![]() |
|
|
|
#231 (permalink) |
|
BU KAFAYLA DAHA ÇOK SANSÜRLENİRİZ Trabzon Devlet Tiyatrosu’na ‘’Düğün Ya Da Davul ‘’ oyununda ki başbakanın bazı söylemlerine göndermede bulunan birkaç replikten dolayı soruşturma açılmasından ve dört oyuncunun cezalandırılmasından haberdar olmayan yoktur sanırım. İktidar özgürlük ve demokrasi naraları atarken sudan sebeplerle tiyatroyu sansürlemesi ve sanatın eleştirme hak ve görevini cezalandırması çelişki olduğu kadar sadece kendine demokrasi ve kendine özgürlük isteyen bir zihniyet değil midir? Rize turnesi sırasında soruşturma açılmasını sağlayan Rize Valisi’nin ‘’…devletten para alıp devleti eleştirmek etik değildir’’ sözlerine ne demeli? Sanatı ve sanatçıyı desteklemek bir lütuf değil sosyal devletin temel görevlerinden biridir, dolayısıyla bu desteği alıp yalakalık yapmak etik, eleştirmek etik değil öyle mi? Peki nasıl bir etik anlayıştır? Tiyatro sansürlenirken, sanatçılar cezalandırılırken kimi aydınlar az ya da çok tepkilerini gösterdi, gösteriyor da. Peki sansüre maruz kalan ve cezalandırılan sanatçılar gerekli tepkiyi gösteriyorlar mı? 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde sivil toplum örgütleri, amatör tiyatro grupları Haluk Ongan Sahnesi önünde ağlayan masklarla basın açıklaması yaparken cezalandırılan sanatçılar neredeydi? Bu özel gün de onların tepkilerinin de tiyatro önünde hayat bulması gerekmiyor muydu? Ağlayan masklarla basın açıklaması yapan bir avuç aydının yanında ( kendi tiyatrolarının önünde ve 27 Mart’ta ) yer almaları lazım değil miydi? İşin memuriyet kısmı ise beni hiç ilgilendirmiyor doğrusu. Siz yanlış olanı eleştirirken eleştirilen iktidar sizi alkışlayacak değildir. Elbette sizi susturmaya, geri adım atmaya zorlayacaktır. Zorladı da. Oysa sanat ve sanatçıdan beklenen buna boyun eğmek değil direnmektir. İşin özeti Trabzon Devlet Tiyatrosu, Türkiye’de aydın, demokrat diye geçinen sivilinden siyasisine bir çok kimse bu sansürün altında kalmıştır, bu sansürü kabullenmiştir, kabuğuna çekilmiştir. Düşünsenize Türkiye’deki bütün devlet tiyatrolarının ayağa kalktığını, direndiğini. Eğer böyle olsaydı bu sansür ve cezalandırma olabilir miydi? Düğün Ya Da Davul artık sansürlü oynamaktadır. Bu durum kabul edilmiştir. Utanılacak bir tablo. Vaziyet tam bir fiyasko. ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#232 (permalink) |
|
Fuhuş ya da seks, Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasal olan bir iş olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan, yürürlükte olan Ceza Yasası’nın seks işini ve genelevlerin kurulmasını düzenleyen tüm hükümleri, seks işçilerini sadece kadın/lar olarak tanımlamakta. Ve o kadınlara (devlet kontrolünde) korkunç bir aşağılama, zulüm, tecrit uygulanmakta. Kadın, mal (meta) olarak para karşılığında erkeklere satılmakta. Genelevler tarih boyunca sistemleştirilmekte (daha doğrusu "iş merkezi" haline getirilmekte), “istihdam alanı” olarak kurumsallaştırılmakta. Buraları, korkunç birer erkeklik mabetleri olarak anılmakta.
CÜCENOĞLU’NUN OYUNU Usta tiyatro yazarımız Tuncer Cücenoğlu, 1983 yılında yazdığı, Türkiye’nin pek çok ilinde ve Makedonya ile Rusya’da defalarca perde açan ünlü “Kadıncıklar”ında bu konuya eğilmiş. Bir fiilin, suç olarak düzenlenirken toplumsal ahlak ve halkın istekleriyle birlikte sosyal gerçeklikler, zorunluluklar ve de en başta toplumsal yarar gözetilerek ve bu doğrultuda fiilin topluma verdiği zararla orantılı bir yaptırım öngörülerek güce kavuşturulduğunu gözlemleyerek işe başlamış. Kof kabuklardan arınmış, sağlam temellere dayalı bir oyun ortaya çıkarmış. “KADINCIKLAR”DA ERDAL’IN YAPTIĞI DEĞİŞİKLİK "Kadıncıklar”ı, 2007-2008 sezonunda Sadri Alışık Tiyatrosu sahnelemeye başladı. Kalabalık kadrolu oyunu Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda olduğunca bu kere de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun başarılı sanatçılarından Galip Erdal sahneye taşımış. Taşırken, oyunu eski genelev çalışanlarından Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in, genelev çalışanlarının sorunlarını çözmek amacıyla 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde İstanbul'dan bağımsız milletvekili adayı olduklarını açıklamalarının radyo/televizyonlardan yayınlanmasıyla başlatmış. Karaköy Zürafa Sokak'taki genelev kapısının önüne, Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan'la gelen Tükrükçü ve Ermez, burada: ''Hayatsız kadınlar için, vesikalı bağımsız milletvekili adayı olarak siyasi parti liderlerini geneleve davet ediyorum'' diye yazılı pankart açmışlardı ya, işte o haberin yayınlanmasından sonra, oyunun başına ve ortasına oturttuğu birer eklemeyle oyunu günümüze taşımış. 1983 yılına dönüşü iki “flashback”le yapmış. GALİP ERDAL İYİ YAPMIŞ Galip Erdal bu yolu yeğlemekle iyi etmiş. Oyun açılmadan yinelenen kısa ve tekdüze bıktırıcı, sinir bozucu müzik, nasıl “kadıncıkların” yaşamındaki monotonluğu, sıkıntıyı, daralmışlığı kestirme yoldan seyirciye geçiriyorsa, bölüm başlarına eklediği iki kısa tabloyla yıllar arasında akan sulardaki değişmezliğini göstermiş. Oyuncu tarafından boğumlanan, oyuncunun sesiyle ve sahnenin yorumuyla renklenen replikleri, metinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve sahnelenişi nedensel bir ilişki içinde ele almamış, bağımsız iki bütün olarak kavramış. Bu iki bütünü açıklama, yineleme ya da ne bileyim yorum hatırına dahi bir araya getirmemiş. BİLİNÇLİ TEMPO ÇÖKERTME Galip Erdal, sahne dizgelerinin farklı ritimlerini başarıyla düzenlemiş, ritmik çerçeveleri iyi saptamış, bunların sonucu olarak global ritmin algılanışını da sağlamış sağlamasına da, Tuncer Cücenoğlu’nun oyun için yazdığı şarkı sözlerinden üçünü Devrim Önder Akın’ın özgün müziği eşliğinde kullanarak (“İnsan değil insancık /Kadın değil kadıncık / Gerçeği dünyamızın / Kadıncıklar, insancıklar…” dörtlüğüyle başlayanına itirazım yok) neden ritmi çökertmiş anlayamadım. Hele Apo’nun şarkısının ardından tempo yerlerde… Düşündüm, işin içinden çıkamadım. Bir de, İnci’nin öldürülmesinin ardından gelişen final tablosunda, onca bağırtı çığırtı arasında (Tuncer Cücenoğlu’nun metni gereği) elinde bavuluyla yeni kızın (sermayenin) içeri girişini neden işlememiş, işin orasını da kavrayamadım. YARATICI KADRO Galip Erdal, Devrim Önder Akın’ın oldukça iyi müziğini duraklama anlarında ya da black-out’larda sahnenin noktalanması için kullanmamış. Müziği anlatım aracı yapmayı denemiş. Akın’ın müziği, atmosfer yaratmaktan bu nedenle mi uzak, bilemem, ama oyun içinde müzikle çağrıştırılan sevinç, acı, kaygı, korku, arzu, doyum, doluluk gibi çeşitli ruh durumlarının hiçbirinin bulunmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Çolpan İlhan’ın kostümleri “matluba” fevkalade uygun. Yekta Özdemir, yazarın isteğine neredeyse birebir uygun bir çevre düzeni hazırlamış. Aksesuarlar da yerli yerinde. Divan, masa, teyp… Sadece, telefonun kumbarasını unutmuş. Bir de, duvarlara “muzır” film afişleri yerine, gene yazarın isteğine uygun son derece acemi işi yağlıboya tablolar koysaymış… Harun Özden, ışık tasarımını yaparken ters ışıkların renklerini hiç mi hiç umursamamış. Umursamadığından, fon aydınlatmasında kullandığı renkleri ters ışıklarda da kullanmadığından, fon ile sahne ışığı arasındaki bağlantıyı kuramamış. İzleyicinin, ışığın fondan geliyormuş “zehabına” kapılmasına neden olmuş. SAKM OYUNCULARININ TOPLU BAŞARISI Ben öncelikle sanata saygının temel değer olduğu, verimli, yaratıcı, akademik bir paylaşım ortamı oluşturma yoluyla, çağdaş, bilgili, entelektüel birikimi olan, beklentileri aşan, fark yaratan ve sanat içerikli hizmetler geliştiren Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin (SAKM) genç oyuncularını kutlamak istiyorum. Derviş Tezcan, Ahmet Ferhat Göçmen, Ramazan Ilgar, Ayşın Çukadar, Anıl Kurtuldu, İsmail Sağır, Ömer Yiğitoğlu, Mahzun Yıldırım, Gökhan Atasoy, Arzu Oruç, Şeniz Kurultay, Nihan Sevinç görevlerini titizlikle, dolayısıyla kusursuz olarak yapıyorlar. İçlerinden Çisil Oral’ın, canlandırdığı karakteri hedeflerine ulaştırmak amacıyla doğru şablonlar üzerinde çalıştığı belli oluyor. “Sabırsız ve çekingen müşteri” Burak Türker de, tiyatromsu oyunculuktan uzak oyun tutuşuyla dikkat çekiyor. Bekçi Rüştü’de Ömer Duran, fiziksel doğasının zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamayacağını daha bilmiyor. En küçük bir içtensizliğin, geri kalanı yıkıma uğratacağı ve oyunu bulanıklaştırabileceği Apo rolünde Kadir Çermik eleştirmen pertavsızı altına alınacak denli başarılı. Hayriye’de Yeşim Kızılgeç, her aksiyon ve deviniminde daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etme çabasıyla ciddi anlamda dikkat çekiyor. (Örnek olarak Neriman’ı dövme tablosunu gösterebilirim.) Oya İnci, bilinçaltına yerleştirdiği yaşı geçkin genelev sermayesi Mehtap’ı içsel varlığının her parçasıyla doygunlaştırıyor, Mehtap’ı büyülüyor, giderek Mehtap, Oya İnci’ye, Oya İnci Mehtap’a daha derinlemesine sahip oluyor. Artist olmak için İstanbul’a gelen genelev çaycısı Parlak’ta Kerem Alışık, sahnede duygularını her daim devindirebilmeyi ve bu sayede fiziksel güdülerine de yaşam vermeyi, böylelikle yönelimlerini kolayca bulmayı başarmakta. Müthiş sempatik bir Parlak çiziyor. Sıra Songül Öden’e geldiğinde, Öden’in kulağına: “Aman ha sakın ola tiyatroyu bırakma” demek geliyor içimden. Öden, âşık olduğu adam tarafından geneleve satılan “taze” sermaye İnci’ye oyuncu yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanarak can veriyor. Ve Nurseli İdiz… Becerikli bir yüreğin kurnazlığı, bir coşku karmaşası, aksiyona yönelten beklenmedik itiler… Bu kıpırtıları duyumsuyor Nurseli İdiz ve Neriman’a öyle yöneliyor. Esasında, ben size bir şey deyivereyim, bu oyun her şeyiyle izlenilmeyi hak ediyor. (Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu / İstiklal caddesi, 131 – Telefon: 0212 292 39 19) ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#233 (permalink) |
|
DON KİŞOT DALGA'YLA YEL DEĞİRMENLERİNE KARŞI...
Bir fizik terimi olarak Dalga, uzayda yayılan ve sıklıkla enerjinin taşınmasına yol açan titreşim olarak tanımlanır. Genelde faşizmin özelde Alman faşizminin evrim süreci de böylesine bir titreşimin yaydığı engellenemez enerjinin ürünüdür. Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya Almanya’da ortaya çıkan Büyük Buhran’dan güç kazanan Adolf Hitler Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yapmıştır. 1933’te Almanya’da Başbakan olarak görev yapan Hitler, propaganda konusunda başarılı, orta ve alt tabakanın ekonomik istemlerine hitap etmeyi başaran “karizmatik” bir liderdi. Söylemlerini anti-semitizm, anti-komünizm ve nasyonalizm oluşturuyordu. Halkla buluştuğu andan itibaren Hitler, iç ve dış politikada saldırgan ve istilacı bir tutum izlemiştir. Reinhold Tritt’in gerçek bir deneyden ve sonucundan yola çıkılarak kaleme aldığı Dalga oyununda, Hitler’in ve faşizmin engellen-e-meyen yükselişinin tarihi bir fon oluşturduğunu, baskı ve otoritenin bireylerin zaafları üzerinden temellendirilerek ezici iktidarlarını kurduğunu görürüz. 1967 yılında Palo Alto, California' da Cubberley kolejinin Dünya Tarihi sınıfında 1 gün sürecek şekilde başlayan bir deney 5 gün sürmüş ve 300 ' den fazla öğrenci bu hareketin üyesi olmuştur. Oyunda da tarih dersinde Alman Faşizmi’nin katliamlarını anlatan Ben Ross’un yakın geçmişlerine ilgisiz, lümpen ve belleksiz gençleri bir “disiplin” deneyine tabii tutmak ister. Kısa süreli bir deney olarak başlayan harekete gerçek bir “harekette” olması gereken her şey eklenir: bir slogan, bir sembol ve bir selamlaşma. Fakat içine giren herkesi titreşimine dâhil eden Dalga hareketi sonunda Büchner’in dediği gibi kendi çocuklarını yer. Ya da en çok kendi çocuklarını yer. Deney fikri, Alman halkının, 4’te 1’ine denk gelen Nasyonal Sosyalistlerin yaptıklarına kayıtsız kalmalarının nedeninin sorgulandığı ve cevabının bulunamadığı anda gündeme gelir. Bu bir itaat deneyidir ve bu deney Dr. Frenkestein deneyinde olduğu gibi ortaya kontrol edilemez bir canavar çıkartır. Ve fakat tarihte yaşananlar bir deneyden çok daha fazlasıdır. 1990 yılında Alman yazar Reinhold Tritt' in yazdığı oyun Almanya' da "Yılın Oyunu" ödülünü kazanmıştır. Nazilerin katliam görüntüleriyle başlayan oyun Şakir Gürzumar tarafından hareketli ve devingen bir reji konseptiyle sahnelenmiş. Öğrencilerin oturdukları sandalyelerden fondaki kanatlı küplere kadar tüm dekor ve aksesuar öğeleri tekerli ve çok yönlü hareket özellikleriyle sahne üzerindeki devinimi besliyor. Öğrencilerin hızları, tartımları ve enerjileri de konsepti tamamlar nitelikte ilerliyor. Oyun metninin yapısındaki dinamizm Gürzumar tarafından sahne öğelerinin tümünün başarılı şekilde kullanımıyla sahneye yansıtılmış. Oyundaki, çevriden kaynaklandığı şüphesi yaratan, kimi benzetmeler, özel kullanımlar, idiomlar oyunun bütünündeki anlatım dilini sekteye uğratıyor. Oyunun künyesinde bir dramaturg ibaresinin geçmemesi bu ve benzeri hataları doğuran ana neden olabilir. Politik gündemimizle birebir uyuşan, haklı ve sert eleştirileri içinde barındıran, muhalif, yargılayıcı ve düşündürücü bu oyunu genç ve kalabalık bir kadroyla özel bir tiyatronun sergileme cesaretini takdir etmekle birlikte, metnin mühendisliğini yapacak olan, anlam kodlarını çözümleyip sahneyle metin arasındaki köprüyü kuran dramaturg olgusuna bu kadar özensiz yaklaşmanın kabul edilemez olduğunu belirtmek isterim. Oyundaki temel rahatsızlık bu dramaturgik yaklaşımın eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu eksiklik, tiyatro için en korkutucu hatalardan birine, hülasa oyunun sözünün yanlış anlaşılma ihtimaline kadar götürüyor. Çünkü oyunun sonunda dalga hareketinin özelinde bu tür oluşumların olumsuzlanması söz konusu fakat bu durum öyle bir genelleme içinde sunuluyor ki her türlü örgütlenme, sendikalaşma ve mücadele bu tanım ve eleştiri altına girebilir. Hele de bu hareketin özgürlük, kendini ifade, hak arama söylemleriyle yapıldığı düşünülürse b çelişki daha da belirginleşiyor. Oyun, bir gelişim sürecini anlatan yapısı nedeniyle kesintisiz bir anlatıma sahip. Oyunun tek perde olması devinimi sağlayan nedenlerden biriyken dekor değişimi için harcanan zaman kesintisiz akışa tezat oluşturmuş. Genç oyuncuların vücut formlarında tartımı kaçırdıkları anda bu tezat kendisini oyunculukta da ortaya koyuyor. Tecrübeli oyuncular Levent Ülgen ve Ayçe Abana kimi zaman TV’deki popüler karakterlerinden izler taşısa da genel olarak sempatik oyunculuklarıyla rollerinin altından kalkıyor. Genç oyuncuların çevirideki idiomlardan ve dramaturgi rötuşunun eksikliğinden de kaynaklanan abartılı tavırları kimi zaman rahatsız ediyor. Genç oyuncu Serhat Teoman, diksiyonu ve kontrollü oyunculuğuyla kendini belli ediyor. Don Kişot Prodüksiyonun Dalga oyunu, Türkiye’deki tiyatro “piyasasının” içinde bulunduğu durum düşünülünce, gerek genç kadrosuyla gerek oyun seçimiyle yel değirmenlerine karşı savaştığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Türkiye’de hele de bu süreçte bir özel tiyatronun bu cesareti ve sağduyuyu göstermesi takdir edilecek ve desteklenmesi gereken bir hareket. Bu açıdan Don Kişot’u desteklemek için Dalga kaçırılmaması gereken bir hareket. ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#234 (permalink) |
|
KENDİSİYLE YARIŞAN BİR YÖNETMEN "ÇIĞ"
2006 -2007 Trabzon Tiyatro Festivali’ni seyrederken ülkemiz adına hüzünlenmiştim. Onca iyi oyuncumuz vardı. Üniversitelerimiz olaya el atmış, bu konuda Güzel Sanatlar Fakülteleri eğitime başlamıştı. Festivalleri izliyorduk. Ama yine de bir eskimişliği aşamıyorduk. Niçin bizim tiyatro uğraşımızda bu tür görsel anlatımlar yoktu. Oysa Türkiye’de ciddi bir roman ve hikaye damarı vardı ve güzelim hikayelerin, o da kitaplaşanları, üç beş binlik basımlarla okura ulaşıyor, eriyip gidiyordu. Trabzon’da izlediğim, Karadeniz’e komşu ülkelerin tiyatroları, yalın örnekleri bizde de olan, aktardıkları her hikayede günümüzde hızla akan yaşamın ritmi vardı. Hikayeleri, yalın, coşkulu, lirik, dramatik öğeler belirleyerek tiyatroya aktarmışlardı. Fındık kabuğunu doldurmayan yaşam kareleri, tiyatro olanakları tırmandırılmış görsel anlatımın doruğunda sosyo ekonomik, sosyo psikolojik sonuçlara yürüyen anlatımlara, aktarımlara taşınmıştı. Bu uluslararası festivalde ÇIĞ’ ı anımsadım. Düşündüm. Bursa’da seyrettiğim AYŞE EMEL MESCİ’ nin oylumlu bir toplum analiziyle yola çıkarak sahnelediği ÇIĞ, TUNCER CÜCENOĞLU’ nun yakaladığı bir yaşam gerçeğinin evrensel boyutlu sunumuydu. Geri kalmış toplumlarda, insanların yaşamak için korkuyu nasıl ecelleştirdiklerinin trajik bir öyküsüydü. Ve başkaldırının o aşan gerçeği bulan, köhneleşmenin kabuğunu sıyıran yol göstericiliği. Dokuz ay karlarla kaplı dağların koyaklarına sığınmış, bu koyakları yaşam kabullenmiş bir sosyal yapı. “SES” e tutuklu bir yaşam. Dokuz ay ağlamayan, bağıramayan çocuk ağlamalarının bile ÇIĞ düşürerek, kayalıklara sığınmış insanların toplu ölümlere uzayacak bir bekleyişin izleyeni isyanla buluşturan gerçeği AYŞE EMEL MESCİ bilgiyi duyarlı bir yürek sentezli dünya görüşü ile birleştiren yönetmen. TUNCER CÜCENOĞLU gibi böylesi yönetmenlere asist yapan bir yazarla buluştuğunda siz seyredin ortaya çıkacak görkemi. BİR ANNENİN İKİ ÇOCUĞU TUNCER CÜCENOĞLU’ nun ÇIĞ oyununu daha önce AYŞE EMEL MESCİ’ nin rejisiyle Bursa Devlet Tiyatrosu’nda izlemiştim. Bazı oyunlar belleğinize bir yapışır. Kare kare anımsar, yaşarsınız. Kimi seyrettiğiniz oyunlara zaman şalını örtmez. Unutmazsınız. Unuttuğunuzu fark etmeden ara ara anımsar, olanca canlılığı ile yeniden izlersiniz. ÇIĞ hiç unutamadığım bir rejiydi. Yaşamın insana kurduğu tuzaklar, bireyi bırakın, sistemin aşamadığı acılar olarak nesilden nesle taşınıp duruyordu. 2007-2008 tiyatro döneminde ÇIĞ Ankara’da ve yönetmen yeniden AYŞE EMEL MESCİ. Bir yönetmenin kısa bir zaman dilimi sonrasında aynı oyunu bir başka “KAST” la yeniden ramp ışıklarına taşıması. Tiyatroda böylesi meğerse rastgele oluşumlara her zaman çakılmanız mümkün mü? Koştum Ankara’ya. ÇIĞ bir annenin ikinci çocuğu. Bursa’daki ÇIĞ ile Ankara’da halen oynanmakta olan ÇIĞ özde aynı, biçimde, sunumda farklı. AYŞE EMEL MESCİ ikinci ÇIĞ oyununda “KAR” beyazlığının oyunun anlatımına katkısını yakalamış. “KAR” ların kelepçelediği yaşamın dramını seyircinin kavramasına bu dekor, güçlü bir omuz veriyor. AYŞE EMEL MESCİ, ikinci ÇIĞ yorumu ve rejisi ile kendisiyle yarışıyor. Türkiye’nin yerli oyunlarını evrensel bir yürekle kavrayan MESCİ, bu kez anlatımda daha bir hareketli oyunun imgesel cümlelerinin üstünde daha bir yoğunlaşılmış, vurgulanmış. “Güneşin aklında yeni bir şey yok” Güneş de kainattaki eskimeyle yenileniyor elbet. Ama güneş bu değişimi kendi yaratmıyor. Oysa insan, yalnız insan değişimlere hükmederek yön verecek yetenek, beceri, inanç, inat ve hırs sahibi. “Töreler hep haklı mı, yasalar hep doğru mu” Değişen her şey doğru değil ki, haklı olsun. Seyirci bu sözü özümlerken oyun finalde yanıtı veriyor. “Ya hep beraber ölürüz, ya birlikte kurtuluruz” Bilgi çağının evrensel mantığı bu. Kurtulmanın özünde başkaldırı var. Oyunun finalindeki bu gerçeğe, bir tek bu gerçeğe varmak için bile seyirlikten alınabilecek dersin en görkemli örneği, ÇIĞ. Öğrenmek için bilgiyle buluşmak gerekiyor. ÇIĞ’ ın oluştuğu kültürler coğrafyasında, korkular bilgiye çobanlık yapıyor. AYŞE EMEL MESCİ bu yanıtı son sahne mizanseninde seyirciye bir öğreti olarak sunuyor. Ve korkuları aşan SEVGİ oluyor. Sevgiyle yüreklere sinmiş çaresizlikler çareye dönüşüyor. “Ya birlikte ölürüz, ya birlikte kurtuluruz.” OYNANIŞ AYŞE EMEL MESCİ ülkemizde artık oyuncunun şansı gördüğü, inandığı bir yönetmen. Bu inanç kolektif bir başarının ilk harcı oluyor. Tiyatro yazarı TUNCER CÜCENOĞLU’ nun ÇIĞ oyunu hep vitrininde duracak, oyunun AYŞE EMEL MESCİ buluşması bir doruk. AYŞE EMEL MESCİ yazarın önüne koyduğu hiçbir “Gerçeğin” kılına dokunmadan oyunu seyirciye aktaran bir sorumlu yönetmen. “ÇIĞ” ı bir kere seyrederek izler ama anlama noktasında eksik kalabilirsiniz. Örneğin ben ikinci oyunda toplumların başkaldırılarda “Ya birlikte yok oluruz, ya birlikte kurtuluruz” mesajını daha net, daha sindirerek kavradım. Bir de program dergisinde dostum Prof. Dr. Hülya Nutku’ nun “ÇIĞ bir doğa olayı mı, yoksa büyüttüğümüz korkularımız mı?” sorusuna takıldım. Cesareti öğretmiyorlarsa korkular yoldaşımız. Doğumdan ölüme yön veren, içine doğduğumuz sosyal çevre değil mi? Ankara Devlet Tiyatrosu’nun tüm oyuncuları yaptıklarına inanmanın bütününde, oyunculuklarını eksiksiz, cömertçe kullanıyorlar. AYŞE EMEL MESCİ belli ki oyunda her adımı, her bakışı, duruşu oya gibi işlemiş. Ellerine sağlık. Bütün oyuncular mükemmelin ötesine varmışlar. Dekor, ışık, müzik her şey ölçülü bir başarı gerçeğini yakalamış. Seyircileri olarak tümünü kutluyorum. İlle de yaşlı adamda NURTEKİN ODABAŞI’ nı. Yazanın, sahneye koyanın, oynayanın elleri dert görmeye. ÇIĞ yurt dışı yarışmalara mutlaka gitmeli. Festivallerde oynamalı. Oynamalı ki, dünya tiyatrosunda biz de varız diyelim. Bilinsin ki, Türkiye kirli siyasetin yok saydığı sanatla Avrupalı… Evrensel… ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#235 (permalink) |
|
Türkiye' nin 37 Yıllık Karanlık Tarihi
Su Gösteri Sanatları Sahnesi "Sakıncalı Piyade" Türkiye' de 12 Aralık 2008 günü bir tarih yeniden canlandı. 68 Kuşağı' nın en önemli değerlerinden birisi olan Aksaray' daki tiyatro sahnesi yeniden yaşama ,merhaba, dedi. O sahne ki, devrimcilerin fikir alış verişi yaptığı, örgütlendiği yer olarak tarihin sayfalarında kendisine yer bulmuştur. Mahirlerin, Denizlerin insanları örgütlediği; kültürel devrimin halkla kucaklaştığı bu alan, “Su Gösteri Sanatları Sahnesi” adı altında toplumu aydınlatmak için Değerli Uğur Mumcu' nun oyunu “Sakıncalı Piyade” ile perdelerini açmış bulunuyor. Oyunun eleştirisine geçmeden önce sizlere sahne ile ilgili genel değerlendirmelerimi anlatacağım. Sahne 68'liler Vakfı' nın yanında, eski TÖS Binası' nın içindedir. Harabe halde alınıp ,sponsorsuz, muhteşem bir hale getirilen sahnenin her yanı tarih kokmaktadır. Sevgili Bedri Baykam resimleri ile aydınlanan fuaye, insanı tarihin inanılmaz güzel sayfalarına yolculuğa çıkarıyor. 'Sakıncalı Piyade' "Efendim, bir zamanlar ülkemizde oynanan oyuna, Sakıncalı Piyade oyununa hoş geldiniz. Bu akşam, izniniz olursa Sakıncalı Piyade'yi ben oynayacağım. Bu ismi ben takmadım. Onlar taktılar. Bizlere, üniversite bitirmişlere yedek subay olma hakkını çok gören etkililer ve yetkililer... Yedek subay okulundan başarıyla er olarak çıktıktan sonra adımız, hakkımızdaki yazışmalarda "Sakıncalı Piyade Eri" olarak geçiyordu. Ben de bu adı oradan aldım...” diye başlayan oyun, Mumcu' nun askerlik anılarına ve askeri hapishane günlüklerine dayanmaktadır. Uğur Mumcu, askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada 12 mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla tutuklandı. Mamak askeri cezaevi'nde bir çok aydınla birlikte kalan Uğur Mumcu, bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Burada bir süre Prof. Uğur Alacakaptan ile aynı koğuşta kaldı. Fakat Yargıtay'ca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra Mumcu askerliğini, 1972/74 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde "sakıncalı piyade eri" olarak yaptı. Ağrı'da, insani olmayan koşullarda askerliğini yaparken, ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. Fakat baskıcı dikte, o' nun rahatsızlığını bile görmezden geldi. Mumcu, askere gitmek için kendi başvuru yapmış olmasına rağmen, dönemin sıkı yönetim komutanı albaylar tarafından yargılanıp, nasıl 'sakıncalı piyade' haline dönüştürüldüğünü gösteriyor seyredenlere. Solcu hukuk hocalarına karşı komplolar kurarak, ülkücülerden uydurma tanıklar yaratan 71 darbecileri, dönemin hukukçu aydınlarını bir bir yok ediyor. Şu andaki muhbir gazetecileri; aydınlara atılan iftiraları düşünürsek 37 yıllık karanlık tarihin halen sürdüğünü görürüz. Maalesef ki iktidar partisi fikir özgürlüğünü ancak kendi penceresinden görüyor/değerlendiriyor. Oyunun Değerlendirmeleri Oyunu Mehmet Ulay yönetmiş. Dekorun işlevini bilerek işe koyulmuş. Devamlı hareket halinde devam eden oyunda dekorların da bu duruma katkı sağlaması, bütünüyle yönetenin zekasıdır. Oyun o kadar seri ilerliyor ki, oyuncuların bitmek tükenmek bilmeyen enerjileri, Değerli Mehmet Ulay' ın oyuna sağladığı sinerjiyi gösteriyor. Timur Selçuk müzikleri bir döneme ışık tutuyor. Sözlerdeki ince alaylar müzikle harman yapınca, oyundaki bütünlük sağlanmış oluyor. Değerli Mehmet Ulay hem yöneten hem de oyuncu olarak karşımıza çıkıyor. Sakıncalı rolünü oynayarak, özümsediği oyunu alıp baştan sona götürüyor. Değerli Orhan Aydın '2.yargıç, yargıç, 1.yargıç, avukat, profesör, yazıcı, şeho' rolleri ile karşımıza geliyor. Oynadığı rollerde 'profesör' rolü dikkatleri üzerine çekiyor. Prof Uğur Alacakaptan' nın yaşadıklarını çok iyi aktarıyor. Alacakaptan' nın Uğur Mumcu ile yaptığı sohbetler de son derece başarılı. Mehmet Ulay ve Orhan Aydın oyunun mihenk taşları. Recep Yener ve Oğuz Tunç oyunda bir çok rolde karşımıza geliyorlar. Her ikisi de birbirinden şahane oynuyorlar rollerini. Yargılamalarda, iftiralarda her ikisinin de yaşanılan olaylara katkısı son derece büyük. Mustafa Kırantepe, Tamer Özceviz, Cenk Şengül, Deniz Atam, Kayhan Koşar için de yazacaklarım diğerlerinden farklı değil. Grubun iç dinamiğini sağlayan kişiler bu saydıklarım. Olayın akışkan ve hızlı temposunu devamlı suretle koruyorlar. Devrimci kuşağın düşüncelerini çok güzel aktarıyorlar izleyene. Öğrencileri, Tanıkları, Davetlileri oynayan gençler de rollerini iyi özümsemişler. Oyun, 1961 anayasasının insanlara getirdiği özgürlükçü yapının nasıl bir baskı ile sona erdirildiğini de kanıtlarla sunuyor. Soldan yürüdün, sola baktın, konuşurken sol kelimesini kullandın ibareleri ile saçma sapan suçlarla yargılanan beyinlerin nasıl yok edildiğini; baskıyı, zulmu, yıldırmayı Değerli Uğur Mumcu' nun anılarından görüyoruz. 'Su Gösteri Sanatları Sahnesi' nin bu eşsiz sahnesini ve mükemmel oyunlarını mutlaka izleyin. İzleyin ki, birilerini bel bağlamanın ne derece yanlış olduğunu görün. Değişim gücünün bizlerde olduğunun farkına varın. Dip Not Harbiye'deki Kongre Vadisi' nin içinde Muhsin Ertuğrul Sahnesi' nin yıkılıp yerine yapılacak proje koca bir yalandır. Bunu gündeme getirmek tiyatro yayıncılığı adına utançtır! ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#236 (permalink) |
|
Bir Dede Korkut Hikayesi " DELİ DUMRUL" Trabzon Devlet Tiyatrosu
Düşünün bir gün bir adam gelip kurumuş çayın üzerine bir köprü kursa ve geçenden de geçmeyenden de para alsa… Sizin yolunuz da o köprüye düşse ne yaparsınız? Kimimiz ''aman başım belaya girmesin'' deyip; kimimiz '' nasıl olsa bir daha bu köprüden geçmeyeceğim '' deyip talep edilen parayı veririz. Kimimizin ise nasıl olsa o köprüye hiç yolu düşmeyecektir, haberi bile olmayacaktır o köprüden… Güngör Dilmen' in Dede Korkut Hikayeleri'nden yola çıkarak yazdığı ve Yücel Erten' in yönettiği '' Deli Dumrul'' oyunuyla Trabzon Devlet Tiyatrosu 20. yılında doludizgin ilerliyor. Yazılı kültür çağından önce oluşmuş Dede Korkut Hikayeleri 15. yüzyılda adı bilinmeyen bir ozan tarafından '' Dede Korkut Kitabı '' adıyla yazıya geçirilerek; ölümsüzleşmiş ve insanlığa armağan edilmiştir. OYUNUN KONUSU Deli Dumrul, kuru bir çayın üzerine köprü kurar ve geçenden 30, geçmeyenden ise 40 akçeyi zorbalıkla alır. Ölen bir delikanlının ardından ağıt yakanları gören Dumrul, Azrail'e meydan okur ve onunla dövüşmek için tanrıya yalvarır. Kızan Tanrı Azrail'i başına musallat eder. Azrail'le baş edemeyeceğini anlayınca af diler. Canına karşılık can bulduğu taktirde affedileceğini öğrenen Dumrul, annesinden ve babasından can ister ve olumsuz cevap alır. Karısından can istediğinde olumlu cevap alan Dumrul, Tanrıya yakararak '' ya ikimizin de canını al ya da ikimizi de bağışla'' der. Dileği kabul görür ve karısıyla 140 yıl ömür sürer. OYUNCULUKLAR Deli Dumrul, rolüyle izlediğim Fatih Topçuoğlu fiziksel olarak bu rol için biçilmiş kaftan olsa da oyunculuk açısından eksik kaldığı düşüncesindeyim. Topçuoğlu ; Dumrul'un bazı sahnelerdeki hiddetli, korkulu, duygusal ruh hallerini yansıtmada eksik kalıyor. Aynı şekilde karısı Elif rolüyle Şebnem Dokurel de duygusal sahnelerde duygu eksikliği yaşıyor. Özellikle Dumrul'a can vermeyi göze aldığı sahnede… Azrail rolüyle Zeynep Ekin Öner bir an seyircilerin arasına dalacak diye epey kaygılandım doğrusu. Şaka bir yana Öner gayet başarılı. M.Ceyhun Gen ve Ufuk Şener, Dede Korkut rolleriyle çok sevimliler. Kah upuzun kahverengi bir hırka ile birbirlerinin omzunda üç metrelik bir Dede Korkut; kah siyam ikizleri gibi yapışık, aynı anda konuşan bir Dede Korkut… İki oyuncu birbirlerini oyunculuklarıyla çok güzel tamamlamış. Pardon bir beden oluvermiş. M.Fatih Dokgöz, rollerinde ve özellikle kırk yiğit rolünde çok başarılı. Dumrul'a hünerlerini gösterirken ki jimnastik hareketleriyle profesyonel jimnastikçilere adeta taş çıkartıyor. Oyunda rol alan diğer oyuncular da ellerinden geleni yapıyor. YARATICI KADRO GÜZEL İŞ ÇIKARMIŞ Oyunun yaratıcı kadrosu için söylenecek olumsuz bir şey göremiyorum. Kullanışlı sahne değişimlerini de oyuna dahil eden döner sahne sistemi ve odundan köprüsüyle Hakan Dündar, kostümleriyle Sevgi Türkay, dans düzeniyle Salima Sökmen, Anadolu'nun giyim ve folklorik özelliklerini başarılıca sahneye taşımış. Ayrıca belirtmeliyim ki deve kostümleri son derece yaratıcı. Işık kumanda da Yüksel Aymaz olunca seyir değeri yüksek, güzel bir oyun çıkmış. Oyunun ana konusuna sadık kalarak '' Deli Dumrul''u kurgulayan adeta baştan yaratan Güngör Dilmen'in başarılı kalemi, Yücel Erten'in yaratıcı sahneleriyle '' Deli Dumrul'' seyredilmeye değer… SON SÖZ Deli Dumrul, bugünün dünya sistemi hakkında önemli ipuçları veriryor. Bin yıl önce kuru bir çayın üzerine köprü kurup; insanları sömüren Dumrul, bugün büyük şirketlerle, holdinglerle, medyayla aynı işi yapıyor. Yazının başında da belirttiğim gibi kimimiz korktuğumuz için bizi sömürene göz yumarız. Kimimiz vurdumduymaz olduğumuz, kendimizi düşündüğümüz için ses çıkarmayız… kimimiz de kanımızı emen zorbaların, sömürücülerin, o patron '' Dumrulların'' saltanatını sorgularız. İyi sorgulamalar… ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#237 (permalink) |
|
Masalsı bir tarih yolculuğu; Gayri Resmi Hürrem
Türk tiyatrosunun en çılgın, en sağlam, eserleri bugüne kadar en çok ödül almış yazarların başında gelen dahi yazar Özen Yula'ya ait eser; Osmanlı sarayında sultan kadınların devlet yönetiminde söz sahibi olma , dolaylı olarak yönetime katılma tutkularını, oyun içinde oyun biçemiyle ve yer yer geleneksel Türk tiyatrosunun olmazsa olmazı gölge ve kukla canlandırmalarıyla tarihe masalsı bir yolculuk içinde anlatılıyor. Gayri Resmi Hürrem; Osmanlı'nın en önemli dönemlerine tanıklık etmiş bir kadının hikâyesi. Çevirdiği entrikalar ve hırsıyla Osmanlı siyasetinde etkili olan Hürrem Sultan'ın, tarihsel doğruluğun ötesinde hayal gücü ve farklı bir bakış açısıyla örülmüş hikayesi aracılığıyla kadın dünyasına yapılan bir yolculuk. Geçmişte varolmuş, bugün varolan, gelecekte de varolacak "Hürrem"ler, oyun içinde oyun tekniğiyle kurgulanarak ele alınıyor. Yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyun, bu kez Tolga Evren rejisiyle Van Devlet Tiyatrosu yapımı olarak seyirci karşısına çıkıyor. Doyumsuz bir ödül avcısı! Türk tiyatrosunun yetiştirdiği en başarılı oyun yazarlarından biri olan Özen Yula'ya ait eser, yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından Ayşenil Şamlıoğlu rejisiyle hayat bularak sahnelenmiş, sahnelendiği günden itibaren gündemden düşmeyen bir yapım olmuştur. Tüm eleştirmenlerden tam not almış ender bir çalışma. Eserdeki kıvrak zeka ve yorumdaki ustalık sayesinde Türk tiyatrosunun vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiştir. Oyunda görev alan bütün ekip, başarılarını ödüllerle taçlandırmış, aynı zamanda bugüne kadar en çok ödül almış oyunlardan biri olma başarısını göstermiştir. Hürrem Van'a kaçtı! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunu izlemedim. Çok merak etmeme rağmen bir türlü kısmet olmadı. Ama Van Devlet Tiyatrosunun çarpıcı yorumu beni çok etkiledi. Gördüm ki ; Bir oyunun başarıya ulaşması için metnin iyi yazılmış olması yetmiyor. Güzel bir oyun sahnelemek için en az metin kadar başarılı oyunculuklara da ihtiyaç var. Başarılı metinle iyi oyunculuklar buluşmuş ve güzel bir çalışma çıkmış. Özellikle ön oyun, metnin anlaşılması adına önemli. Bir tarih dersinden çok, sahnede '' oyun nasıl oynanmalı '' gibi çarpıcı bir anlatıma sahip. Yer yer değişen karakterlerle oyun içinde oyun olgusu destekleniyor. Grotesk öğelerle oyun dinlendirilmiş. Tablo geçişlerin de ışık tasarımı farklı mekanlar için önemli rol oynuyor. Danslarla geziye çıkmak masalsı bir havada verilmiş. Göremediğimiz bu yerleri başarılı tablolar halinde oynayan oyuncular, estetik danslardaki sunumları, tek bedendeki çift kişilikle bizimde görmemizi sağlıyor. Bu kadar başarılı oyunculuklara birde danstaki başarının eklenmesi, inanılmaz bir başarı! Harektten çok söze dayalı bu tür oyunları oynamak candan bir oyunculuk, yalınlık ve samimiyet ister. Memur zihniyetinden uzak, sahneye çıkmak için can atan, içindeki amatör heyecanını kaybetmeyen profesyonel bir ekip izledim. Sahnede oyunculuk dersi vermek.. '' Bir oyuncu sahnede nasıl oynamalı? '' dercesine tüm sahne olanaklarını kullanan oyuncular, takım oyunculuğu içinde görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Canlandırdığı kahramanlarla içli dışlı olmayı bilen, oyunun kurgusu nedeniyle yer yer değişen karakterlere bürünmekte hiç zorlanmayarak gerçek bir oyunculuk dersi veriyorlar. Tüm oyuncuların sağlam ve dengeli kompozisyon çizdiği oyunda, sahneyi çok iyi değerlendirerek övgüye değer bir ustalık sergiliyor. Yalın ve abartıdan uzak, başarılı bir bütünselliğin kurulduğu oyunculuğa, şiirsel bir tat katarak içten bir yorumla sahneleniyor. Ses ve vücut kullanımları bir an bile aksamayan, en küçük ayrıntısına değin değerlendiren '' Nitelikli '' oyunculuklar izledim. Oyunda görev alan; İpek Atagün, Ebru Aytürk, Eda Aydınlı'dan oluşan ekip tüm maharetlerini kullanmakta hiçte cimri davranmıyor. Duygusal sahnelerdeki oyunculuklar içimizi titreten bir ustalıkla işleniyor. Oyuncuların birbiriyle olan alışverişi film tadında izlememizi sağlıyor. Ani ruh değişimleri ve farklı karakterlerde gösterdikleri çaba takdire şayan! Oyunculuğun ne kadar kutsal bir meslek olduğunu bir kez daha kanıtladıkları için hepsini canı gönülden kutluyorum. Bu yönetmene dikkat! Şüphesiz müthiş bir oyuncudur Tolga Evren. Daha önce '' Inishmore'un Yüzbaşısı (Kedi) '' adlı oyunda sergilediği oyunculukla parmak ısırtmıştır. Aldığı ödüllerde bunun en büyük göstergesi. İzleyenler bilir. Köprü adlı dizide yasadışı örgütün liderini canlandırıyor. Ama bu kısmı ilgilendirmiyor beni. Oyun sonrası yaptığımız sohbette de gördüm ki popülist bir kimliğe bürünmeyen bir sanatçı edasıyla aynı sıcak ve samimiyetle yaklaşıyor insanlara. İlk defa bir rejisini izlediğim usta sanatçının kast ve karakter seçimleri başarılı.Özellikle birbirine benzeyen oyuncularla kişilik bölünmesi yaşadığını zannettiğimiz Hürrem'in içindeki ses olduğunu vermesi, oyun boyunca merak duygusunu tetikliyor. Her şeyden öte, yıllardır bir başka kurum tarafından başarıyla oynanması üstelik onca ödül alması, seyirci açısından bir ön yargı oluşturacak mı korkusuna kapılmadan cesurca sahneliyor. Sahne coğrafyasından bilinçle faydalanmış, olağanüstü bir titizlikle, yeterince hesabı verilmiş bir işe imza atıyor. Ortaya uzun yıllar sahnelenmesi gereken , ödül törenleri için garaj kiralaması tavsiyesinde bulanabileceğim bir çalışma çıkmış. Gelecekte adından sıkça söz ettirecek bir yönetmen olacağından hiç kuşkum yok. Sertel Çetiner'in yaratıcı zekası. İzlediğim bir çok oyunda yer alan Sertel Çetiner, bu oyunda da yine kıvrak bir zekayla oluşturduğu dekorla oyuna damgasını vuruyor. Sol önde bir koltuk, yanında işlemeli bir sehpa, arka solda kuklalar için tasarlanmış dolap, arkada bir perde (oyun boyunca ışık yardımıyla başka kahramanlar için kullanılıyor) tam ortada büyük bir kapı,en sağda soyunma paravanı ve küçük aksesuarlarla çarpıcı bir dekora imza atmış. Kapı önünde yer alan koridorla gizli bir oda olmasını sağlamış. Hayranlık uyandıran bu çalışmasıyla oyunun anlaşılmasına doğrudan katkı sağlıyor. Aydan Çakır'ın Kostüm tasarımındaki ihtişamı. Döneme uygun tasarımıyla dikkat çeken bir çalışma. Karakterlere ve yaşa uygun , gözden kaçmayan ayrıntılarla 10 numara bir işçilik çıkarmış. Kıyafetlerin tasarımı oyuncuların rahat hareket edebilmesi açısından dikkat isteyen bir iş. Renk seçimleriyle de zevkli bir kişiliğe sahip olduğunu gösteriyor. Zeynel Işık'ın oyundaki rolü. Işık tasarımı , oyunun kilit noktasında bir görev üstlenmiş. Duygusal sahnelerdeki tasarımı titreten bir sunumla sergiliyor. Müzikle beraber yaptığı çalışma dikkat isteyen bir işçilik. Renk seçimleri başarılı olması bir yana tablo geçişlerinde ki etkisi tartışılmaz. Kısacası, müzikle dans eden bir ışık tasarımına imza atarak uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir iş çıkarıyor. Müzik dünyasının yakından tanıdığı bir isim . Klasik batı müziği kökenli usta, oyun için tasarladığı müzikler oyunun can damarını oluşturuyor. Can Atilla ; dizi, sinema,televizyon ve tv programları için yaptığı müziklerle ,çıkardığı albümlerle doneme damgasını vuruyor. Oyundaki katkısı hiç yadsınamayacak ölçüde. Yılların deneyimli üstadı daha önce aynı yazara ait olan '' Dünyanın ortasında bir yer '' adlı yapımda da başarısını zikretmiştim. Türk tiyatrosunun parmakla gösterilecek ender müzisyenlerinden. Bu oyundaki müzik seçimleriyle de yan oyuncu görevi görüyor. Baştan sona merakla izlenebilecek içimizdeki fırtınalara ayna tutan, her biri kendi alanında başarılı bir ekipten oluşan, her şeyden önemlisi ilk defa bu kadar yalın ve başarılı bir oyunculukla içinize işlediğini hissedip, şapka çıkaracağınız bir oyun. ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#238 (permalink) |
|
Neil LaBute 1961 doğumlu Amerikalı film yönetmeni, senaryo ve oyun yazarı. Şimdilerde Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro yapımı olarak sahnelenmekte olan “Şeylerin Şekli-The Shape of Things” başlıklı oyunu, 2001 yılında ilk kez Londra'da sahnelenmiş. Günümüzün dört genç insanının aşk ve arkadaş ilişkilerinden yola çıkarak sanatın sınırlarını zorluyor, özellikle “enstalasyonu” inceden inceye makaraya alıyor.
LABUTE, GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİNİ ELE ALMIŞ Günümüz genci… Sadece birbirlerine karşı değil, kendilerine bile hoşgörüsüz bir kuşak. Rahatlar. Anlık kararlar alıyorlar ya da kararsızlar. Dillerinin, beyinlerinin terazisi yok, tartma gereği duymadan konuşuyor ve davranıyorlar. Yargıları yüzeysel, dünyayı umursamıyorlar. Empati hak getire, sempatik olmaya çalışmıyorlar, kişilikleri bozuk. Orada burada, her yerde aynılar. Neil LaBute, sinematografik bir biçem içinde, işte bu gençliği geniş perspektifle ele almış. Mehmet Ergen'in gene başarılı çevirisindeki akıcı diyaloglar, aralara işlenmiş ince mizah anlayışı oyunu daha da sevimli kılmış. Neil LaBute'un eserinin 2003 yılında filme alındığını da bilgi olarak vereyim, yazının gidişatını değiştireyim. ÇAĞDAŞ SANATIN BAM TELİ "Şeylerin Şekli”ni Mehmet Ergen sahneye koymuş. Oyun, tiyatro sahnesinde başlıyor, ama sergi Jennifer ile Philip'in su altındaki düğün törenlerinde bitiyor. Akbank Sanat'ın (İstiklal Caddesi, Zambak Sokak, No. 1 Beyoğlu - İstanbul) katları arasında izleyici; müzeden Adam'ın yatak odasına, Philip'in evinin oturma salonuna, parka, estetik cerrahın bekleme salonuna, café'ye ve nihayet sergi salonuna davet edilerek perdesiz, sahnesiz bir oyun sergileniyor. Başlangıçta elindeki sprey boyayla müzedeki bir heykele zarar vermek isteyen kadın ile müze görevlisi erkek arasında başlayan diyalog, yaşam ve sanat yeğlemesine kadar uzanıyor, çağdaş sanatı hafife indirgiyor. BASKIN KARAKTER EVELYN Baş karakter aynı zamanda sanatçı olan Evelyn. Oyunun başında Oscar Wilde'ın âşık olmasıyla ebediyete kadar genç kalma çabasına giren Dorian Gray'a gönderme yapılıyor, ardı ardına sıralanan referanslarla âşık olduğu kadının önerileriyle daha iyi görünmeye çalışan bir erkeğin değişimine varılıyor. Neil LaBute, Âdem ile Havva öyküsünü ters yüz ediyor ve sonuç itibariyle sanata ya da aşka ilişkin iki tarafında içini dışını izleyiciye gösteriyor, ama izleyiciyi seçim konusunda özgür bırakıyor. Oyunun sonunda ne Evelyn (Esra Bezen Bilgin) özür diliyor, ne de Adam (Bartu Küçükçağlayan) intikam duygusuna kapılıyor. Çünkü haklı olan yok! Oyun gerçek olan “gerçek”i işliyor. Evelyn: "Gerçek olmayan sanatı sevmiyorum, sahte sanattan nefret ederim" diyor, ama sanatını yaparken yalana başvuruyor. Yani bir anlamda, sanatını icra etmek için yalan söylüyor. Adam ise, yazgısından habersiz, oradan oraya sürükleniyor. Evelyn, sanatında öznel olmak, kendi fikrini savunmak uğruna baskın bir karakter. Karşısındakini ereği için rahatça harcıyor. Neil Irish'in mekân düzenlemeleri ve black-out'ları olabildiğince kısa atlatmadaki başarısı kutlanmaya değer. Mehmet Ergen'in çevirisinde sadece “tahribatçılık” sözcüğüne takıldım. “Yıkıcılık” kullanılsa daha iyi olmaz mıydı? Neyse! Neil Irish'in kostüm çalışması da gayet zevkli ve yerli yerinde. Kostümler kendilerini izleyiciye okutuyor, (Evelyn'in sunum tablosunda giydiği kostüm gibi) karakteri tamamlıyor. Yakup Çartık'ın üç ayrı mekândaki ışık tasarımları, bu kere de mükemmel. MEHMET ERGEN'İN YÖNETİMİ Yönetmen Mehmet Ergen, tablo dizgelerinin farklı ritimlerini fevkalade güzel düzenlemiş, ritmik çerçeveleri çok iyi saptamış. Bunların sonucunda global ritmi yakalamış. Öyküyü figüratif biçimde anlatırken; eylemi, konuyu duyguları harekete geçirici mantıkları fiziksel eylem olarak vermiş. Gösterinin bütün anlarını bir araya getiren ve devindiren iki nokta arasına sanki bir çizgi çizmiş; çizginin arasındaki koordinatları zekice belirlemiş. Çizginin başlangıç ve bitiş noktaları belli, belli belli olmasına da bulmaca dergilerinde rastladığımız "noktaları birleştirme" oyunları gibi bu çizgi. Malûmunuzdur bu oyunlar, başlangıçta sayfa üzerine dağıtılmış noktalardan oluşuyorlar. Bu noktaları sırayla birleştirdiğimizde, resim ortaya çıkıyor. İşte Ergen'in “Şeylerin Şekli”ni sahneye koyma yöntemi, bu “noktaları birleştirme” oyunlarına benzemiş. İzleyiciye noktaları birleştirme yetkisini vermiş. Oyuncu yönetimini de “mış gibi yaptırmamak” üzerinden çözümlemiş. ÇOBANOĞLU VE CELİLOĞLU Betül Çobanoğlu'nu Murat Karasu'nun “İçeridekiler”inde ve Emre Koyuncuoğlu'nun “Arıza”sında izlemiştim. “İçeridekiler”deki Baldız'a karakterinde zihinsel içebakışını, yani bütünlüklerin zihinsel algısını geniş ve belirsiz birimlere göre yapmamasını eleştirmiştim. Baldız'ı, görme ve dokunma, işitme duyusundan çok daha az düzeyde, zihinsel içe bakışla daha kesin ve daha ayırt edilebilir nitelikte yorumlamasını önermiştim. Bu kere de, Jennifer'in dış biçimini ve çatısını oluşturan noktalardan destek alamamasını ve yönünü bulamamasını eleştireceğim. Oysa bu noktalar, onun duygulanımsal ve devinduyumsal belleğine, “düşünen bedenine” destek olacak. Hele beni bir dinlese! Deniz Celiloğlu'nu ise ilk kez izledim. Üzerinden sapır sapır yetenek dökülen bir oyuncu Celiloğlu. Bütünlüklü doğalcı oyunculuğunda, psikolojik ve davranışsal olarak müthiş olumlu işaretler veriyor. Jestlerini “haddehane”den geçiriyor. “Haddehane”den çıkma jestlerini yeri geldiğinde kesiyor, parçalara bölüyor, sonra yeniden yapıştırıyor. Söylemek istediğim kısaca şu: Tiyatromuza Deniz Celiloğlu geliyor. BİLGİ İLE KÜÇÜKÇAĞLAYAN Esra Bezen Bilgin, zaten benim gözbebeği boncuklarımdandır. “Şeylerin Şekli”nde, sahne üstü eylemlerini soğuk, teorik biçimde aklı aracılığıyla analiz etmiyor. Evelyn'e fevkalade pratik olarak yaşamı, insancıl deneyimleri, kendi öz alışkanlıkları, sanatsal duyguları, sezgileriyle yaklaşıyor. Aksiyonları icra ederken gerekeni kendi başına arıyor, kendi doğasını yardıma çağırıyor. Bu süreci doğasının bütün zihinsel, coşkusal, ruhsal, fiziksel güçleri tarafından eşzamanlı olarak yürütüyor. Alkış pastasından aldığı payı hak ediyor. 2004 yılında Kent Oyuncuları yapımı “Inishmore'lu Yüzbaşı”da Joey, 2005'de gene Kent Oyuncularıyla birlikte “Kumarbazin Seçimi”nde Mugsy karakterlerinde izlediğim ve öve öve bitiremediğim Bartu Küçükçağlayan “Şeylerin Şekli”nde Adam'ı oynuyor. Küçükçağlayan, yazarın sunduğu verili durumları, olguları ve olayları listeye dökmüş. Oyunu küçük parçalara bölmüş, ayıklamış, çözümlemiş. Sorular sormuş. Bütün olguları tartmış, varsayımlar üretmiş. "Bunları nereden biliyorsun,” derseniz, oyun içinde belli ediyor, anlaşılıyor. Bartu Küçükçağlayan “Şeylerin Şekli”nde, Esra Bezen Bilgin ile birlikte tırmanışa geçmiş a Dostlar, Bartu Küçükçağlayan yükseliyor. ![]() Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
|
|
|
|
|
|
|
#239 (permalink) |
|
Bizi bize anlatan oyun: "OCAK" ( Fatma Babuşçu ) Tiyatro sezonu hareketli başladı… Laf aramızda, Trabzon'da faaliyet gösteren özel tiyatrolardan da bu kez, burnuma güzel kokular geliyor. O alanda da artık kaliteli bir oyun izleyebileceksiniz. Söz konusu oyunla ilgili, şimdilik sınırlı bilgi veriyorum size. Oyunu, ilerleyen günlerde zevkle ve keyifle bu köşeye taşıyacağım. Trabzon Devlet Tiyatrosu ise, sezonun ilk oyunu “OCAK”ı sahnelemeye başladı. Oyunun yazarı,“Şu Çılgın Türkler” adlı ünlü romanın da yazarı olan Turgut Özakman. 1959 yılında yazdığı OCAK'ta; ezilenlerin, çalıştığı halde insan gibi yaşayamayanların öyküsüne yer veriyor. Hani, günümüz TV dizilerinde hep es geçilen, hayatları anlatılmaya değer görülmeyen yoksul insanlar var ya… yanı başımızdaki insanlar, bizim insanlarımız… İşte, onlardan bir ailenin çok yönlü mücadelesini ele alıyor. Böyle kırık hikayesi olan daha nice insan var bu toplumda, maalesef ki var!.. Bunu dedirten, gerçeklerden yana tavır takınan bir oyun OCAK. ------------------------ Bana göre, oyunda iki önemli sözcük ön plana çıkıyor: “Baba” ve “ev” sözcükleri. Nasıl bir ev? Nasıl bir baba? Bu soruları yanıtlayınca, oyunu da özetlemiş olurum. Evden başlayayım: Badanası, boyası iyice grileşmiş, hatta yer yer dökülmüş bir ev. Evin hanımı, istenilen yemeği pişiremiyor mutfağında. Çünkü fakirlik kokuyor her köşesi. Hani bazen bazılarımız, tarifi imkansız bir enerji, bir farklılık keşfederiz kendimizde. Bunun sonucu olarak da çok farklı bir boyutta yaşarız. Kendimizi; yaşadığımız şehre, semte, hatta eve ait hissetmeyiz bir türlü… OCAK'ın kahramanlarının bir kısmı da bu eve ait hissetmezler kendilerini. Koyup gitmek, kendi hayatlarını yaşamak özlemi içindedirler. Oyun boyunca, evin sağ köşesindeki koltuğunda oturan büyükanne, kendince bir çözüm yolu bulmuştur bile… İlerlemiş yaşının da getirdiği etkiyle, farklı bir boyutta, farklı bir zaman diliminde yaşar. Uşakların, hizmetçi kızların emrine amade olduğu bir “paşa masalı”nın ta ortasındadır… Ekonomik imkansızlıklar yüzünden ezilen, acı çeken evin bireyleri de yer yer dahil olur, onun bu renkli düşüne. Fakat, acı ve sıkıntıları en uç noktaya ulaştığında ise kabaca itiraz ederler ona. Babaya gelince… Araba tamircisidir baba. Milyonların hayaliyle yaşar. Ocağının, bir yaprak dökümünün hışmına uğramasından korkar. Çoluk çocuğu bir arada tutmanın her yolunu dener. Örneğin, tuttuğu her işin başında görmek ister oğullarını. Fakat, ne kadar başarıyor bunları dersiniz? Çocuklarından, onun belirlediği hayatı yaşamalarını istemesi ne derece doğru? Ve bir ekmeğin sıcak buğusu gibi bir hava hakim mi ki ocağına?.. İşte bu kısım tartışılır. Oyun boyu, o bildik insanlarla, bildik bir tartışmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. ------------------------ Ensar Kılıç'ın başarıyla yönettiği OCAK'ta; Fatih Dokgöz (baba), Dilek Güven (anne),Ufuk Şener (evin büyük oğlu), Birkan Görgün (evin ortanca oğlu), Aslı Artuk (evin kızı), Ozan Karaahmet (evin küçük oğlu) ve Duygu Dokgöz (büyükanne) rol aldı. Oyunun dekoru, Sertel Çetiner'e ait. Kostümlerini |