Unutulmayan Türkülerimizin Hikayeleri

Konu, 'Bunları biliyor musunuz?' kısmında Tılsım tarafından paylaşıldı.

  1. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Erisin De Dağların Karı Erisin

    Erisin ya! Erisin de sular düz ovayı bürüsün. Cümle alem de baharı geçip yaza ulaşsın... Yaylaya yürüsün. Eee n'olacak cümle alem yaylaya yürürse? Hüseyin de Emine'yi alıp kaçacak. Yani eskilerin deyişiyle ölme eşeğim yaz gelsin!...

    Emine bir köy kızı... Ama köyün varsıllarından. Hüseyin de aynı köyden... Ama yoksul. Aynı havayı soluyorlar. Aynı pınardan su içiyorlar. Ama biri varsıl. Öteki yoksul. Ne ki Hüseyin'le Emine birbirine vurgun. Emine için ya Hüseyin olur; ya da hiç kimse. Hüseyin için de varsa yoksa Emine. Neden derseniz diyelim! Bir gün sığır sürerken köy meydanında göz göze gelmişler. Bakışmış gülüşmüşler. Sonra da ıpılık bir dostluk başlamış. Arada bir buluşup kavilleşmişler. Hüseyin yüzünü kızartıp Emine'yi babasından istetecek. Olursa olur; olmazsa Emine'nin bohçası hazır olacak. Yani ki kaçacaklar. Köyden hatırlı üçbeş emmi dayı. Köyün imamı öğretmeni muhtarı... Herkes Hüseyin'i seviyor. Emine'yle evliliğine yardımcı olmak istiyor. Ama ne mümkün? Emine'nin babası: "Yahu gerçekten Hüseyin efendi çocuktur çalışkandır dürüsttür. Verdim gitti!" der mi ki!. Demez. İlkin hoşgeldiniz beşgittiniz. Sonra da: "Ey imam efendi ey öğretmen ey benim güzel muhtarım bu işin oluru var mı? Ne zahmet edip geldiniz. Hüseyin kim ben kim? Sizin bu iş için gelmeniz bile benim kredimi düşürür. Davul dengi dengine vurur... herkes yoluna gitsin" der.

    Emine derseniz telaşlı... Babası yok derse bohçası hazır. Anasına demiş zaten. "Ölürüm de Hüseyin'den başkasına varmam. Ya Hüseyin; ya hiç kimse!" Gözü kulağı da babasının vereceği yanıtta. Bir yandan kahve cezvesini sürmüş ateşe; öte yandan gözü kulağı içerde konuşulanlarda... Kahve tepsisi titriyor elinde. Ya babası yok derse. Vermem derse. Giriyor içeri... Sırayla kahve sunuyor konuklara. Ama durum iyi değil. Babasında surat bir karış. Emine içeri girince konuşmalar kesiliyor. Bir şey duymuyor. Ama durumun iyi olmadığı da açık.

    Çok geçmeden konuklar ayaklanmış. El sıkışıp gitmişler. Babası cin atında. Açıyor ağzını yumuyor gözünü. "Köyde örf kalmadı. Düşünce sıfır! Ulan Hüseyin kim oluyor da benim kızımı istiyor. Hüseyin kendi karnını doyursun ilkin. Tövbe tövbe!" deyip dolanıyor evin içinde.

    Hüseyin sonucu duyunca deli koyunlara dönmüş. N'apsa ki! Emine'yi kaçırsa nereye gider ki! Kışın ortası. Yol-bel kar altında. Hele bir yaz olsun. Karlar erisin. Akan sular düz ovayı bürüsün. Cümle alem yaylasına yürüsün. Koyunlar koça karışsın. Ak kuzular melesin de ondan sonra gidelim. Nedeni de sığınak meselesi... Hiç değilse birkaç ay sığınacak yer gerek. Bu kışın ayazında kime sığınırlar ki... Yaz olsa bir tarlaya ırgat olurlar. Bir sürüye çoban. Kafalarını sokacak bir yer bulurlar. Sabır gerekli. Şunun şurasında ne kaldı ki kışın bitmesine karların erimesine.

    İyi hoş ama Emine'nin babasının kulağına da kar suyu kaçmış bir kez. "Kızın vakti geldi. Hayırlı bir kısmet çıksa da başını bağlasak... Al duvağıyla gelin etsek" diyor Emine'nin anasına... Ne desin anası... "Aman ha herif... Kızın kanlısı olma. O Hüseyin'den başkasına varmam diyor" diyemez ki. Derse dayak hazır. "Demek öyle hal. Deyip değneği almaz mı eline". Hem de nasıl... Ana suspus! Sanki o kızı o doğurmamış. Hiç söz hakkı yok... Onun için bir yabancı sanki. Susup dilini yutuyor. Emine telaşlı. Durmadan haber salıyor Hüseyin'e. "Karı kışı bıraksın götürsün beni. Yoksa geç kalacak" diyor. Korkusu da gelip gidenlerin çokluğu. Ya bunlardan birisi kendisini istemeye geldiyse. Ya babası "Verdim gitti" derse. Sanki içine doğmuş Emine'nin. Iraklardan bir atlı gelmiş. Atın terkisindeki heybe armağan dolu. Anasına ayrı babasına kendisine ayrı armağanlar. Belli ki varsıl. Atı da bakımlı. İlkin atın sırtındaki heybeyi omuzlamış konuk sonra da atı ahıra çekmişler.. Selam verip selam almışlar. Bir yorgunluk kahvesi içilmiş. Tabakalar açılıp tütünler sarılmış. Laf lafı açmış gelip Emine'ye dayanmış. "Bak değerli ağam... Bunca yolu bu karda kışta tepip neden buralara geldin diyeceksin. Elini öper bir oğlum var bilirsin. Gözümün nuru tek oğlum.

    İyi çocuktur. Hatırlıdır. Yol yolak bilir. Yakışığı yerinde gücü kuvveti iyidir. Ehh mal mülk dersen şükür Allaha kimseye muhtaçlığımız yok. Tarla takım koyun sığır... Çok şükür! Ne var ki zamane bozuk... Şöyle temiz süt emmiş biriyle başgöz edelim de gözümüz arkada kalmasın dedik. Varıp kapına geldik. "Hee" dersen gerisini düşünme... Başlıkmış takıymış düğün dernekmiş... Ne derseniz o olur"

    Emine'nin babası içten içe seviniyor. Gönlüne göre bir dünür çıktı diye... Hatırlı insan. Mal mülk de yerinde. Ee... üç köy uzaktaymış ne çıkar. Kız dediğin nasıl olsa yabana gidecek.. Ha bu köy ha o köy! Bunları geçirmiş içinden. Ama renk vermemiş.. "Ağam sağolasın var olasın. Bizi belleyip kapımıza gelmişsin. İyi. Hoş. Ama bi yol düşünelim de haber salalım sana.." demiş. Yenmiş içilmiş.. Baş köşeye serilen yatakta geceyi geçiren konuk ertesi gün geldiği gibi atına atlayıp yola düşmüş. Emine'de yürek selanik. Alıyor veriyor; veriyor alıyor. Varıp anasına: "Ana bak ben sana demiştim. Hüseyin'den başkasına varmam. Sakın ola bu işe he demiyesin" diyor. Diyor da anasını dinleyen kim. Babadan söz düşer mi. "Tam da bize layık bir aile. Malı mülkü yerinde. Başlığı da ne istersen veririm dedi. Gerisi can sağlığı.. İşi uzatmaya gerek yok... Haftaya haber salalım.. İstemeye gelsinler."

    Saat o saat! Söz o söz! Emine komada. "Ben mal mıyım istediğinize satıyorsunuz. Malı da mülkü da başını yesin. Ben varmam o adamın oğluna" diyor. Bir yandan da Hüseyin'e haber salıyor. "Yetti gayri. Al götür beni. Yoksa avcunu yalarsın. İş işten geçer" diyor.

    Hüseyin'dir doluya koyuyor almıyor; boşa koyuyor dolmuyor. Başını iki elinin arasına alıyor düşünüyor düşünüyor. Ne yapsa ki? Alıp karşı köye götürse kim evine alır. Emine'nin babasının zulmünü kim göze alır. Uzaklara nasıl gitsin. İş yok güç yok. Bir yaz gelseydi. Karlar eriseydi. Ak kuzular meleseydi... Olsaydı. Kalsaydı. Yatakta döne döne sabahı ediyor. Derken alacakaranlık ağarırken çat kapı! Emine... Elinde bohçası "Geldim Hüseyin" diyor. "Fırsat eldeyken ne yapacaksan yap! Durma köyden çıkalım. Yoksa babam bizi bize komaz." Hüseyin şaşkın. Çaresiz. Ama "geldiğin yere geri git" diyemez. Sonra ne der köylü. "Kapısına gelen kızı koruyamadı. Bu ne biçim erkeklik" demezler mi? Derler. Alıyor Emine'yi terkisine atlıyor ata... Ama nereye? Dağların karı erimemiş ki. Akan sular düz ovayı bürümemiş ki... Ak kuzular melemiyor ki... Öyle olsa vur yolun uzağına; kısmette ne varsa.. Ama şimdi? Ağa uyanıp da duyarsa... Adamlarını bindirip salarsa... Candarmalar yola düşerse... Akacak kan damarda durmaz... Dediği gibi de olmuş. Çok geçmeden bir yandan Emine'nin babasının adamları; öte yandan "Kızımı zorla kaçırdı" şikayeti üstüne candarmalar! Çok uzaklaşmadan yakalanmışlar. Hüseyin nezarete; Emine babasına teslim. "Ben ayrılmam. Ölsem de ayrılmam Hüseyin'den" diye yakarmış Emine. Ama boş! Hüseyin kodese; Emine baba evine! Gel zaman git zaman duruşma günü yaklaşmış. Emine'den koparılan Hüseyin öte yandan da yıllarca hapis yatacak. Tek umudu Emine. Eğer doğruyu söylerse ben kendi ayağımla gittim. O beni kaçırmadı. Eğer suç varsa benimdir" derse Hüseyin kurtulur. Yoksa işi zor. Ya babası? Babası bırakır mı Emine doğruyu söylesin. Karakolda bu böyle! Ya mahkemede? "Mahkemede bildiğimi söylerim" diyor Emine. Hüseyin derseniz telaşlı. Ya babasına uyarsa. Ya beni zorla kaçırdı derse. Umudu Emine'nin ifadesinde. Yoksa yıllarca çürüyecek hapiste. Alıyor veriyor... Derken mırıltı halinde dile getiriyor duygularını. Bir dilek bir istek oluyor düşünceleri dilinden dökülüyor bu türkü.

    Emine karakolda babasının dediği gibi ifade veriyor. Ama mahkemede iş değişiyor. Doğruyu olduğu gibi söylüyor. "Ben kendim gittim. O beni kaçırmadı" diyor. Hüseyin hapis yatmaktan kurtuluyor. Ama Emine'yi alıyorlar elinden. Olay bir türkü olup yılların ötesinden günümüze taşınıyor.

    Kaynak: Öyküleriyle Türküler 2 - Yaşar Özürküt


    Anonim - Beypazarı

    Erisin De Dağların Karı Erisin

    Erisin de dağların karı erisin
    Akan sular düz ovayı bürüsün
    Cümle alem yaylasına yürüsün
    Ak kuzular melesin de gidelim

    Aman da Eminem nasıl ettin bu işi
    Bitmedi ki dağ yolların kışı

    Pazarcılar gelir pazardan düzden
    Sırtındaki gömlek ketenden bezden
    Nasıl ayrılırım sen gibi kızdan

    Aman da Eminem nasıl ettin bu işi
    Bitmedi ki dağ yolların kışı

    Yazı yazdım ottan pınar başına
    Neler geldi şu gençlikte başıma
    Felek zehir kattı tatlı aşıma

    İfaden de doğru söyle Emine
    Mahkemede kurtar beni Emine

    Anonim - Beypazarı
  2. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Ağlarsa Anam Ağlar

    On dokuzuncu yüzyılda İmparatorluğumuzdan ayrılmak isteyen küçük devletler yer yer ayaklanmalar çıkarırlardı. Bunlardan birisi de Karadağ idi. Anadolu Türk gençleri bir yandan çöllerde bir yandan Balkanlarda uzun yıllar kanlarını akıttılar. Bu türkü Karadağ'a giden gencin ağzından söylenmiştir.
  3. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Ay Karanlık Süremedim Yolumu

    Bu maya söylenip bitirilinceye kadar güvey giyinmiş olur. Sonra sağdıçlar güveyin iki tarafına geçerler. Bu sağdıçlar üç ayaklı sehpa şeklinde olan ve ismine "mum ağacı" dedikleri mumları yanmış şamdanı ellerine alırlar. Güvey önde sağdıçlar iki yanda olarak önde cemaat da arkada camiye giderler. Bu gidiş sırasında cemaatin sağında ve solunda bulunan hocalar ilahiler söylemeye başlarlar; buna halk da iştirak eder.
  4. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    elveda rumeli dizisindeki arda boyları türküsü ve hikayesi

    Arda Boyları Türküsü

    Arda boylarında kırmızı erik
    Halime'nin ardında onyedi belik
    Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
    Bu genc yasta denizlere attin ya beni

    Aliverin feracemi annecim diksin
    O gıymatlı İsmail'e kendisi gitsin
    Uyan uyan Ereceb'im senin olayım
    Ardalar aldı ya nerde bulayım

    Arda Boylarına ben kendim gittim
    Dalgalar vurdukça can teslim ettim
    Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
    Bu genc yasta denizlere attin ya beni


    Konu

    Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Zeynep’in huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Zeynep’e âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır.

    İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Zeynep’in annesine niyetini açıklar o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır. Uğradığı zulmü dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda Zeynep’in annesi ve Ağa’nın oğlu Zeynep’i evlilik için ikna etmeye çalışırlar. Recep’in bir başka sevdiği ve ona kaçtığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar.

    Recep ve can dostu Cemil ise dağda Ağa’nın adamlarıyla mücadele ederler. Ağa’nın adamlarında kurtulmayı başaran arkadaşlar bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar.

    Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep sevdiğine bu dünyada kavuşamaz. Zeynep ve Recep’in dillere destan aşkları "Arda boylarına ben kendim gittim
    Dalgalar vurdukça can teslim ettim"; dizelerini barındıran Arda Boyları türküsüyle dilden dile dolaşır.
  5. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Dervent Deresini Duman Bürüdü

    Bir tek Dervent Deresi'ni mu duman bürümüş ki? Kara bulutlar dolaşıyor yurdun birçok yeninde. Fransızlar Adana'da Antep'te Mersin'de cirit atarken Yunan Ege'yi parsellemiş. İngiliz'in Alman'ın hesapları daha başka. Sözün kısası sömürgeciler pay etmiş yurdumuzu. Buna razı olmayanlar yer yer çeteler kurmuş kimi dağa çıkmış kimi ovada vuruşuyor. Baştakiler derseniz danışıklı zaten sen bana ilişme ben sana.

    Devir cumhuriyet öncesi. Ege dağları da çatal yüreklerle dolu. Yurdun işgaline gönlü razı olmayanlar efeler zeybekler kızanlarını toplayıp çıkmış dağa. Bir yandan düşmanla savaşıyor öte yandan onlara yardım edenlerle. Toz duman dost düşmana karışmış.
    Bir yanda gerçek yurtseverler canını dişine takmış yurdunu savunanlar; öte yandan işgalciler ve onların şakşakçıları. Bir de çapulcular var. Fırsatı ganimet bilip soygun için yol kesmek ırza geçmek için dağlara çıkan var. Böylesine toz dumana karışık. Kimin ne olduğu belli değil. Kendine "Efe" diyen çıkıyor dağa. Vuruyor kırıyor yol kesiyor bel kesiyor. Salıyor adamlarını aşağı ünlü bir efenin adını verip para istiyor mal istiyor. En çok da bunlar uğraştırıyor çeteleri. Bir tek yol bel kesmekle kalmıyor bunlar bir de düşmana ihbarcılık şakşakçılık yapıyorlar. Sözün kısası Ege dağları kaçak dolu. Kanlıkısık'ta çakırcalı Kahrat'ta Gökçen Efe Bozdağ'da Avcı Aydın dağlarında Poslu Efe tirim tirim titretiyor yöreyi. Olandan alıp olmayana dağıtıyor bunlar.

    Bunların arasında bir de Gavur Ali var. O da kendine Efe dedirtenlerden. Ama işbirlikçi. İşgalcilerin adamı. Yol kesen cinsinden. Türkümüze konu olan olayın bir ayağı işte bu Ali.. Namı diğer Gavur Ali. Ödemiş'in Kaymaklı köyünden Gavur Ali... Varsıl bir ailenin oğlu. Bir de kızkardeşi var Ali'nin. Güzelliği dillerde. Boylu poslu endamlı bir kız Ayşe. Köyde kimse adıyla çağırmıyor Ayşe'yi tatlı dili nedeniyle herkes "Dudu" diyor Ayşe'ye. Dudu aşağı Dudu yukarı.

    Bu türkünün öyküsünü anlatanlar aynı köyden Süleyman'dan söz ettiler. Türkünün kahramanının adı Süleyman onlara göre. Ne ki türküyü okuyanlardan kimi "Musa" olarak okuyor. Kimi yazılı kaynaklarda da "Edepli" olarak geçiyor kahramanın adı. Kitabın girişinde de açıkladığımız gibi televizyon programı için türküde geçen adın Süleyman olduğunu saptadıkları için biz de öykümüzü Süleyman üstüne kurduk. Türkünün de Süleyman adının geçenini seçtik. Elimize geçen "Musa"lı notayı da kitabın sonuna ekledik. Aslında bu durum ilk kez bu türküyle çıkmıyordu karşımıza. Ne ki bu türkü birkaç isimle ama aynı ezgiyle okunduğu için daha göze batıyordu.

    Bunları açıkladıktan sonra dönelim öykümüze. Ödemiş'in Kaymaklı köyünden Süleyman. Aynı köyden Dudu'ya tutkun. Ne ki Süleyman çok türkümüzün öyküsünde olduğu gibi Dudu'ya göre daha yoksul. Ama gönül bu! Bir de şu var ki kimseye de eyvallahı yok. Bir tek Dudu'ya boynu eyik. Dudu'ya bağlı. Arada bir gizlice buluşup söyleşiyorlar. Yol yordam arıyorlar. "Babam keçi inatlıdır. Bir kere yok dedi mi he dedirtemezsin. Nuh der Peygamber demez. Ali abim dersen gavurun teki. Kendini düşünür. Bizi dileyimizce başgöz etmez bunlar. En iyisi kaçıp gidelim. Abim zaten dağda. Araya zaman girince hepsi yumuşar. Birkaç ay başka yerlerde kalırız sonra da onların gönlü olur. Döner geliriz köye" diyor Dudu. Süleyman dünden hazır. Tek kaygısı Gavur Ali'nin kini. "Ali kinlidir. Dağa çıkalı burnu daha da büyüdü. Rahat komaz. İz sürüp ayırır bizi" diyor bir yandan; öte yandan da başka çıkar yolumuz yok. Kaçacağız. Kinleri bitene kadar görünmeyiz. Yarına hazır ol Dudu'm. Yarından tezi yok gidelim."
    Varıp anasına da açıyor durumu Süleyman. "Böyleyken böyle. Yarın gece Dudu'yu alıp gidiyorum ben. Bu işin başka oluru yok. Dudu da böyle istiyor. Anası basası karaçalı. Aradan çekilmiyorlar. Görsünler el mi yaman bey mi?"

    Anası karşı duruyor. "Aman oğul onların şerrini üstümüze çekme. Ali "gavur" adını boşa almadı. Elin gavuruyla bir olup bizim efeleri ele veriyor. Gaddar adamdır Gavur Ali. Deve kinlidir üstelik. Vazgeç oğul. Biraz daha sabret. Belki taş yürekleri yumuşar. Gün doğmadan neler doğar. Bakarsın efeler haller Gavur Ali'yi. Ali giderse belleri kırılır. Rıza gösterir anası babası."

    Şunu diyor bunu diyor. Ama Süleyman duymuyor. "Dudu'yu yarın gece kaçıracağım. Bu işin bekleri yok. Nerden inceyse orda kırılsın". Ne desin anası. Gözünün nuru evinin direği bir oğul. "Kendini iyi kolla. Bu gavur hınzırı şeytanla çomak oynar. İyi de iz sürer. Faka bastırmasın seni. Tuzağa düşme. Al uzaklara götür Dudu'yu. Bizi de habersiz koma."
    Gün aşıp akşam olunca atını eğerleyip heybesini terkisine atmış Süleyman. Gecenin karanlığında varıp beklemiş. Dudu'yu kavil yerinde. çok geçmeden Dudu gelmiş elinde bohçasıyla. Kuş gibi çarpıyor yüreği Dudu'nun. Tez elden boşçayı yerleştirmişler heybeye. Binmiş atın terkisine Dudu. Dehlemişler. Dervent Deresi'ne. çevirmiş başını atın. Vurmuş mahmuzları.

    Sabaha yakın Ödemiş'i tutmuşlar. Varıp bir arkadaşının kapısını çalmış Süleyman. Zaten haberli arkadaşı. Bekliyorlar. Buyur etmişler içeri. Gereken izzet ikramı göstermişler.
    Ertesi gün Dudu'nun evinde anlaşılmış mesele. Anasıbabası cin atında. "Vay gahbenin oğlu vay! Gidinin oğlu! Demek bunu yapacaktın bize. Alacağın olsun. Bunu yanına bırakırsak" diye haykırıyorlar. çok geçmeden de Gavur Ali iniyor köye. "Vay gahpe analı vay! Ulan şerefimizi beş paralık ettin be! Bunu kormuyum yanına. Beş mecitlik kurşun helal olsun sana. Gördüğüm yerde mıhlamasam da Gavur Ali demesinler. Benim bacımı kaçıracan ha! Alacağın olsun" deyip bangır bangır bağırıyor köy kahvesinde.

    Şu da var ki köylü içten içten keviniyor. "Oh oldu! Dinsizin hakkından imansız gelir! İyi etti Süleyman. Oh etti! Burnu sürtsün azıcık gavurun. Anlasın dünyanın kaç bucak olduğunu" diyor.

    Gavur Ali fellik fellik arıyor Süleyman'ı. Haber salmadığı yer kalmıyor. İzini sürüyor. Arıyor tarıyor boş. Süleyman'la Dudu kayıp. Aradan haftalar geçiyor ııh! Aylara geçiyor. Yok. Bir haber çıkmıyor. Gavur Ali küplerde. Deliler gibi dönüyor ortalıkta. Bakıyor olacak gibi değil. İşin şeytanlığına kaçıyor. "Canım ne var ki aramızda. İki gönül bir olup karar vermişler. Kan davası mı var aramızda. Gençler. Bir hatadır yapmışlar. Gelsin el öpsünler barışalım. Et tırnaktan ayrılır mı? Ne de olsa eniştemiz sayılır. Herkes yanlış yapabilir" diye dedikodu salmış ortalığa.

    Bu sözler varıp Süleyman'ın kulağına ulaşmış. Bir yandan yakalanmak korkusu bir yandan arkadaşına fazla yük olma duygusu zaten üzüyor Süleyman'ı. Köylüleri gelip Gavur Ali'nin yumuşadığını söyleyince seviniyor Süleyman. Tez elden hazırlığnı yapıyor. Dudu'ya da anlatıyor durumu. "Ali'nin yüreği yumuşamış. Gelsin el öpsünler barışalım diyesiymiş. Usandım gizlenmekten. Bitsin bu korku. Bu kaçış. Gider babanın ananın elini öperiz. Üçemmi dayı da girer araya. Olur biter."

    Dudu kararsız. Dudu korkulu. "Sen onları bilmezsin. Deve kini vardır bizimkilerde. Şeytanlığına düşünüyorlar bu işi. Benim gönlüm razı değil. Ama sen bilirsin."
    Sözün kısası akşama doğru atlarına binip koyulmuşlar yola. Dervent Deresini yatsıya doğru tutmuşlar. Dervent Deresi de dere. Dumanlı dere. Boranlı dere. Göz gözü görmüyor. Zor güç yol buluyorlar. Gecenin bir yarısında da Kaymaklı'ya ulaşıyorlar. Anası babası sarmaş dolaş Süleyman'ın. Süleyman'ı bırakıp Dudu'ya sarılıyorlar; onu bırakıp yine Süleyman'a sarılıyorlar. Durumu sergiliyor baba. "Gavur Ali'nin gönlü oldu. Gelip el öpsünler dermiş. Babası anası da onun ağzına bakıyor. Sabah üçbeş büyük de bulalım birlikte gidersiniz. Olur biter."

    Sabahı zor etmiş Süleyman. Tez elden kalkıp kahveye inmiş. İnmiş ki büyüklerden birkaç kişi alıp kayınbabasına gitsinler. Girip selam vermiş kahvedekinlere. Dostlarla sarmaş dolaş hoşbeş. Demeye kalmadan kahve kapısı bir tekmeyle açılmış. Gavur Ali hışınla girmiş içeri. Süleyman arkadaşlarıyla masada oturuyor. Doğruca Süleyman'a yürümüş Ali. "Vay gahpe dölü vay. Vay ki düştün tuzağıma sonunda. Sen kim benim bacımı kaçırmak kim? Benim şerefimle oynayacak adam mısın sen?" deyip belinden beşlisini çıkarmış. Alnına çevirmiş namluyu. Süleyman ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan yıkılmış yere. Kaymaklı kahvesi anababa günü. Masalar sandalyeler girmiş birbirine. Gavur Ali silahını kınına koyup çıkmış dışarı. Dağ yolunu tutmuş yeniden.

    Dudu haberi duyunca yerlere atmış kendini. Süleyman'ın anasıbabası deli divane. "Yediler oğlumu. Kalleşlikle yediler" deyip yerlerde sürünüyorlar.
    Olay halkın diline başka yansıyor. Dervent Deresi'nden alıp Kaymaklı kahvesine türküyle taşıyorlar olayı. Varıp varıp günümüze de türküyle ulaşıyor.


    DERVENT DERESİ

    Dervent Deresi'ni duman bürüdü
    Dumanın içinde Dudum yürüdü
    Kaldır Dudum kollarını göster yüzünü
    Dudumun yollarında kıydım canımı.
    Kaymakçı kahvesinde masa kuruldu
    Masanın başında Süleyman vuruldu
    Saatine varmadan Ödemiş'e duyuldu
    Kaldır Dudum kollarını göster boyunu
    Dudumun yollarında kıydım canımı.


    Kaynak:
    Yaşar Özürküt
    Öyküleriyle Türküler 3
    İstanbul 2002
  6. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Sepetçioğlu

    Sepetçioğlu bir ananın kuzusu
    Hiç gitmiyor kollarımın sızısı
    Böyleyimiş alnımızın yazısı
    Yassıl dağlar yassıl aman
    Osman Efem geliyor vay vay!
    Osman Efe de Osman Efe ha!.. Halkın gönlünde umut yüreğinde sevgi. Zalimler halk düşmanları derseniz köşe bucak peşinde Osman Efe’nin. Yüreklerinde bir korku ki uykuları bölünüyor geceleri. Derebeyi’nin dilinde Osman Efe’nin adı "Şu Sepetçioğlu denen eşkiyayı yakalayanı altınlara boğarım. Ölüsünü ya da dirisini getirene bağlar bahçeler vereceğim"; diyor. Neden ki derseniz diyelim. Sepetçioğlu Osman Efe mert. Bileğine güçlü yüreğine sağlam.
    Kastamonu’nun Araç ilçesinin Yukarı Avşar köyünden. Babasının bir karış toprağı yok. Köylük yerde topraksızlık kötü. El eline muhtaç eder topraksızlık. Muhtaç eder ki gündelik işler karın doyurmaz. Eli görür cebi görmez insanın. Osman’ın babası da öyle. N’apsın? Ek bir gelir gerek. Sepet yapıp satıyor. Hani çok bir şey kazanmıyor ama geçinip gidiyorlar. Babasının ölümünden sonra Osman güç durumlara düşüyor. Geçim sıkıntısı çekiyor. Köyü terketmek zorunda kalıyor sonunda. Varıp Kastamonu’ya yerleşiyor. Baba mesleği sepetçiliği de iş ediniyor kendisine. Zaten bir anası bir kendi. Geçinip gidiyorlar. Kollu sepet ekmek selesi küfe çeşit çeşit. Küçüklü büyüklü. Günde birkaç tane yapıp satıyor. Bir de şu var ki devir çok eski. Anadolu beylerin elinde. Her beylik kendi bölgesinde yaşayanlardan sorumlu. Yani ki onların kazancını beylikler vergiliyor. Beyin emrinde sipahiler. Köy köy; kent kent dolaşıp kazançlarının bir kısmını topluyor. Ama öyle bir toplayış ki düşman başına. Sipahilerin dediği dedik çaldığı düdük. Varıyorlar harmanın başına "Bu harmandan elli gülek buğday ayırın aşar olarak"; diyorlar. O kadar. çiftçinin eli kolu bağlı. Harmandan elli gülek buğday çıkar mı çıkmaz mı. Belli değil. Çıkarsa geriye ne kalır. Kışın çoluk çocuk ne yer. Soran yok. Ya gelecek yılın tohumluğu? Sipahiler zalim! Gaddar! Şundan ki sırtları kalın sipahilerin. İlk güvenceleri "Bey"; sipahilerin. Sonra "Beylerbeyi";. Sonra da "Padişah";. Padişah açıyor ağzını "Şunca buğday şunca arpa. Şunca deve gerekli bana"; diyor. O kadar! Emri beylerbeyi alıyor bey’e iletiyor. Bey de sipahilere. Ha bir de "mültezim"; denilen gelir toplayıcılar var. Filan köyün tüm gelirini kabala alıyor. Yani bey istediği öşrü bildiriyor. Diyelim ki bey köyden yüz çuval pirinç istiyor. Bunu mültezim köylüden topluyor. Ayrıca kendisi için de ek yapıyor buna. Artık insafına kalmış. Ne kadar pay isterse onu da ekleyip varıp köylüye bildiriyor. "Ürününüzden şuncasını öşür olarak istiyorum. Filan yere getirip teslim edeceksiniz."; O kadar! Kim ki istenileni vermedi ferman padişahtan. İnsaf sipahiden.
    İşte Sepetçioğlu’nun yaşadığı devir bu devir. Sepetçioğlu’nun yaşadığı beylik de İsfendiyaroğulları Beyliği. İsfendiyaroğlu Hamza Bey’de din-iman kıt! İnsaf vicdan hak getire! Öşrü artırdıkça artırıyor. Köylü bir deri bir kemik. Umurunda değil beyin. Durmadan daha çok vergi alınması için emir yağdırıyor. Sepetçioğlu o zamanlar daha "efe"; değil. Osman diyor herkes! "Sepetçioğlu Osman";.
    Günlerden bir gün dükkanında sepet örüyor Osman. Kapı tekmeyle açılıyor. "Hamza Bey’in emridir. Hafta sonuna kadar yüz tane sepet vereceksin öşür olarak. Ellisi sele ellisi kulplu olsun";. Tak kapı sipahiler dışarda. Sepetçioğlu almış başını ellerinin arasına. Başlamış hesaplamaya. Günde iki sepet örse hafta sonuna kadar oniki sepet yapar. Eldekileri de eklese elli sepeti geçmez. Bunların tümünü verirse neyle geçinecek. Üstelik düğün hazırlığı var. Üçbeş kuruş bir kenara atmak gerek. Varıp anasına açmış durumu. Anası tasalı. "Oğlum sana kötülük yaparlar. Ne yapıp yap istediklerini yerine getir. Baban rahmetli de çok çektiydi. Sepetleri yetiremeyince yollarda çalıştırdılar. Ev yapımında iş verdiler. Sen sen ol çekin Osmanlı’dan. İstediklerini yetir. Yoksa iyi olmaz";. Olmazı belli. Ya çaresi? Ne yapsın Osman. Varıp komşu sepetçilerden ödünç sepet istese kim verir. Hepsi aynı durumda. Çaresiz Osman. Gözlerinde uykular kaçık. Hafta sonunu iple çekiyor. "Gelsinler. Durumu anlatırım. Nişanlıyım. Yakında düğünüm olacak. Biraz anlayış gösterin bana derim. Bunlar da insan. Canımı alacak değiller ya! Olanı alır giderler"; diyor. İyi. Hoş! Ama evdeki Pazar çarşıya uymuyor. Hafta sonu gelip de sipahiler kapıya dayanınca işler karışıyor. "Vay efendim vay! Nişanlıymış da para gerekliymiş. Öküzün yamacına koşul da aklın başına gelsin. Gör bakalım yol yapmak mı kolay yoksa sepet mi?"; Osman’ın cevap vermesine kalmadan iki kişi yakalamış kollarından. Sürüye sürüye atın terkisine bağlamışlar. Sürmüşler atları doğru Bey’in huzuruna. Daha bir dolu adam bekliyor kapıda. Kiminin üstü başı lime lime kiminin gözü yaşlı. Osman da girmiş aralarına. Girmiş ya alıp veriyor alıp veriyor. Çok geçmeden Bey görünmüş. Elinde nar çubuğu. Sıradan girmiş. "Demek emirlere karşı durursunuz. Canınız ucuz sizin. Keyfiniz bilir. Alın bunları yol yapımına koşun."; O kadar! Bey buyurur beycik vurur. Adamlar sıra sıra dizilir yollara. Osman’ın içi içine sığmıyor. Osman tetikte. Osman yolun kuytusunu kolluyor. Sonra süzülüveriyor karanlıklara. Ver elini Kastamonu. İlkin anasına varıyor. Durumu sergiliyor. "Böyleyken böyle. Canımı zor kurtardım. Bu işin oluru yok. Sizi size bırakıyorum. Ben bu işi Bey’in yanına koymayacağım. Onca zavallı adamın ahını alacağım Bey’den";. Anası ürkek "Oğul beyle yarışa çıkılmaz. Kolu uzundur Bey’in. Sağ komaz seni. Kapısında kulu çok. Baş edemezsin"; diyorsa da Osman kararlı. "Görsünler el mi yaman Bey mi! Dinsizin hakkından imansız gelir. Yanına koymam bunu. Sen benim baba yadigarı tüfeğimi ver. Nişanlıma da gözkulak ol"; deyip atlamış atına. Doğruca nişanlısının evine. Nişanlısı da yürekli kız. Üstelemiyor hiç.
    Osman düşüyor yollara. Varıp Bey’in konağına ulaşıyor. Pusu kuruyor. İsfendiyaroğlu Hamza Bey de at sırtında gezintiye çıkıyor çok geçmeden. Sözün kısası Sepetçioğlu Osman hakkından geliyor Bey’in. Sonda da atını mahmuzlayıp Gülpü Dağına sığınıyor. Gaddar Bey’in ölümünü duyan halk sevinç içinde. Dilden dile anlatıyorlar Sepetçioğlu’nu. Bundan böyle de adını "Sepetçioğlu Osman Efe";yapıyorlar. çokluk da Sepetçioğlu deyip kısadan kesiyor.
    Bey öldü diye beylik dağılmıyor elbet. Hamza Bey’in oğlu Rüstem Bey alıyor beylik sırasını. Babasından daha gaddar Rüstem Bey. Halkı daha çok eziyor. Bir tek Sepetçioğlu karşı duruyor Rüstem Bey’in buyruklarına. Buyruğa buyrukla karşı koyuyor üstelik. Rüstem Bey öşrün oranını artırınca o da buyrukluyor : "Filan gün filan saatte falan yere şu kadar baş koyun getirin."; O kadar! Koyunlar gelirse gelir; yoksa Bey’in adamlarından bir kaçı gider. Gidecek adamları da iyi seçiyor Sepetçioğlu. En gaddarlarını halka en çok eziyet edenini seçiyor sipahilerin.
    Bey’de bir telaş. Atlılar çıkarıyor Gülpü Dağına. Boş. Halk seviniyor. Sepetçioğlu’nun adı dillerde. Herkes elinden gelen yardımı geri komuyor. Aç-susuz bırakmıyor Sepetçioğlu’nu. Bey bakıyor bu işin oluru yok. İşi kurnazlığa döküyor. Sepetçioğlu’nun anasıyla nişanlısını yakalatıp getirtiyor konağına. Sonra da haber salıyor Sepetçioğlu’na : "Ya gelir teslim olur ya da anasıyla nişanlısını boğdururum."; Sepetçioğlu durumu öğrenince bir gece baskın yapıyor Rüstem Bey’in konağına. Anasıyla nişanlısını alıp kaçıyor. Kimi "Beyin adamlarının arasında Sepetçioğlu’nu tutanlar vardı onlar yardım etti"; diyor; kimi "Sepetçioğlu çatal yürekli. Bir nara atmış ki yerler yerinden oynamış. Kimsenin kılı kıpırdamamış"; diyor.
    Sözün özü Sepetçioğlu anasıyla nişanlısını da alıp Gülpü Dağına çıkmış yeniden. Adı daha da büyümüş. Halk daha tutar olmuş. Beyin yüreği korkulu. Öşürü eziyeti bırakıp bir tek Sepetçioğlu’nun peşine takmış adamlarını. Sepetçioğlu derseniz üç can. Anasıyla nişanlısı da yardımdan çok yük oluyarlar ona. Sipahilerin yaklaşma haberini duyunca yer değiştiriyorlar. Gün oluyor aç-susuz saatlerce yürüyorlar. Anası derseniz yaşlı. Yola dayanamıyor. Teslim olmayı da istemiyor. Biliyor ki Rüstem Bey sağ komaz bu kez. Derken sipahilerin tuzağına düşüyorlar birgün. Sepetçioğlu aslanlar gibi döğüşüyor. Nişanlısı da öyle. Ama anası; anası yürüyemiyor gayrı. Vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Ama uzun sürmüyor bu. Sipahiler dağın tepesini dolanıp arkadan sarıyorlar. Daha çok dayanamıyor Sepetçioğlu.
    Üçünün ölüsünü şenlikle şehire getiriyor sipahiler. Günlerce yiyip içip keyfediyorlar. Halk geriden geriden izliyor bu şenlikleri. Bir de türkü yakıyorlar Sepetçioğlu için. Alıp Sepetçioğlu’nun tüm yiğitliğini koyuyorlar bu türküye...
    Yaslan Sepetçioğlu yaslan
    Laleli çimenli dağlara yaslan
    Analar doğurmaz sen gibi aslan
    Yassıl dağlar yassıl Osman Efem geliyor aman!
    Yassılsın dağlar ya! Yassılsın ki Osman Efe geçsin. Osman Efe’yi asırlar ötesinden bugüne getirmek olanaksız elbette. Ama türküsü var ya!
    SEPETÇİOĞLU
    Sepetçioğlu bin ananın kuzusu
    Hiç gitmiyor kollarımın sızısı
    Böyle imiş alnımızın yazısı
    Yassıl dağlar Osman Efem geliyor.
    Yaslan Sepetçioğlu yaslan
    Laleli çimenli dağlara yaslan
    Analar doğurmaz sen gibi aslan
    Yassıl dağlar Osman Efem geliyor aman!
    Kalk gidelim kışla önü aşağı
    Salıvermiş ince belden kuşağı
    Yaman olur Kastamonu uşağı
    Yassıl dağlar Osman Efem geliyor aman!
  7. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Sazalcadan Çıktım (Halime)

    Sazalca yıllar önce Türklerle Rumların birlikte yaşadığı bir köydü. Denegide’ de (Yeşilburç) Hakkı adında değirmencilikle uğraşan yiğit bir Türk oturuyordu. Hakkı her gün değirmene gidip gelirken gördüğü Despina adlı bir Rum kızına aşık olur ve birbirlerini çok severler. Fakat din ayrılığı iki aşık için büyük bir sorun olur ve Hakkı ile Despina kaçmaya karar verirler. Bu durumu duyan Rum gençleri Hakkı’ yı dövmek için plan yaparlar. Hakkı’nın yanında çalışan Rum genci bu planı duyar ve Hakkı’yı haberdar etmek ister ama geç kalmıştır. Tam bu sırada 56 Rum genci değirmenden içeri girer ve Hakkı’ yı dövmeye başlarlar. Hakkı bir yolunu bulur ve değirmenden kaçarak Despina’ nın yanına gider. Hakkı Despina’yı da alarak Bor’da ki halasının evinde saklanırlar.
    O devirlerde Rumlar çok şımarıksarayda ve Niğde meclisinde sözleri geçen bir topluluktur. Rumlar Hakkı’ ya çok kızmışonun yakalanması ve cezalandırılması için var güçlerini ortaya koymuşlardı. Sonuçta iki aşık saklandıkları yerde yakalanır ve Hakkı hapse atılır. Zamanın güçlü ağaları Hakkı’yı hapisten kurtarır ve aşıklar tekrar gizli gizli buluşmaya başlarlar. Hakkı’nın arkadaşları bu işe çare bulmak için Adana’ya giderek hükümet adamları ve zamanın Kadısı ile görüşüp onları ikna ederler. Hakkı bu görüşmelerden cesaret alarak Despina’ yı bu defa Adana’ya kaçırır ve orada nikahları kıyılır. Rumlar bu olaya çok kızarlar ama artık yapacakları bir şey kalmamıştır.
  8. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Kara Camısları Vurdum Bayıra

    Derler ki iki camış öylesine vurur ki birbirine aralarına bir tonluk kaya parçası koysanız kül ufak olur dağılır.

    Camışlar her zaman sahiplerinin isteğiyle dövüşmezler. Gün olur bir ağızlık yiyecek; gün olur bir yatımlık su birikintisi ya da dişi bir camış boynuz boynuza getirir iki erkek camışı. Türkümüze öykü olan olay da böyle olmuş.


    Siz deyin Ahmet biz diyelim Mehmet. Adı önemli değil. İşi çobanlık. Sabahın erinde köy meydanına getirilen sığırları toparlar katar önüne. İnek öküz camış. Ne sürerse köylü alana alır götürür meraya. Dağ bayır ova çayır dolaştırır durur.

    Öğle olup kızgın güneş tepeden vurunca katar önüne suya indirir sığırları. En son kara camışlar girer suya. Ağır hayvanlardır camışlar. Olur olmaz koşmazlar. Bir de koşarlarsa ardından at salsa insan kavuşamaz. Neyse dememiz o değil; en son suya girerler camışlar ya suyun en derin yerini seçip yatarlar içine. Çobanın su kenarına gelip de "deh" lemesini duyana kadar uzanırlar suda Ne zaman ki çoban su kıyısıa gelip ıslığını çalmaya başlar ağır ağır yekinirler yattıkları sudan. Yekinirler ki camış demeye bin tanık gerek. Birer kuzu gibidirler ; çobanın önünde. Çobanın isteği onlar için buyruktur. "De ha! Yürüyün!" Yürürler. "Yaylıma geçin!" geçerler. İri kalın dudaklarını sürüyüp geçerler çayırları. Sözün özü çobanla camışlar arasında hiç bozulmayan bir anlaşma vardır sanki.



    Çoban derseniz dal gibi. Yakışıklı bir genç. Kimi kimsesi de yok çobanın. Biriktirdiği üçbeş kuruşla bir göz ev yapmış köyün dışında. Ha! Bir de nişanlısı var çobanın. Köylü bir olup dengince birine nişanlamış. Boyu boyunca huyu huyunca nişanlısının. Bir de düğünü yapıp muratlarına erseler; çok bir dileği yok çobanın. Üç günlük ömürde daha ne gerek. Gerisi kendiliğinden olur. Çoluk çocuğa karışırlar zamanla. Kimbilir belki bir çift camışları olur zamanla. Sütünü peynirini satarlar. Daha bir rahat olurlar. Camışlar birken iki olur; iki iken üç. Neden olmasın herkesin nasıl oluyor.


    Sürüyü önüne katıp dağ bayır dolaşırken bunları düşler çoban. Düğün de gelip dayanmıştır zaten. Bir elbise kestirmek gerek. Ele güne karşı ayıp olur yoksa. Hiç yeni elbisesi olmamıştır zaten. Şöyle lacivert bir takım! Kumaş olması şart değil. Siyah da olsa olur. Yeter ki yeni olsun. "Güveyinin elbisesi eski" demesinler. Postalları da yenilese iyi olur. Hoş postallar göze batmaz pek. İlla ki lacivert elbise! Postalları boyatsa da olur.


    Ve gelir düğün günü. Bir yanda davul zurna bir yanda saz söz. Herkes sevip yardım ediyor çobana. Kimisi davul tutmuş kimisi düğün aşını yapıyor. Kimi de bir tokluyu boynuzundan çekip bağlamış çobanın evinin önüne. Köylü bir can gibi olmuş çobanın düğününde. Herkes düğünün sahibi; herkes düğünün çağrılısı. Kimi halay çekiyor kimi su dağıtıyor. Kimi de yer sofralarına çeki düzen veriyor. Güveyi derseniz çok mutlu. İçi içine sığmıyor. Nişanlısına kavuşacak bir yandan; köylünün dayanışması yardımı kıvandırıyor bir yandan. Ha! Sığırları sabahın erinde vurmuş bayıra. Yayılıp duruyorlar. Başlarında da bir çocuk var. Bugünlük bakıyor. Yarından sonra geçecek yeniden sürünün başına. Bir yandan lacivert elbisesine bakıyor sık sık; öte yandan sığırları düşünüyor. "Allah vere bir aksilik olmasa. Elin ekinine girip ziyan vermese hayvanlar. Vuruşup birbirini yaralamasa camışlar" diye geçiriyor içinden. Davullar da hızlı hızlı vuruyor bir yandan. Akşam yakın. Gelin neredeyse getirilecek. Kız evinden kızı almaya gitmiş kalabalık. Güveyin yanında yalnızca iki sağdıcı var. Uzaktan sürüyü teslim ettiği çocuk görünür. Nefes nefesedir. "Seyfettin emmilerin camışıyla Sabri eminin camışı birbirine girdi. Kıran kırana düvüşüyorlar" der. Güvey ne yapacağını şaşırır. O sağdıçlara bakar; sağdıçlar ona. Gelin geldi gelecek. Davulun sesi yaklaşıyor. sabri eminin camış gelir gözünün önüne. Elinde büyümüştür. Malaklığını bilir. Ya öteki kıyamazsın bakmaya. Birinden biri yıkılacak alana. Davulu da gelini de unutur bir anda. Bir koşu tutar yolu. Dövüş alanına ulaşır. Sağdıçlar da peşinde. Girer kavga eden camışların arasına. Camışlar dövüşe dövüşe bayırdan aşağı inmişlerdir. Çayıra ulaşıp ikisi iki yana çekilmiştir. Yani dövüşün tam ölüm kalım anıdır. İki camış birbirinden yüz metre kadar uzaklıkta ayaklarıyla otları kazıyor. Burunlarından alev fışkırıyor sanki.



    Çoban iki camışın ortasına geçer. Her zaman yaptığı gibi kollarını açar iki yana. Açar ya bu çoban eski çoban değil ki! Partal giysiler yerini lacivert elbiseye bırakmıştır. Hergünkü giysiler nerde lacivert elbise nerde? Bu giysilerle değil camışlar kırk yıllık arkadaşı görse tanıyamaz çobanı.



    Camışlar iyice eşinip kızdıktan sonra hızla koşmaya başlarlar. Öyle bir hızlanırlar ki he hey! Çoban ortalarında. Kenardan durumu seyreden sağdıçlar heyecanlı. Camışlar vardı varacak. Hiçbir durma belirtisi yok. Hızları artıyor üstelik. Çoban kendinden emin. Hareketsiz duruyor. Her zamanki gibi gelip bir metre yakınında duracaktır camışlar. Sonra biri bir tarafa; öteki öbür tarafa. Ama öyle olmuyor bu kez. Çobanın yeni elbisesini tanıyamıyor camışlar. Kokusunu alamıyorlar. Öyle bir vuruşuyorlar ki aradaki çobanın kemik sesleri geliyor. Sonra kıpkızıl kana boyanıyor damat elbise.


    Haber köye ulaştığında gelin indirme havasını çalan davullar susuyor zurnalar çalmaz oluyor. Ve olay halkımızın yaratıcı diliyle "Kara camışları vurdum bayıra" türküsüne dil oluyor.


    Camışları vurdum kıra bayıra
    Döğüşe döğüşe yendi çayıra
    Güveyiye deyin geip ayıra

    Gara camış yaraladı benim yarımı
    Eğdi boynuzunu döktü kanını

    Böğün de günlerde cumadır cuma
    Hamama gidersen saçını yuma
    Ben seni sevmişem ellere deme

    Gara camış yaraladı benim yarımi
    Eğdi boynuzunu döktü kanını
  9. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını (Telli Senem İle Yazıcı Oğlu Osman Ağa)

    Her biri bilinmez bir mezar şimdi.Mezar taşları ürpertirürkütür insanı.Ama benio hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vucutlarıyüreklerinin çektiklerikatlandıkları ve yaşadıkları dillere destan ateş dolu acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.Mezar taşlarından daha fazla."Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu"; demiş ozan.Demişya! Ne yürekten demişne Doğru demiş.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp birine vurulduğumuz.Gam ile dert ile yogrulduğumuz.Gök gözlügüneş yüzlüderin sözlüyarım özlü.Ekmek’ini el ile paylaşan çarşambasını sel alan sevdiklerini el alan.Kor yürekli demir bileklibaşı bulutlarda yiğitlerin vefalı sadıkvefakarörük saçlı uzun boylu yapalaklarıntuğ sunaların toraşamların gül yüzlü güzellerin ceylanlarınefsanelerin lav gibi fişkıran yüreklerin düğünlerin halayların türkülerin ağaların beylerin ozanların ve dillere destan aşıkların diyarı anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Aslı’sı varFerhat ile şirin’i var Leyla ile Mecnun’u varElif ile Mahmut’u Sürmeli bey’i Şah İsmail’i Sümmani’si var. Dil hangi birine döneryürek hangi birine katlanır.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazıpta başedebilirki.

    İşte Senem ile yazıcı oğluda bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından sadece ikisi.

    Tülü mayalar kırk atlar koçlar taylar kuzular gökce gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp güneş’in kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar bunalmışlardı.Ama yol bitmiş sınırın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagırdı. "Konak yerimiz buradır.At lar baglana denkler çözüle tez elden çadırlar kurula ALLAH hayıra getire dedi";Yigitler atlarından gelinler tülü mayalarından indiler.Birkaç genç kadın yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir at’tan genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altına kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere.Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi.Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı.İran ipeğindendi tüm giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış kenarlarından taşmıştı.Uzun boylu beyaz tenli simsiyah gözlü ceylan bakışlı bakanın bir daha baktığı gürenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır ne Binboğalar nede bu küçük Yapalak böyle bir güzele çadır açmamışböyle bir ceylana raslamamışlardı.Yayla böyle bir güzel görmemişti.

    Tez elden çadırlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı.Beyin siyah çadırından geniş obası kuruldu.Tüfekler sazlar asıldı çadır direklerine.Ay orta yere gelip dolandı.Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktıkları gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında geceye teslim ettiler ilk günlerini.

    Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a yörüklerin gelip yerleştikleri.Adettendi yerli halk gelip hoşgeldiniz derdi.Birkaç ay
    kalıp sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi.Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına düşerdi.Ağa yanına bölge büyüklerini toplarkadın’ını yanına alır gider yeni misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu köyünün büyüklerini çağırıp başlarınada oğlu Osman’ı katıp hoşgeldine gönderdi yörük içine. Atlayıp atlarına vardılar yörük yaylasına yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri.Koşup ağaya haber verdiler.Kara çadırından önce ak saçlı yörük beyiardında o ahu gözlü fidan boylu ceren çıktı.Bir hançer gibi dikildi karşılarına.Başı yularda iki eli böğründe Daha buyrun diyemeden ziyaretcilerin başında atın üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osmana takıldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.

    Buyrun dedi yörük bey’i.Yanında halayere saplı bir hançer gibi duran kıza döndü.Senem dedi: Atı tut kızım.Koştu Senem adetleri gereğince gelen kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı.Kadında Osmanda indiler atlarından. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hoş geldiniz edildi.Kahveler katıklar içildi konuşulup tanışıldı. Ama iki genc’in aklı ve gözleri bir an bile ayrımadı birbirlerinden. İşte diyordu Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim erim erkeğim diyebileceğim çınar gibi bir yiğit.İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a.Yazıcı oğlu Osmanda; Baba evine götürebileceğim övünç duyup yaslanacağım bir ahu diyordu kendi kendine.

    Akşama kadar kalındı yörük yaylasında.Geniş sofralar yazıldı yere koyunlar kızartıldı katıklar yayıldıyenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düşen bir kor yığını gibi bakıp durdular birbirlerine.Akşam yörüklerden ayrılıp Tanır’a dogru yola çıktıkları zamanOsman yüreğinden bir parçanın yapalakta kaldığını hissetti.Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını içinden bir şey lerin eksildigini sandı. Günler akıp geçti.Ne Senem nede Osman unutamadılar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadırına.Senem obadan dışarıya ayak atamadı.

    Ama seven yürek neler etmezki her şeyin çaresi bulundu.Bir yörük kadını yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleriDaha çok sevdiler daha çok bağlandılar birbirlerine.

    Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur öldürür adamı.Senem de Osman da aynı ateşte kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyorduki babası oba dan dışarı kız vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düşündü bir yörük kızını eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçıp yere yıkmam başını babamın.Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

    Bir yiğit sararıp solar erir giderdebir bey kadını hatun ana’sı hissetmezmi.Gayrı sordular Osman anlattı.Bir tek oğlanın derdine çare bulmakonu bu dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası.Etraf çevrelerden ağalar toplandı.Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıdı yörük ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine seneminbir sevinç doldurdu içini Osman ağanın.Ne kaldıki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler.Birbirlerine yakışan nazarlık bir çift olular. ALLAH'ın emriyle dediler kızını istediler.ALLAH yazdıysa biz ne edek velakin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza soralım bir kaç gün izin verin düşünelimiletiriz kararımızı.İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban olaböyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

    Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangın düştü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yıkmaz aşiretin dışına kız vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü sürü toplandı kervan hazırlandı.Ve Senem içi kan ağlıyor.Bir ölüden farksız.Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandılar gittiler.

    Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı.Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi yıkıldı bir ölüden ferksız oldu Osman. Her yana haberler salındı sözcüler gönderildi.Aylar yıllar sürdü bu arayış.Ama ne yörük kervanının izine raslandı nede Senemden bir haber alındı.

    Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman ama Senemden bir haber alamadı.Talih’i her gün biraz daha karardı.Bir düğünde bir gözünü kaybetti.Değen saçmalarla birlikte anası babası öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangın geçmedi unutamadı Senem’i.On yıl yirmi yıl elli yıl atmış yıl geçti bir haber gelmedi Senemden.

    Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardı.O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam haberler neki haberler.Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayırlıysa tarla veririm değilse çek git.

    Kozan’daydım dedi ermeni çerçi mal satardım. Açmış oturmuştum metamı buğday almış kumaş verirdim.İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma.Saçları ak gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın.Oğuk dedi nerelisin.Tanırlıyım ana dedim. Osman ağayı bilirmisin dedi.Bilirim elbet dedim.İnsan köyünün ağasını bilmezmi?

    Kuşağından bir çıkını çıkarttı.Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup Osman ağaya söyle Senem ananın selamı var yüreği yüreğinle birdir.Kimseye yar olmamıştır.Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır deAma gayrı her şey geçti.gelip aramaya arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış getirdim sana Gayrı sen bilirsin dedi ermeni
    çerçi. Yüreğinde yetmiş yıl evvelin koru yeniden yandı.Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazırlattı yanında iki adam düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem le buluştumu bunu bilmiyoruz ama Maraş'ta Tanır da. Toros'lardaAvşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;Önce osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar erkekler.Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa yaşlılar genç'lere Senem ile yazıcıoğlu Osmanın sevdalarını anlatırlar hep.


    Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
    Çeken Bilir Ayrılığın Derdini
    Bülbül Kaça Aldın Gülün Nargını
    Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil

    Yaprak Gazel Olmuş Duruyor Dalda
    Vefasız Güzelden Bize Ne Fayda
    Bu Ayda Olmazsa Gelecek Ayda
    Ölürüm Vazgeçmem Sevdiğim Senden

    Selvinin Dalları Boyundan Uzun
    Yavrular Gözüme Bir Salkım Üzüm
    Ölmeden Görseydi O Yari Gözüm
    Koyun Kuzu Kurban Olur O Zaman
  10. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Kiraz Aldım Dikmeden

    60-65 kadar sene önce Hüseyin Çavuşoğlu köyündeyiz... Hüseyin Çavuşoğlu’nun yarbaşında... Devrin ünlü Müderrislerinden Hüseyin Molla’nın oğlu Deli Mehmed ormana doğru şöyle bir geziye doğru çıkmış. Neden gezmesin ele güven olur mu hiç? Bakarsın kendilerine ait ormanda ağaç keserler.Nitekim ki öyle olmuş bir karı koca ağaç kesmişler.evlerine doğru dürüklerlerken Deli Mehmed çıkagelmiş karşılarına. Birden neye uğradıklarını anlayamamanın şaşkınlığı içinde donakalmış korkularından... Korkarlar tabii koskoca Deli Mehmed kolay mı? Koskoca bir müderris oğlu Müderris ki Hüseyin Çavuşoğlu ve civarı himayesinde. Deli Mehmed’in deliliklerine öylesine. Astığı astık. Kestiği kestik. Bıçağı da önünde keser arkasında... Hele omuzun da tüfeği olunca gel de çık karşısına. İşte durum böyle iken adamcağız Deli Mehmed’in ayaklarına kapanarak af dilemiş.Deli bu delirmiş de delirmiş; doğrultmuş namluyu adama vurur mu vurur... Karısı "Ben nasıl olsa kadınım bana bir şey yapmaz"; düşüncesiyle onu vurma beni vur çocuklarımıza acı diyerek merhamete getirmeye çalışmış.Ne gezer merhamet çifteyi boşaltmış kadının bağrına. Kocası daha durur mu kaçıp gitmiş. Ne yapsın şimdi Deli Mehmed? Devrin kanunları sıkı.. Kaçmak düşmüş aklına ama babasına bir yol danışmaya ihmal etmemiş tutmuş evin yolunu. Babası önce fena halde kızmış oğluna ama ne kadar kötü olsa da oğul gene... Kaçmanın kanundan kurtulmanın yollarını sıralayıvermiş oğluna. Sevdiği ve aşık olduğu kızdan "Tombul Halime"; ayrılmak bir yandan da her an zaptiyelere yakalanmak düşüncesi ve sıkıntıları sarıvermiş içine. İstemiş ki Halimesi de gelsin onunla beraber. Hizmetçilerin kapıyı her açtığın da Halime’yi geldi zanneder bir yol hoplarmış yerinden. Zavallı anacığı yolluğunu hazırlayıp vermiş eline. Deli Mehmedimiz yola revan olmuş.
    Yarbaşından geçenken karşısında duran Halime ‘nin evine doğru bakmış derlenmiş duygulanmış.
    Bir yandan da kar heryanı ağartmaya devam ediyormuş.
    Bakalım Halimesine neler demiş?
    "Kiraz aldım dikmeden
    Halimem dallarını bükmeden
    Bir armağan ver bana
    Halimem ben gurbete gitmeden
    Tombalacık Halimem
    Yarbaşına gel
    Ben gidiyorum Bolu’ya
    Düş peşime gel";
    Öyle ya Halimesinden bir yadigar almadan gidebilir mi buralardan hiç Beklememiş öylece biraz Halimeyi yar başında... belki duyar düşer peşime diye... ne gelen var ne giden.
    Devam etmiş söylemeye:
    Tütün aldım hendekten
    Halimem hekim gelsin Devrek’ten
    Hekim buna neylesin
    Halimem yanıyorum yürekten
    Alçaklara kar yağdı
    Üşümedin mi
    Sen bu işin sonunu
    Düşünmedin mi
    Bu sıkıntılı bekleyiş esnasında hendek’ten getirdiği tütünü dumanlayan Deli Mehmedimizin iç yaralarını Devrek’in nam salmış hekimin iyi edebileceğine inanmış bir yol...
    İnanmış ya hekim neylesin buna?...
    Yine devam etmiş:
    Ocak başında kaldım
    Halimem ince fikire daldım
    Kapılar açılırken
    Halimem seni geliyor sandım...
    Aygın mısın halimem
    Baygın mısın gel
    Hiç haberin gelmiyor
    Dargınmısın gel
    Deyip gitmiş Deli Mehmed Bolu’ya
  11. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Üğrunu Üğrunu Gelir Dereden (Bedir)

    Şarkışla’da çiftçilik yapan bir ailenin Bedriye isminde çok güzel kızları vardır. Bedir derler kısaca.Birde Ömer vardır yanlarında çalışan. Ömer güçlü kuvvetli yakışıklı bir delikanlıdır. Ömer’le Bedir aynı yaştadırlar. Ömer küçük yaşta başlamıştır bu ailenin yanında çalışmaya. Çocuklukları beraber geçer. Ömer’le Bedir büyüdükçe o çocuksu sevgileri aşka dönüşür. İçten içe gizli duygularla severler birbirlerini. İkisi de duygularını açığa vurmazlar. Ömer zaman zaman diyecek olur sevgisini. Bedir’in yayına varınca cesareti kırılır. Söyleyemez bir şey yutkunur kalır. Ömer bir şey dese karşılık verecektir ama çaresiz oda bir şey söyleyemez. Günler ayları yıllar yılları kovalar. Şarkışla’da hayvanları sürüleri olanlar her yıl yaz aylarında yaylaya çıkarlar. Sürülerini daha geniş otlaklarda yaylarkentertemiz havayı teneffüs edip buz gibi suyunu içerek tabiat’ın bütün güzelliklerinden doya doya faydalanırlar.
    Bedir’in ailesi de yaz aylarını Kızanandı denilen yaylada geçirmektedirler. Kızanandı tertemiz havasıyla buz gibi sularıyla tipik bir Anadolu yaylasıdır. Fazla kalabalık olmadığı içindeinsanlar çok iyi ilişki içerisindedirler. Akşamları bir yerde toplanırlar masal anlatırlar türkü söylerler halay çekerler. Yaz mevsiminin nasıl geçtiği anlaşılmaz bu topraklarda. Bir sonraki yaz mevsimi iple çekilir. İşte bu yaylada kaldıkları zamanların birinde! Daha fazla yalnız kalma imkanı bulurlar. Ve bir gün Ömer Bedir’e duygularını açar. Ne söyleyeceğini tam anlatamaz ama; Bedir’de heyecandan anlayacak durumda değildir zaten. Sözlerden çok bakışlar konuşur sade. Karşılıklı olarak aşklarını ilan ederler. Sonra gizli gizli buluşmaya başlarlar. Sözde gizlice buluşurlar ama gören görür bilen bilir onların aşklarını. Ve kısa zamanda herkes tarafından konuşulur olur Ömer ile Bedir’in aşkları. Ama kimse yadırgamaz bunu. Herkes yakıştırıverir birbirlerine ve evlenmelerini isterler. Ömer Allah’ın emriyle istetecektir Bedir’i. Dünürcüler belirlenir. Bedir ailesinden geleneklere uygun bir şekilde istenir. Kızın ailesinin kararı olumsuzdur. Özellikle Bedirin annesi Gürcü hatun Ömer’in fakirliğini bahane ederek bu evliliğe karşı çıkar.Araya girenler ne kadar ısrar etselerde kara dediğine ak demez gürcü hatun.Aşıkların evlenmesine mani olur.
    Bir süre sonrada Bedir’i Şevki adında yaşlı ve zengin birine verirler.Düğün günü Ömer’le çok yakın bir arkadaşı yaylaya çıkarlar. Ve gelin alayını çok üzgün bir şekilde orada seyrederler.Ömer çok içlenir ve ağlayarak türkü söylemeye başlar. Bedir’in yaşlı kocası evlendikten bir süre sonra ölür.
    Ömer henüz evlenmediği için ahali tekrar araya giripbunları evlendirmek isterler ama Bedriye Ömer’i çok sevdiğini fakat evlenirse dedikoduların çıkabileceğini söyleyerek aşkını kalbine gömer ve teklifi kabul etmez. İki kere kaybettiği aşkı için Ömer’in yaktığı türkü dilden dile söylenir oldu.
    BEDİR
    Uğrunu uğrunu gelir dereden
    Benlerini sayamadım kareden
    Sevdiğimi bana yazsın yaradan
    Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor.
    Şu dereden cıvıl cıvıl kuş gelir
    Armağanlar dolu gider boş gelir
    Sevda bilmeyene hayal düş gelir
    Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor.
    Boğazımda lira Alnımda altın
    Bedir’i vermiyor şu Gürcü hatun
    Param çok değil alayım satın
    Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor.
    Kırık boğazında ardından yettim
    Kız yandığın yere kadar bende gittim
    Bedir’i yaylaya emanet ettim
    Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
    Not: kaynak belli değil
    Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)
    Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini)
    Seferberlik yıllarında askere alınanlar ya çok uzun yılar sonra döner yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan’dan bir delikanlı uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadanaskere alınarak yemene
    gönderilir. Bunun üzerine hem gelin hem de kendisi çok üzülür ama; Çare yoktur vatan hizmetine gidilecektir.
    Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babasıoğlunun hanımını yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir.
    Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkat!ten sonra askerliğini bitirerek Erzincan’a döner köyüne gider. Evine varır ki hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşmedurumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür. Bu acıklı durumu;Delikanlının ağzından aşağıdaki türkü ile dile getirirler.
    Ev damına girdim aneyyandım hudey diley diley
    Elleri hamur.
    Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Odasına girdim kahve büşürür oy
    Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
    Fincan düşürür
    Seni gören aşık aklın şaşurur oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Odasına girdim namaz’a durmuş oy
    Kaşları gözleri aney yandım hudey diley diley
    Kendine uymuş
    Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Keten köynek giymiş yakası nazük oy
    Koluna yapturdum aney yandım hudey diley diley
    Altun bilezük
    Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Bacasından çıkmış ayvanın dal’ı oy
    Yüzüne de vurmuş aneyyandım hudey diley diley
    Yazmanın alı
    İşte görünüyor dünyanın halı oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Elleri kınalı aney Yandım hudey dily diley
    Taze gelini
  12. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Penceremin Altında Zerdali Dalımısın

    Bu türkünün hikayesi Çankırı’nın Çerkeş kazasının Hacı Bey köyünde yaşanmıştır. Altı çocuğuyla beraber yoksul bir hayat süren bütün umutları toprağa bağlı bir aile vardır. Bu ailenin Gülbahar isimli bir de güzel kızları vardır. Henüz on beş yaşında olan Gülbahar’ın gönlünde köyün zenginlerinden bir ağanın oğlu Murat yatmaktadır. Murat bu sevgiden habersizdi.
    Gülbahar her gün testisini alır çeşmeye gider.Gider ama düşüncesiyle Murat’ı da beraberinde götürür. Testisini doldurur. Penceresinin önündeki zerdali ağacını sularama bu işleri yaparken hep Murat’ı düşünmektedir. Bir gün çeşme başında Murat’ı gördü. Heyecanını gizleyemedi Gülbahar. Elleri titriyor yüzü durmadan renk değiştiriyordu. Murat dayanamadı sordu.
    Beni sevdiğini söylüyorlar köyde doğrumu bu?
    Gülbahar bu sefer daha da heyecanlandı bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Murat’ın yüzüne baktı hızla oradan uzaklaştı. Bakış o bakış Murat’ında içine bir ateş düşmüştür. Her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Murat’ın babası bunu duyar. Oğlunun bir fakir kızıyla ilgilenmesini istemiyordur. Komşu köyden bir kızla Murat’ın nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülbahar ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getirir ve kendisini büyük bir umutla beslediği zerdali ağacına asar. Çünkü davul zurna sesleri köyün sessizliğini yıkmıştı gelin geliyordu. Her şeyden habersiz Murat pek düşünceliydi. Haberi duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Kendisine ve insanlara dünyaya lanet ediyordu. Çok geçmeden aklini kaybetti. Bir daha da eski haline gelemedi.
    PENCEREMİN ALTINDA ZERDALİ DALIMISIN
    Penceremin altında da a beyim
    Zerdali dalı mısın?
    Düşkün düşkün duruyonda a beyim
    Benden sevdalımısın?
    Hep kara leylide bakışır aman
    Kaşları gözlere yakışır aman.
    Penceremin altında da a beyim
    Kitap açmış okuyor.
    Perçemine yağ sürmüşte a beyim
    Yel estikce kokuyor.
    Hep kara leylide bakışır aman
    Kaşları gözlere yakışır aman.
    Pencereden bakıyor da a beyim
    Şeker olmuş akıyor.
    Bu sevda nasıl sevda a beyim
    Beni candan yakıyor.
    Hep kara leylide bakışır aman
    Kaşları gözlere yakışır aman
  13. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Pencereden Bir Taş Geldi (Mamoş)

    Elazığ’ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca’nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput’ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından soylu bir aileden olan genç yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş’la Bekir hoca’nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur konuşur sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.
    Bir gün karısına Harput’a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş’u eve davet eder yerler içerler eğlenirler. Bekir hoca ise Harput’a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş’u kalbinden karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma
    sonunda Bekir hoca beraat eder.
    İçli olan türkünün hikayesinde de böylece bir ders yatmaktadır.

    MAMOŞ TÜRKÜSÜ
    Pencere’den bir taş geldi
    Ben sandım ki Mamoş geldi.
    Uyan Mamoş uyan uyan
    Başımıza ne iş geldi.
    Eyvah Mamoş eyvah eyvah
    Tabip getir yarama bak.
    Penceresi yeşil yaprak
    Mamoş giyer kara kapak.
    Kör olasın Bekir hoca
    Yatağımız kara toprak.
    Eyvah Mamoş eyvah eyvah
    Tabip getir yarama bak.
    Pencere’nin önü çardak
    Rakı içtik bardak bardak.
    Körolasın Bekir hoca
    Koymadın ki murat alak.
    Eyvah Mamoş eyvah eyvah
    Tabip getir yarama bak.
    Evlerinin ardı kavak
    Yağmur yağar ufak ufak.
    Kör olasın Bekir hoca
    Ağzımdaki kurşuna bak.
    Di kalk Mamoş di kalk di kalk
    Başımıza yığıldı halk.
    Dışkapıyı araladın
    Ah bahtımı karaladın.
    Kör olasın Bekir hoca
    Mamoş’uda yaraladın.
    Di kalk Mamoş di kalk di kalk
    Başımıza yığıldı halk.
    Mamoş paltonu tutayımmı?
    Hayrın için satayımmı?
    Mezarında boş yer varmı?
    Ben’de gidip yatayımmı?
    Eyvah Mamoş eyvah Mamoş
    Tabib getir imdada koş.

    Yığınkili Muhammet
  14. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Kütahya’nın Pınarları

    Bundan 100-120 yıl önce Kütahya’da bir ailenin genç yakışıklı sözü dinlenir temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu ele avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve"; ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç deli düveyi ailesinden ister fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.
    Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız kocanın da gözlerini kör ederiz"; diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar "; Ne olur kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım"; der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin"; derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.
  15. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Kozanoğlu Avdan Gelir

    Türkülere kahraman olan Kozanoğlu Afşar’ların Kozanlı oymağının reisi olan bir ailedendir. Bu oymak önceleri Karamanoğulları’nın sonradan da Osmanlı Devleti’nin maiyetinde bulunup Kozan havalisinin idaresini yürütüyordu. Kozan dağlarındaki Varşak’lar (Varşak aşiretinden olanlar) bunların piyadesi Çukurova’daki Avşar’ lar ise süvarileri idiler. Kozanoğulları bu havalide uzun müddet hüküm sürdülerhalkın hak ve hukukunu iç ve dıştaki saldırganlara karşı korudular. Orta Anadolu derebeylerinden Çapanoğlu Süleyman Bey’ in Kozan bölgesini istila için gönderdiği askerler Yusuf Ağa tarafından perişan edildiği gibibir müddet sonra Mısırlı İbrahim Paşa’ nın Kozan’ı almak için gönderdiği askerler de dağlarda Kozanoğlu Mehmet Bey’ in kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Yusuf Ağa’ dan sonra Ali Bey’ in oğlu Mehmet Bey Kozan Beyliğine geçtiler. Kozan Beyliği gittikçe kuvvetleniyordu.
    1882 senesinde Sultan Aziz zamanında Sadrazam Ali Paşa’nın Kozan Beyliği’ni ortadan kaldırmaya karar vermesi üzerine Derviş Paşa kumandasında "İslâhiye Fırkası"; adı altında bir kuvvet teşkil edip Kozan’a gönderildi. Ahmet Bey ile Yusuf Bey ve Kozan hanedanına mensup diğer beyler Halil Bey Ali Bey ve Hüseyin Bey’ler devlete bağlılıklarını hemen bildirdiler. Ahmet Bey’ e Kütahya Valiliği diğer beylere de birer memurluk veya maaş verilerek dağıtıldı. Kozan bir sancak haline getirildi. Kozanoğlu Yusuf Ağa Sivas’ta oturmaya memur edildiğinden muhafız askerleri himayesinde yola çıktı. Fakat aşiretlerinden bir kaçı yolunu kesip onu muhafız askerleri elinden aldılar. Yusuf Ağa durumu değerlendirmek istedi. Kozan’a gelerek bütün aşiretleri isyana kaldırdı. Bunun üzerine Müşir Derviş Paşa İsmail Paşa kumandasındaki bir müfrezeyi Yusuf Ağa üzerine gönderdi. Kısa bir çatışmadan sonra Yusuf Ağa esir düştü ve astırıldı taraftarları da dağıtıldı.
    Küçükten Görmedim Ana Kucağı
    Ali Ercan Kara Kaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri adlı kitabında "Mustafa Songur"; isminde bir kişiden dinlediği bu türkünün hikayesini aynen şöyle anlatmaktadır:
    "Bir buçuk asır evvelden beri Niğde’nin Dikilitaş Ferhenk Kavlaktepe Badamderesi ve Çamardı köyleri arasından Ulu yol diye bir yol geçer. O tarihlerde Erzurum’dan hareket eden kervancı bu yolu takiben Suriye’ye kadar giderSuriye’den kalkan bir kervancı İstanbul’a kadar yine bu yoldan geçermiş. Kervancıların dinlenme yeri ise AdanaPozantı’yı geçtikten sonra Ferhenk köyündeşimdiki içmecenin bulunduğu muhitte öz dedemin yaptırmış olduğu handa konaklarlarmış veyahutta aynı muhite bir saat mesafede bulunan eski ismi Enehil şimdiki ismi Dikilitaş olan köyde konaklarlarmış. O zamanda Kanlı Bulduruç diye anılan semtte her iki yönden gelen kervancı kış mevsiminde birkaç ölü verirlermiş. Şiddetli bir kış mevsiminde zengin iki kervancı kardeşSuriye’den hareket ederek Bulduruc’a gelir ve orada şiddetli bir tipiye tutulurlar. Kardeşlerden biri tipide boğulur ve ölür. Kardeşini kaybeden diğer kervancı ölen kardeşinin üzerine kapanır ve bu türküyü yakar.";
  16. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Kırmızı Gül Demet Demet

    Kırmızı gül demet demet
    Sevda değil bir alamet
    Balam nenni yavrum nenni
    Gitti gelmez ol muhannet
    Şol revanda balam kaldı
    Yavrum kaldı balam nenni...
    Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle
    gelen nenni!. Nasıl oluyor derseniz türkünün dilini açmak gerek...
    Varıp sormak gerek türküye : ";Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. Yavrum nenni... Balam nenni";. Bu demet demet gül hem de kırmızısından sevgiliye duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı düz sarılı öküz gözü gibi kırdan toplanmış papatyalar değil de demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat... Ama bir tek!. Benim tek gülümsün gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin kır çiçekleri kadar zengin ve doğal demiş olmazmısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. Kırmızı gülü
    seçmişsin sen. Hem de demet demet...
    Ha bir de ‘balam’ meselesi var! Yavrum diyorsun... ‘Nenni’ diyorsun ‘Gitti gelmez’ diyorsun. Yoksa bir ananın balasına yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan’da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. REVAN bugünkü adıyla ERİVAN yani günümüzde Ermenistan’ın başkenti... Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası... Neden derseniz REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp mal getirmişler... Memet de gidip gelen kervancılardan birisi... Anasının da tek ‘balası’... Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar... Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp REVAN’da satıyor Memet... Memet de Memet hani... Karayağız bir delikanlı... Taşı tutsa suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet’in. Her akşam tarla dönüşü bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti... Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana... Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor... Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep Memet üstüne... REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kanter içinde uyanıyor. hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. Bir hortum yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at ne de bir deve ne de insan kalıyor. Memet’i arıyor gözleri. Kara yağız kaytan bıyık Memet ellerini uzatıyor anasına. ‘Tut ellerimi’ diyor. Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN’dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor.
    Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .Bazen de tersi oluyor . Kervanın dönüşü bayram gibi! Kimi kocasını kimi yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu. Sarılıp ağlayanlar sevinç gözyaşı dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var... Karı var ayazı var!. Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi. Kusma iltihap baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama... Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ";Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle demiştik. ";Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için";. Bunları sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?. Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın alaca karanlığa dönüştüğü an. Akşam güneşinin yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. Yoksa alaca ışığın alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden. Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye. Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim. Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda.
    Gurbet elde baş yastığa gelende
    Gayet yaman olur işi garibin
    Gelen olmaz giden olmaz yanına
    Bir çalıdır mezar taşı garibin.
    Bir çalının dibine gömüyorlar Memet’i. Söylenecek sözleri sevgiliye anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak alıyor bağrına. Gençmiş... Sevenleri varmış... Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu! Kimini sele kimini yele verir. Memet’i de Revan’da vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet’in!. Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ‘da. Kalanlar perişan. Utangaç. Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... Ağır ağır Erzurum’a giriyor kervan. Analar bacılar sevgililer oğullar eşler... Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar ilk rastladığına soruyor. ";Oğlum Memet’im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı";. Sen sen ol da gel yanıtla. "İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra... Sonra bir çalının dibine gömdük onu";. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına... O ana deli olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Karayağızın güzeli oğlunu canından parçayı alıp götüren ölüme ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana baba anneanne dede. Hepsi kötü. Dün var olan... Soluyan nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali son sözleri yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ";Öldü de kurtuldu"; diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları. Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor. O’nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül dilinde ";Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan’da balam kaldı. Yavrum kaldı";... diye diye haykırdığını söylediler.
    Kırmızı gül demet demet
    Sevda değil bir alamet
    Balam nenni yavrum nenni
    Gitti gelmez ol muhannet
    Şol Revan’da balam kaldı
    Yavrum kaldı
    Balam nenni
    Kırmızı gül her dem olmaz
    Yaralara merhem olmaz
    Balam nenni
    Yavrum nenni
    Ol tabipten derman gelmez
    Şol Revan ‘da balam kaldı
    Yavrum kaldı
    Balam nenni.
    Kırmızı gülün hazanı
    Ağaçlar döker gazalı
    Karayağızın güzeli
    Şol Revan ‘da balam kaldı
    Yavrum kaldı
  17. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Yarim İstanbul’u Mesken Mi Tuttun?

    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi köyün çeşme başında sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça’yla Zalha’nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.
    Derin bir iç geçirdi.
    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile evde aşa muşa el atar ortalığı toplar anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli kocaman kocaman elli ayaklı kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.
    Yedi yıl yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol seyranı renkli İstanbul’da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü bal dudaklı kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli o tuttuğunu koparan o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!"; dedi içinden sert sert. "Günahı vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun....";
    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti sildi elinin tersiyle gözlerini.
    Resullarin Emine anaydı gelen:
    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook ağlamıyorum nene...
    Gün görmüş umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?
    "Kınalı keklik"; gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene’nin dediği gibi öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim insan iki satır bir şey ler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç yaşlı kadınlar ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey . Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!
    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik bu tâzelik...
    - Yedi yıl yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?
    Sıkıldı bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu o da varsın istidayı boşansın bir güzel varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi başını sallasa...
    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul’a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece o gece işte nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek çok değil yazı orda geçirip güze olmazsa kışa koynunda desteyle para dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa eh gayri keyfine son olmıyacaktı!.
    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..
    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana altı yaşında mı olurdu? Bösböyük palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu taşıyor!
    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde görememişti dolduğunu.
    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.
    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya şimdi de aklından köyün yaşlıları gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?
    Sonra kafa kafaya fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken Dursunların Hacı’yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu tek başınaydı ya deminki karılar kızlar orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte bağlamıyacağım!
    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali’sinin yanında? Değil yedi yıl on yıl dönmese sılasına onu gene unutamazdı işte!
    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere ufaldı bakır kızılını yitirdi pırıl pırıl yanmağa saz örtülü dumanlarıyla ker*** evleri süslemeğe başladı.
    Canı ne yemek istiyordu ne de su.
    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?
    Ali bakıyordu sadece bakıyordu.
    Oysa hem ağlıyor hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?
    Ali susuyor boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor Ali’den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali’m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?
    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından bağırmış bağırmış... Fakat Ali...
    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah dedi.
    Kalktı usulcak gitti kapıya örttü kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş ne de çeşmeye giderken yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş lâf da atmamıştı ama köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı’ya! Yedi yıldır İstanbul’u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.
    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali’sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.
    O zaman o zaman işte gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış bırakıp güzellerini koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali’sine yummuştu gözünü:
    - İstanbul’u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?
    Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman
    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman
    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
  18. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Arda Boyları Türküsü

    Arda boylarında kırmızı erik
    Halime'nin ardında onyedi belik
    Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
    Bu genc yasta denizlere attin ya beni

    Aliverin feracemi annecim diksin
    O gıymatlı İsmail'e kendisi gitsin
    Uyan uyan Ereceb'im senin olayım
    Ardalar aldı ya nerde bulayım

    Arda Boylarına ben kendim gittim
    Dalgalar vurdukça can teslim ettim
    Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
    Bu genc yasta denizlere attin ya beni


    Konu

    Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Zeynep’in huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Zeynep’e âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır.

    İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Zeynep’in annesine niyetini açıklar o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır. Uğradığı zulmü dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda Zeynep’in annesi ve Ağa’nın oğlu Zeynep’i evlilik için ikna etmeye çalışırlar. Recep’in bir başka sevdiği ve ona kaçtığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar.

    Recep ve can dostu Cemil ise dağda Ağa’nın adamlarıyla mücadele ederler. Ağa’nın adamlarında kurtulmayı başaran arkadaşlar bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar.

    Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep sevdiğine bu dünyada kavuşamaz. Zeynep ve Recep’in dillere destan aşkları "Arda boylarına ben kendim gittim
    Dalgalar vurdukça can teslim ettim"; dizelerini barındıran Arda Boyları türküsüyle dilden dile dolaşır.
  19. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını (Telli Senem İle Yazıcı Oğlu Osman Ağa)

    Her biri bilinmez bir mezar şimdi.Mezar taşları ürpertirürkütür insanı.Ama benio hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vucutlarıyüreklerinin çektiklerikatlandıkları ve yaşadıkları dillere destan ateş dolu acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.Mezar taşlarından daha fazla."Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu"; demiş ozan.Demişya! Ne yürekten demişne Doğru demiş.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp birine vurulduğumuz.Gam ile dert ile yogrulduğumuz.Gök gözlügüneş yüzlüderin sözlüyarım özlü.Ekmek’ini el ile paylaşan çarşambasını sel alan sevdiklerini el alan.Kor yürekli demir bileklibaşı bulutlarda yiğitlerin vefalı sadıkvefakarörük saçlı uzun boylu yapalaklarıntuğ sunaların toraşamların gül yüzlü güzellerin ceylanlarınefsanelerin lav gibi fişkıran yüreklerin düğünlerin halayların türkülerin ağaların beylerin ozanların ve dillere destan aşıkların diyarı anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Aslı’sı varFerhat ile şirin’i var Leyla ile Mecnun’u varElif ile Mahmut’u Sürmeli bey’i Şah İsmail’i Sümmani’si var. Dil hangi birine döneryürek hangi birine katlanır.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazıpta başedebilirki.

    İşte Senem ile yazıcı oğluda bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından sadece ikisi.

    Tülü mayalar kırk atlar koçlar taylar kuzular gökce gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp güneş’in kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar bunalmışlardı.Ama yol bitmiş sınırın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagırdı. "Konak yerimiz buradır.At lar baglana denkler çözüle tez elden çadırlar kurula ALLAH hayıra getire dedi";Yigitler atlarından gelinler tülü mayalarından indiler.Birkaç genç kadın yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir at’tan genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altına kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere.Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi.Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı.İran ipeğindendi tüm giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış kenarlarından taşmıştı.Uzun boylu beyaz tenli simsiyah gözlü ceylan bakışlı bakanın bir daha baktığı gürenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır ne Binboğalar nede bu küçük Yapalak böyle bir güzele çadır açmamışböyle bir ceylana raslamamışlardı.Yayla böyle bir güzel görmemişti.

    Tez elden çadırlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı.Beyin siyah çadırından geniş obası kuruldu.Tüfekler sazlar asıldı çadır direklerine.Ay orta yere gelip dolandı.Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktıkları gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında geceye teslim ettiler ilk günlerini.

    Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a yörüklerin gelip yerleştikleri.Adettendi yerli halk gelip hoşgeldiniz derdi.Birkaç ay
    kalıp sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi.Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına düşerdi.Ağa yanına bölge büyüklerini toplarkadın’ını yanına alır gider yeni misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu köyünün büyüklerini çağırıp başlarınada oğlu Osman’ı katıp hoşgeldine gönderdi yörük içine. Atlayıp atlarına vardılar yörük yaylasına yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri.Koşup ağaya haber verdiler.Kara çadırından önce ak saçlı yörük beyiardında o ahu gözlü fidan boylu ceren çıktı.Bir hançer gibi dikildi karşılarına.Başı yularda iki eli böğründe Daha buyrun diyemeden ziyaretcilerin başında atın üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osmana takıldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.

    Buyrun dedi yörük bey’i.Yanında halayere saplı bir hançer gibi duran kıza döndü.Senem dedi: Atı tut kızım.Koştu Senem adetleri gereğince gelen kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı.Kadında Osmanda indiler atlarından. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hoş geldiniz edildi.Kahveler katıklar içildi konuşulup tanışıldı. Ama iki genc’in aklı ve gözleri bir an bile ayrımadı birbirlerinden. İşte diyordu Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim erim erkeğim diyebileceğim çınar gibi bir yiğit.İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a.Yazıcı oğlu Osmanda; Baba evine götürebileceğim övünç duyup yaslanacağım bir ahu diyordu kendi kendine.

    Akşama kadar kalındı yörük yaylasında.Geniş sofralar yazıldı yere koyunlar kızartıldı katıklar yayıldıyenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düşen bir kor yığını gibi bakıp durdular birbirlerine.Akşam yörüklerden ayrılıp Tanır’a dogru yola çıktıkları zamanOsman yüreğinden bir parçanın yapalakta kaldığını hissetti.Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını içinden bir şey lerin eksildigini sandı. Günler akıp geçti.Ne Senem nede Osman unutamadılar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadırına.Senem obadan dışarıya ayak atamadı.

    Ama seven yürek neler etmezki her şeyin çaresi bulundu.Bir yörük kadını yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleriDaha çok sevdiler daha çok bağlandılar birbirlerine.

    Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur öldürür adamı.Senem de Osman da aynı ateşte kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyorduki babası oba dan dışarı kız vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düşündü bir yörük kızını eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçıp yere yıkmam başını babamın.Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

    Bir yiğit sararıp solar erir giderdebir bey kadını hatun ana’sı hissetmezmi.Gayrı sordular Osman anlattı.Bir tek oğlanın derdine çare bulmakonu bu dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası.Etraf çevrelerden ağalar toplandı.Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıdı yörük ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine seneminbir sevinç doldurdu içini Osman ağanın.Ne kaldıki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler.Birbirlerine yakışan nazarlık bir çift olular. ALLAH'ın emriyle dediler kızını istediler.ALLAH yazdıysa biz ne edek velakin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza soralım bir kaç gün izin verin düşünelimiletiriz kararımızı.İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban olaböyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

    Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangın düştü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yıkmaz aşiretin dışına kız vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü sürü toplandı kervan hazırlandı.Ve Senem içi kan ağlıyor.Bir ölüden farksız.Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandılar gittiler.

    Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı.Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi yıkıldı bir ölüden ferksız oldu Osman. Her yana haberler salındı sözcüler gönderildi.Aylar yıllar sürdü bu arayış.Ama ne yörük kervanının izine raslandı nede Senemden bir haber alındı.

    Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman ama Senemden bir haber alamadı.Talih’i her gün biraz daha karardı.Bir düğünde bir gözünü kaybetti.Değen saçmalarla birlikte anası babası öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangın geçmedi unutamadı Senem’i.On yıl yirmi yıl elli yıl atmış yıl geçti bir haber gelmedi Senemden.

    Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardı.O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam haberler neki haberler.Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayırlıysa tarla veririm değilse çek git.

    Kozan’daydım dedi ermeni çerçi mal satardım. Açmış oturmuştum metamı buğday almış kumaş verirdim.İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma.Saçları ak gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın.Oğuk dedi nerelisin.Tanırlıyım ana dedim. Osman ağayı bilirmisin dedi.Bilirim elbet dedim.İnsan köyünün ağasını bilmezmi?

    Kuşağından bir çıkını çıkarttı.Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup Osman ağaya söyle Senem ananın selamı var yüreği yüreğinle birdir.Kimseye yar olmamıştır.Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır deAma gayrı her şey geçti.gelip aramaya arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış getirdim sana Gayrı sen bilirsin dedi ermeni
    çerçi. Yüreğinde yetmiş yıl evvelin koru yeniden yandı.Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazırlattı yanında iki adam düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem le buluştumu bunu bilmiyoruz ama Maraş'ta Tanır da. Toros'lardaAvşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;Önce osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar erkekler.Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa yaşlılar genç'lere Senem ile yazıcıoğlu Osmanın sevdalarını anlatırlar hep.


    Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
    Çeken Bilir Ayrılığın Derdini
    Bülbül Kaça Aldın Gülün Nargını
    Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil

    Yaprak Gazel Olmuş Duruyor Dalda
    Vefasız Güzelden Bize Ne Fayda
    Bu Ayda Olmazsa Gelecek Ayda
    Ölürüm Vazgeçmem Sevdiğim Senden

    Selvinin Dalları Boyundan Uzun
    Yavrular Gözüme Bir Salkım Üzüm
    Ölmeden Görseydi O Yari Gözüm
    Koyun Kuzu Kurban Olur O Zaman
  20. Tılsım

    Tılsım Yeni yorumcu

    Kayıt:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Dün Gece Yar Hanesinde

    Erzurum'da yaşanmış bir aşk hikayesidir bu türkünün hikayesi. Genç delikanlı sevdalanır bir güzel kıza. Önünde ardında dolanır durur. Fakat kız yüz vermez delikanlıya. O yanıp tutuştukça uzaklaşır ondan. Günlerden bir gün kızın evinde düğün mü vardır davet mi orası karanlık bütün yöre halkı davetlidir. Sevdalı delikanlı da koşar gider davet evine. FFakat eş dost hısım akraba öyle doldurmuşlardır ki kızın evini delikanlı yabancıdır ya hepten dışlanmış hisseder kendini. Ama evden çıkamaz ayrılamaz sevdiği kızın bir görünüp bir kaybolmasını izlemek bile yeter ona.O gece yemekler yenir delikanlının eli varmaz kaşığa döşekler serilir delikanlı yanaşamaz bir döşeğe .. Avluda çıplak ağacın altına serer hasırı.. O gece bir yağmur bastırır ama aşık genç aldırmaz yağmura.. Bütün gece gözleri sevdiceğinin penceresinde..Ertesi sabah konuklar dağılır..Aşık gencin ağzında bu türkü vardır kapıdan çıkıp yollara düşerken..

    Amman amman
    Dün gece yar hanesinde
    Yastığım bir taş idi
    Altım çamur üstüm yağmur
    Yine gönlüm hoş idi

    Amman amman amman
    Amman amman amman
    Ben yandım seni bilmem

    Amman amman amman
    Amman amman amman

    Bir dağ ne kadar yüce olsa
    Dağ kenarı yol olur
    Buna bayram gün derler
    Dostla düşman bir olur

    Amman amman amman
    Amman amman amman
    Ben yandım seni bilmem

Sayfayı Paylaş