Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Kültür & Sanat > Genel Kültür > Tiyatro

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 11-26-2007, 10:31   #11 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan KANTOCU - İBB Şehir Tiyatroları




KANTOCU - İBB Şehir Tiyatroları


KONUSU : Müslüman olduğunu saklayarak; ermeni olduğunu söyleyen Verjin’in aslında gerçek ismi ile Bİhter’in hayat hikayesi.

Naçizhane Uyarı : Oyunun sonunu merak edenler özetin tamamını okumasınlar, büyüyü bozmayalım, zaten belli bir yerden sonra devam etmedim, izleyin hikayeyi, kaçırmayın derim.

OYUNUN ÖZETİ : Sene 1923 savaş yılları henüz Cumhuriyet ilan edilmemiş, Rum ve Ermeni sanatçıların ağırlıklı olarak yer aldıkları tiyatro sahnelerinden birinde; Bursa da bir çadır tiyatrosunda kantocu olarak sahneye çıkan Verjin, İstanbul’dan “Direklerarası Kenan Efendi Tiyatrosu’nda” sahneye çıkmak için teklif alır,
İlk başta teklifi kabul etmekte tereddüt yaşayan Verjin: Kenan Efendinin ısrarlarına dayanamaz ve teklifi kabul ederek Benli Verjin ismini alır.

“Dualarımı duydular şans melekleri en baştan yazdılar hayat hikayemi.”

Tiyatro da Verjin’i beğenen ona destek olanlar olduğu gibi onu çekemeyenler,kıskananlar da vardır,bunların başında Kenan efendi’nin afistosu ve Primadonna Rula gelir,Verjin hızla yükseldiği ve Kanto dan sonra oyunlarda da yer almaya hazırlandığı ; hatta ve hatta başrolü de aldığı için Rula Verjin den hiç hazetmez,

Ben Kırkyıllık Primadonna sen acemi çaylak benim yerimimi alacak,

Kenan efendi’nin Ankara da yaşayan ve Zahirecilikle meşgul yeğeni Cemil Tahir ;muhasebe işlerine bakan yardımcısı Ekrem bey ile birlikte Tiyatroya amcasını ziyarete gelir ve sahnede izlediği Verjinden çok etkilenir, görüşmeye başlarlar.
Kısa bir süre sonra Cemil Verjin’e evlenme teklif eder,verjin şaşkın ama çok mutludur,teklifi kabul eder,

“Bir garip rüzgar esti,ellerim titredi,yollara düştü kalbim kanat çırpan kuşlar gibi.”

Ancak iki sevgilinin birbirlerine açıklayamadığı sırları vardır,tam bu sırlarını paylaşmaya hazırlanırken; tiyatro Beyazıt zaptiyeleri tarafından basılır, askerler padişahın düşmanı olarak 2 kaçağı aramaktadırlar, ancak aradıklarını bulamazlar,
Cemil; Mustafa Kemal Paşa’nın yakın adamıdır. Kılık değiştirerek yakalanmadan tiyatrodan ayrılır, Verjin ilk temsiline çıkmaya hazırlanırken, bu arada Cemil bir yolunu bulup, gizlice Loca’dan temsili izlemeye gelir, bu sırada Verjin büyük sırrını yani Müslüman olduğunu ve isminin Bihter olduğunu Cemil’e açıklar,

-Cemil : Peki ben Verjin’e aşık oldum,Bihter’e de aşık olabilecekmiyim,
-Verjin : O kendisini sana aşık etmek için elinden geleni yapar.

Ama bu sırrı cemil’den başka duyanlarda vardır,(Kim acaba)

"Yerimi benden kimse alamaz,alamaz,rolümü kimse çalamaz,yakarım hepinizi.”

Temsil başladığında tiyatroyu davetsiz misafirler ; zaptiyeler basar ancak gene aradıklarını bulamazlar; oyun yarıda kesilip,tiyatroya 1 haftalığına ara verilir,bu sırada Verjin’in Müslüman olduğu ortaya çıkar ve tiyatrodan ayrılır,

OYUN ELEŞTİRİSİ : Kantocu denince aklıma ilk gelen,ramazanlarda sahneye çıkan kantocular Nurhan Damcıoğlu ve Huysuz Virjin gibi ustalar oluyor.
Doğrusu böyle güzel bir görsel şölenle karşılaşacağımı tahmin etmemiştim.
Seyirciler salona alınırken; sahnenin perdeleri açık,ön tarafta orkestra son hazirliklarini yapiyor, sanki bir davete gelmişiz ve herkes tanıdıkmış gibi bir ortam hissediyorum, müziğin gücü bunu hissettiriyor diye düşünüyorum. Yalnız sahnedeki oyunculardan önce bizi yer gösteren görevliler karşılıyorlar. Daha öncede bu sahnede oyun izlediğimden; görevlilerin biraz daha güler yüzlü ve ilgili olmalarını bekliyorum, bir tebessüm neler anlatır, acaba girişte çok mu kargaşa yaşanıyor, eksik kadromu çalışıyorlar, maaşlarımı tatmin etmiyor, bilemeyiz, ama tiyatronun ilk yüzü onlar.

Dekor Tasarımı; Barış Dİnçel’e ait,herzamanki gibi ustalığını konuşturmuş,duvarlardaki fotograflardan, kuliste yer alan program akışından, şapkalara, bavullara kadar her şey yerliyerindeydi, ellerinize sağlık diyorum.
Bir tarafta altın yaldız çerçeveli, kan kırmızı kadife perdeli şov dünyası, diğer tarafta oyuncunun tüm hazırlıklarını tamamladığı bazen yalnız kalmak istediği, bazen diksiyon çalıştığı, alelacele giyindiği, oyundan sonra anılarla yalnız kalan, bir sonraki geceyi bekleyen karanlık kulis görüntüsü aynı çerçeve içinde yer alan bu iki farklı dekoru incelerken sahnenin kenarından geç kaldığı belli olmasın diye yada seyirciye, beklide orkestra şefine gözükmemeye uğraşan ve etrafı gözleriyle tarayan orkestra elemanı sahnenin kenarından orkestradaki yerini almaya hamle yapıyor. Oysaki seyirciler salona alınmadan çok önce yerini almalıydı, kafamda canlandırdığım eski yıllara gittiğim görüntüler, ışın hızıyla günümüze geri dönüş yapıyor o atmosferden koparıyordu beni.
Orkestranın müziği girmesi ile birlikte kırmızı perdenin önünde bir Çığırtkan; Mert Turak; hareketli bir müzik eşliğinde süper akıcı, tempoyu hiç düşürmeden oyunu çok güzel taşıyor, oyunun içinde çığırtkanın ben de esas oğlanı oynamak istiyorum, haykırışlarına kulak verip, Mert Turak’ı böyle bir rolde de izlemek isterim ama geleceğinin parlak olduğu ve güzel başarılara imza atacağından şüphem yok.

Kostüm Tasarımı; Nihal Kaplangı ya ait, renklerin cıvıltısı, dönemi yansıtması, oyuncuların hepsinde aynı şıklığın, aynı özenin hissedilmesi, kafalara takılan püsküllerden, şapkalardan tutunda ayakkabılara kadar tüm detayların atlanmaması ve kostüm çeşitliliği sahnedeki dinamiğe yansıyor ve ayrı bir hava estiriyordu.
Oyunun içerisinde yapılan danslar da bazı oyuncuların boy farkı ve şemsiye gibi aksesuarlar kullanılması nedeni ile yüzleri gözükmüyor, oturduğumuz yerin açısı ile de ilgili olabilir ama 1-2 sahnede arkada yer alan oyuncuları göremedim.
Sahne de ermeni ve rum oyuncuları canlandıran Minnoş, Mari, Satenik ve Tabi ki Primadonna Rula’ nın şiveleri çok güzeldi, girişte broşür bulup, inceleme fırsatımız olmadığından bir ara Mari’nin gerçekten yabancı olduğunu düşündüm

Verjin; oyunun ilk başlarında şivesi gitti geldi, bazen çok akıcı bir Türkçe, bazen bozuk bir anlatım hissettim hatta Cemil in “Türkçeniz birçok oyuncudan daha iyi” demesi Verjin hakkındaki ilk sinyalleri verdi ve oyunun sonunda bu kaymanın aslında bilinçli olarak yapıldığı anlaşıldı, bu anlamda gayet başarılı ancak aklımda kalan üzerine basabasa söylenen ve nedense söylenişi beni rahatsız eden “haluk “ abi oldu.
Operet Dansçılarının; ülke ile ilgili gelişmeleri ve yaşananları savaş yıllarını anlattığını düşündüm, ancak ekipte sürekli gülen ve dikkat çeken ara sıra da hatalar yapan bir oyuncu dikkatimi çekti, sanki esas oyuncu gelmemişte yerine oyunu çatpat bilen bir oyuncu dahil edilmiş gibi, rolün, büyüğü küçüğü olmaz düşüncesi ile sahnede doldurduğu yer itibari ile dikkat çekiyor ancak ne zaman gülecek yada ne hata yapacak diye bakıyorsunuz ve oyundan kopmanıza sebep oluyor.
Oyunun akışına kendinizi kaptırmışken, yanımda oturan arkadaşım sakın korkma dedi, bir anda bütün salonu silahlı askerler bastı, ülkemizde yaşanan bu kritik ve üzücü günlerde, böyle bir baskın karşısında korkmamak ve etkilenmemek elde değil, askerler gözünüzün içine öyle bir bakıyorlar ki, sanki bir suç işlemişsiniz gibi hissediyorsunuz ancak ben az önce sahnede gülerek dans eden ve şimdi de asker olarak gördüğüm gene gülen askeri görünce bu defa rahatlıyorum.
Sahnenin askerler tarafından tekrardan basılması ve oyuna 1 hafta ara verilerek, araya çıkılması hoş oldu.
Yeryer diksiyon hataları ve yanlış telaffuzlar kullanıldı.
Tiyatro sahibi Kenan bey’in ilk etapta kötü rol adamı erol taş gibi bir karakter olduğu hissine kapıldım, ancak oyun ilerledikçe, babacan sözleri aksini gösterdi ancak bu babacanlığın sözlerden çok davranışlarında da görülmesini isterdim, babacanlıktan çok herkese acıyan, yardım eden bir adam gördüm.
En çok etkilendiğim ve duygulandığım sahne, eski oyuncuların Meşhur Hasan (Osman GİDİŞOĞLU) , Rasih(Yavuz ŞEKER)’in ve Teyze(Vildan TÜRKBAŞ; Ümran İNCEOĞLU)’nun sahne de yer alması,
Ufacıksın,tefeciksin tombul bebeğim,gözlerine meftun oldum acep beni severmisin”
Sahneden teyze nin çantasının alınışı, sanki tiyatroda sanatçıların ruhları dolaşıyormuş ve perdenin tekrar açılması ile oyuncuları ziyarete gelmiş bir hayalet gibiydi, ışığın yavaşça çantanın üstüne gelmesi ve kapanması ile birlike gözlerimizden yaşlarda yanaklarımızdan aşağı usulca süzüldü,
Son sahne de oyuncuların seyircilerin arasına inmesi, oyunun beraber kapatılması, biz seyircilerin de oyunun içine katılmamız çok hoştu.

Hepimize iş var bu sahne de,rol yapana da suflöre de,

İzleyin beğeneceksiniz derim

Ebru Güman











Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-26-2007, 10:32   #12 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan Kemal Başar’ın yönettiği Târgovişte’deki ‘Romeo Juliet’

Kemal Başar’ın yönettiği Târgovişte’deki ‘Romeo Juliet’


Mc. Raninli gecenin devrisinde, Tony Bulandra Tiyatrosu’nda “Romeo ve Juliet”in prömiyerine katıldım. Mc Ranin, smokiniyle davetiyeli ya da biletli tüm izleyicileri kapıda karşıladı, sonrasında ve perde arasında neredeyse herkesle birebir ilgilendi. Shakespeare’in “Romeo ve Juliet” öyküsünü bir aşk söylencesine dönüştürerek (1591), temel bir aşk imgesi yarattığını, ana tema olarak aldığı aşkı ilk kez tragedya içinde işleyerek, ilk İngiliz aşk tragedyasını ortaya çıkarmış olduğunu biliyordum da salona girdiğimde, konunun perdesiz sahnede kurulu dekor ile pek ilintisini saptayamadım, öylece baktım.

Yapıtın ön sayfaları koreografi olmuş
Oysa oyun başlayınca ve akınca ortaya çıkarılan “işi” bir güzel kavradım. Kemal Başar’ın, Verona’nın önde gelen iki ailesi Montague’ler ile Capulet’ler arasında süregelen “ezeli ve ebedi düşmanlığını”; Prens Escalus’un, kentte güçlükle sağladığı barışı bozacak eylemleri ağır cezalandırma kararı alışını; bir Montague olan Romeo’nun (Marius Manole), arkadaşı Mercutio’yla (Iulian Ursu) birlikte Capulet’lerin verdiği bir maskeli baloya Rosaline’i görmek üzere gidişlerini, ancak Romeo’nun orada Capulet’lerin kızı olan ve Prens Paris’le (Radu Campean) evlendirilmek istenilen Jüliet (Laura Vasiliu) ile karşılaşmalarını anlatan bölüm/leri Hugo Wolff’ün mükemmel koreografisine sırtını dayayarak “komprime” olarak verişine öncelikli olarak içimden alkış tuttum. Wolff, bedensel anlatımı yönetmiş, denetlemiş ve gösterimi bütünlüğe dönüştürmüştü. Elbette onu da alkışladım. Özellikle “tango” tablosundaki her hareketin, sıradan deneyimden ne kadar uzak olursa olsun, yine de sıradan deneyimle bağıntılı olduğunu bana kanıtlamasını hâlâ teşekkürle anmaktayım. Dansçılar deneyimlerini kendi içlerinde kısmen yeniden üretirlerken, bedenimde devinduyumsal bir yanıt oluşmasına o akşam çok şaşırdım.

Gülmez’in, yüzümüzü güldüren dekoru
İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan Murat Gülmez, sahne tasarımını tasarlarken özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırma çabasına girişmişti. Montague’leri ve Capulet’leri simgeleyen soffitto’daki birer çembere tutturulmuş halatlar, yerine göre “çok şey olan” ince kırmızı perdeler, çözüme giderken yeni bir söz, yeni bir söylem biçimi yaratmıştı. Jüliet’in uyku ilacı içtiği tabloda, sahnenin her iki yanındaki büyük panolara gerdiği lasteks kumaşı kullanışı ustalık işiydi. Murat Gülmez’in dekoru düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vurabilen, dramatik yoğunluğun belirlenmesinde Kemal Başar’a yardımcı olabilen bir çalışmaydı. Kısmen de olsa yenilikçiydi, işlevseldi ve yaratıcıydı.

Mc Ranin’in kostümleri, Ayas’ın ışığı
Oyunun giysi tasarımlarını yapan Mc Ranin ise döneminden ve bugünden simgesel özellikler taşıyan kostümler yaratmıştı ve bu yaratı, yönetmenin ve koreografın özel yorum amacına hizmet etmekteydi. Tarihsel ve sosyal süreci çok iyi bildiği anlaşılan Mc Ranin, hayal gücünün ürünlerini sadece sembolik düzeyde değil, aynı zamanda teknik düzeyde de yansıtmıştı.
Oyunun ışık düzenini kuran ve şimdilerde ışıklar içinde yatmakta olan Ankara Devlet Tiyatrosu’nun değerli ışık tasarımcısı Seyhun Ayas, sahnenin bölümlenen her alanına birbiriyle bağlantılı ışıklar ayarlamıştı. Kostüm-ışık bağlantısını da iyi kurmuştu Ayas. Kullandığı renk filtreleri, ağırlığı beyaz olan kostümleri ve kostümlerin desenlerini güçlendiriyor, belirginleştiriyordu. Gece efektleri de ilginçti, iyiydi.

Can Atilla ve Kemal Başar’ın özel başarıları
Ülkemizin önde gelen bestecilerinden Can Atilla’nın kimi zaman tek amacı bir durumu tanıtmak olan, kimi zamansa birkaç notanın eylemi belirlediği akustik dekora dönüşen, müzikal bir motifle atmosfer yaratan müziğiyse hiç kuşkum yok ki oyuna destek veren ana unsurlardan biri durumundaydı.
Kemal Başar rejisinde, bir yandan Shakespeare’in romantik konuyu trajik havaya bulayışını pek güzel kavradığını izleyiciye aktarırken, diğer taraftan da şiirsel bir ortam geliştirmişti. Yapıta derinlik ve olgunluk katmış, konuya özgü Rönesans özelliklerini kenara bırakmıştı. Tabloların sıralanışını ve oyun kişilerini titiz mi titiz bir simetri, denge ve uyum ile sağlamlaştırdığı da gözden kaçmıyordu. Romeo ile Juliet’in ateş artışlarını, çocuksu davranışlarını verişindeki ustalıksa bence görülmeye değerdi. İkilinin “tüy” ile oynayışları, coşkulu sevişme tablosu… Sevilenin sevgi tarafından korunması, sevginin sevileni yeniden yaratması, nefret nesnesinin yok oluşu…
Kemal Başar’ı ille de eleştir derseniz, balo tablosunda Hizmetçi’nin (George Bonceag) elindeki tepsiye Tybalt’ın (Vitalie Ursu) tekme atmasında kadehler etrafa saçılırken neden bir damla içki yere dökülmez; Romeo tarafından yere yatırılıp boğazı sıkılan Benvolio (Sebastian Balasoiu) Romeo’nun elinden kurtulduktan sonra neden boğazını tutup öksürmez diye sorarım, başka da soracak bir şey bulamam.
Oyunculara gelince
Evet… Oyunculara gelince, koro dahil çoğunlukla başarılı olduklarını gönül rahatlığıyla söylemeliyim. “Koroda fevkalade sevimli yüzüyle ve Mercutio’nun Tybalt tarafından öldürülmesi tablosundaki mimikleriyle Daniela Mihai, yarım adım dahi olsa öne çıkıyor” dersem sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam. Kontes Capulet’te Moldavya asıllı oyuncu Rodica Bistriceanu Ursu, esasen güler yüzlü bir hatun olmasından dolayıdır sanırım, en trajik sahnede bile yüzünden tebessümünü silememesiyle dikkatimi çekti. Olmuyordu. Bu görüşümü, bir gün sonra Türkiye’nin Romanya Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün’ün yaklaşık doksan yıllık konsolosluk binasında “Romeo ve Juliet”in tüm kadrosuna verdiği “branch”ta kendisine de söyledim, olanca güzelliğiyle gene gülümsedi. Dadı’da Romanya’da çok ün kazanmış 65 yaşındaki kıdemli (emekli değil) oyuncu Rodica Mandache’yi, doğrusu oyundan önce bana övüldüğü kadar “yüce” bulmadım. Anlamın ve dilin anlatımbilimsel kuramı, oyuncunun bedeni ve ruhunun alt-partisyondan partisyona geçen karma ve süzme sürecinden bu kadar mı uzakta olur, şaştım kaldım. Ne yalan söyleyeyim, “yabancı” olmasa, Juliet’i Peder Lorenzo’nun (Corneliu Jipa) kendisine verdiği uyutucu ilacı içtikten sonra ölüm uykusunda bulduğundaki oyun tutuşunu ayıplardım. Kont Capulet’te Liviu Cheloiu’yu hemen tepki vermeye hazır bir oyuncu olarak beğendim.

Laura Vasiliu’nun oyun gücü
60. Cannes Film Festivali’nde 22 aday film arasından sıyrılarak dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin başında gelen Altın Palmiye’yi kazanan Cristian Mungiu’nun filmi “4 Months, 3 Weeks and 2 Days / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün”de Anamaria Marinca ile yirmi iki yaşındaki iki öğrenciden birini, içe dönük Gabita’yı canlandıran Laura Vasiliu Juliet’e can veriyor. Beyaz perde bir yana, Vasiliu’yu sahnede izlemek ayrıcalık diye düşünüyorum, çünkü Vasiliu canlı mı canlı fiziksel ve olabildiğince psikolojik yönelimlerinden ender rastlanılan bir Juliet yaratıyor. Karakteri nasıl biçimlendireceğini, biçimlendirebilmesi için nasıl çaba göstermesi gerektiğini, nereye yoğunlaşacağını çok iyi biliyor. Yeri geliyor, sanki karanlıktaymışçasına gözleriyle oynuyor.
İstek, çaba ve elde etme… Vasiliu’da evvel Allah hepsi bulunuyor.

Marius Manole adında bir oyuncu
2006-2007 sezonunda Romanya’da “En İyi Oyuncu” seçilen 28 yaşındaki delikanlı Marius Manole ise Romeo’yu oynuyor. Manole, Romeo’yu fiziksel olarak yaşama geçirirken, karakterin içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil gövdesiyle de mükemmelleştirerek veriyor. Ufacık tefecik, çelimsiz Marius Manole, sahneye adımını atar atmaz devleşiyor.

Bu oyun festivale getirilmeli
Sonuç olarak, bu oyunu Türk tiyatroseverlerin de izleyebilmesini diliyorum. Her açıdan… Hem yaratıcı kadrosundaki 4 önemli Türk sanatçı adına, hem de iyi çıkan bir “iş” adına. Önümüzdeki yıl, “malûm-u âliniz” 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali var. Hani yani, bu oyun İstanbul’a çağırılsa diyorum. Prof. Dr. Dikmen Gürün’ün kulaklarını çınlatıyorum.
Çınlatmak da ne kelime, ayol kampana çalıyorum.

Üstün Akmen









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 15:59   #13 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

Oyundan Düşünceye; Ermişler Ya da Günahkarlar, Yeri Gelmişken
Oyun Atölyesi!!!


"Ermişler Ya Da Günahkarlar"

OYA YAĞCI

Yazan: Anthony Horowitz / Çev: Zeynep Avcı / Yön: Işıl Kasaboğlu Dekor: Gürel Yontan / Kostüm: Gürel Yontan / Işık: İrfan Varlı / Müzik: Selim Atakan / Oyuncular: Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar, Şenay Gürler Oyun Atölyesi sahneye taşıdığı oyunlarla tiyatrolarımızın repertuar tartışmalarına kendiliğinden bir yanıt verir gibi. Gücünün,aklının ve yaratıcılığının sınırlarını zorlamanın seyirciyi pışpışlamadan ya da küstürmeden de olanaklı olduğunu anımsamamızı sağlayan ve en önemlisi kendi oyun oynama keyfini sonuna dek savunan, seyircisinden kopuk olmayan, entelektüel bir yaklaşım söz konusu. Seyirciye direnme hakkını kendine tanıyan ama onu alımlama sürecinde yalnız bırakmayan bir tiyatro yaklaşımı. Özlediğimiz ve ilgiyi hak eden bir yaklaşım.
"Ermişler ya da Günahkarlar" oyununa anlaşılabilir bir beklenti içinde gittim. Beklentim, oyunlarını olanak buldukça izleyebildiğim ama tiyatro serüvenlerini yakından izlediğim Oyun Atölyesi'nin farklı metinleri arayıp bulmaları ve bu metinleri büyüleyici bir yalınlıkla sahnelemeleri açısından yeni bir sürprizle karşılaşmak doğrultusundaydı. İstanbul'un sıcak ve keyifli bir cumartesi öğleden sonrasını (Oyunu Mayıs ayında izledim) Boğaz'da gezinerek geçirmektense kapalı bir mekanda oyun izleyerek geçirme çılgınlığımın asıl nedeni ise tiyatrocu kimliğime eşlik eden kıskanç bir merakla , tam da ekonomik krizin ortasında ve tiyatrosunun her daim krizle anıldığı bir ülkede her şeye rağmen ama sakin sakin sürdürülen bir tiyatro yaşantısını ve bununla da yetinmeyip bir de tiyatro binası inşa eden çılgınları yerinde incelemek gibi bilimsel bir kaygı idi. Gittim gördüm, gerçekten yapmışlar. Üstelik fuayeden de yansıyan büyük bir mizah duygusuyla yapılan işin oyunlaştırılarak seyirciyle paylaşıldığına da tanık oldum. Kimse ortalıkta "Ben kahramanım" diye bağırmıyordu üstelik. Sakinlik, sadelik ve profesyonellik,işte beklediğim sürpriz buydu. Tiyatro yaşantımız içinde görmeye alıştığım fotoğrafın aksine kendini değil ama yaptığı işi önemseyen bir enerji varlığını hissettiriyordu.
Üretimin kısır ve ilişkilerin kasıtlı olduğu bir ortamda usul usul ama keyifle, hayatı unutmadan kendini sanatla yenileyen, kavga değil tartışma yaratan ve en önemlisi şok etmek yerine şaşırtmayı seçen, dingin ama konuşkan bir dünya. Geveze değil ama konuşkan.Kendi adıma Tiyatroda aradığım bu. Oyun Atölyesi, bu tür özlemleri hem oluşturduğu mekanla hem de repertuarı ve sahne performansı ile karşılayan bir serüven içinde. Farklı olmayı göze alabilmek ve "korku"nun kıymetini bilmek ne de olsa pek yaygın bir alışkanlık değil. Devletten, çoğunluğun daraltan etkisinden, popülizmden , kaale alınmamaktan korkmak kıymetlidir ve korkunun ecele faydasının eceli yakınlaştırmak olduğunu bilmek de. Ecele karşı direnmek için bir araya gelemeyen insanlar tek tek kendilerini yok ederken, bir yaşam direnişi, bir hayır ve yadsıma eylemi olarak kendi "boş alanını" yaratma cesareti bana göre en değerlisidir. Salt bu nedenle olsa bile Oyun Atölyesi'ni canı gönülden ve tüm hücrelerimle kutluyorum. (Yıllardır bir sevinci, bir başarıyı kutlamak ve yapılanlar üzerine yapıcı bir eleştiri getirebilmek konusundaki özlemimi de hesaba katarak).
Oyuna gelince... Anthony Horowitz'in "Ermişler Ya da Günahkarlar"ı son yıllarda izlediğim iyi metinlerden biriydi ve taşıdığı iddia, reji ve özellikle Haluk Bilginer'in bıçak sırtı yorumuyla buluşan sağlam bir deneyimdi. Deneyim daha çok seyirci için kullandığım bir terim. Zira oyun süresince anımsatılan ve reji ile de algımızı sürekli sınayarak bizleri yadırgatan bir durum; "hiçbir şey göründüğü gibi değildir", Haluk Bilginer tarafından ete kemiğe bürünmüş bir gerçeklik olarak bıçak sırtı bir ortamda seyirciyi de dozu iyi ayarlanmış bir kuşkuculukla oyuna dahil etti.Öyle ki anlamlandıramadığınız bir ortamda bir türlü ele geçmeyen ve üstün bir zekaya işaret eden mantık oyunlarının izini sürerken, bir anda içine çekildiğiniz ortamın siz hiç farkına varmadan bambaşka bir boyut kazandığını görmek ve gördüklerinize alışmadan algınızdan şüphe duyacak denli görünenin sizle sürekli bir biçimde oynadığı oyuna mesafeli durabilmek ya da en azından çaba sarfetmek gerçek yaşam ve bizleri çevreleyen gerçeklik hakkında tedirginlik yaratıcı bir deneyime sürüklüyor izleyiciyi.Oyunun sürprizli finaline mantıksal olarak seyirciyi hazırlayan (çünkü metni rejinin sağladığı bütünlükle de seyirciye tüm olasılıkları sezdirecek denli iyi aktaran) ama ikna gücünü sonuna dek kullanarak duygusal açıdan kendine inandıran bir oyunculuk finalde çifte sürprize yol açıyor kanımca. İlk sürpriz oyun içinde oyun ile zaten hedeflenen sürprizken, ikincisi seyircinin en gelişkin polisiye kurgu yeteneği ile olası sürprizi tahmin etmesine rağmen Haluk Bilginer tarafından bu tahminin gerçekleşme anına yine de hazırlıksız yakalanması. Ki, bence oldukça keyifli ve estetik bir oyuna gelme deneyimi idi. Tabii finali hiç ama hiç tahmin etmeyen seyirci açısından da ayrı bir keyif katmanı söz konusu. Gidişat ne olursa olsun oyunun son 5 dakikasını bütün oyunu yeniden gözden geçirmemizi sağlayacak bir yoğunluğa taşımak hele fiziksel şiddetin sahnelenmesinin çok zor olduğu oyun-seyir yeri mesafesinde gerçekten zor bir iş.Ayrıca Haluk Bilginer'in yorumunda ortaya çıkan bu ikna yoğunluğu finalde meslekdaşı ile girdiği iddialaşma açısından da tutarlı. Yani bıçak sırtılık, oyunculuk hünerine bağlı teknik bir mesele değil, metne eleştirel bir mesafeden bakılarak çıkarılan keyfin de kanıtı gibi. Rolün katmanlarının oyuncu ile buluşabilme koşulu sanırım oyuncunun sahnede oyuncu olarak değil yaşayan bir insan olarak varolma deneyimidir. Kendi adıma "Ermişler ve Günahkarlar" da son yılların en popüler insanlarından biri olarak Haluk Bilginer'i oyunun ikinci dakikasında unuttuğumu görmek beni sevindirdi. Dr. Farguhar üzerinden sahnede tanık olduğumuz intim şiddeti ve buna eşlik eden üstün akıl yürütme gücünü Styler rolünde Bülent Emin Yarar ve Hemşire Plimpton ile Şenay Gürler'in zaman zaman kendini fazla hırpalayan yorumları tehlikeye soksa da gerilimin ve akıl oyunlarının yarattığı temponun keyfi eksilmedi oyun süresince. Hemşire Plimpton'un üzerinde "fazla" çalışılmış kostümünü oyunun gerilim dokusu içinde biraz erken ve fazla açıklayıcı bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim.Müzik, ışık ve dekor tasarımını ve realizasyonunu,reji tercihlerini bütünleyen ve asla öne çıkmayan dozları nedeniyle kutlamak gerekiyor. Sezdirmeyen ama etkin bir varlık oyunun iddiası açısından çok önemli ve başarılmış bir gizil güç sanırım. Işıl Kasapoğlu oluşturduğu kompozisyonla bu gizil gücü korumayı başarmış.
"Oyundan Düşünceye" sevgili hocam Sevda Şener'in bir kitabının adı ve ben bu başlığı oyun seçiminden tiyatro alanındaki varoluş biçimine dek Oyun Atölyesi üzerinden gündemi ve realiteyi düşünmek için ödünç aldım.Yıllardır kendi tiyatro serüvenim içinde öğrendiğim en önemli şey, toplumsal tavır ve demokrasi bilincimizin en net açığa çıktığı alanlardan birinin de oyun-seyir yeri olduğu gerçeğidir. Kendi kimliği ve gerçeklik algısı dışında kalan dünya ile ilişki kurma konusunda istekli olmayan insanımız, tiyatro sahnesinde de kendi gündelik gerçekliğini veya düşünce dünyasını aşan farklı durum ve yaşantılara açılmakta da aynı gönülsüz tavrını sürdürüyor genellikle. Belki bu nedenledir ki adaptasyon özellikle küçük kent tiyatrolarında sıkça başvurulan bir yöntem. Yakınlık ve benzerlik aynılıkla yer değiştiriyor böylece. Tanıdık durumlar ancak "tanış olmakla" mümkün hale geliyor. Tiyatro sanatının demokratik içeriği empati (gerçekçi akımın empatisi değil kasdedilen) kurma yeteneği iken, bizde bu durum,kendinin kılma, mülk edinme durumuna dönüşüyor.
Diğer uçta ise özellikle modern sonrası tiyatronun kendi içinde bir senteze ulaşmayan ve ulaşmasına da pek izin verilmeyen laboratuvar içeriği, empati yeteneğini baştan imha eden ve giderek benzerlik dahi kurma olanağını ortadan kaldıran bir anlamsızlığa sürüklüyor izleyiciyi. Bu kez elinde kendinin kılacağı, mülk edineceği bir özdeşlik nesnesi kalmayan seyircinin kendisi dışlanıyor "farklı" olduğu için. Her iki durumda ister izleyici tarafından içeriğin ve biçemin yani teatral bütünün dışlanması, ister sahnede üretilen bu teatral bütünün izleyiciyi dışlaması anti demokratik bir ilişkisizlik zemini inşa ediyor. Her bir alan diğerini "ötekileştirmek" suretiyle geçersiz ve işlevsiz kılıyor.
Ermişler Ya da Günahkarlar' a giderken sahip olduğum beklenti ufku, bu zemini, seyirci cephesinde oyun yeri lehine kırdığına daha önceki oyunlarından tanık olduğum bir tiyatro grubunun seçtiği oyuna dairdi daha çok.
Yani, tiyatronun yenilikçi macerasını salt performans-happening vs. bezdirici deneyselliklerde aramanın dışında da seçenekler olduğunu bizlere anımsatan ya da yaşamın kendisini aşacak denli somutluk kaygısı güden ve tiyatronun özünde olup tiyatro izlememizi sağlayan insana dair çatışma zenginliğini ve kurgusallığı yok sayan iki kutbun ötesinde belki de sıradan, bildiğimiz ama bize sunulduğu biçimiyle ilgimizi hak eden mütevazı bir tiyatro olayı bekliyordum.
Yani gündelik, yani sıradan bulup dikkat etmediğimiz pek çok küçük ama önemli ayrıntıyı araştırıp seçerek sahneye taşımaya "gönül indirmek"ten sakınmayan, yeniliği salt biçemde ve görkemli prodüksiyonlarda aramayan, yalın bir yaklaşım ve yalın bir tiyatro anlayışı. Takdir edersiniz ki yalınlık sahne sanatları için en büyük iddiadır. Sahne yaşantısında derinleşmek, ayrıntıları işlemek, ustalığı ve profesyonelliği insanın gözünün içine sokmayacak bir mütevazılık içinde savaş meydanında ayakta durabilmek. Yani Entelektüel ve profesyonel olmaktan kaçınmamak...
Cesaretin ve çaban için teşekkürler Oyun Atölyesi...
Farklılığın için de... .









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 16:19   #14 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan



EVLİLİKTE UFAK TEFEK CİNAYETLER

Nihayet iki ay öncesinden bilet aldığım oyunu izliyorum... Beklentim üst seviyede..Yağmurlu bir cuma akşamı. Elimde şemsiyem, şalım, paltom...Salon sıcak, yanımdaki iki koltuk da boş, geniş geniş kuruluyorum koltuklara ...Ne de olsa hayatımda ilk defa bir oyun için iki ay öncesinden bilet almıştım...Heyecanla bekliyorum perdenin açılmasını...
Eric-Emmanuel Schmitt tarafından yazılan bu oyun, iki kişilik.... En son oynadığı reklamla oyunculuğuna bir kere daha hayran bırakan Haluk Bilginer ve kitlelerce dizilerden tanınan ama aslında köklü bir tiyatrocu olan Vahide Gördüm ...Kemal Aydoğan�ın yönettiği oyunun sahne tasarımı Bengi Günay�a, müzikleri Tolga Çebi�ye, ışık tasarımı ise İrfan Varlı�ya ait.

Perde açıldı...
Dakika bir, gol bir ...Sahnenin sol tarafını kullanmışlar giriş için.. Derinlik katmışlar ve ışıklandırarak kapının arkasının görünmesini sağlamışlar.....Hayran oluyorum�
Herhangi bir evin sıradan bir odası var tam karşımda... Hani biliriz ya bir evi yaşanılası kılan içinde yaşanılanlardır... Anlıyorum ki, bir çiftin �özeline� tanıklık edeceğim biraz sonra.. Çalışma masası , tüm duvarı kaplayan tozu üstünde bir kitaplık, tablolar, koltuklar , küçük ve samimi bir oda...
Aslında ağır hüzün var bu oyunda...
Düşünün kısa bir an..On beş yıldır evlisiniz. Birden kocanız bir kaza geçirir ve hafızasını kaybeder. Size ise ona olanı biteni hatırlatmaya çalışmak kalır..Ne yapardınız ? Bu hamuru istediğiniz gibi mi şekillendirirdiniz ? Yoksa �
Sonra neler olurdu? ..Memnun olur muydunuz yarattığınız eserden...Sahiden siz onu nasıl sevmiştiniz ? Hangi halleriyle...Hatırlamıyor musunuz artık...O kadar oldu mu unutalı ?
Bir kitapta şöyle yazıyordu , �İlişkinizi sorgulamaya başladığınız an , O�nu ilk gördüğünüz anı hatırlayın...Yüzünüzde hala bir gülümseme varsa doğru yoldasınız�� İşte bu oyunu izlerken bu satırlar geldi aklıma birden.
Kadınlar Venüs�ten , Erkekler Mars�tan...
Hafızası oyunlar oynayan bir adam , karşısında ne yapacağını neyi söyleyeceğini şaşırmış bir kadın..On beş yılın sonunda ilişkileri iki tarafın da bakış açısıyla ameliyat masasına yatırmayı becerebilen bir çiftin hikayesi. Aslında acı ve hüzün her saniyede başrolde ama bana drammış gibi geldi...İnanılmaz gerildim oyunu izlerken... O gerilimi saniye saniye hissettiren iki dev oyuncuydu şüphesiz.. Hani tek kelime bile yazamam oyunculukları için.. Ama Vahide Gördüm�ü böyle şehirli modern üst tabaka bir kadın rolünde görmek kesinlikle apayrı bir zevkti
Bu oyunu izleyin... Unutmaya çalıştığınız, ama birlikte yaşamayı da öğrendiğiniz acılar vuracaktır yüzünüze.. Hatırlayacaksınız kısa bir an ne yaşamakta olduğunuzu ama korkmayın sonra unutacaksınız......Oyundan sevgilinizle çıkarken muhtemelen bir müddet sessizlik olacaktır...Sonra espriye vurup replikleri, kendi oyunlarınıza devam edeceksiniz
Kendimden bir şeyler buluyorken oyunu izlerken, görüyorum ki salondaki Ayşe, Fatma Ergün, Sevil de bir şeyler buluyorlar kendilerinden...Salondaki herkesin yüzünde kendilerine bile itiraf edemedikleri acı-tatlı karışık ifade var, görüyorum.
İki ay sonrası için şimdiden iyi seyirler...









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 16:21   #15 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

BERNARDA ALBA�NIN EVİ
İçimde bir hoşnutluk var.
Zira, Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi� nde, Bernarda Alba� nın Evi� ni izledim.
Tiyatro seyirciliği maceramın bir numaralı kahramanı olan İBB Şehir Tiyatroları� yla, geçen sezon sancılı bir ilişkimiz vardı�Bu sancı, biletlerin satışı bir bilet firmasına teslim edilip, o firmadan kaynaklanan aksilikleri yaşamak zorunda bırakılışımızla başladı.

Biletleri bir liraya satarak yapılan beceriksizce promosyon ve tiyatronun, tiyatrocuların düşürüldükleri durum, sırf neredeyse bedava diye asla cazip bulmayacağı oyunlara bilet alıp oyunu kendilerine de, oyunculara da zehir eden seyircilerin kulağımıza gelen haberleri var sonra.

Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkıldı yıkılacak diye diken üstünde, bütün bir sezon internette reklamı yapıldığı halde asla oynamayan Saygılı Yosma� nın oynatılmama sebeplerini düşünüp dururken biz, bir türlü şöyle koltuğumuza kaykılıp zevkten dört köşe olarak izleyebileceğimiz bir oyun bulamayışımız, bulduklarımızı � sanki zaten olması gereken bu değilmiş gibi - başımıza taç diye konduruşumuz, şahit olduğumuz şaşılası isteksizlikteki oyunculuklar, şaşılası hantallıktaki rejiler, müzikli oyunların müzikal yetersizlikleri derken, Şehir Tiyatroları� ndan bütünü bütününe kopmayışımız, geçen sezonun yapımlarından Keşanlı Ali Destanı� nın, Barut Fıçısı� nın, Titanik Orkestrası� nın yüzsuyu hürmetine olsa gerek.

Uluslararası Mekan Tiyatro Festivali� nin de yapılmadığı bir yazı geride bıraktıktan, 2007-2008 sezonu adeta bariz bir tekseslilikle başladıktan sonra, sezonun ikinci ayında, Üsküdar� da Bernarda Alba� nın Evi� ni izledim.
Şimdi içimde bir hoşnutluk var.

Çünkü Engin Alkan, hala Şehir Tiyatroları� nda. Hala oyun koyuyor sahneye. Hala aydınlık şehidi bir yazarın oyununu; kimsenin yapmadığını yapıp internette açık prova günlükleri yayınlayan bir rejisörün temiz, pürüzsüz ve yaratıcı rejisiyle izlememiz mümkün.
Çünkü, Şehir� de hala muhteşem oyuncular var. Bernarda Alba olmak için yaratılmışçasına oynayan Ayça Telırmak, bir insan en fazla ne kadar Poncia olabilirse sahnede o kadar Poncia olarak her rolün oyuncusu olduğunu ispat eden Sevil Akı, kanlı canlı bir Amelia yaratan Ayşen Çetiner, Angustias� ta kusursuz inandırıcılıktaki Elçin Altındağ, kendisine dair ezberimizi Dilenci Kadın� la bozan Oya Palay... Ve Martirio rolünde içinden görülmedik, duyulmadık bir cevher çıkaran, kendisini önceden bilmeyenleri duygulandıran, bilenleri ise büyüleyen Özlem Türkad...
İçimde bir hoşnutluk var çünkü tiyatronun, Şehir Tiyatroları� nda kaybettiğim o büyüsünü, yine Şehir Tiyatroları� nda anımsadım.


Bu oyunu gidip görmenizi tavsiye ederim. Belki hayatınızdaki eksikliğin farkında bile değilsiniz, izledikten sonra farkına varacaksınız.
Belki sadece güzel rejinin, güzel dekorun ve ışığın, cüretkâr farklılıktaki kostümün, özenle seçilmiş müziğin, vurucu hikayenin ve üst düzey oyunculuğun tadını çıkaracaksınız.

Belki de, insan ruhunun, insan sıcaklığının, tabulara, bağnazlığa, aile ve çevre baskısına karşı duruşuna yazılmış bu en kalp acıtıcı övgü, size bir şeyler söyleyecek. İnsan üstünde kurulan baskının, sonunda nasıl ters tepebileceğine dair bir söz? Belki de günümüze dair bir kelam?
Belki de değil...
Başka bir şey için değilse de, Bernarda Alba� nın Evi� ni, sadece tiyatroyu sevdiğiniz için izleyin.
BERNARDA ALBA� NIN EVİ
Yazan: Federico Garcia Lorca Çeviren: Hale Toledo
Yöneten: Engin Alkan Dramaturg: Sinem Özlek Dekor Tasarımı: Ayhan Doğan Kostüm Tasarımı: Nihal Kaplangı Işık Tasarımı: Özcan Çelik Efekt Tasarımı: Levent Akman
Bercis Fesci ( Maria Josefa ), Hülya Arslan ( Hizmetçi ), Sevil Akı ( Poncia ), Dilenci Kadın ( Oya Palay ), Ayça Telırmak ( Bernarda ) Aslı Altaylar ( Adela ), Özlem Türkad ( Martirio ), Ayşen Çetiner ( Amelia ), Elçin Altındağ ( Angustias ), Neslihan Öztürk ( Magdalena )










Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 16:21   #16 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

oyun eleŞtİrİlerİ
Sığın(M)ak
sığınacak yerler ararken ikimiz de
neden birbirimize sığınamadık
halbuki sarabilirdik yaralarımızı
sen bendekileri ben sendekileri görebilecek kadar cesur olsaydık

İki adam var karşımda;
Biri �öylece duran��
Çıkarıp sırtından memleketini portmantoya asmış. �Bir gün tekrar giyebilirim aman leke değmesin� diye dönebileceği bir bayram sabahına saklamış. Unutmuş büyüyeceğini, memleketinin ona bir gün küçük gelebileceğini ve çıkartıp koyunca köşeye bir daha asla geri giyinemeyeceğini. Hatırladıkları ile yetinmeye çalışırken unutmaya başladığı hikâyesi için her gün gördüğü her şeyi yeniden yazmış. Dilini bile bilmediği bir ülkede kör-sağır-dilsiz kalmış. Herkes onu fark etsin diye cafcaflı giyinmeye çalışmış, fakat giyindikleri üzerinde hep iğreti durmuş.
İki adam var karşımda;
Biri bir şeye değil bir şeyden kaçan, kaçmaktan bir gün dönebileceğini unutan. �duran�ı durmadan harekete geçmesi için dürtükleyen, acıtan, kanatan, kızan. Konuşan konuşan hep çok konuşan�
İki adam var karşımda;
Biri daha fazlasını isterken diğerinin bildikleri canını yakan.
İki adam var karşımda;
Hayatın son derece gerçek olduğunu feci halde öğrenen, mutlu sonla biten masalların sadece çocuklara anlatıldığını bilen, ama yine de kanmaya ihtiyacı olan. Nasıl biteceğini kestiremedikleri hikâyelerine; biri sürekli mutlu sonlar yazarken, birinin sonu diğerinin cebinde olan.
***
Birbirlerine hiçbir zaman herhangi bir şey için söz vermemiş olsalar da gördükleri hikâyeyi hiçbir zaman olduğu gibi anlat(a)masalar da bu iki adam birbirlerinin içini görüyor. Birbirlerinin her anında, her hareketinde ne yaptıklarını biliyorlar. Hem içsel yolculuklara çıkıyor, hem de birbirleriyle özdeşleşmeler yaşıyorlar; bazen farkında olmadan bazen tamamen kasıtlı. Ama sınırlarını biliyor, birbirlerinin canlarını yaktıklarını anladıkları anda susuyorlar ve konu profesyonel bir şekilde değiştirilse de aslında hep aynı noktada takılıp duruyorlar. Çünkü gitme haklarını bir defa kullandıkları için, ne kendilerinden ne birbirlerinden çekip gidemiyorlar. Aslında birbirleriyle hesaplaşıyormuş gibi yapsalar da çoğu zaman gördükleri hesap birbirleriyle değil kendileriyle.
Biri�nin son şansı Diğeri, Diğeri dönecek bir yeri olduğuna inandığından hep ertelemiş dönüşünü, kazandıkça daha çok kazanmak istediğinden Biri�nin içine yerleşmiş. Diğeri ufak tefek şeyleri hatırlayıp Biri�ne anlatıyor, dönecek bir yeri olmadığından hatırlayacak bir şeyi de yok sanki Biri�nin. Diğeri, Biri�nin içinde yaşasa da, Biri bir cenin yalnızlığına gömülmüş dünya adlı kalabalık rahimde.
Biri�nin �iktidar olmayı isteyişi ve ideal köle arayışı� Diğeri�nin Biri�ni Tanrı gibi görmesine yol açıyor, Biri bile şaşıyor sebep olduğu görme biçimine, sonra gülüveriyorlar tekrardan olana bitene.
Çocuktan daha çocuk iki kocaman adam, Biri�nin kimliği kalmamış, Diğeri�nin zaten bir benliği hiç olmamış. Ne kadar birbirlerine benzer olsalar da korkularında bile aidiyet duygusundan yoksunlar ya da belki korkularının sebebi aidiyet duygusundan yoksun oluşları. Ama ortak bir şey var, ikisi de �kandırılmaya� muhtaçlar ve bu ihtiyaç doğma ihtiyacı kadar acı.

niye ölmemeli öyleyse yaşamak mutlu bir devinimse
İlker Ayrık ve Aykut Taşkın�ın 2005 yılında kurdukları Pervasız Tiyatro adıyla, bir buçuk iki sene önce Buğra Kolcu anısına oynadıkları �Sığıntılar�ı bu sezon tekrar sahneye taşıdı. Sahnede beraber izlemeye aşina olduğum bu iki yüz, aslında çok sık karşılaşmadığımız, penceresi bile olmayan bir odada yaşayan, birbirini tesadüfen tanıyan, biri zenci diğeri beyaz ikiz kardeşlerin hikâyesini anlatıyor. Oyun her Cuma saat 20.30�da Müjdat Gezen Tiyatrosu�nda oynanıyor.
Oyundaki kimliksizlik, aynı zamanda bir savunmasızlık duygusunu da oluşturuyor. Kimliklerini bir yerlerde unutan insanlar birbirlerine kendilerini ne kadar çok savunurlarsa savunsunlar sadece insani korkularla dünyadan korunmak için çoğu zaman yine birbirlerine sığınıyorlar.
Oyun son derece kışkırtıcı aslına bakarsanız, hesaplaşma isteğiniz ve baş kaldırma arzunuz artıyor bazı sahnelerde, bazı sahnelerde ise koca bir boşluğa sürükleniveriyorsunuz. Çok fazla göze sokmadan, daha ziyade göz çıkarılarak anlatılıyor çoğu şey, dikkatinizi gerçekten verdiğinizde duyduğunuz replikler yutkunmanızı zorlaştırıyor.
Kimlik duygusuyla birlikte gelişen ego iktidar olma hevesini arttırırken insanlarda kimliksizlik ise doyumsuzlukla eş değer bir tanım halini alıyor gitgide. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın �Sığıntılar� adlı oyunlarında kendilerinden soyunabildiklerinde insanların gerçekleri daha iyi görülebileceğini düşündürüyorlar. Ansızın kafanızın üzerinde bir baloncuk �acaba?� diyor. Sanırım savunmasızlık duygusu ya da korkusu insan olduğumuzu anımsatıyor bizlere. Bir an için bile olsa başkasının yerine düşünmemizi sağlıyor.
Pervasızlar manifestolarında çalışmalarını şimdiki zamanla alakası olmayan başka bir zamanda, bugünkü ülkeyle alakası olmayan bambaşka bir coğrafyada sürdürdüklerini sanmakta olduklarını dile getiriyorlar. O yüzden sanırım Biri�nin ve Diğeri�nin bir dilek hakkı olsaydı bu dünyayı bir daha hiç dilek dilemeye gerek kalmayacak bir yer yapmak isterlerdi.
Ve belki de kim bilir çocukça bir bilmeceden çıkmıştır belki de her şey�
Peki, sizce nedir hem var hem yok olan şey?









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 16:22   #17 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

KAÇAMAK
Açık Havada Yıdızlar Altında Kaçamak...
Hımm tadından yenmeyen bir oyun..Son zamanlarda hiç bu kadar gülmemiştim.. Kelimenin tam manasıyla bir vodvil. Hareketli, temposu hiç düşmeyen , eğlenceli güldürü.. Yanlış anlaşılmaların ortaya çıkardığı komik durumlar..Ardı ardına yaşanan olaylar silsilesi...Aşık bir adam hem de nasıl aşık, komşusu kıskanç mı kıskanç bir koca, billur sesli bir hizmetçi ama aslında şarkıcı, matrak bir dost ve daha neler neler.....
Gerard Lauzier'in "L'amuse Gueule" isimli oyunu Gencay Gürün tarafından türkçeleştirilmiş ve Metin Serezli tarafından yönetilmiş. Oyunda Metin Serezli ile birlikte Kerem Atabeyoğlu, Argun Kınal, Ebru Vardal, Levent Ulukut, Gözde Kansu, Somer Karvan, Melis Eronat, Serkan Budak, Fatoş Güçlü ve Tuğçe Doraz rol alıyorlar. Açık Havada Yıdızlar Altında Kaçamak...
Hımm tadından yenmeyen bir oyun..Son zamanlarda hiç bu kadar gülmemiştim.. Kelimenin tam manasıyla bir vodvil. Hareketli, temposu hiç düşmeyen , eğlenceli güldürü.. Yanlış anlaşılmaların ortaya çıkardığı komik durumlar..Ardı ardına yaşanan olaylar silsilesi...Aşık bir adam hem de nasıl aşık, komşusu kıskanç mı kıskanç bir koca, billur sesli bir hizmetçi ama aslında şarkıcı, matrak bir dost ve daha neler neler.....
Oyun Jerar�ın yıllar önce aşık olduğu Florans ile geç gelen buluşmasını yaşamaya hazırlanırken , kapıda kalan karşı komşunu yarı çıplak bir şekilde evine almasıyla başlıyor.. Kıskanç koca olayları yanlış değerlendiriyor , Florans�ın kocası Jerar�ın evine kadar geliyor, Hizmetçinin gizli aşk kaçamağı ortalığı iyice karıştırıyor bu kadar yanlış anlaşılmanın ortasında New York �tan çıkıp gelen dost olaylara tuz biber ekiyor...Gel de çık işin işinden.. Oysa Jerar tüm iyi niyetiyle aşık olduğu kadınla tatlı bir kaçamak yaşamak istemişti. Hem de öyle günümüz erkekleri gibi şipşak bir kaçamak değil...Oldukça romantik en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir kaçamak...Bu centilmenlik bu kibarlık �Böyle erkekler kaldı mı ?� dedirtiyor insana ..

BİR USTA: METİN SEREZLİ�
Herkesin ömrü hayatında en azından bir kere sahnede izlemesi gerekir bu dev sanatçıyı... Enerjisi bitmek bilmedi...Bir saniye bile gözümü alamadım onun üzerinden... 73 yaşında ve bu performansa şapka çıkartılır, ayakta alkışlanır, elleri öpülür belki önünde amuda falan kalkılır ve daha neler yapılsa az... Mükemmel bir disiplinle çok çalıştığı belli. Banka reklamlarında ya da �Olacak O Kadar� skeçlerinde görüp tanıdığımız bir adamı yıllar hiç mi değiştirmez...Şarap gibi yıllandıkça oyunculuğunun lezzetine lezzet katmış.
Diğer oyuncularda ustalarına yakışır bir performans gösterdiler gerçekten... Tek bir takılma ya da replik unutma olmadı.. Mikrofonsuz, açık havada en arka sıraya kadar duyurdular seslerini...Bir de o bayanlar nereden marstan mı bizim gibi ? Tüm oyuncular üstlerine düşeni layıkıyla yaptılar...... Yalnız içlerinden bir tanesi kesinlikle favorimdi.. Boris yani Kerem Atabeyoğlu� Kesinlikle oyunun en zengin tiplemesiydi. Gömleğine de bayıldım...Rus aksanına da bayıldım...Sinirlendiğinde tükürmesine bile bayıldım...Hep sahnelerde kalın olur mu ? Sizi izlemek ayrı bir keyif..
DEKOR ŞAHANE....
Dekor şahane.. Gözü asla yormuyor.. Asansöre bayıldım...Sadece 10. katın balkonundan öyle bir manzara görülebilir mi onu bilemedim.. Yani uzaktaki direği falan görebilir miyiz cama uzaktan bakınca...Hani gökyüzü ve kuş falan olsa...Neyse kusur aramak için yormayayım kendimi en iyisi.. Gerçekten ellerinize sağlık Nilgün Gürkan�Müziğe bir iki yer dışında pek ihtiyaç duyulmamış.. Işık oyunu da yoktu.. Kostümler ise gayet özenle hazırlanmış.
Esprilerin oyuna yedirilmesi ve sunumu ise harika�
Eğer bir çözümse bu, her sorun yaşadığımızda fetüs gibi kıvrılalım bir kanepenin üzerine, her şey süt liman olana kadar öylece kalalım... Bu espriye sanırım 10 dakika falan güldüm ben...
Kıssadan hisse bir kaçamak yapın, bu oyun eğer yeni sezonda da oynanırsa kesinlikle kaçırmayın�Çok eğleneceksiniz.
Tiyatro İstanbul sahnelerdeki yerini, Gencay Gürün titizliğiyle iyice perçinlemiş.
Nice uzun yıllar sahnelerde olmaları dileğiyle









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-2007, 16:22   #18 (permalink)
Üye Bilgileri
Üstad
 
violet kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 71,422
Rep Gücü: 2974
Rep Puanı : 290091
Rep Seviyesi: violet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstarviolet Repstar
Varsayılan

HAYATIMIZ KÖŞEBAŞI...
Oldukça uzun sayılabilecek bir aradan sonra, biraz da utana sıkıla gidiyorum bu yıl beşincisi düzenlenen Kadıköy Tiyatro Festivaline.. Hangi oyunun oynandığını, gittiğimde oğreniyorum... Kartal Sanat Tiyatrosu., �Hayatımız Köşebaşı�..Anımsadım bu topluluğu�Tiyatrosu yıkılan ama her şeye rağmen hep tiyatro diyen grup değil mi ? Üstelik yirmi yılı aşkın bir süredir tiyatro yapıyorlar.
Yazar : Metin Balay Yöneten : Nihan Nadi Ülger, İki perde komedi�
Yıldızlar altında tiyatro..İnsanın saçıı okşayan ılık bir rüzgar, hafif kapalı bir gökyüzü, bulutların ardına gizlenmiş yıldızlar ve de ilgili bir seyirci topluluğu.. Kısaca hava ve zemin harika bir oyun izlemeye pek bir elverişli...
Lütfen!!! Açık havada olmasına rağmen �oyun boyunca sigara içmeyiniz çekirdek çitlemeyiniz� anonsu..Alkış..
Oyun başlıyor...
SUÇUN BÜYÜĞÜ MAKBUL....
Güncelliğini hala koruyan bir oyun. Hepimiz biliyoruz ki 80 li yıllarda siyasette ya da ekonomide ya da yaşam koşullarımızdaki tüm arızalar şekil değiştirmiş gibi görünse de aslında aynı...Oyunun ana fikri en geniş tanımıyla bu. Oyun altı kısa oyundan oluşmuş. Her birinde konu farklı. Bir otobüs durağının önünde karşılaşan farklı hayatlar...Yaşam kavgasıyla değerlerin yitirildiği olaylar bütünü..
Skeçler uzun mu uzun... Oyuncuların performanslarını izliyorsunuz doya doya ama uzunluk sıkıcılığa dönüyor yine de... Her kabarenin sonunda farklı bir son var, bir sürpriz...Oyunun tamamında mevcut sisteme bir başkaldırı var.. AB , siyasi soygunlar, küresel ısınma, kadına şiddet, hırsızlık, zengin kızın fakir ama gururlu genç hikayesi� Canımızı sıkan, bildiğimiz ama kayıtsız kaldığımız her şeye değinilmiş.. Gönderme içeren replik alkışla seyirciden reaksiyon aldı. En azından seyirci koltuğundakiler o an için uyumadıklarını gösterdiler!!! Hayatımızın tüm gerçekleri sahnede çırılçıplak karşımızdaydı...Yani düşünmek için mesaiye gerek yoktu. Oyuncular üstüne basa basa söylüyorlar acıların repliklerini� Hatta es veriyorlar �aman dikkat işte bir gerçeği daha söyleyeceğim birazdan alkışlar hazırlansın� deyiveriyorlar beden hareketleriyle...
Bunları biliyoruz, evet bunlar söylensin, hep dile getirilsin...Ama tarz bu kadar klasik olmak zorunda mı?. Söylemde,biçimde biraz yenilik şart ...Konular benzer olunca oyundan farklı bir yaklaşım bekliyor insan.. Koreografileri ya da söylenen şarkılar özellikle ikinci yarıda söylenen rap tarzı şarkı biraz farklı bir soluk getirmiş olaya.. Yine de �sanki yaz rehaveti çökmüş oyunculara, az mı çalışılış yoksa� dedirtiyor seyirciye...
Bir iki esprinin de güncellenmesi gerekiyor... Mesela bir oyunda �seçim var yakında� deniyor...Seçim bitti ama.
Dediğim gibi 6 kısa oyun var, aslında konular birbirinden bağımsız ama aslında bağımlı.. Aslında bağımsız sandığımız olayların, bizi bağlaması gereken nokta açık.. Biraz eğitim biraz sevgi, biraz saygı...İlla ki eğitim, illa ki sevgi...Neyse bu nerden baktığına göre de değişir gerçi.
Hemen arkamda oturan iki teyze, Murat�ı türkü söyleyen hamal rolünde gördükten sonra , bir sonraki epizotta şivesi biraz daha düzgün yankesici rolünde görünce iddiaya girdiler �Bunlar aynı çocuk mu yani şimdi..Allah Allah, bak sen kerataya.�...
Oyununun bitiminde kendini orta yaşlı kadınların sevgi çemberinden zor kurtaran Murat Akpınar idi. Gecenin en parlak yıldızı... Yönetmeni ondaki cevheri görmüş ve iyice parlaması için bol bol fırsat vermiş.. Diğer oyuncular da en az Murat kadar başarılı idi. Özellikle bayan arkadaşlarımızı da daha fazla tipte görmek isterdik doğrusu. Çünkü oyunun yapısı buna çok müsaitti.
Murat, belki Hülya Avşar� ın aradığı tipte(!) bir jön olmayacak ama yelpazesindeki tiplemelerin çeşitliliği sayesinde aranan bir oyuncu olacak, bu kesin.
Son olarak ,
Asıl ayakta alkışlanması gereken Kartal Sanat Tiyatrosunun inadına tiyatro yapmak sevdasından bir an için bile olsun vazgeçmemiş olması. Emek emek inşaa ettikleri Kartal Sanat Tiyatrosu Atalar Kültür Merkezi, bol alkışlı oyunlara sahne olur umarım...Bu ekibi daha coşkulu oyunlarda, salonlarında izlemek kararıyla ayrılıyorum açıkhava tiyatrosundan.









Eskiden inSanLar YaLınAyak Gezerken .. AşkLar, AdamakıLLıydı .Şimdi inSanlar YaLın Ayak DeğiL Ama AşkLar Yarım YamaLak.
violet Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla