Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Kültür & Sanat > Genel Kültür > Tiyatro

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 12-06-2007, 16:38   #21 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan




BAHAR NOKTASI
1595 yılında Shakespeare tarafından 'Yaz Gecesi Rüyası' adıyla yazılan günümüzde ise Can YÜCEL tarafından 'Bahar Noktası' adıyla uyarlanan deyim yerindeyse tekrar yazılan ve Murat KARASU rejisiyle sahnelenen oyun bu sezon sizlerle.
OYUNUN KONUSU
Atina Dükü TEZEUS, Amazonlar kraliçesi İPOLİTA ile evlenmek üzeredir.EGE ise kızı HERMİYA'nın DİMİTRİ ile evlenmesini istemesine rağmen HERMİYA İSKENDER'e aşıktır.HERMİYA'nın babası gerçeği öğrenince saraya şikayete gelir.Bunun üzerine HERMİYA sevgilisi ile çareyi ormana kaçmakta bulur. Fakat ormanda da işler karışıktır.


Periler kralı OBERON kendisini aldattığını düşündüğü Periler kraliçesi MÜZEYYEN ile de araları limonidir.Aldatıldığını düşünen kral, kraliçeyi cezalandırmak için baş uşağı CİN'i sihirli bir çiçeği bulması için görevlendirir.

Bu özel çiçeğin suyu uyurken kimin gözüne damlatılırsa karşısına ilk çıkan yaratığa aşık olacaktır. Bu esnada düğün günü için bir oyun hazırlayan Atina esnafından olan dokumacının karşısına çıkan CİN, planı gerçekleştirmek için dokumacıya eşekbaşı kellesini yerleştirip kraliçenin de gözüne iksiri damlatır.

OBERON bu kez CİN'den Dimitri'nin HERMİYA'nın arkadaşı olan HELENA'ya aşık olması için yardım etmesini söyler. Fakat aşıkları karıştıran CİN ortalığı daha da karıştırır.

Oyunun finaline geldiğimizde ise olayların işin içinden çıkılmaz hale geldiğini gören OBERON her şeyi aydınlığa kavuşturarak barışı sağlar.
OYUNA DAİR,
Oyun içinde oyun sergilenen hikayenin, ikinci bir ağızdan anlatılması yeri geldiğinde bir oyuncunun ikinci bir yan rollerde karşımıza çıkıyor oluşu olayın daha önceden yaşandığını anlatıyor ki bu da seyircinin oyunun içine girmesini ve konuya hakim olmasını biraz zorlaştırsa da kimi zaman konuya balıklama davet eden üslubu , görselliği ve koreografisi oyunu kurtarıyor diyebilirim.Özellikle Atina halkını canlandıran esnafın toplu bale gösterisini gerek kostüm, gerekse sahneleme biçimi olarak mutlaka görmek lazım.

Işık ve müziğin ise bizlere periler dünyasını yansıtmalarındaki başarısı,
dekorun her köşesinin hatta küçük bir çeşmenin bile en etkin şekilde kullanımı gözden kaçmıyor.
Oyunculuklara değerlendirdiğimizde ise Mustafa Uğurlu'nun hem Dokumacı karakterini hem de ara oyunda canlandırdığı Öreke karakteriyle bir bütün olarak uyumu, Canberk Uçucu' nun oyun boyunca belli aralıklarla söylediği tek bir hareket ve sözle bile oyunun başı çektiğini söylemek mümkün. Sumru Yavrucuk' un sergilediği performans da izlenmeyi hak ediyor.

Kısaca aşkın içinde var olan nefret, kıskançlık, ihtiras ve intikam duygularını hissetmek içinizdeki o muzır insanı da harekete geçirmek istiyorsanız BAHAR NOKTASI en doğru adres olacaktır.










Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:20   #22 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

Dil,şeytanları ve melekleri gizleyen ve karakterleri dokunulmaz kılan bir maskedir.




Kırktan fazla oyun yazmış olan Sam Shepard Pulitzer ödülü de dahil olmak üzere pekçok ödül almıştır.Oyun yazarlığının yanısıra senaryo yazarlığı,sinema oyunculuğu ve son yıllarda sinemada yönetmenlik de yapmaktadır.Başlıca oyunları;Aç Sınıfın Laneti,Gömülü Çocuk,Vahşi Batı,Aşk Delisi,Si-Bemol İntihar,Melekler Şehri,Ölümüne Oyun,Şok Durumları,A Lie of the Mind,La Turista,Tongues,Savage Love.

AŞK DELİSİ
Yazar Sam Shepard "Aşk Delisi" isimli oyununu eksiklikler üzerine kurmuş sanki bilinçli bir şekilde tamamlamayarak oluşturmuş hem hikayeyi hem de karakterleri.Yalın, abartısız bir dekor, çok fazla geçişi olmayan, seyirciye sürpriz yapmaktan ya da seyirciyi şaşırtmaktan çok hayal kurdurmaya, kafaları karıştırmaya yönelik bir tutum.Oyun kişileri karakterleri ayrıntılı bir şekilde verilmeden ana hatlarıyla yerleştirilmiş oyunun içine.Oyunun başından sonuna kadar sahnede olan yaşlı adam zaman zaman oyuna dahil olan zaman zaman oyunun tamamen dışında kalan bir karakter.Yaşlı adam yeri geldiğinde diğer karakterlerin sesi oluyor daha sonra da anlatılan hikayenin öznesi durumuna dönüşüyor.Ne olduğu,kin olduğu söylenmeden diğer oyun karakterleri ile diyaloğu bulunmayan oyundaki boşlukları dolduran ama asla açık vermeyen bir karakter oluşturmuş yazar.Oyunun tek kadın karakteri olan May otuzlu yaşlarında, aldatıldığını düşünen ve aldatıldığına inanan her kadın gibi öfkeli, intikam duygusuyla yanıp tutuşan sevdiği adamı terk etmekle tehdit edip aynı zamanda da hayatında yeni biri olduğunu hissettirerek umursamaz tavırlar takınan zaman zaman hırçınlaşsa da genel olarak kendine güveni eksik ve asla çekip gidemeyeceği belli olan bir kadın tipi.Yazar May karakterini oluştururken uzun süreli bir ilişki içinde olan bir kadının yaşadıkları karşısındaki çaresizliğini, çelişkilerini,kafa karışıklığını ortaya koyarken hem pasaklı hem seksi hem öfkeli hem sadık bir aşık ekleyerek May karakterinde birden fazla kadın yaratmayı başarmış.Eddie otuzlu yaşlarının sonunda, serseri ruhlu, sadakatsiz, tutarsız bir adam olmasıyla birlikte fiziksel olarak da hiçbir kadının cazip bulmayacağı özelliklere sahip.Buna karşın inatçı ve kararlı tavrı, aldattığını önce inkar edip sonra kabul etmesine karşın asla aptal durumuna düşmeyen tüm açıklarını kıvrak zekasıyla kapatabilen bir erkek profili oluşturabiliyor.Martin ise ilk bakışta ideal sevgili konumunda görülebilecek hem fiziksel açıdan hem de kişilik açısından bir kadının güvenebileceği, beyenebileceği bir tip olmasına karşın oyun içerisindeki çekingenliği, karasızlığı nedeniyle kendi kendini geriye iten bir karakter.Yazar Martini düşlerken en önemli amaçlarından biri Martin'e açıklar verdirip Eddie'yi ön plana çıkarmak,farkına vardırmadan Martin'in Eddie'yi güçlendirmesini sağlamak olmalı.Oyunun başlarında klasik bir hikaye gibi başlayıp kadın erkek kavgası, ilişkilerde yaşanan sorunlar gibi şeyler ön planda olsa da yazar Eddie karakterinin ağzından bir hikaye anlatmaya başlıyor,araya yaşlı adamın anıları giriyor ve May, Eddie'nin başladığı hikayeyi kaldığı yerden anlatmaya başladığında Yaşlı adamın pişmanlıkları, çırpınmaları ile son buluyor.Yazar bu oyunda asla bir hikaye anlatmıyor,aslında belki de ne başı ne de sonu olmayan bir oyun denilebilir Aşk Delisi için.Yazarın derdi ne bir şey göstermek, ne karakterler aracılığıyla bir hikaye anlatmak.Sahne, dekor, oyuncular gibi yardımcılarla seyirciye bir hikaye yazdırılıyor bu oyunda.Çok alışık olmadığımız bir tür.Bir başkasının elinde heba olabilecek, bilinçli bir şekilde bırakılmış eksikliklerin hikayenin oluşumuna engel olabileceği bu üslup Sam Shepard'ın ustalığı ve titizliği sayesinde hem oyunculara hem de seyircilere pek çok fırsat veren bir oyuna dönüşmüş.

Sİ-BEMOL İNTİHAR

Yazar bu oyunda kafasındaki soruları, hayatındaki sorunları, çaresizliğini, umutsuzluğunu, insanın bilinmezliğini,nedenleri,nasılları,niçinleri yedi farklı karakterin ağzından yansıtmış.Oyundaki karakterler birer anlatıcı gibi düşünülmüş.Tüm dünyayı ve insanlığı ele almakla birlikte genel olarak Amerika odaklı yazılmış bir oyun.Nasıl var olduk, niçin böyle davranıyoruz, neden burada yaşıyoruz, hayatın neresindeyiz, kim bize böyle olması gerektiğini söyledi, bu duruşu bize kim yükledi, çaresizliği ne zaman öğrendik, umudu ne zaman kaybettik, gözümüzü ilk ne zaman kararttık, köşeye sıkıştığımızı nerede fark ettik? Oyun bu ve bunun gibi pek çok soru üzerine kurulu.Her karakter kendi ağzından diğer bir karaktere ne soru sorarak ne de ona bir cevap vererek kendi sorgulamasını, hesaplaşmasını yapıyor.Oyunun en ilginç taraflarından biri arada yapılan küçük değerlendirmeler dışında sorduğu bunca soruya karşın yazarın hiçbir cevap aramaması.Yazar karakterlerle ilgili belirli,keskin ayrımlar yapıp kişiliklerini ortaya koymazken kimi zaman onları şiirsel bir dille konuşturuyor, bu şiirselliğin içine göze batmayacak şekilde argo sözcükler yerleştiriyor.Sam Shepard şiirsel anlatımdan, sanatsal tavırdan olduğu kadar felsefeden, psikolojiden, sosyolojiden de faydalanmış bu oyunu yazarken.İnsanı hem yalnız, salt birey olarak ele almış hem de toplum içindeki konumuyla değerlendirmiş.Diğer oyunlarında olduğu gibi bu oyunda da yazarın derdi bir hikaye anlatmak değil.Esas olan soru sormak.Anlatmayı değil sormayı, göstermeyi değil fark ettirmeyi tercih etmiş.Diğer oyunlardan farklı olarak Shaperd'in bu oyununda en az oyuncu kadar, yönetmen kadar seyirci de çalışmak zorunda.Yazarın açtığı yoldan devam etmeli, hikayeyi tamamlamalı hatta gerektiğinde seyirci hikayeyi kendisi oluşturmalı.Dekorun, sahnenin, ışığın, kostümün geride kaldığı tamamına soruların ve sorgulamanın egemen olduğu bir oyun Si-Bemol İntihar.









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:21   #23 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

Uçurtmanın kuyruğu - GUTOK


Bir bayram sabahı vefat ederek Türkiye'yi yasa boğan, Türk tiyatrosunun mihenk taşlarından biri olan usta sanatçı Savaş Dinçel'e ait ölümsüz eser, Gutok (Gaziantep Üniversitesi Tiyatro Oyuncuları Kulübü) tarafından geçtiğimiz günlerde AKM'de sahnelendi. Farklı bölümlerde okumalarına rağmen, sahneye çıkarak büyük cesaret gösteren bu öğrencileri, arkadaşları da yalnız bırakmayarak mutluluklarını paylaştı. Dersleri ve arkadaşlarıyla zaman geçirebilecekleri yerde, sahneye çıkarak 'sahne tozunu' yutmayı amaçlamışlar. Tiyatroya gönül vermiş birilerini görmek büyük mutluluk. Üstelik bunların öğrenci olması, tarifsiz bir duygu. İyi bir oyun sahnelemek ve merhum sanatçı Savaş Dinçel'e, saygıda kusur etmemek için verdikleri mücadele, takdire şayan. Amatör ruhla sahneye çıkan oyuncular, oyun boyunca bir an bile düşmeyen tempolarıyla, başarılı bir temsil ortaya koydular.

Eserin konusu.
Baba baskısıyla büyümüş olan bir adamın, babasının ölümü ardından intihar etmeye karar vermişken, çocukluğu ve gençliğiyle yüzleşmesini, diğer kişiliğiyle çatışıp yeni bir kimliğe bürünüşünü ele alıyor.

Oyun öncesi.
Seyirciler yerini alırken çalan mistik müzik dinlendirici. Ayrıca herkesin yer kapma telaşında istedikleri yerlere oturamadıkları için çıkardıkları homurtuları da bastırmış. Kapıda oluşan izdiham, sahnedekiler için kim bilir nasıl bir duygudur.

Zira oyun sonuna doğru ayakta izleyenlerin çoğaldığını gördükçe, tiyatroya merak salmış ve arkadaşlarını yalnız bırakmayan öğrencilerle mutluluğum bir kat daha artıyor. 'bittik, mahvolduk, öldük, iflas ettik' diyenlere inat, bu gençler; hala başı dik, hiçbir çıkar gözetmeksizin umutlarımızı devam ettiriyor.

Ve sahne…
Oyun; babasının ölümüne kadar orta halli bir aile çocuğu olduğunu zanneden dış ses, oyuna işten gelerek değil, masa başında kafasına silah dayayarak başlıyor. Reji, metindeki girişi değiştirerek farklı bir yorum sağlamış. Bu çalışması, metindeki karakteri daha bir pesimist yapmış. İyide olmuş. Çünkü, günlerden bir gün gibi değil de, hiçbir çaresi kalmamış, hayatla tüm bağlarını koparmış birinin, ne kadar alternatifsiz olduğunun altını daha iyi çiziyor.

Oyun boyunca başarılı bir çizgi hakim. Yalnız yeterli değil. Eserin ne anlatmak istediğini iyi kavramışlar ama nasıl anlatacakları konusunda sanırım daha çok çalışmalılar.

Hareketten çok söze dayalı bu tür oyunlar, cesaret isteyen oyunlardır. Oyunculuğun ötesinde duygu yoğunluğu ister. Zor bir seçim yapılmış. Sanırım seçmelerindeki temel neden, oyuncu kadrosunun iki kişiden oluşması. Ki kalabalık kadroyla çalışmak zor. Üstelik üniversite ortamında bir araya gelip çalışmak çok daha da zor. Seçmelerindeki temel etken bu olabilir.

İkincisi, kendilerine güvenmiş ve altından kalkacaklarını düşünmüşlerdir. Zira kendi kategorilerinde de çok iyiler. Benim buradaki tutum, Devlet tiyatrolarını veya ödenekli özel tiyatroları eleştirdiğim gibi eleştirmem beklenemez. Önemli olan burada gösterilen çaba ve azim. Kaldı ki, gösterdikleri performanslarıyla devlet tiyatroları da dahil, bu yıl izlediklerim arasında ilk beşte bir başarıya sahiptiler. Bu eleştiri, üniversite oyuncularını asla yermek değil, bir tiyatro sever olarak onlara destek olmak içindir. Bir sonraki temsillerinde aynı hataların önüne bir nebzede olsa geçmek için, dışarıdan izleyen birinin gözüne takılanlar olarak algılanmalıdır.

İki elmanın yarısı…
Sahneyi, Semih Özgeç ile Hüseyin Aslan paylaşmışlar. İlk bakışta bir takım oyunculuğu göze çarpsa da, birbirilerine yeterli zamanı tanımalılar.Gerek replikler için, gerekse birbirini kapatmayan mizansenlere dikkat edilmeli. Bu tür oyunlarda duyguların kaynağını yansıtan mimikler önemli bir yer tuttuğundan, bir oyuncu diğer oyuncuyu kapatmayacak özeni göstermelidir.

Oyunun dokusuna doğrudan etki eden benzerlik çok önemlidir. Kilo farkı önemli bir ayrıntıdır. İkisinin de temelde aynı yapıya sahip olmaları, oyunun aslında ne anlatmak istediğiyle alakalı. Çünkü, değiştirilen kostümlerle aslında içindeki duygular dışarıya çıkmış ve yazar bunu anlatmayı yeğlemiştir. Bu anlamda kostüm değişimlerinde birbirilerinin kostümleri yerine farklı kostümler giymesi oyunun dokusuna temelden ters düşmüş.

Oyunda bahsi geçen kötü duygular diye adlandırdığımız şeyler dış sese aitse, o kostümlerle kötü huylar dışarı atılmalı ve kendini iç sese teslim etmeli. Kendilerine ait olmayan farklı kostüm giymeleri, farklı insanlara bürünmek anlamına gelir. Oysa oyunun anlatmak istediği, iç sesle dış sesin yer değişmesidir. Bu bir yüzleşme olayı.

Dış ses : Hüseyin Aslan
Gaziantep Büyükşehir belediyesi şehir tiyatrosu tarafından açılan kursta eğitim almış bir öğrenci. Oyunu sahneye koymak için gösterdiği cesarete, burada aldığı eğitiminde katkısı tartışılmaz. Hangi şartlarda olursa olsun, amaç eğlenmekte olsa eğer sahneye çıkıyorsak elimizden geldiğince şivelere dikkat etmeliyizdir. Oyun boyunca genel anlamda buna özen gösterildiğini düşünsem de, yer yer doğu şivesine kaçtığını sanırım kendiside fark etmiştir. Bu şöyle aşılabilir. Sonuçta bir reji yapılıyorsa, ya tam öngörülen İstanbul Türkçe'siyle oynanır. Ya da, oyun boyunca doğu şivesiyle oynanabilir. İkisi de rejinin yorumudur. Kimse doğu şivesiyle neden oynadın diyemez. Ama ikisinin birbirine karıştırılması kulağı tırmalar.

Oyun boyunca ses tonu iyi, en arkalara kadar ulaşıyor. Zaten salonun akustiği de harika. Yalnız tepkiler yetersiz. İfadeler keskin değil. Seri konuşmalarda repliklerin anlaşılmasına daha bir özen göstermeli.

Diğer taraftan ağlama sahneleri fazlasıyla yapay kalmış. 2. perdede sanırım aceleye geldiğinden fondöten abartılmış. Soyunması için silah zoruna gerek yok. Bu bir iç sesse daha çelişki olarak seyirciye yansıtılabilir.

Seyirciyi bir şeye inandırmak için yaptığın şeyin gerçek olması gerekmez. Seyircinin inanması yeterlidir. Yani onca kadeh viskiden sonra hafif afallamak sahnede meyve suyu içtiği gerçeğini bertaraf eder. Hem bu sarhoşluk, bir sonraki dans sahnesi için rahat bir geçiş olurdu.

Her şeye rağmen, oyunculuğunu hep üst seviyede tutmayı başarmış, temposunu bir an bile düşürmemeye gayret gösteriyor. Spor kıyafetler giyene kadarki pasif hale karşın, kendi benliğini bulduğundaki rahatlık arasındaki fark, görülmeye değerdi. İki farklı ruh halini de başarıyla temsil etmesi, diğer oyuncuyla beraber olan espri alışverişi ve doğaçlamalarıyla oyuna damgasını vuruyor.

İç ses : Semih Özgeç
Sahnede birden fazla tipe bürünmek zorunda olan Semih, oldukça zor bir görev üstlenmiş. Elinden geleni yapmaya çalışsa da yeterli ol(a)mamış. Oldukça çelişkili bir ruh halinde gibi. Birbirinden farklı, bağımsız tipler olmalıydı onun büründükleri. Oysa bu tipler sanki bir domino taşlarının devamı gibi algılanmış. Hal böyle olunca büründüğü her tip, aynı ses tonuyla çıkıyor ve bu oyunu anlamsız kılıyor.

Bu yüzden dış sesin hayatında kimlerin olduğu pek anlaşılmıyor. Sanki bir ailenin bireyleri gibi algılanıyor. Oysa burada yapılması gereken, dış sesin hayatını oluşturan kişi yada kişilere bürünerek yaşamını bize aktarması gerekiyordu. En önemli aksesuarı ise, büründüğü tiplerin yaptığı işleri daha iyi yansıtabilmek için gerekli olan kıyafetler.

Kendine çok güvenerek kıyafetle değil, sesim ve mizansenlerimle veririm demek istemiştir belki ama, bu yanlış bir yaklaşım. Zaten büründüğü üç veya dört tip var. Bunların kıyafetlerini giyip sahnede onu canlandırması gerekir.

Olması gerekenden fazla bağırıyor. Ellerin fazla kullanıyor. Saçını çok fazla düzeltiyor. Sahneye çıkarken saçlarını bağlasaydı daha iyi olabilirdi. Böylelikle hem mimiklerini görürdük, hem de oyunun atmosferi bozan saç düzeltmelerini izlemezdik.

Bağırmakla, sesini yükseltmek farklı şeyler. Kızgınlığı göstermek için bağırmak gerekmiyor. Bunu mizansenlerle ve ses tonuyla verebilir. Canlandırdığı karakteri oynamalı. Bizim sahnede Semih'i değil, Semih'in canlandırdığı tip ve karakterleri izlediğimizi unutmamalı.

Oyunun her şeyiler.
Bu öğrenci arkadaşlarım oyunu hem yönetip hem de oynamışlar. Bu yanlış bir tutum. Kendi hatalarını görme şansları sıfıra iniyor. Bir bakıma da haklılar. Bu işi öğretecek yada başlarında olabilecek kimseleri yok.

Rejideki hatalardan biri elbette birbirilerinin kostümlerini, kilo farkından dolayı giyememeleri. Nedenlerini uzun uzadıya yukarıda sıralamıştım. Dekor olarak o zengin evde külüstür teyp kimin fikri bilemiyorum. Ama sırıtıyor. Dans sahnesinde kırmızı loş ışıkların kullanılması güzel düşülmüş.

Oyundaki misket sahnesi unutulmuş. Ama metni bilmeyenler için sırıtmıyor. Olabilir, sahnede her şey mümkün. Önemli olan seyirciye fark ettirmeden devam edebilmekte.

Dekor,müzik,kostüm her şey çok güzel. Oyunun hem teknik kadrosunda yer alıp, hem de sahneye koymak, üstelik oynamak büyük bir başarı. Oyun boyunca düşmeyen tempolarıyla bir profesyonel gibi devam ettirmeleri klas bir tutum.

Günahıyla sevabıyla oyun sonrası fuayede seyirci karşısına çıkıp eleştirilmeyi beklemek muazzam bir yaklaşım. Cesaretlerinden ve gösterdikleri başarılı performanslarından dolayı kutlarım.

Bu heyecan ve amatör ruhlarını kaybetmeyerek daha nice güzel oyunlara imza atmaları dileğiyle…

İhsan ATA









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:22   #24 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

AKTÖRÜN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ: "SAVAŞ İKİNCİ PERDEDE ÇIKACAK"


Bir oyuncu o… Adı Vladimir Bendl... Usta bir oyuncu… Hastanede… Ölecek… Çek yazar Oldrich Danek (1927-2000), oyuncu Bendl'ın anılarından damıttıklarıyla tiyatro sanatının gücüne, büyüsüne üç saate yakın bir süre içinde göndermeler yapıyor. Oyunun adı: “Savaş İkinci Perdede Çıkacak - Valka Vypukne Po Prestavce”. Hastanede son anlarını yaşayan aktör Bendl'ın meslek yaşamında yaşadıkları bir sinema şeridi gibi tiyatro sahnesinde akıyor. Dünyanın gördüğü en acılı ve en hüzünlü yıllarda aşk… İkinci Dünya Savaşı… Etik değerler… Onur… Sanatçının duruşu… Toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında sanatçının sorumluluğu… Tutumu… Kaçınılmaz bir yol ayrımına gelindiğinde aydın kişinin yüz yüze kalacağı sorular... Ve tiyatro…

SANATÇI PARAMPARÇALIĞI

Danek, 1920'li yıllardan başlatıyor öyküyü, taaa yetmişli yıllara kadar getiriyor. Yükselen, ünlenen, yücelen, bu arada çevresini sanatı adına paramparça eden bir oyuncunun öyküsü bu. Oyuncunun acısıyla, izleyicisinin de içini acıtan bir öykü. Gerektiği için, yüreğinde yangınlar çıkaran kadını (Anna-Şenay Gürler), kendisine “özel” bir tiyatro kurma sözü veren dikiş makineleri fabrikatörünün karısı Yahudi kadın Landecka (İpek Bilgin) ile aldatıyor. Sonra Nazi işgalinde saklanmak için evine gelen Landecka'yı kapısından kovuyor. Nazilerin bölge baş komiserine, savaş öncesi Komünist Parti üyesi olan arkadaşlarının adlarını hiç zorlanmadan bir bir sayıyor. İkircikler içinde bunalıyor… Çelişkilerle boğuşmakta… Tutkular… Aşklar… İhanetler… Pişmanlıklar…

“FLASH BACK”LERLE ANLATILAN YAŞAM ÖYKÜSÜ.

Ülkemizin çok önemli tiyatro insanlarından Yücel Erten; sevdiği, beğendiği, Türkçe'ye kazandırılmasında yarar gördüğü Çek yazar ve yönetmen Oldrich Danek'in “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” başlıklı oyununu, Atatürk Kültür Merkezi-Oda Tiyatrosu'nun fuayesindeki panoya asılmış yazısından öğrendiğime göre, Almanca'dan dilimize 1989 yılında kazandırmış ve oyun kitap halinde “Öteki Yayınevi” yayınları arasında 1998 yılında yayınlamış. Her ne kadar “… vay anasını sayın seyirciler” deyimini kullanmasındaki gerekliliği anlamasam da, Yücel Erten'in çevirisine laf edemem. Oyunu izledikten sonra, sahnelemesi için üstünden on sekiz yıl geçmesine doğrusu hayıflandım. Ama kapıdan çıkarken, her zaman olduğunca: “N'aparsın kardeş, burası Türkiye işte,” diye mırıldanmaktan da kendimi alamadım.

BAKALIM YARATICI KADRO İŞİNİ NASIL EYLEMİŞ

Koreograf Cihan Yöntem, “açık biçim” olarak ifade edilen Yücel Erten'in öykülemesine, devinim içinde ritmi sezen/sezdiren bir koreografi düzeniyle katkıda bulunmuş. Dans için hiç de uygun koşulu bulunmayan bir sahnede, dans ve devinim düzeniyle hiç kuşkum yok, bir “gökkuşağı” oluşturmuş. Oyuncuların bedenlerini basit birer gösterge vericisi, izleyene yönelik işaretler göndermek için kullanılan birer semafor olarak görmemiş. Böyle görmediği için izleyicinin oyuncuların bedenlerini; enerji kabı, arzu yönlendiricisi, itkileri yükseltme dinamiği, ritim kumbarası olarak algılamalarını sağlamış. Çiğdem Erken, abartıdan uzak, iki viyolonsel (Tansu Eğinlioğlu ile Derya Davulcu) ve bir piyanodan (Ayça Daştan) oluşan, yalın, içten, ama oyunla ve oyuncuyla “yakın temasta” bir orkestra kurmuş. Müzikal motiflerle yayılan bir atmosfer yaratmış. Laytmotife dönüşen, izleyicinin durum saptaması yapmasına, soluklanmasına olanak veren besteler/düzenlemeler yapmış. Kimi yerlerde, eylemi tersinlemeli yorumlayan Brechtisyen şarkı anlayışını kullanmış, kimi yerlerde akorlara dayalı armoni yerine zaman beraberliğinden yararlanarak ezgileri üst üste getirmiş bir kontrpuan etkisi sağlamış. Birkaç notayla eylemin yerini belirtirken atmosferi akustik bir dekora dönüştürmüş. Çoğu üç sesli vokallerle sesin anlambilimsel derinliğini deşmiş. Oyuncuların arasından Nazlı Uğurtaş'ın sesindeki cisimlilik, kösnüllük, müzikalite fevkalade güçlü, ama Çiğdem Erken onun metnin anlamını bastırmasını usta manevralarla önlemiş. Diğer taraftan, Yakup Çartık gene büyücülük yapmış, oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zamanı, mekânı, atmosferi, perspektifi bir arada bir ışık düzeni tasarlamış. Sahne ışıklandırmasına bir kez daha sanatsal bir değer katmış.

Gülhan Kırçova, 1920'lerden 1970'lere uzanan geniş yelpazede hem Yücel Erten'in sahneleyiş mantığına, hem oyunun hızına, dinamiğine hizmet veren, hem de tarih düşme görevini üstlenen giysiler tasarlamış. Doğrusu, kostümlerin tümü kutlanası. Bu arada, Bendl'ı hastanede ziyareti tablosunda Struna'nın paltosunu neden (kravatlı) gömleği üzerine ceketsiz giydiğini belki de sadece bana anlatamamış.

SAHNE TASARIMI DA YÜCEL ERTEN USTA'NIN

Yücel Erten Usta, çevirdiği, on sekiz yıl sonra da olsa dahi sahneleme olanağı yaratabildiği oyunu, Atatürk Kültür Merkezi Oda Tiyatrosu'nun sahnesinde işlemiş. Çoook “mütevazı” bir sahne burası. Arkasında yalnızca bir koridor ile iki soyunma odası, ortada da büyükçe bir evin salonu kadar sahne… Yücel Erten'in de pek güzel ifade ettiği gibi: “… geniş hacimlere düşkün AKM'nin bir merdiven altı boşluğuna sığıştırılmış bir tiyatro” burası. İşte bu “sığıştırılmış” tiyatronun olanakları sınırlı sahnesinde “… kulisler, panolar, dekorlar, yapılar, kapılar tıkıştırmaya çalışmak yerine” Yücel Erten sahne tasarımını da kendisi yaparak “sahneyi çıplak kullanmayı” yeğlemiş. “Sahneye açılan mimari kapılar, mimari olarak mevcut olan balkon, ona yaslanan bir döner merdiven, birkaç parça mobilya, zorunlu üç-beş aksesuar, birkaç vitrin mankeni…” İşte dekor bu… Bana sorarsanız, bu dekor anlayışıyla oyuncunun kolektiflik anlayışını ateşlemiş, toplu oynamayı daha bir belirginleştirmiş. Yücel Erten, rejisör olarak da “açık biçim”i alabildiğine özgür kullanmış, öyküyü kendi dinamiği ve estetiği içinde yoğurmuş; oyunculuk, müzik, dekor, kostüm, ışık anlayışlarıyla estetik bir bütünlük oluşturmuş. Arka planda uyguladığı “slow motion” devinimlerle duraklamaları yok etmiş, anlatımını güçlendirmiş, sahne diline lezzet katmış.

OYUNCULUK

Sıra oyuncuları değerlendirmeme geldiğinde, Zeynep Alkaya'nın, Nazlı Uğurtaş'ın, Hale Şenözgen'in, Gürsan Piri Onurlu'nun, Efe Ünal'ın, Destan Batmaz'ın yönetmen ne verdiyse aldıklarını ve başarıyla uyguladıklarını söyleyeceğim. Hakan Meriçliler'in, Bendl'ın işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlediği ve bedenini de katarak elde ettiği yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı kutlayacağım. Bu şemanın oluşmasında yönetmenin payını hesaplamamam elbette olası değil, ama kutlamadan da edemem doğrusu. Şenay Gürler Hemşire, Anna, Genç Kadın Oyuncu, Rejisör karakterlerini sadece ışıl ışıl pırıldayan gözleriyle, güzel gülümsemesiyle, billur sesiyle değil gövdesini de kontrol altında tutarak mükemmelleştiriyor. Struna'da Levent Güner'in sesindeki gerilim tınılarına, telaffuzuna, tonlamasına zarar vermekte. Deniz Evrenol, Esra Ruşan, Selen Domaç üçlüsüne vokal klişelerin tuhaf bir biçimde inatçı olduklarını anımsatacağım. O inatçı klişelerle savaşmalılar ki Ema'nın, Ela'nın, Eva'nın sesleri, konuşmaları, gülmeleri içsel duygulara bağımlı kalabilsin. Dört karaktere can veren İpek Bilgin, gövdesi ile ruhu ve iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasındaki uyumla dikkat çekiyor. Özellikle Landecka'da kutlanası bir oyun vermekte. Alpay İzbırak'ın Landecky karakterinde oyunla özdeşleşmesi eksik. Burak Şentürk, canlandırdığı dokuz karakterden her biriyle içsel bağ kurmayı başarmış. Bu bağı doğrudan, sezgisel ve doğal bir biçimde oluşturmasıysa gerçekten övgüye değer.

KURUMU ELEŞTİRMELİYİM

Şimdi, size bir şey diyeyim, esasında bu oyunda ciddi anlamda eleştirilecek olan sadece kurum. Sezon açılışından bu yana bir oyunun afişi daha hâlâ hazır edilmemişse, izleyici oyunla ilgili bilgileri edinebileceği dergicikten yoksun, bırakın dergiciği, eline “cast”ı içeren bir fotokopi dahi verilmeden kör kuyuya sokulur gibi salona giriyorsa, ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Osman Weber'i eleştiririm.

Eleştirmek ne kelime, elimden gelse sırf bu nedenle koltuğuna çiviler yerleştiririm.









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:24   #25 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan Tuncay Özinel İle Yıldızlar Altında Tiyatro Festivali"nde Nice Yıllara!...

Kadıköy Özgürlük Parkı'nda Bu yıl 6.'sı gerçekleştirilen “Yıldızlar Altında Tiyatro Festivali”nin 5. Oyunu Tuncay Özinel Tiyatro'sunun “Nice Yıllara” adlı tek kişilik oyunuydu. Ali Poyrazoğlu'nun yönettiği oyunun yazarı, oyuncusu ve kısaca mimarı ise Tuncay Özinel.

Yazara göre oyun bir hüznün öyküsü… 60 yaşını geçmiş işsiz ve parasız kalmış bir tiyatro oyuncusu ve yalnız başına hazırladığı hüzünlü bir doğum günü partisi…

Karanlıktan korkan bir insanın korkusunu yenmek amacıyla ıslık çalması gibi, yalnız ve çaresiz bir aktörün, umutsuzluğunu yenmek için, kah hayali arkadaşları ile konuşması; kah geçmiş günleri yeniden yaşaması olarak görünür aktörün oyunda bir nevi hayatta kalma mücadelesi…

Aktörün İstediği ya da beklediği ise, sadece bir kapı zili veya çalan telefonun sesi, hatta sadece bir telefon sesi… Çünkü onu yalnızlıktan çekip çıkaracak, karanlıktan kurtaracak olan tek şey var belki de; oda çalan telefonun sesi...

Fakat ne telefon çalacaktır, ne de kapısının zili…

Öyle ki eski telgrafları tekrar tekrar okumakta bulacaktır bir şekilde yalnızlığa direnmeyi tıpkı hayali arkadaşlarına tutunmak gibi.

Monuç: Mağlubiyet. Daha fazla uzatmaya gerek duymayacaktır artık bu yalnızlık oyunlarını, zaten oyun yazılmış ve bitmiştir onun için, böyle sürüp gidecek bir aldatmacıdır bu oyun kendisi için. Eskimiş, ölmüş bir ev ve onu hep umutlandıracak yeni ama suskun bir telefon. Sürgit bir çaresizliktense; bir Romalı gibi intihar edip ölmekte bulur çözümü, kadehine döktüğü zehir ile öldürür kendini.

Fakat o da nesi! Telefon ardı ardına çalar… Çalar… Çalar…

Aktör yanılmıştır, hayat sürekli tekrarlanan bir kısırdöngü değildir aslında, hayat umuttur, hayat beklemek, beklemek, beklemek ve beklemektir sadece kimi zaman. Yolumuz ne kadar karanlık olsa da bir amaca ulaşmak için...

İlginçtir; bu oyun Yazarın en umutsuz zamanlarında çıkarttığı bir oyundur aynı zamanda; şöyle anlatır oyunun öyküsünü bir söyleşisinde:

"1986 Yılında tiyatromda komedi dışında bir şey yapmak istedim ve Amerika'da izlediğim Tom Eyen'in Demir Parmaklıklar Ardındaki Kadınlar isimli oyununu Aksaray'daki salonumda sahneledim. Oyun sanatsal açıdan müthişti ama beni öylesine batırdı ki borçlarını yıllarca ödemek zorunda kaldım.

İşte o dönemde bize arka çıkması gereken devlet, destek vermediği gibi SSK borçlarım yüzünden evdeki telefonuma haciz koyup kestirtti. Yaklaşık birer maaş borcum olan iki tiyatrocu hanım arkadaşım ise evdeki müzik setine ve koltuklara haciz koydurdu. Neredeyse uçan kuşa borcum oluşmuştu. Bazı günler tiyatro kostümlerini satarak ekmek aldım.

1987 yılı işte böyle başlamıştı. O şartlar içerisinde yazdım “Nice Yıllara”yı. Altmış yaşını geçmiş, işsiz ve parasız kalmış bir tiyatro oyuncusunun ilk kez kendi başına verdiği doğum günü partisini anlatıyor oyun. Ben altmış yaşına gelmediğim için yoğun turneler sonucu kendimi kurtardım. Ama bu oyun da kazancım oldu. Aslında bu oyunla anlatmak istediğim şu; yaşamda daima umut vardır, önemli olan beklemesini bilmektir.

Zaman zaman ülkemizde morallerimiz bozuluyor. Diyorum ki umudumuzu yitirmeden bekleyelim. Nice Yıllara!..”

Tuncay Özinel iflası pahasına sahnelediği Tiyatro oyunu dolayısıyla kostümlerini dahi satmak zorunda kalır, zor şartlar altında yaşar, ama umudunu kaybetmez, “Nice Yıllara” oyunu ile inadına umut! İnadına Umut! Der. Umudu yaşar, umudu anlatır, bu oyunuyla olsun tiyatrosunu kurtarmayı umut eder ve başarır. Hem tiyatrosunu kurtarır hem de yaşadıklarıyla bir çok umutsuza umut verir belki de farkında olmadan. Sonraki çalışmalarında da kafasına koyduğu işleri yapmaya devam eder…

Gerek gösterdiği cesaret gerek umut eden yaklaşımıyla Tuncay Özinel için; nice nice seyircilere nice yıllar tiyatro ile ulaşması olacaktır benim en büyük temennim..

Bununla beraber Tuncay Özinel ve giderek sayısı azalan duayenleri sahnede izlemenin büyük bir şans olduğunu bilmesini isterim tiyatroseverlerin…

16 yaşındayken okuduğum Stanislavski'nin “Bir Karakter Yaratmak” adlı eserinde usta bir oyuncu için: “Sahneye girdiği andan itibaren seyirciyi avucunun içine alan ve ona hükmeden kişidir” tanımı takılı kalmış şu güne kadar hep aklımda, işte Tuncay Özinel'de sahneye hükmeden o usta oyunculardan bir tanesi, tıpkı Gazenfer Özcan, Zihni Göktay, Erol Günaydın ve yakın zamanda aramızdan ayrılan Suna Pekuysal ve nice tiyatro duayenleri gibi…

Umarım bir fırsat bulur ve bu oyunu izleme olanağı yaratırsınız. Çünkü Türk Tiyatrosu'nu renklendiren bu özgün oyuncular yalnız Cami avlularındaki cenazelerde değil ağzına kadar dolu tiyatro sahnelerinde alkışlanmayı hak ediyorlar her şeyden önce!

Öney OLCAYTU









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:25   #26 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan Kadının Kendisini Var Etme Öyküsü

Oyuncular Tiyatro Grubu, Kaliforniyalı Yazar Ursula Le Guin'in “Atuan Mezarları” adlı oyunu ile Enka Açık Hava Tiyatrosu'nda izleyenlerin karşısına çıktı. Oyun, yazarın Yerdeniz Beşlemesi'nin 2. kitabından derleme yapılarak izleyene sunulmuş. Kitabın cinsel ağırlıklı konusunu düşünürsek eğer, oyunun biraz daha hafifletilerek daha olgun bir konu haline getirildiğini görürüz. Bir kadının istediği duygu yoğunluğunun ete kemiğe bürünmüş halini sahnelerde görmek, izleyenlerde izi silinmeyecek şaşırtıcı duygular oluşturuyor. Oyuncular Tiyatro Grubu büyüleyici teatral tekniklerle kadını sahnede baştan yaratıyor.

Kadının toplumsal kimliğini irdelersek eğer; bastırılmış bir çok duygu yoğunluğu ile karşı karşıya kalırız. İnsan, genleri ile geleceğe aktardığı bir takım duygularını hiçbir zaman yok edememiştir. Freud bunu açıklarken daha çok bilinç altı uyaranların oluşumuna dikkat çeker. Fakat bilinç altı uyaranlar mutlaka bir etkileşim ile ortaya çıkacaktır. Kadın yaşadığı toplumda, içindeki duyguların varlığı ile davranışlarını biçimlendirir. Bu duyguların en önce geleni “cinselliktir”. Cinsel duygularla beraber kadın aşkı meydana getirmiştir. Fakat özgürce yaşama olanağından yoksun oluşan her duygu, içerisinde tarifi mümkün olmayan öyküleri de oluşturmuştur.

"Atuan Mezarları” Ursula Le Guin'in kadını çocuk kimlikten alarak olgun bir karakterle eleştirmesidir. Beşlemenin ilk öyküsünde yazar, kadını çocuk kimlikte ele alırken, ikincisinde yaşamla bağlarını sorgulayan bir edimsel karakter olarak düşünmüştür. Oyunda bahsi geçen Ged(?) Tenar'ın ilk öyküden sıyrılarak kendince cinselliği yaşama arzusu, yazarın prototip kadın tiplemesini iyi irdelediğini gösteriyor.

Oyuncular Tiyatro Grubu, beşlemenin 2. öyküsünü sahneye alırken 1. öyküye de kıssadan değinmeye çalışmış. Kadının ilk çocukluk hallerinden başlayarak yaşadıklarını aktaran sahneler, ilerleyen diğer sahnelerin gölgesinde kalıyor. Mezar kent oluşturularak konu bu hayali düzlem içinde çeşitlendiriliyor. Bu durum öncelikle “yaşam/ölüm” çetrefilinde kadının isyanına ışık tutuyor. Oyuncuların genç ve dinamik görüntüsü 'sorgulama' anlarının her birisini gerçekçi kılıyor. Dramatik sahnelerde duygu yoğunluğuna boğulmadan konunun özüne sadık kalınmış. Baskıcı değerlerin oluşturduğu ikircikli duygular, kadını ya boyun eğmeye ya da isyan etmeye sürüklüyor. Tenar'ın hapis hayatı, zincirlerin kırılması noktasında yukarıda söylediğimiz durumu destekler nitelikte. Oyunda kullanılan ayin sahneleri ve danslar son derece başarılı.

Koreograf İpek Değer konuyu özümseyerek figürlerini oluşturmuş. Mezar Kent'te geçen öykünün içlemsel derinliğine uygun motifler sunmuş. Sahne ve Giysi Tasarımı'nda Aslı Tülüoğlu çok büyük bir başarı gösteriyor. “Ayin sahneleri, isyan/başkaldırı, özgürlük, son” bölümleri onunla netlik kazanıyor. Büyüleyici tasarımı konunun ufkunu açıyor. Gülsüm Soydan, Eftal Gülbudak, Ece Işıldar, Zaven Çiğdemoğlu, Nurçin Karabıyık ve Ayşe Burcu Eren oyunda başlıca rolleri alan oyuncular. Gülsüm Soydan, YerDeniz öykülerinin nereye yol aldığını bilerek oynamış. Karakteri ile son derece muhteşem bütünleşmiş. Tenar'ın yaşadıkları sahnede büyüleyici bir performansla izleyene gösteriliyor. Diğer oyuncular da ekip içinde son derece başarılılar. Grup dinamiği oyun boyunca sekteye uğramıyor.

Ursula Le Guin' in kadın bakış açısını gördüğünüz zaman, toplumsal kalıpların ne derece büyük felaketler yarattığına şahit olacaksınız. Oyuncular Tiyatro Topluluğu, beşlemenin ikincisi olan “Atuan Mezarları” ile başarılı bir çalışma ortaya koymuş. Tenar'ın zincirlerle örülü aşk öyküsü, Ged'in bir kadının sahip olmak istediği her şeyi barındıran gizemli dünyası izleyicileri bekliyor. Eğer bu dünyada nefes alan bir kadın iseniz mutlaka bu oyunu izleyin.

Not: Oyun kasım ayından itibaren izleyici ile tekrar buluşacak…









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:26   #27 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan Ne biçim oyunsa, nasıl bir oyunsa bu oyun: "bu oyun başka oyun"

Ken Ludwig, Amerika'da son dönemlerin en başarılı komedi yazar ve yönetmenlerinden sayılıyor. Yirmi beşten fazla ülkede oynanan oyunları ve uyarlamalarıyla evrensel üne kavuşmuş. “Oyun Karıştı-Moon Over Buffalo”, Ludwig'in Broadway yaşamını oyunlarına yansıttığı yapıtları arasında en başarılısı olarak gösteriliyor. Tiyatro dünyasında ün yapmış, ama artık yıldızları sönmekte olan oyuncu bir karı-kocanın başından geçenlerin anlatıldığı, “eğlendirici tiyatro” ya da “ticari tiyatro” türü olarak tanımladığımız, sadece eğlendirmeye yönelik burlesk ve vodvil karışımı “Oyun Karıştı”, şimdilerde Haldun Dormen Usta'nın yönetiminde Asuman Dabak Tiyatrosu tarafından “Bu Oyun Başka Oyun” başlığı altında sahnelenmekte.

“PAPAZ KAÇTI”NIN BAŞARISI

Komedi dalında ülkemizin en yetenekli kadın oyuncuları arasında adı anılan Asuman Dabak, 2006-2007 tiyatro sezonunda Tiyatro Komedi'yi kurdu ve Phillip King'in “Papaz Kaçtı”sını gene Haldun Dormen'in rejisiyle “ilk oyun” olarak sahneledi. Ben istemeyerek de olsa, hatta dozu biraz “yüksek sesli” de sayılsa “Papaz Kaçtı”nın bu yeni versiyonunu eleştirdim. Sevgili Haldun Dormen'in, oyuncularına davranış ve tutum birliği sağlayamamış olmasından ve ses ile aktarımlarında üst sınırları bulduramamasından yakındım. Sahne üzerindeki tüm oyuncuların birbirleriyle paslaşmalarının birbirlerini tanımakla gerçekleşebileceğini, oysa oyuncuların bu gerçekten haberdar olmadıklarını savladım. Şayet oyuncular, başta Asuman Dabak olmak üzere, oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan etkileyiciliğin bireysellikle gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmasalardı oyunun paldır küldür çökeceğini söyledim. Doğal olarak bütün bunlar, Tiyatro Komedi “mensupları” ile aramızda kulaktan kulağa gelişen bir söyleşi seviyesinde kaldı, “Papaz Kaçtı” turneydi murneydi derken, yüz yirmi kez perde açtı. Bu sonuç, beni elbette mutlu etti, ama görüşlerimden damıttığım eleştirel düşüncelerimi tersyüz etmedi.

OYUNUN GELİŞME ALANI

Yanılmıyorsam 1996 yılında Haldun Dormen, Alev Gürzap, (turnede Gürzap'ın yerine 21 yaşındaki Ayça Bingöl zorunlu olarak sahneye çıkmıştı), Gürzap ile dönüşümlü olarak İlkay Saran, Şebnem Özinal ve Gürkan Uygun'lu kadrosuyla Dormen Tiyatrosu tarafından Türkiye'de ilk kez oynanan “Oyun Karıştı”, yani şimdiki adıyla “Bu Oyun Başka Oyun”, görkemli tiyatro geçmişleri sonrasında yıldızları sönen, küçük kasabalarda matine-suare oyunlar oynayarak geçimlerini sağlayan karı-koca Charlotte (Asuman Dabak) ve George Hay'in (Ufuk Özkan) çevresinde gelişiyor. Oyunculardan Eileen (Tuna Arman), George'dan hamile kalacak, karısı George'u Avukatı Richerd Maynard (Hilmi Özçelik) ile terk edecek, çiftin kızları Rozalinda (Tuna Gürcoşkun) bir yerel televizyon kanalında hava durumu sunucusu nişanlısı Howard (Hilmi Erdem) ile annesini ve üvey babası George'u görmeye gelecek, Rozalinda'ya âşık tiyatronun müdürü Paul (Murat Ergür), hem karışıklıkları toparlamaya, hem de Rozalinda'yı geri kazanmaya çalışacak, kulakları ağır işiten kayınvalide Ethel (Bedia Eren) karışan ortamı bilmeden daha bir karıştıracak, ortaya bir de (özgün metinde olmayan, Haldun Dormen tarafından sonradan metne eklenen) kendisine Brütüs rolü önerildiğini iddia eden bir oyuncunun (Atilla Irgılata) da çıkmasıyla karışıklığın dozu artacak. İşte konu bu…

KAHKAHA ATMANIN TEMELİ

Ken Ludwig eserinde, türün özelliği gereği zor durumda kalmış insanın psikolojisinden yola çıkarak, özü klasik tragedyalarla koşutluk taşıyan bir eğlence duygusu yaşatmak istemiş. Doğasının gereği peşine düştüğü birincil hazlar nedeniyle, toplumsal konumundan kaynaklanan ikincil istekleri arasında sıkışan George karakterini, Ludwig tragedya kahramanlarından farklı olarak yüceltmemiş, tersine gülünçleştirmiş. Böylelikle temel amacı izleyiciye eğlenceli bir iki saat geçirtmek olan sahne güldürüsü, kahkahaların kaynağı olan temel sorunları yüksek sesle söylemeden izleyiciye duyumsatmayı yeğlemiş. Gülümsetmeyi, güldürmeyi, kahkaha attırmayı işte bu duyumsama kaynaklı olarak oluşturmuş.

HALDUN HOCA ATLIYOR

Yönetmen Haldun Dormen, güldürü öğelerini gene fiziksel hareketlerden ve mizahtan çıkarmış. Güldürüyü kulak ve zihinden çok göze ve duyumlara yöneltmiş. Farsın ruhuna sadık kalarak kaba güldürü öğelerinden yararlanmış. Gene kapılar kapanıyor, kapılar açılıyor, eğlendirici olmak abartıya kadar uzanıyor. Sahne trafiği uyumsuz, ama olabildiğince hızlı. Ama bu arada, Howard kapının dışından: “Kimse yok mu,” diye seslenip, Charlotte'tan olur aldıktan sonra antre yapıyor da, Maynard'ın anahtarı mı var ki langır lungur içeri dalıyor, anlaşılmıyor. Ya da o kapı çıkış kapısıysa, Howard sorusunu kime soruyor? Charlotte, uzun zamandan beri görmediği kızı Rozalinda ile karşılaşmasında şaşkınlığında neden bu kadar geç kalıyor, sevinci neden coşkusuz, işin o yanları bilinmiyor. Belki de Haldun Hoca bunları bilerek atlıyor.

YARATICI KADRO

Filiz Ofluoğlu'nun çevirisine söz söyleyemem. Ümit Birsel, “Papaz Kaçtı”nın dekorunu almış, olduğu gibi uygulamış. “Maliyet” sorunudur der, (bu kerelik) görmezden gelirim. Erkan Karabulut da fars denilince çiğ ışık kullanmak gerektiğine inananlar safında. “No comment!” Ağzımı açıp tek kelime etmem. Tomris Kuzu'nun kostümleri zevkli derim. Ancak, Charlotte'un ikinci giydiği kostümü bir kez daha elden geçirse diye de eklerim. Sağ (ön) sarkıyor da!..

OYUNCULAR

Oyuncuları eleştireyim derken hırpalamak istemiyorum. Esasında tümü ellerinden geleni yapmışlar. Asuman Dabak'ın seyirciye ulaştırmayı amaçladığı ciddiyet, her zaman olduğu gibi bu kere de seyircinin aklında olayın komik öğeleriyle gelişiyor. Asuman Dabak'ın komedyen gömleğini kim yadsıyabilir ki? Ufuk Özkan'a komedide ön planda olanın gerçekçilik olduğunu anımsatacağım. Devinimin esasını da doğallık oluşturmalı diyeceğim. Bedia Eren, “yüksek komedi” yapılı bir oyuncu, istenileni veriyor. Hilmi Erdem, Howard'ın sadece karakterini değil, duyumsadıklarını da izleyiciye yansıtarak “bravo”yu hak ediyor. Hilmi Özçelik, Richard Maynard'a bir avukat ağırlığını kat(a)mamış. Murat Ergür, Paul'ü fiziksel yapısına fazla yaslamadan, ağırlığı bedensel devinimlere dayayarak, estetik açıdan başarıyla çiziyor. Tuna Arman'ın jest ve mimikleri çok yapay. Tuna Arman'a kimse komedinin karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu anlatmamış mı ya da anlatmışlar da Arman mı anlamamış, doğrusu beni bu kere de ciddi anlamda şaşırtıyor. Tuna Gürcoşkun, diğer oyuncularla fiziksel ilişki kuramıyor, kuramadığı için maddesel etkileşimi etkiliyor. Özgür Özaslan, görevini eksiksiz yerine getirirken, Atilla Irkılata, Brütüs'ü sevimli kılma uğruna elinden geleni yapıyor. Tolga Özbey ile Batuhan Pamukçu ise, yetiştirilmeyi bekliyor.

Farstan, vodvilden, bulvar komedisinden, burleskten yıllardan bu yana “bööö” mü dedik ya da bu türlerin, tamamı “çok çok” profesyonel kadrolarla oynanmasına mı alıştık ne, Asuman Dabak Tiyatrosu fevkalade iyi niyetle, bin bir emekle yoğurduğu yeni oyununu da bana sevdiremiyor.

Bu durum beni kahrediyor, ama işin doğrusu, her şeye rağmen umutsuzluğa sevk etmiyor…









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:27   #28 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan Tiyatro sezonunun ardından dilek türker kırk üçüncü yılında, ama pes etmiyor: "var mı

Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir. Bence de öyledir ve hiç kuşkum yok ki oyuncu Dilek Türker bunlardan biridir. Kendini ifade etmek uğruna özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini seçmiştir. İşte bu nedenle, Dilek Türker'in insanı insan yapan bütün değerleri elittir.

COĞRAFYAYI OLUŞTURAN NEDENLER
Dilek Türker'i tanırsanız ve kendisiyle “özel” konuşursanız hemen anlarsınız: Tiyatro uğruna yaşama katlanmaktadır. Neden? Çünkü tiyatroya hem âşıktır, hem de göbeğinden bağlıdır. Tiyatro aşkına yaşamayı katlar, çoğaltır, tutkuyla sağaltır. Tiyatro onun bir anlamda coğrafyasıdır. Bu coğrafya içindeki pek çok şeyi bilir. Çok şeyi bildiğinden, çok şeyi birden içine sindirir. Ammaaa… İçine sindirirken, ne istediğini de bilir.

Tepeden tırnağa bütün vücut yapısını da; sahnede temsil ettiği karakterin parçası olduğunu da; eylemin belirli anlarında yüzünün, ellerinin, gözlerinin, saçlarının, parmaklarının, ayaklarının, sırtının herhangi sözlü bir anlatımdan daha etkili ve verimli olduğunu da; sanat eserinin değerinin estetik kuramlarından değil, sanatçı ile yığınlar arasında kurulu ilişkilerden geçtiğini de bilir. İşte bu bilgiden kaynaklanan isteği, uğruna bedel ödenmeye ve acı çekmeye amirdir.

TUTKU DOLU KADIN/LAR
Tam acı çekerken, yorgunluk gibi insana ait birtakım zaafları kendi içinde tepetaklak ediverir. Alaşağı edilen zaaflar ona güç verir, çalışma zevki verir, yaşama keyfi verir. Bu keyfi tattığı süre zarfında Dilek Türker her zaman gerçektir, gerçekçidir. Gerçekçi olduğundan, değerlerinin ardındaki emek de fevkalade saftır ve her zaman sahicidir. Bu sahicilik içinde sevmekten korkmaz, sevmekten korkmadığı için sevmekten korkmayan kadınları oynamayı sever, seçer. Rosa gibi, Latife gibi, Vera gibi, Nakşidil gibi… Oynar. Kendilerine verilenlerle yetinmeyip değiştirmeye çalışan, güçlü, tutku dolu kadınlardır bunlar. Özdeşleşir.

TİYATROYA OLAN BAĞIMLILIK
Dilek Türker, tam kırk üç yıldır alevin fosfora bağlı olması örneği, tiyatroya bağlıdır. Tiyatro da, Dilek Türker'in tam kırk üç yıldır parlamasını sağlar.

Şimdi, diyeceksiniz ki: “Parlamak iyi de, Dilek Türker'in aşınması, yıpranması n'olacak?”

Yıpransa da, aşında da, parçalanıp paralansa da daha uzun yıllar verimliliğini alt ettiği güçlüklerle çarpıştıracak biridir o. Yeni oyunlar ve Türk tiyatrosuna yeni metinler kazandırma yönüyle Türk tiyatrosunda çok özel bir yere sahiptir, arar bulur çıkartır. 2008-2009 sezonuna da oyun arar tarar, öğrenciliğinden başlayarak yazdığı çok sayıda oyunu Devlet Tiyatroları ve özel tiyatrolarda oynanmış, TRT radyo ve televizyonlarında yayınlanmış değerli bir akademisyenin, Önder Paker'in “Var mı sın” adlı yepyeni bir oyununu Dilek Türker - Tiyatro Ayna olarak repertuvara alır

HANGİSİ
Dilek Türker oyunu alır repertuvarına, alır almasına da, benim önce oyunun adı aklımı çeler. “Var mısın,” sorusunu, "yoksun" yargısına varmanın dayanılmaz hafifliği olarak algılayan aklımı; “var mısın,” diye sual eylediğim karşımdakini, yaşamım boyunca bir anlamda artık kalmamış olarak saymış olan benim içimi, oyunu izleyeceğim akşama kadar kirpiler deler. Diğer taraftan bu soru, kendi kendini tedavi etmeye çalışan şizofreni hastasının bir kişiliğinin, diğer kişiliğine sürekli söylediği “telkin” sözü olarak da bilinir ya, merak giderek sabrımı zedeler.

NE BİÇİM MERAKSA BU BENİM MERAK
Derken ve de “hangisi” diye düşünürken, gazete ilanlarında ve afişlerde oyunun adının “Var mı sın” olarak yazıldığını görürüm, merak salgım ikiye katlanır. Tanıtımlarda da oyun metninin kadın-erkek ilişkilerini, iletişim ve iletişimsizlik temalarını, telekomünikasyonun günümüzdeki yerini ve önemini, sanal dünya ve gerçekler arasında varlığını kanıtlamaya çalışan günümüz insanının komik durumlarını yansıtmakta olduğunu öğrenmez miyim? Öğrenirim.

Bir yerde daha yazmıştım, olsun gene de yineleyeyim, Alexander Dumas, oyun yazma konusunda “Çok kolay,” demiş ve “birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye de eklemiş diye oyun yazma işini hafife alamayız ki! Eee, bu iş bu kadar basit olsaydı, herkes oyun yazarı olurdu yahu, öyle değil mi ama? Ne var ki, Dumas yalnızca teknikle ilgili olarak söylemiş bu sözleri. Oysa, Özdemir Nutku Hocamız: “… yazılması zor olan oyun, tekniği açısından zor olan oyun değil, söyleyeceği olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyundur,” demiş.

NASIL BİR OYUN METNİ
Pekiii, şimdi sorun bana: “'Var mı sın' nasıl bir oyun?” Bence, öncelikle adı yanlış yazılmış olan bir oyun. Söylemek istediği anlaşılamaz olan bir oyun. Tablolar arası çelişkileri olan bir oyun. Zengin kadın, uçarı ve sorumsuz erkek ilişkisini son derece yüzeysel ele alan bir oyun. Kadın ve erkeğin iletişim ve iletişimsizlik temaları işlenirken karakter yapılarının saptanamadığı bir oyun. Telekomünikasyonun günümüzde yaşantımızın taaa dibine girişini ti'ye alayım derken, apur sapur köpüren bir oyun. Bu oyun…

SONUÇ OLARAK
Şimdi biliyorum: “Fazla uzattın, de artık ne diyeceksen,” diye sinirleneceksiniz. Deyivereyim. “Var mı sın,” tanıtımlarında: “Her yönüyle ustaları bir araya getiren prodüksiyon” olarak tanımlanıyor. Buna hiç bir itirazım yok, olamaz da!.. Tam istim üstü çağında ve sahnede otuzuncu yılını kutlamaya hazırlanan deneyimli tiyatrocu Kazım Akşar ile sahnede kırk üçüncü yılına “güle güle” diyen usta oyuncu Dilek Türker'i bir arada izlemek… Keyif değilse ne ola ki?

Diğer taraftan, tiyatro müziklerinin usta sanatçılarından Nurettin Özşuca'nın çalışması bu kere nasıldı; sahne tasarımcılığının büyücügillerinden Osman Şengezer o mükemmel işlevsel dekorunun arka duvarına bir aynayı, bir tabloyu ya da bir çerçeveyi simgeleyen “C” harfi biçiminde objeyi neden koydu, koydu da oyunun erkek karakteri “Çetin”in “Ç”si ile neden senin aklını bulandırdı; Tunay Sarız Acar dördüncü, beşinci, altıncı tablolarda Çetin'e deri ceket giydirdi de, Sevil'in kostümünü üçüncü tablodan itibaren neden aynı bıraktı; ışık tasarımını yapan Serhat Akın, oyuncuların yüzleri ve sahne tonlamasında ne düşünerek nötr renk kullanmadı; usta yönetmen Mahmut Gökgöz: Hayri'nin: “… üstüne bastın, kaldır ayağını,” demesi üzerine Sevil'in ayağını kaldırmasına nasıl oldu da izin verdi; ilk kez profesyonel olarak sahneye çıkan genç oyuncular Yiğit Çelik ve Sema Şahingöz “nasıllardı” diye Allah aşkına sormayın.

Gidin oyunu izleyin, alkışlayın…

Hiç değilse, kırk üç yıllık bir tiyatrocuya, Dilek Türker'e vicdan borcunuz eksik kalmasın.









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-12-2008, 12:28   #29 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstar