensoy, Altan Erkekli… Sesleriyle oyuna eşlik eden oyuncularımız. Oyunun müzikleri de diğer dikkat çeken unsurların başında bence. Rap müziğin tiyatroyla bağdaşabileceğini hiç düşünmemişken aslında kötü de bir uyum olmamış tam da yerine oturmuş olduğunu düşünüyorum bu oyun için. Dekora söylenecek pek bir şey yok. İnsan kendini tekrar ana rahminde hissediyor. Özellikle ışık efektleriyle dekor daha bir canlı, daha bir gerçeğe yakın görünüyor. Tüm bunların sonunda oyun sonrası "işte bu" dedirten bir oyunla karşı karşıyayız. Aslında her şeyiyle kararında bir oyun olmuş. Konusu itibariyle de yaratıcı olduğunu kanaatindeyim. Kesinlikle bu sezonki oyunlar içinde mutlaka zaman ayrılıp da gidilmesi gereken bir oyun ve sonrasında da iyi ki gelmişim bu oyuna diyeceğinizden kesinlikle eminim. Seyircinin enerjisiyle beslenen oyuncuların temposu, bir hayli artmakta oyun boyunca. Bizde bu ekibin heyecanına ortak olduk ilk gününde heyecanlarını beraber paylaşarak. Son söz olarak bana da gidin görün demekten başka bir şey kalmıyor. Yasemin Aktaş ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Umutların ve sevinçlerin oyunu: ‘Aşkın Yaşı Yoktur’
Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt’un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız. Uyarlamaya gerek var mıydı? Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol Yazar Alfonso Paso’nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu’nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado’nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim. Hadi Çaman’ın sahneye koyuşu Hale Kuntay’ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş. Oysa, Hadi Çaman’ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas. Geleneksel kurguya uymak Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso’nun vermek istediği; “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor. Dekor tasarımı böyle mi olmalı? Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando’nun (yani Orhan’ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları’nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi? Murat Aydoğdu’ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim. Işık ve kostüm Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin’in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım. Hadi Çaman’ın oyunculuğu Oyunculardan Orhan’da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum. Genç oyuncuları eleştirmek gerek Doktor’da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar’ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir’e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural’a, oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim. Suna Keskin’e gelinceee... Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin’e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay’ın Paso’dan uyarladığı metinde, Beyhan’a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor. Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor. Üstün Akmen ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
İstanbul Şehir Tiyatrosu oyuncuları olan Bahtiyar Engin , Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü ve Kemal Kocatürk’ün kurmuş olduğu İstanbul Halk Tiyatrosu çok köklü bir geçmişe sahip bir topluluk değil. Aralarına Dolunay Soysert’i de alan ekip ilk oyunları olan Can Tarlasını ikinci sezon da BKM'de oynamaya başladı. ![]() Oyuncular kendilerini daha rahat ifade edebilmek amacıyla; yalansız, yalın ve gerçekten tiyatro sloganıyla yola çıkarak İstanbul Halk Tiyatrosunu kurmuşlar. Tiyatro Dünyası ekibi olarak oyundan hemen sonra oyuncularla sıcağı sıcağına sohbet ettik. Oyun hakkında beklentilerini, hedeflerini ve yeni projelerini bu konuşma esnasında bizimle paylaştılar. Toplumsal olaylar, günlük hayatta yaşanan gerçeklikleri ele almayı tercih ediyorlar. Oyunun hem yazarı, hem yönetmeni, hem de oyuncularından biri olan Kemal Kocatürk üçüncü sayfa haberlerini biriktirirmiş, oyunu yazarken bu haberlerden ilham almış. Her haberin bir hikâyesi olduğunu ve her haberden bir oyun yazılabileceğini söyleyen Kemal Kocatürk kendisinin yaptığı şeyin hayatın içinde olanları sahneye yansıtmak olduğunu söylüyor. Yeni yapacakları projelerinde toplumsal konuları ele alacaklarını belirtiyorlar üstüne basa basa. Şikâyetçiler verilen tiyatro ödüllerinin hak edenler tarafından alınmadığına. Artık ödül aldıklarında kendi yaptıkları işin doğruluğundan da şüphe eder olmuşlar. Gazetelerin de; kitaplar, dergiler gibi klasikleşmiş bölümleri vardır. Her sayfada hangi haber olduğunu bilirsiniz. Örneğin ilk sayfada haber başlıkları, son sayfada spor haberleri… 3. sayfada ise artık klasikleşmiş bir bölüm olarak cinayet, töre, intihar, gasp gibi daha aklımıza gelmeyen bir sürü korkunç trajik haberlerden bahsedilir. Gelgelelim biz bunları okurken sanki bizim başımıza gelmezmiş gibi düşünürüz kimi zaman. Oysa felaket her an bulabilir bizi. İşte bu kötü sonların yaşanmasında, geçirilen süreçlerde daha kontrollü daha sakin yaklaşmak gerek olaylara. Ama bunu yapamıyoruz ya da yapmak istemiyoruz. İnsan ister okumuş, ister cahil olsun, yapmış olduğu hataların sonrasında genelde ölümle sonuçlanan bu hayat kavgalarının sebebi ne? Nedir bizi bu hale getiren kendimizden nefret ettiren, intihara sürükleyen, çelişkiye düşüren? Biz nasıl oluyor da kendimizle çelişkiye düşmüş hale geliyoruz? Oyunun ilk perdesi biraz durağan olmasına karşın ikinci perde daha hareketliydi. Oyuncular salonda az seyircinin olmasının da kendi performanslarını etkilediklerini söylüyor. Her gün okuduğumuz evet bunu da biliyorum dediğimiz olayları trajikomik bir şekilde anlatan oyun toplumsal mesajlarla dolu. Silahı bir güç simgesi gören insanlar eline silah aldığında adam sanır olmuşlar kendilerini. Bunun sonucunda işlenen suçlar ve kimi zaman yaşanan pişmanlıklar ve keşkeler oluşturmuş hayatımızı. Düşüncelerin bir suç gibi görüldüğü, dolandırıcıların cirit attığı her gün birilerinin intihar ettiği, bitmek bilmeyen aile kavgalarından birini yaşamıyorsak eğer, beklide kendimizi şanslı saymalıyız. Bu demek değildir ki bunları göz ardı etmeden yaşamalıyız. Bunlarının önüne geçmek için bir şeyler yapmanın vakti gelmiş ve geçiyor olabilir. İşte bu oyun bize bunları çok iyi anlatmakta, hayatın acı tatlı yanları ve tüm keşkelerine rağmen yaşananları bize göstermektedir. Herkesin kendinden bişeyler bulabileceği bir oyun olduğunu düşünüyorum. Sizce? Yasemin Aktaş
![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Daltaban’dan, dünyaya küfür ettiren bir oyun: Kürklü Merkür
“Murat Daltaban Londra’ya gitmiş, bir oyun bulmuş,” dediler; “Oyunun prömiyeri var,” dediler”; “Galası yapılıyor,” dediler; “Oyun ayakta alkışlanıyor,” dediler; “Yahu bu oyun, İngiltere’de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuş, hatta yazar Philip Ridley’in dostları salt bu oyun nedeniyle yazarla ilişkisini kesmiş,” dediler; “Böylesine insanlık dışı, aşağılık bir metin nasıl olur da Türkiye’de oynanır,” dediler; “O ne belden aşağı küfürler öyle” diye gürlediler merakımı iyiden iyiye çimdiklediler. Kalktım gittim, yerimi aldım, oyun başladı.. Parti armağanı bir çocuk Londra’nın doğusunda metruk, virane bir bina. Eliot ve erkek kardeşi Darren birbirleriyle didişerek ortalığı temizliyorlar. Verileceğini anladığım “parti”nin konuğu birazdan gelecek. Nasıl bir “parti”yse bu “parti”, sadece etrafın derli toplu olması yeterli değil. Bir de “parti” armağanı var. Armağanı getiriyorlar. Aaa!.. Bir çocuk bu! Hem de uyuşturulmuş! Oysa, çocuk “zinde” olmalı, güzel olmalı, konuğun onu işkence ederek öldürmesi için, bütün isteklerini tatmin etmesi için “çekici” olmalı. Çocuk bu ortam için hazırlanmalı. Dünyayı sarmalayan tedirginlik bulutları Oyun ilerliyor. İçinde ciddi anlamda şiddet barındıran bir oyun bu, rahatsız ediyor. Yakası bağrı açılmamış küfürler havada uçuşmakta. Tabular yıkılıyor. Kışkırtıldığımı duyumsuyorum. Psikolojik-gerilim duruma hakim. “Nereden geldim,” demiyorum, ama sinirlerim bozulur, boşalır gibi oluyor, kendimi tutuyorum. “Yaşamın gerçeği bunlar” diye içimden geçiriyorum. Yaşamla doğru ilişkiler kurmaya başlamaktayım. Irak aklıma düşüyor. Demokrasi âşığı(!) Amerikalılar, İngilizler falan… Kuzey Irak’a sınır operasyonu yapılacak mı? Sabah gazetelerde okuduğum savaş haberlerini düşünüyorum, ölüm haberlerini, vahşet, tecavüz haberlerini… Dünyayı saran tedirginliği… “Çağımızın paranoyası bu,” diyorum. Kavanoz dipli dünyanın kapağını açmak Öfkeli bir oyun bu! Anarşist bir oyun… Bu oyun, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekânında ve zamanındayım. Geriye kalanlar “varolma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktalar. Gelecekçi bir masal anlatılıyor. Kaos sonrası... İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek(!) ticareti… “Yukarıdakilerin” tuhaf fantezileri… Büyük kardeş, dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine değgin anısal öyküler anlatıyor. Küçük kardeş anımsayamıyor. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri bu anılar. Küçük çocuk zengin müşteriye pazarlanacak. Zengin müşteri yaşadıklarının intikamını alacak, inzal olacak. Kurbanının kıçına çengel takacak, çekecek, “mak’atını” parçalayacak. Özel yetiştirilmiş kelebekler, renk ve desenlerine göre “farklı kafa yapmakta”. Kelebekler yüzünden kimsenin tarih bilinci kalmamış. Gençler anılarını yitirmiş. Kıyamet sonrası bir dünya a..na koyduğum. (Ay, çok özür dilerim, ben de oyundaki dilsel şiddete kapıldım.) İngiliz Philip Riley dahi mi ne? Sınırları zorluyor, tabuları yerle bir ediyor. İnsancıllık ve sevgi yok mu içerikte? Olmaz olur mu? Anlatıyor. ‘Parti’ dedikleri kapitalizmin simgesi Oyunun karakterlerini oluşturan yedi belleksiz genç, gerçekten masum mu, yoksa yaşamak için vahşi olmak zorundalar mı? Kendilerine gelecek mi arıyorlar, yoksa amaçları sadece geçmişten kurtulmak mı? Geçmişi anımsadıkça nasıl da çaresizlikleri artıyor! Oysa yaşamlarını sürdürebilmek için güçlü olmaları gerekmekte. Onların dünyasında şiddet “vaka-i adiye”. “Parti” dedikleri, dinini s..tiğim ikiyüzlü kapitalizmin simgesi be! Oyuncular mükemmel oyunculuğa nasıl ulaşıyor Oyuncular Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli ve Cem Özeren… Hep beraber ve birer birer dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle dolduruyorlar. Ruhsal yaşamları ıpıl pırıl izleyicinin önünde, çünkü onlarda elverişli malzeme var… Coşkuları için en karşı konulmaz zoka, gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Sekizi için de aynı şeyi ayrı ayrı söyleyeceğim. Her birinin, organik fiziksel aksiyonun sadece en küçük parçasını duyumsamaya gereksinimleri var. Duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor. Kendilerine inanıyorlar, ruhları tüm içsel yönelimleri ve rollerinin coşkusunu almak için alçalıyor, mükemmel oyunculuğa işte böyle ulaşıyorlar. İnsanoğlu, bu noktaya nasıl geldi Oyun sürüyor. Kişisel bellekten başlayan yıkım, sosyal belleğe atlıyor, oradan da cuuup sosyal yapının tamamına… A..na koyduğumun yıkımı, yıkımın “hazcılık” üzerinden anlatılması beni etkiliyor. Ya yaşanacak başka gezegen varsa, sonumuz değişir mi? G..ünden s..tiğiminin insanı, evrim sürecinde nasıl bu noktaya geldi ulan? Kim bu hale getirdi? Murat Daltaban’ın başarısı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kadrolu sanatçısı olarak, her ay sonu plastik bankamatik kartını ATM’deki yuvasına sokup efendiler gibi maaşını alırken 2005 yılında delilenip; içerikte zenginliği, biçimde yeniyi arayarak farklılık yaratacak tiyatro eserlerinin sahnelenmesi için DOT’u kuran oyunun yönetmeni Murat Daltaban, belli ki o..spu çocuğu Philip Ridley’in sözlerinin şiddeti üzerine yoğunlaşmış. Şiddeti, oyuncuların en saf malzemesi eylemiş, sözü/sözcükleri kullanmalarındaki ustalığı sağlamış. Oyunun içerisindeki cinsellik öğelerinden neredeyse yeni bir oyun çıkarmış. Yazarın haz objesine dönüştürdüğü cinselliği, yeri geldiğinde sevgi duyulanla, âşık olunanla kurulan cinsellik üzerinden anlatmış. Çöp olarak tanımlanan kitaplar Hatice Gökçe’nin mükemmel kostümleri, Yeşim Bakırküre’nin “matluba fevkalade uygun” dekor tasarımı, Kemal Yiğitcan’ın başarılı ışık düzeni, Ömer Sarıgedik’in titizlenerek hazırlandığı belli ses tasarımı oyunu güçlendirmiş. Parti evini temizlerken çöp olarak nitelenenleri kitap olarak yorumlayan Yeşim Bakırküre, g..üne koyduğumun belleğinin ve bilginin insan evrimindeki değersizliğini izleyiciye olabildiğince sert bir dille anımsatmış. Emperyalist kapitalizm, kültürü içeren ürün ve nitelikleri, salt meta haline getirmekle kalmıyor, onu işte böyle aynı zamanda sıradanlaştırarak değersizleştiriyor. Kitap, artık bir tüketim nesnesidir. Diğer metalarda olduğu gibi tüketilip atılması gereken bir nesnedir. Kültürel yıkım… metalaşan manevi değerler… Oyun bitiyor Olabildiğince edepsiz diliyle, kırık kırık akan bir öykü, aralıksız bir saat elli dakika sonra bitti. Oturduğum sandalye sanki kıçıma batmıştı. Varsaydığım tüm gerçekliklerin dışında duyumsadım kendimi be! Ayağa kalktığımda az kaldı g.t üstü yere çakılacaktım. Siz de gidin bu oyunu görün! İnsanlığınızı fark etmek için gidin. Tarih bilinçleri uyuşturucularla mahvolduğu için, II. Dünya Savaşı’nın Hitler ile Kennedy’nin Marilyn Monroe’yu paylaşamamalarından dolayı çıktığına inanan bir kuşağın kara komedisine tanık olun. Tanık olun ve dilerseniz gerçekleri tiyatronun büyüsüyle gözümüze sokmuş diye Philip Ridley’i kızgın alevlerinizle ana avrat doldurun. Beni hiç ayıplamayın, dibi çıkmış dünya ile böylesine yüzleştikten sonra, siz de benim gibi hiç değilse üç beş saatliğine küfürbaz olmazsanız, bir daha da yazılarımı okumayın(!). (DOT - İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, Kat 4, Beyoğlu – İstanbul / Telefon: 0212 251 45 45) Üstün Akmen ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
sığınacak yerler ararken ikimiz de neden birbirimize sığınamadık halbuki sarabilirdik yaralarımızı sen bendekileri ben sendekileri görebilecek kadar cesur olsaydık ![]() Biri ‘öylece duran’… Çıkarıp sırtından memleketini portmantoya asmış. “Bir gün tekrar giyebilirim aman leke değmesin” diye dönebileceği bir bayram sabahına saklamış. Unutmuş büyüyeceğini, memleketinin ona bir gün küçük gelebileceğini ve çıkartıp koyunca köşeye bir daha asla geri giyinemeyeceğini. Hatırladıkları ile yetinmeye çalışırken unutmaya başladığı hikâyesi için her gün gördüğü her şeyi yeniden yazmış. Dilini bile bilmediği bir ülkede kör-sağır-dilsiz kalmış. Herkes onu fark etsin diye cafcaflı giyinmeye çalışmış, fakat giyindikleri üzerinde hep iğreti durmuş. İki adam var karşımda; Biri bir şeye değil bir şeyden kaçan, kaçmaktan bir gün dönebileceğini unutan. ‘duran’ı durmadan harekete geçmesi için dürtükleyen, acıtan, kanatan, kızan. Konuşan konuşan hep çok konuşan… İki adam var karşımda; Biri daha fazlasını isterken diğerinin bildikleri canını yakan. İki adam var karşımda; Hayatın son derece gerçek olduğunu feci halde öğrenen, mutlu sonla biten masalların sadece çocuklara anlatıldığını bilen, ama yine de kanmaya ihtiyacı olan. Nasıl biteceğini kestiremedikleri hikâyelerine; biri sürekli mutlu sonlar yazarken, birinin sonu diğerinin cebinde olan. *** Birbirlerine hiçbir zaman herhangi bir şey için söz vermemiş olsalar da gördükleri hikâyeyi hiçbir zaman olduğu gibi anlat(a)masalar da bu iki adam birbirlerinin içini görüyor. Birbirlerinin her anında, her hareketinde ne yaptıklarını biliyorlar. Hem içsel yolculuklara çıkıyor, hem de birbirleriyle özdeşleşmeler yaşıyorlar; bazen farkında olmadan bazen tamamen kasıtlı. Ama sınırlarını biliyor, birbirlerinin canlarını yaktıklarını anladıkları anda susuyorlar ve konu profesyonel bir şekilde değiştirilse de aslında hep aynı noktada takılıp duruyorlar. Çünkü gitme haklarını bir defa kullandıkları için, ne kendilerinden ne birbirlerinden çekip gidemiyorlar. Aslında birbirleriyle hesaplaşıyormuş gibi yapsalar da çoğu zaman gördükleri hesap birbirleriyle değil kendileriyle. Biri’nin son şansı Diğeri, Diğeri dönecek bir yeri olduğuna inandığından hep ertelemiş dönüşünü, kazandıkça daha çok kazanmak istediğinden Biri’nin içine yerleşmiş. Diğeri ufak tefek şeyleri hatırlayıp Biri’ne anlatıyor, dönecek bir yeri olmadığından hatırlayacak bir şeyi de yok sanki Biri’nin. Diğeri, Biri’nin içinde yaşasa da, Biri bir cenin yalnızlığına gömülmüş dünya adlı kalabalık rahimde. Biri’nin ‘iktidar olmayı isteyişi ve ideal köle arayışı’ Diğeri’nin Biri’ni Tanrı gibi görmesine yol açıyor, Biri bile şaşıyor sebep olduğu görme biçimine, sonra gülüveriyorlar tekrardan olana bitene. Çocuktan daha çocuk iki kocaman adam, Biri’nin kimliği kalmamış, Diğeri’nin zaten bir benliği hiç olmamış. Ne kadar birbirlerine benzer olsalar da korkularında bile aidiyet duygusundan yoksunlar ya da belki korkularının sebebi aidiyet duygusundan yoksun oluşları. Ama ortak bir şey var, ikisi de ‘kandırılmaya’ muhtaçlar ve bu ihtiyaç doğma ihtiyacı kadar acı. “niye ölmemeli öyleyse yaşamak mutlu bir devinimse” İlker Ayrık ve Aykut Taşkın’ın 2005 yılında kurdukları Pervasız Tiyatro adıyla, bir buçuk iki sene önce Buğra Kolcu anısına oynadıkları “Sığıntılar”ı bu sezon tekrar sahneye taşıdı. Sahnede beraber izlemeye aşina olduğum bu iki yüz, aslında çok sık karşılaşmadığımız, penceresi bile olmayan bir odada yaşayan, birbirini tesadüfen tanıyan, biri zenci diğeri beyaz ikiz kardeşlerin hikâyesini anlatıyor. Oyun her Cuma saat 20.30’da Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda oynanıyor.Oyundaki kimliksizlik, aynı zamanda bir savunmasızlık duygusunu da oluşturuyor. Kimliklerini bir yerlerde unutan insanlar birbirlerine kendilerini ne kadar çok savunurlarsa savunsunlar sadece insani korkularla dünyadan korunmak için çoğu zaman yine birbirlerine sığınıyorlar. Oyun son derece kışkırtıcı aslına bakarsanız, hesaplaşma isteğiniz ve baş kaldırma arzunuz artıyor bazı sahnelerde, bazı sahnelerde ise koca bir boşluğa sürükleniveriyorsunuz. Çok fazla göze sokmadan, daha ziyade göz çıkarılarak anlatılıyor çoğu şey, dikkatinizi gerçekten verdiğinizde duyduğunuz replikler yutkunmanızı zorlaştırıyor. Kimlik duygusuyla birlikte gelişen ego iktidar olma hevesini arttırırken insanlarda kimliksizlik ise doyumsuzlukla eş değer bir tanım halini alıyor gitgide. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın “Sığıntılar” adlı oyunlarında kendilerinden soyunabildiklerinde insanların gerçekleri daha iyi görülebileceğini düşündürüyorlar. Ansızın kafanızın üzerinde bir baloncuk ‘acaba?’ diyor. Sanırım savunmasızlık duygusu ya da korkusu insan olduğumuzu anımsatıyor bizlere. Bir an için bile olsa başkasının yerine düşünmemizi sağlıyor. Pervasızlar manifestolarında çalışmalarını şimdiki zamanla alakası olmayan başka bir zamanda, bugünkü ülkeyle alakası olmayan bambaşka bir coğrafyada sürdürdüklerini sanmakta olduklarını dile getiriyorlar. O yüzden sanırım Biri’nin ve Diğeri’nin bir dilek hakkı olsaydı bu dünyayı bir daha hiç dilek dilemeye gerek kalmayacak bir yer yapmak isterlerdi. Ve belki de kim bilir çocukça bir bilmeceden çıkmıştır belki de her şey… Adalet ÇavdarPeki, sizce nedir hem var hem yok olan şey? ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Bir ülkeyi fethetmek için , içten yıkmak en kolay yöntemdir. Bir mahalle ki!
Ankara devlet tiyatrosunun açılış oyunu olan ''bir mahalle ki'' adlı eser geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı. Tuluat tiyatrosunun önemli temsilcilerinden biri olan, yılların usta oyuncusu Münir Canar’ın güçlü kaleminden dökülen incilerle, sisteme bakış açısı ayakta alkışlatan bir performansla seyirci karşısına çıktı. Usta kalemin inceden günümüz Türkiye’sinin içinde bulunduğu durumu,sistemi o ince çizgiyle tiye alışı, verilmek istenen mesajın seyirciye doğru yansıması için elinden geleni yapmış. Zira bunun için seyirciyle yakın temas kurması gerektiğini çok iyi kavramış. Oyunu hem yazıp hem yönetmesi kendi fikirlerinin doğru anlaşılması açısından çok önemli. Güzel bir fars orneği olan oyun; orta oyun yöntemiyle sahneye konan oyun, bir İstanbul mahallesinde muhtar olan Pişekar'ın mahalledeki evleri, bakkalı ve çeşmeyi yabancılara satışı ile gelişen olayları anlatmakta. Oyun; seyirciyi canlı tutmak için fasılla başlıyor. Bütün oyuncular davulla zurnayla sahnede içinden geldiğince oynuyor. Tam anlamıyla bir curcuna! Oyun sonunda görüldüğü üzere kadınlardan oluşan ekip sadece dans bölümünde yer almış. Oyun sadece erkek oyunculardan oluşuyor. Yönetmen fars öğesinin tam anlamıyla oturtmak için absürd bir anlayışla erkek oyuncuyu kavuklunun karısı yapmış. Oyunun olmazsa olmazlardan biri olan aksiyon olayı kendi içerisinde çatışmalar barındırıyor. Kavuklu ve Pişekar’ın çatışması, iktidar ile halkı temsil ediyor. Bir tarafta yabancı sermayeye kaptırmak istenmeyen halkın temsilcisi kavuklu, diğer yandan yabancıların getirdiği yeniliklerle daha yaşanılır bir yer için elinden geldiğince uğraşan iktidar sözcüsü Pişekar yer alıyor. Oyunun fasıl bölümünden sonra padişah temasının işlenmesi başlangıç noktası olarak , halkın güllük gülistanlık bir yaşam biçimine sahip olduğunu anlatıyor. Yalnız padişahın seyirciye dağıttığı küçük bidonların anlamını kavrayamadım. Araştırdım ama bulamadım. Eski bir gelenek olsa gerek! Önceleri yabancı sermayeye kaptırmanın ne demek olduğunu anlamayan, halkın zamanla, halka açık olan suyun parayla satılması, bakkalın devamlı zam yapması ve kendi milliyetinden olan esnafın faydalandığı olanaklar görülünce ab birliğine de inceden bir dokundurma yapıyor. Politik taşlamanın güzel örneklerinden biri olan bu oyun, '' Avrupa birliği '', ''imf '' ve diğer sistemin odak noktalarını eleştiriyor. Tuluat tiyatrosunun vazgeçilmezlerinden biri olan '' kiproko '' sanatı da sık sık işlenmiş. Oyuncu girişlerindeki şarkı bölümleri kısa tutulmalı. Her oyuncunun sahneye girerken şarkıyla başlaması oyunu dinlendiriyor. Ya bu bolümler kısa tutulmalı yada tamamen ortadan kaldırılmalı. Aksiyonu öldürüyor. Her ev satma olayında kavuklunun müdahale için, ev sahipleriyle görüşmesi ve ev sahiplerinin tehlikenin farkında olmayışı sonrasında yaşanan olaylar günümüz Türkiye’sinin içler acısı durumunu gözler önüne seriyor. Bu işleyişte oyuncuların bireysel performansları ve kavuklunun başarısı müthiş. Doğaçlamaların sırıtmadığı, oyunculukların başarısı, bireysel performanslar ve ekip uyumu oyunu, müthiş kılan etken. Yıllar öncesine gitmemizde hiç zorlanmıyorlar. Kavuklu (Sabri Özmener) Oyun kadrosu oldukça kalabalık. Yalnız oyunun hiç şüphesiz parantez açarak belirtilmesi gereken bu usta, yılların verdiği birikimi seyirciyle paylaşmaktan çekinmiyor. Oyunun kilit oyuncusu. Aldığı eğitimle vücudunu çok iyi kullanıyor. Oyun içinde oyun olgusuyla sahneden oyunu yöneten, doğaçlamaları, jest ve mimikleriyle, yaklaşık ona yakın oyuncuyla tek başına savaşıyor. Bir saniye bilen düşmeyen temposuyla, oldukça zor olan bu karakteri başarıyla götürmüş. Kısacası usta yazar ve yönetmen Münir Canar seyirciye mesaj verirken, eğlendiren, sazlı sözlü müthiş iki saat geçirtiyor. Münir Canar’a, bu eseri yazarak Türk Edebiyat Dünyasına unutulmaz bir eser kattığı için ve bu oyunun rejisini vererek ne denli zengin bir iş yaptığını kanıtladığı için sonsuz teşekkürlerimi sunmak gerek. Bu oyunun çıkmasında emeği geçen tüm oyunculara ve teknik ekibe teşekkürlerimi iletiyorum. Ayrıca oyunda yer alan seçkin isimler; Fikret Ergin, Aydın Uysal, Sabri Özmener, Neşet Erdem, Levent Şenbay,Nejat Armutçu, İsmet Numanoğlu, Volkan Duru, Fikriye Musluoğlu, Göktürk Arıkan, Hasan Ataman, Seda Özgiş, Erengül Öztürk, Halil İbrahim Yaman, Murat Kavas, Sinan Hürkardeş, Sinem Çekerek, Fahrettin Ünal, Fikri Özdemir, Mertol Aytekin, Tolga Ünsal, Hakan Şenlik, Fırat Erdoğan’a başarılı performansları için tebrikler. Güven Öktem’den görsel bir şölen. Oyundaki en büyük görev bu dekora düşmüş. Önce şehrin ana temasını çizmiş. Perde üzerine kuşbakışı bir şehir portresi çizmiş, hemen önüne çalgıcıları koymuş. Evlerden oluşan bir portatif dekor tasarlamış. Bu dekorların altına tekerlek koyarak sahnede rahatça kullanılmasını sağlamış. Çok zor olan bu işin altından başarıyla kalkmış. Eski oyunlarda genelde giyimler bellidir. Arşivde ne bulmuşsa getirmiş. Giysi tasarımında Sevgi Türkay’ın çalışması başarılı. Işık tasarımında Zeynel Işık’ın çalışmaları ve perde üzerine yansıttığı şehir portresini canlı tutması zekice tasarlanmış. Genel olarak iyi. Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen’inin dans koreografisi başarılı. Müzikte Kemal Günüç, sanırım orkestrayı yönetmiş. Oyun boyunca hiç kesilmeden devam eden müzikler başarılı. Yalnız başta da belirttiğim gibi, her oyuncu girişinde müzikler kasıyor. Türkiye’nin Avrupa birliğine giriş sürecinde verdiği ödünlerin yansıtıldığını oyunda, mahallenin parça parça yabancılara satıldığı ve Kavuklunun yaşadığı mahallenin elde gitmesinin anlatıldığını bir oyun. Kaçırmamanız dileğiyle. İyi seyirler… İhsan Ata ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|