Ünlü Bilim Adamlarının Hayatı

Konu, 'Biyografi' kısmında Bilirkişi tarafından paylaşıldı.

  1. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
            
    Voltaire (1694 - 1778)

    Voltaire 21 Kasım 1694'te Paris'te doğdu. Asıl adı François-Marie Arouet'dir. Bir Cizvit okulunda okuyup hazcı yaşam felsefesini benimsedi burada. Daha sonraları ise zekâsı ve hoş sohbetliliğiyle Paris sosyetesinin gözdesi oldu.

    1717'de ül***i yöneten Orléans dükünü hicveden bir yazı yazdığı için tutuklandı ve on bir ay Bastille'de yattı. Hapisten çıktıktan sonra Oedipe ve Henriade adlı trajedilerini yazarak büyük başarı kazandı. Dönemin en büyük trajedi yazarı olarak geçmeye başladığı sıralarda Voltaire ismini kullanmaya başladı.1726'da Rohan düküyle kavga etmesinin ardından beş ay Bastille'de kaldı, daha sonra İngiltere’ye sürüldü.

    Burada dönemin ünlü isimleriyle tanıştı. Edebiyat akımlarıyla, bilimsel gelişmelerle ilgilendi. 1729'da Fransa'ya döndü.Döner dönmez yeni yatırımlar yaptı ve kendine bir servet edindi. Tarihe yöneldi, yeni bir türü deniyordu. Yayınladığı Felsefe Sözlüğü, Fransız siyasal rejimini eleştiriyordu. Yerleşik dinsel ve siyasal kurumları açıkça karşısına alıyordu. Bu yüzden yeniden tutuklama kararı çıktı. Bunun üzerine Voltaire, Chatelet markizinin yanına sığındı. Şatosunda edebiyat çalışmalarına ve tarih araştırmalarına devam etti.

    Hayranı olduğu ve yazıştığı Prusya Veliahtı II.Friedrich tahta çıkınca, Fransız hükümeti onu yarı resmi bir görevle Berlin'e gönderdi. Voltaire yeniden yükselmişti, dostlarının yardımıyla Versailles’da tarih yazmanlığına getirildi. Yazdığı Fanatizm veya Muhammet Peygamber trajedisi bir oyundan sonra yasaklandı. Bu arada Fransa kralıyla arası açıldığı için Cenevre’ye yerleşti.

    Yazılarıyla protestanları kızdırdı ve Rousseau ile arası açıldı. Diderot'nun Encyclopedie sinin cildi için yazdığı Cenevre maddesi buradaki düşünürleri kızdırınca, Cenevre'de de kalamadı. Bundan sonra İsviçre-Fransa sınırında, biri İsviçre'de diğeri Fransa'da iki malikane alarak polis takibinden kurtulmaya çalıştı.

    1778'de Paristen gelen daveti kabul etti ve Irene adlı oyunun provaları için Paris'e gitti. 30 Mart 1778 günü Fransız Akademisi'ne ve Comédie Française'e kabul edildi. Mayıs 1778'de öldü.
    EceSB bunu beğendi.
  2. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Fritz Henkel (1848 - 1930)

    Alman girişimci Henkel ürettiği Persil'le "kendi kendine" çamaşırı yıkayan ilk deterjanı piyasaya sürerek, Henkel firmasının dünyanın en büyük kimya şirketlerinden biri haline gelmesi için temel taşı koymuş oldu.

    Henkel bir ilkokul öğretmeninin oğlu olarak Vöhl/Hessen'de dünyaya geldi. Okula devam ettiği yıllarda bile ilgisini en çok çeken ders kimya idi. 17 yaşına geldiğinde, Batı Almanya'nın gelişmekte olan endüstri bölgesi sayılan Elberfeld'e gitti. Gessert Kardeşlerin Boya ve Lake Fabrikasında çıraklık eğitimini tamamladıktan sonra, burada asli eleman olarak işe alındı ve aradan kısa bir zaman geçtikten sonra şirketin imza yetkili müdürlüğüne yükselmeyi başardı. 1873'te evlendiği Edith Steinen ile dört çocuk sahibi oldu (karısı 1904'te öldü).

    Henkel, 1874'te işinden istifa etti ve Aachen'de bir kimyasal madde ve boya toptancısına ortak oldu. İki yıl sonra potas silikatı ile soda karışımından geliştirdiği çamaşır tozunu piyasaya sürmeyi düşündü. Gerekli parasal olanaklara sahip olmadığı için iki ortak buldu ve 1876'da Henkel & Cie adlı çamaşır tozu fabrikasını kurdu. Aachen'de bir evde kurulan bu işletmeye alınan üç eleman hemen bu "Universal-Waschmittels"in üretimine başladılar. Henkel, piyasaya atılır atılmaz, gazete ve dergilerde ürününün reklamını yapmaya başladı. Önceki adı, kendi düşüncesine göre bir kişiliğe sahip bulunduğundan, çamaşır tozuna kısa bir süre sonra "Henkel'in Ağartıcı Sodası" adını verdi.

    Henkel firmasını 1878'de daha iyi trafik bağlantısı bulunan Düsseldorf'a taşıdı. Ağartıcı Soda ile yaptığı işler hızla ilerleyince, durmak dinlenmek bilmeyen girişimci Henkel, yeni ürünlere eğilebildi. 1880'li yıllarda hammadde ve kimyasal madde ticareti ile uğraştı ve çay işine girdi. Öncelikle sömürge ürünleri satıcılarından oluşan rakip şirketlere karşı, reklam ve yeni ambalajlama biçimiyle savaşmaya çalıştı. "Henkel Thee" çayını, yalnız aromayı korumakla kalmayıp, ayrıca reklam alanı olarak da kullanabildiği, bir teneke kutu içinde satışa sundu. Henkel'in yıllık cirosu 1899'da ilk kez milyonu aştı. Aynı yıl içinde Düsseldorf-Holthausen'de 55.000 metre karelik devasa bir fabrika arazisi satın aldı. Önceleri bu alanın onda birini bile kullanamadı. 1905'te sayıları 100'ü aşan çalışanlarına aralarında şirketin sağladığı yaşlılık sigortası da bulunmak üzere, Henkel örnek olacak sosyal avantajlar sağladı.

    Henkel KG'nin Önemli İş Alanları

    • Organ kimya (plastik, laklar, boyalar)

    • İnce kimya (kozmetik ve farmakolojik kimya için ürünler)

    • Kimyasal-teknik marka ürünleri (yapıştıncı ve tutkallar)

    • Kozmetik, vücut bakım ürünleri sabun, deodorant, krem, parfüm, ağız hijyeni, saç bakım ürünleri)

    • Yıkama/temizlik ürünleri (deterjan,bulaşık deterjanı, WC-temizleyici ürünler, ayakkabı bakım ürünleri, bitki köruyucu ürünler)

    Henkel 1907 yılının Haziran ayında gazetelere verdiği küçük ilanlarla müşterilerini "bir- seferlik kaynatma ile, zahmetsizce, çitilemeden bembeyaz pırıl pırıl çamaşır" sağlayan yeni bir çamaşır tozu hazırladı. İçerdiği en önemli bileşikleri olan Perborat ve Silikat'tan adını alan PERSIL. O zamanlara göre muazzam sayılan 1 milyon markı bulan reklam bütçesiyle Henkel, kendi kendine çamaşırı yıkayan dünyadaki ilk deterjanın piyasada tutunmasını sağlayabildi. Böylelikle Almanya'nın günlük bir gazetesinde tam sayfa bir ilan verdi ve beyaz güneş şemsiyeleriyle bembeyaz giysiler içinde büyük kentlerin kalabalık caddelerinde dolaşan adamlardan bir ekip kurdu. Bu kampanya çok başarılı oldu.

    Cirosu altı yıl içinde 50 misli artarak 30 milyon markı buldu. Bu çamaşır tozu Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce Avrupa'nın hemen hemen tüm ülkelerinde "Persil bleibt Persil" (Persil, her zaman Persil'dir) reklam sloganıyla satılmaktaydı. Henkel Avrupa kıtasının en büyük deterjan üreticisi olma payesine erişmişti. 1926 yılında 78 yaşına gelen Henkel, şirket sermayesinin ölümünden sonra çocuklarına geçmesini karar altına aldı. Henkel, dört yıl sonra halefi Fritz Henkel jr.'un ölümünden birkaç ay sonra 1930'da Düsseldorf'ta öldü
  3. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Dimitri İvanoviç Mendeleev (1834 - 1907)

    On yedi kardeşin en küçüğü olan Mendeleev,Sibirya'nın Tobolska şehrinde doğmuştur (1834). Babası bir lise müdürü, büyük babası ise Sibirya'nın ilk gazetesinin yayımcısı idi. Dimitri ilk tahsilini sürgünde iken yaptı. Babasının ölümünden sonra annesi onun daha iyi bir eğitim alması için St. Petersburg'a göç etti.

    Dimitri, St. Petesburg Üniversitesinde kendini tanıttı. Tezini "alkol ve suyun birleşmesi" konusu üzerine yaptı (1856). Fransa ve Almanya'da, Bunsen ve bir çok Avrupalı bilim adamıyla buluşup, çalışan Mendeleev, 1858 yılında Almanya'daki Karlsruhe (Kalzrue) konferansına katıldı. Bu konferansta "Avogadro hipotezi" üzerine şiddetli tartışmalar olmuştu. Daha sonra ilk petrol kuyularını görmek üzere Pensilvanya'daki petrol sahalarını gezdi. Rusya'ya dönüşünden sonra yeni bir ticari damıtma usulü geliştirdi. 32 yaşında St. Petersburg Üniversitesinin inorganik kimya kürsüsünde profesör oldu.

    Elementlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki düzenlilikten yola çıkarak elde ettiği periyodik tablo, onun en büyük çalışması idi. Bu düzenleme esnasında,o güne kadar bulunamamış bazı elementlerin varlığını ve özelliklerini tahmin etti (1869). Bir kaç yıl içinde varlığını haber verdiği elementlerin keşfedilmesi Mendeleev'i kısa sürede dünya çapında ünlü bir kimyacı hâline getirdi.

    Periyodik tablo, Mendeleev'in mükemmel yorumculuğu ve üretici zekasının çarpıcı bir ürünüdür. Mendeleev'in 25 büyük kitaptan oluşan diğer çalışmaları da oldukça ilginçtir. O'nun İzomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup, çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle onun birinci hizmeti ilmi araştırmaları, ikincisi ise öğretmenlikti. St. Petersburg'un bir çok okulunda öğretmenlik yapmıştır. 1907 yılında zatürreden ölmüştür.

    Mendeleev, periyodik tabloyu ilk defa bastırdığı zaman bilinen 63 element vardı. Ölümünden bir yıl sonra ise bilinen elementlerin sayısı 86'ya yükselmişti. Bu kadar hızlı artış, kimyanın en önemli genelleştirmesi olan elementlerin periyodik tablosu sayesinde sağlanmıştı. Mendeleev hiç bir yeni element keşfedememiş olmasına rağmen, bilim dünyasına yaptığı hizmetten dolayı, 1955 yılında G.T.Seaborg başkanlığındaki Amerikalı fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dimitri Mendeleev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.
  4. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Carl Duisberg (1861 - 1935)

    Alman kimyacı ve sanayici Duisberg, Farbenfabrik Bayer (Boya Fabrikalan) yönetim kurulu başkanı olarak, ilgili en büyük Alman kimya işletmelerinin I.G.Farben adı altında birleşmesine önayak oldu.

    Duisberg Wuppertal-Barmen'de bir sırma dokumacısının oğlu olarak dünyaya geldi. Oğlunun kendi mesleğini sürdürmesini isteyen babasına karşı gelen annesi, Carl'ı liseyi bitirmesi için teşvik etti.

    Duisberg 1878'de komşu kasaba Elberfeld'de kimya meslek okuluna yazıldıysa da sekiz ay sonra kimya, fizik ve ekonomi politik eğitimi görmek üzere Göttingen ve Jena'ya gitti. Burada 1882'de edebiyat doktoru ünvanını aldı.

    Benzopurin'i Bulması Münih piyade hassa alayında bir yıl hizmet verdikten sonra 1883'te Strassburg'da Bayer şirketine girdi. 1884'te Elberfeld'de Bayer Farbenfabriken (Boya Fabrikaları) şirketine kimyacı olarak alındı. Bu işletme 1863 yılında Friedrich Bayer ve Johann Friedrich Weskott tarafından kurıılmuştu. Duisberg kendini bundan böyle boya maddeleri alanında araştırmalara adadı. 1885'te bulduğu Benzopurin 4 B boya maddesi firmanın en başarılı ürünü oldu. Buna benzer bir boya maddesi (Kongo kırmızısı) üreten Berliner Agfa şirketiyle aralarında Benzopurin'in pazarlanmasıyla ortaya çıkan patent hakkı ile ilgili anlaşmazlıkları, Duisberg adı geçen firmayla bir işbirliği sözleşmesi imzalayarak çözdü. Akıllıca yürüttüğü görüşmeler sayesinde Duisberg kariyerinde çabuk yükseldi ve kendisine imza yetkisi verildi. Duisberg 27. doğumgününde Bayer yönetim kurulu başkanı Carl Rumpff'ın yeğeni Johanna Seebohm ile evlendi.

    Bayer Yönetim Kurulu Üyeliği 1888'de Bayer tarafından başlatılan ilaç üretimi, Duisberg'in önerisiyle, 1891'de faaliyete başlayan bilimsel bir merkez laboratuvarının açılmasıyla ilerleme kaydetti. Duisberg bunu izleyen yıllarda araştırma çalışmalarına ara vererek, Bayer'in 1891'de Wiesdorf am Rhein'de bulunan Farbenfabrik Dr. Carl Leverkus adlı boya fabrikasını devralmasıyla daha da önem kazanan planlama ve organizasyon işlerini üstlendi. Duisberg bundan dört yıl sonra "Leverkusen Boya Maddeleri Fabrikalarının Yapısına ve Organizasyonuna İlişkin Notlar"ını sunarak fabrikanın gelişmesi için gerekli temelleri attı. Yüzyıl başında birçok kimya fabrikası kuruluşuna, çalışanlar için lojman inşa edilmesi konusunda örnek oldu.

    Duisberg 1900'da Bayer yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Ondan bir yıl önce, Duisberg'in baskısı üzerine, on saatlik çalışma gününe yer verilmişti.1905 yılında da günlük mesainin dokuz saate indirilmesini sağladı. Ayrıca bir emekli sandığının ve işçi ve memur destek fonunun kurulmasına önayak oldu.

    ABD'ye birkaç kez iş gezisine çıkan Duisberg, bu ülkedeki tröst oluşumlarını inceledi. Bunun ardından büyük Alman kimya fabrikalarının birleşmesine ilişkin tasarılarını geliştirdi. Duisberg'in çabaları sonucu BASF, Agfa ve Bayer 1904'te yapacakları işbirliğini düzenleyen bir sözleşme imzaladılar. Duisberg, iki yıl sonra bü üçlü birliğin yöneticiliğini üsttendi. 1912'de, şirketlerini Leverkusen'e taşıyan Bayer-Werke'nin genel müdürlüğüne atandı.

    Duisberg Birinci Dünya Savaşı sıralarında ortak menfaatlerini korumak amacıyla kendilerine birkaç firmanın daha katılmasını sağladı. Bütün firmalar bağımsızlıklarını ve kendi örgütlenmelerini korurken, kârları şirketler birliğine ait olup yüzde hesabıyla paylaştırıldı.

    LG.Farben Şirketinin Kurulması 20'li yıllarda ortaya çıkan ekonomik buhran, kimya fabrikalarının satışlarında bir düşüşün oluşmasına neden oldu. Çaresi, üretim maliyetinin düşürülmesinde yatıyordu. Duisberg'in düşüncesine göre, bu hedefe ancak bütün işletmelerin birleşmesiyle erişilebilirdi. Şirketleri ikna etmek için gösterdiği çabalar 1925'te başarıyla sonuçlandı. Menfaat birliklerinin üyeleri I.G.Farbenindustrie AG adı altında birleştiler.

    Duisberg hem yönetim, hem de denetim kurulu başkanlığına getirildi. Çok geçimli bir görüşme partneri alan Duisberg, girişimci çalışmaları yanı sıra araştırma ve bilim konularını da hiç gözardı etmedi. (Carl Duis- berg Vakfı 1929'da kuruldu.) Duisberg 1935 yılinda 73 yılında Leverkusen'de hayata veda etti.
  5. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    James Augustine Aloysius Joyce (1882 - 1940)

    James Augustine Aloysius Joyce 1882 yılında Dublin’de doğdu. Cizvit okullarında eğitim gördü; Dublin’deki University College’de felsefe ve modern diller okudu. 1900’de, henüz üniversite öğrencisiyken Ibsen’in oyunu üzerine kaleme aldığı uzunca yazı Fortnightly Review dergisinde yayımlandı.

    O sıralar, daha sonra Chamber Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan lirik şiirlerini yazmaya başladı. 1902’de Dublin’den ayrılıp Paris’e gitti; ama ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için tekrar İrlanda’ya döndü. 1904’ten sonra Nora Barnacle’la yaşamaya başladı. 1905’ten 1915’e kadar Trieste’de yaşadılar. Joyce, Trieste’de Berlitz Scholl’da İngilizce öğretmenliği yaptı. Dublinliler, 1914 yılında İngiltere’de yayımlandı. Joyce, 1915’te tek oyunu olan Sürgünler’i yazdı. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Zürih’e taşındı.

    Büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları Zürih’te Ulysses üzerine çalıştı ve bu kitap Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başladı. Dizileştirme 1918’de başladı, ancak kitap hakkında dava açılması nedeniyle 1920’de diziye ara verildi. Ulysses kitap olarak ilk kez 1922’de Paris’te basıldı; Joyce ailesi iki büyük savaş arasında Paris’te kaldı. 1939’da, Finnegan’s Wake (Finnegan’ın Uyanışı) basıldı. 1940’ın Ocak ayında James Joyce öldü. Portre’nin ilk taslağı Stephen Hero yazarın ölümünden sonra, 1944 yılında basıldı.
  6. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Aristoteles

    Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir İyonya filozofu denilebilir.

    Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus'un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria'dan Makedonya'nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina'ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina'ya gelir gelmez, Platon'un öğrencisi olarak Akademi'ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca'da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina'da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora'da politik dersler almıştır.

    Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus'un yöneticiliğine gelmişti. Akademi'nin öğrencisi ve hocası Platon'un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon'un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos'ta Akademi'nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon'un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.

    Aristoteles, Assos'ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos'un memleketi olan Mytilen'e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles'in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.

    Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos'taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles'e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip'in oturmakta olduğu Pella'ya gitti. Aristoteles'in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336'da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles'i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan'daki ve Balkanlar'daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina'ya döndü.

    İskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise'nin kurulması sırasında İskender'in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates'i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.

    Aristoteles'in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes'e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles'e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

    Aristoteles, İskender'i bırakarak Atina'ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios'un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios'tan gelmektedir.

    Lise'de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.

    Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise'de ise araştırmalar, Aristoteles'in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

    Aristoteles 13 yıl boyunca Lise'nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise'yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.

    Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.

    Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

    Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası'nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

    Aristoteles'e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer'den Ay'a kadar olan kısım, Ayaltı Evren'i, Ay'dan Yıldızlar Küresi'ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren'i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer'in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles'e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

    Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer'in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer'e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.

    Aristo'nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.
  7. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Igor Ivanovich Sikorsky (1889 - 1972)

    Igor Ivanovich Sikorsky, 25 Mayıs 1889’da Kiev’de doğdu. Leonarda da Vinci’nin resimlerinden ve Jules Verne’nin hikayelerinden büyülenerek, henüz 12 yaşındayken lastik bant ile çalışan bir helikopter yaratmayı başardı. Kız kardeşinin maddi desteğiyle aerodinamik üzerine eğitim görmek ve helikopterini oluşturacak aksamları satın almak için Paris’e gitti ve 1909’da üç silindirli 25 beygirlik bir Anzani motosiklet motoruyla Kiev’e geri dönerek ilk helikopterini inşa etti. Fakat, bu girişiminde başarılı olamadı. 1910 yılının Şubat ayında, aynı motorları S-1 adlı küçük bir uçak üzerinde kullandı, fakat S-1 de hiçbir zaman havalanmayı başaramadı. S-2 ve ondan daha büyük olan S-3, sadece kısa bir süre için havalanabilse de, 50 beygirlik motoruyla S-5 1911 yılının Mayıs ayında tam anlamıyla havalanmayı başardı. 100 beygirlik Argus motoruna sahip olan S-6 ise 1911 yılının Kasım ayında uçmaya başladı.

    1912’de Igor Sikorsky Petrograd’daki Russia Baltic Railroad Otomobil Fabrikası’nın baş mühendisi oldu. Ürettiği S-6-B için Rusya ordusundan küçük bir sipariş aldı ve dört motorlu büyük bir uçak üzerinde çalışmaya başladı. S-21 13 Mayıs 1913’te havalandığında, Igor Sikorsky dünyanın ilk dört motorlu uçak pilotu statüsüne kavuştu. Daha büyük bir model olan S-22, 1913’ün Aralık ayında yolcu taşımaya başladı. Bombardıman uçağı versiyonu da 1914’te faaliyete geçti ve 1915’te Rusya İmparatorluğu Hava Kuvvetleri ile savaşa katıldı. 1918’deki Bolşevik Devrimi nedeniyle hem pozisyonundan hem de vatanından ayrılmak zorunda kalan Igor Sikorsky, 1919’da New York’a yerleşti.

    Roosevelt Field, Long Island yakınlarındaki bir çiftlikte kurulan ve hurdalıklara atılmış ordu malzeme ve aksamlarını toplayan Sikorsky, Aero Engineering Corporation’ın Amerika için ürettiği S-29A ilk uçuşunu 1924’te gerçekleştirdi. 1925’te, şirket Sikorsky Manufacturing Corporation adını aldı ve aralarında ileride geliştirilecek amfibi uçak ve deniz uçakları için örnek teşkil eden S-34’ün de bulunduğu pek çok yeni dizaynı hayata geçirdi. Sikorsky’nin helikopter kontrolleri üzerindeki kararlı çalışması, sonunda dünyaya sağlam, kullanışlı, çok yönlü bir uçuş aracı kazandırdı. Igor Sikorsky, mücadeleler ve başarılarla geçen onurlu bir yaşamdan sonra, 1972’de 83 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
  8. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Hugo Junkers (1859 - 1935)

    Alman uçak yapımcısı Junkers dünyanın tümüyle metal gövdeli ilk uçağının olduğu kadar, kapalı kabinli ilk yolcu uçağının da yaratıcısıdır. Junkers'in fabrikalarında yapılan Ju 52 uçağı 1945'ten önce en çok kullanılan yolcu uçağıydı.

    Junkers bir dokuma fabrikası sahibinin oğlu olarak Rheydt'te dünyaya geldi. Liseyi bitirdikten sonra 1878'den başlayarak önce Berlin, ardından da Karlsruhe ve Aachen'de makine mühendisliği eğitimi aldı. Mezun olduktan sonra 1883'te değişik makine fabrikalarında tasarımcı olarak çalıştı. Dört yıl sonra da Dessauer Continental-Gesellschaft şirketi müdürü Wilhelm von Oechelhaeuser tarafından işe alındı.

    Sol eli doğuştan özürlü olan Junkers, 1890'da Dessau Continental şirketine eşit yetkilerle ortak oldu. Aynı yıl içinde gaz makineleri için bir deneme istasyonu açtılar. Junkers ve Oechelhaeuser burada 1892'de, demir ocaklarında yüksek fırın gazıyla işletilerek motor olarak kullanılan, ilk iki zamanlı, karşıt pistonlu gaz makinesini geliştirdiler. Bu başarıdan sonra Junkers bağımsız mühendis olarak çalışmaya koyuldu. 1893'te gaz halindeki yakıtların ısı değerlerini ölçmek için kalorimetre'yi tasarladı. Bir yıl sonra gazlı şofbeni ve başka ısı değiştirici cihazları yaptı. 1895'te kurduğu Junkers & Co. adlı fabrikasında sıcak su sağlamak ve evleri ısıtmak için gazlı cihazlar üretti.

    Junkers 1897'de Aachen Teknik Üniversitesi'ne ısı tekniği profesörü ve makine yapım laboratuvarı müdürü olarak atandı. Bir yıl sonra evlendiği Therese Bennhold ile birlikte oniki çocuk sahibi oldu. 1902'de kendi araştırma laboratuvarını açtı ve burada 1908'de karşıt pistonlu yağ motorunu icat etti. Bu motor aradan çok geçmeden gemi inşaatında kullanılmaya başladı.

    Tek kanatlı bir uçak patenti almak üzere başvuruda bulunan Junkers, 1910 yılında tümüyle uçak üretimine yöneldi. O tarihe kadar yapılmış olan düz kanatlı ve üst üste çift kanatlı uçaklarını aksine, Junkers tarafından tasarlanan uçağın, yakıt ve gerekli yükü olabilecek kapasitede çıkma kirişli, kuvvetli profılli kanatları vardı. Rüzgar kanalında yapılan testlerden sonra, Junkers ince demir saclar halinde kullandığı metalle, bu maddeyi uçak yapımında ilk kez uygulayan tasarımcıdır. 1913'te Magdeburg'da kurduğu Junkers Motorenwerke GmbH ile üretimi başlatacakken, savaşın başlamasıyla bu girişimin başarıya ulaşması engellenmiş oldu. Dessau'daki şirketi de parasal sıkıntıya girince, Junkers, firmasını kapatmak zorunda kaldı. Sahra mutfağı ve mermi kovanı gibi savaş malzemeleri üretmekle firmasını iflas etmekten koruyabildi.

    Tümüyle metal gövdeli ilk uçak. Dünyanın düz kanatlı bütünüyle metalden yapılma ilk uçağı olan J 1, saatte 170 km'lik bir hıza ulaştı. Bu uçak 1916'dan sonra seri halinde yalnız askeri amaçlı olarak üretildi. Aşırı ağır yüklenme nedeniyle yetersiz yükselme yeteneği gibi teknik sorunları, Junkers 1917'den sonra hafif metal Duralumin'i kullanarak çözdü. Askeri makamlar Junkers'i savaş ekonomisi çerçevesinde, Hollandalı uçak üreticisi Anthony Fokker ile ortak olmaya zorladılarsa da, bu ortaklık savaş bitiminde sona erdi.

    1919'da Dessau'da kurulan Junkers Flugzeugwerke AG (Uçak Fabrikaları AŞ) ürettiği F 13 ile, kapalı yolcu kabinli ilk tam metal gövdeli uçağı piyasaya sürmüş ve böylelikle Almanya'da sivil havacılığı başlatmış oldu. Ürünlerinin satışını güvence altına alabilmek amacıyla, Junkers bir havacılık şirketi işletti. 1923'te kurulan Junkers Lutverkehr (hava taşımacılığı) 1926'da Aero-Lloyd şirketiyle birleşerek Deutsche Lufthansa AG oldu. 20'li yılların sonunda Alman uçak üretiminin yaklaşık olarak üçte biri Junkers tarafından gerçekleştiriliyordu. İlk dizel uçak motorunu tasarlamak ve tek motorlu uçaklardan çok motorlu uçaklara geçmekle teknik gelişimi hızlandırdı. 1930'da üretilen G38, kargo bölümü ve yolcu kabinleri kanatların altına alınan dünyanın en büyük uçağı idi. Üç motorlu Ju 52 (1931) Lufthansa'nın standart uçağı haline geldi ve 40'lı yıllara kadar en çok satılan yolcu uçağı oldu.

    Dünya ekonomik buhranı yüzünden sarsıntı geçiren işletmesi, ancak Dessau'daki sıcak su cihazları üreten fabrikasının satışıyla, verimli bir duruma getirilebildi. Nasyonal Sosyalistler Junkers'i 1933' de şirketlerinin hisse çoğunluğunu Alman Devletine satması için zorlayınca Junkers uçak üretiminden çekildi. Ömrünün son yıllarında metalden inşa edilen yüksek katlı binaların statik hesapları üzerinde çalıştı. 76. doğum gününde Gauting'de hayata gözlerini yumdu. Fabrikaları Nazi'ler tarafından devasa bir askeri üretim tesisine çevrildi. Stuka adı altında bilinen Ju 87 tipi pike bombardıman uçakları en çok tanınan ürünleriydi.
    __________________
  9. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Prof. Dr. Irving Fisher (1867 - 1947)

    Amerikalı iktisatçı Fisher Marjinal Fayda Kuramının matematikleştirilmesine önemli katkılarda bulundu. Piyasa değeri denklemi bugün de para kuramına ilişkin çok sayıda çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Saugerties/New York'ta dünyaya gelen Fisher zor koşullar altında büyüdü. Tarikat kilisesinde papaz olan babası, iki kardeşi gibi, erken öldü.

    Her ne kadar Fisher New Haven'de Yale Üniversitesi'nde okumayı başardıysa da, ayrıca özel ders vererek ailesinin geçimine katkıda bulunmak zorunda kaldı. Olağanüstü başarıları sayesinde 1888'de bir burs kazanarak matematik, felsefe ve sosyal bilimlerle ekonomi bilimleri dallarında eğitim görebildi.

    Fisher 25 yaşındayken Yale Üniversitesi'nde ekonomi dalında salt kuramsal olan ilk doktora tezini verdi. Adı "Paranın Satın Alma Gücü" idi. Başkaları yanı sıra Carl Menger ve Ikon Walras tarafından kurulmuş olan Marjinal Fayda Kuramı (Grenznutzentheorie) ve bu kurama dayanan fiyat kuramına, yani piyasada bir fiyatın ne şekilde ve ne yükseklikte oluştuğuna ilişkin tümüyle matematiksel açıklamasını gözler önüne serdi. Fisher bir yıl sonra varlıklı bir aileden gelen Margaret Hazard ile evlendi.

    31 yaşında Yale Üniversitesi'nde Ekonomi kürsüsüne atandı. Ne var ki, buraya atandıktan kısa bir süre sonra tüberküloza yakalandı ve üç yılı aşkın bir süreyi çeşitli sanatoryumlarda geçirmek zorunda kaldı. Ancak 1901 yılında profesör olarak çalışmaya başladı. Fisher'in üniversite dışı aktivitelerine bundan böyle hastalığının damgası vuruldu. İnanmış bir vejetaryen olan Fisher nerdeyse dinsel bir hevesle gerçek sağlık bilimini kurmak istiyordu. 1907'de bir devlet sağlık bakanlığı tesis etmek amacıyla bir komite kurdu. Bir hükümet komisyonunun üyesi olarak iki yıl sonra "Ulusal Sağlığa İlişkin Rapor"u yayınladı. Fisher'in bilimsel çalışmalarında, tekrar tekrar gözlemlediği konjonktür (piyasa hareketleri) dalgalanmalarında merkezi bir anlam tanıdığı paranın değeri konusu, ağırlık noktasını oluşturmaktaydı. Buna göre paranın değeri sık sık dalgalanan satın alma gücüyle kendini belli etmektedir. Tüketici, (kâğıt ya da madeni paranın üzerinde yazılı) nominal değer ile paranın reel değeri(satın alma gücü) arasında bir ayırım yapamadığı için, bunu çoğu zaman anlamamaktadır.

    Fisher 1911'de yayınladığı "The Purchasing Power of Money" (Paranın Satın Alma Gücü) adlı yapıtında para miktarının artırılmasının fiyatları etkileyeceğine ve ekonomik dengeyi bozacağına ilişkin düşüncelerini savundu. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan fazla ödemeler fiyat artışına ve dolayısıyla satın alma gücünün azalmasına neden olacaktır. Fisher paranın piyasa değerine ilişkin denkleminde bu bağlantıları çok basit matematiksel bir formülle açıkladı. Bilimsel çalışmaları ve sağlık alanındaki uğraşları yanı sıra Fisher'in 1915'te yayınladığı "How To Live" (Nasıl Yaşamalı) adlı kitabı en iyi satan kitaplar listesinde başa geçerek yarım milyondan fazla satış yaptı. Fisher'in ayrıca buluşları vardır. Bir hava odası ve bir güneş saati geliştirdi. Ayrıca yazdığı makalelerle içki yasağının tutunması için çalıştı ve 1923'te dünya barışının güvence altına alınabilmesi için önerilerini sundu. Aynı yıl içinde kurduğu Endeks Sayıları Enstitüsü paranın satın alma gücünü kaydetmek üzere haftada bir, bir toptan fiyat endeksi çıkarttı. 1929'da ortaya çıkan dünya ekonomi buhranı, Fisher'in yeni bir ekonomik döneme ilişkin inancını aniden yok etti. Bir yıl sonra konjonktür dalgalanmalarına ve ekonomik depresyona ilişkin tepkilerini "The Stockmarket Crash and After" (Borsada Hisselerin Aniden Düşmesi ve Sonrası) adlı kitabında dile getirdi. Yine 1930'da, daha önceden

    1907'de yazdığı "The Rate of Interest' (Faiz Oranları) adlı kitabının tekrar gözden geçirilmiş baskısı olan "The Theory of Interest' (Faiz Kuramı) adlı kitabını yayınladı. Bu yapıtında işadamının (varlığını maksimuma çıkartan) ve tüketicinin (yararını azami dereceye çıkartan) hedefleri arasındaki ilişkinin aynı hedefe yönelik olduğunu açıkladı. Adını kendisinden alan denkleminde aynı çalışmanın sonucu olarak faiz oranının karmaşık bir ekonomideki rolünü anlattı. Buna göre nominal ve reel faiz oranı arasındaki fark beklenmekte olan enflasyon oranına işaret etmektedir.

    1935'te emekliye ayrılan Fisher, yayınlarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi sürdürdü. 1942'de yayınladığı bir makalede vergi sisteminin kökten bir biçimde değiştirilmesini istedi. Bundan beş yıl sonra 80 yaşında New York'ta öldü.
  10. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Çağmînî

    Çağmînî, İslâm Dünyası'nda çok tanınmış bir gökbilimci olmasına karşın hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Hârizm bölgesinde bulunan Çağmîn'de doğmuş ve astronomi alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle kendisine "Astronomların Babası" lâkabı verilmiştir. Hangi tarihte doğduğu kesin olarak bilinmemektedir; ölüm tarihi ise tartışmalıdır; 14. yüzyılın ortalarında hayatta olduğu düşünülmektedir.

    Çağmînî'nin en önemli yapıtı, el-Mulahhas fi'l-Hey'e (Astronomi Seçkisi) adını taşır. Kadızâde-i Rûmî ve Curcânî gibi önde gelen bilginler ve düşünürler tarafından yorumlanmış olan bu yapıt, dönemin astronomi birikimini ana çizgileriyle tanıttığı için çok beğenilmiş ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.
  11. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Ebu'l Vefâ el-Buzcânî

    Yazmış olduğu eserlerle astronomiye büyük hizmetlerde bulunan Ebu'l-Vefâ el-Buzcânî (940-998), küresel astronomide karşılaşılan sorunların çözülebilmesi için, yeni trigonometrik bağıntıların keşfedilmesi suretiyle trigonometrinin geliştirilmesi gerektiğini anlamış ve araştırmalarını daha ziyade bu alana yöneltmiştir. Habeş el-Hâsib ve el-Mervezî gibi önemli matematikçileri izleyerek, tanjant ve sekant fonksiyonlarını tanımlamış ve trigonometrik fonksiyonların yayların büyüklüğüne göre değişen değerlerini 15 dakikalık aralıklarla hesaplayarak tablolar halinde sunmuştur. El-Mervezî'nin tabloları, tanjant ve kotanjantı yayın fonksiyonu olarak vermediği gibi, Ebu'l-Vefâ'nınkiler kadar sağlıklı da değildir.

    Ebu'l-Vefâ, * ve * toplam ve farkları 90 dereceden küçük iki yay ve * * * olmak şartıyla, sin (* + *) - sin * * sin * - sin (* - *) eşitsizliğini bulmuş ve sonradan kendi adıyla anılan bu teoremi kullanarak sin 30 dakikanın değerini sekiz ondalığa kadar doğru bir biçimde hesaplamıştır. Aynı zamanda birim dairenin yarıçapını 1 olarak kabul eden Ebu'l-Vefâ'nın bu alandaki uğraşları, trigonometrik fonksiyonların yaya bağlı değerlerinin daha doğru hesaplanabilmesi yolundaki çabalara güzel bir örnek teşkil etmiştir.

    Ayrıca, sin * ve sin * bilindiğinde, sin (* * *)'dan hareketle, 2 sin² */2 * 1 - cos * ve sin * * 2 sin */2 . cos */2 bağıntılarını bularak, yarım açının sinüs ve kosinüsünün hesaplanmasını sağlamıştır.

    Ebu'l-Vefâ el-Buzcânî, küresel üçgenlerin çözümünde kullanılan çeşitli bağlantıları bulmak suretiyle bu konunun gelişmesine de büyük hizmetlerde bulunmuştur. Müslüman matematikçiler tarafından Şeklü'l-Katta, yani Kesenler Teoremi diye adlandırılan Menelaus teoremi'ni kullanarak bir dikaçılı küresel üçgende, sin a / sin c * sin A ve tg a / tg A * sin b eşitliklerinin geçerli olduğunu göstermiş ve bu eşitliklerden cos c * cos a . cos b eşitliğini çıkarmıştır. Dikaçılı olmayan küresel üçgenler için sinüs teoremini ilk defa onun bulmuş olması pek muhtemeldir.

    Ebu'l-Vefâ, matematiğin diğer bazı dallarına da önemli katkılarda bulunmuştur. Bağdat'ta yaptığı gözlemlerle ekliptiğin eğimini ölçmüş, mevsim farklarını bulmak için ekinoksları gözlemlemiş, ayrıca Bağdat'ın enlemini ölçmüştür. El-Zic el-Vâzıh adlı bir de zic hazırlamıştır.

    Astronomide ilk müşterek çalışma örneğini vermiştir. Beyrûnî ile ilişki içinde olan Ebu'l-Vefa Bağdat'ta, Beyrûnî ise Harezm'de 997 yılındaki Ay tutulmasını gözlemlemişler ve her iki kentteki tutulma farkını bir saat olarak bulmuşlardır. Buradan iki kent arasındaki boylam farkını doğru olarak saptama olanağını elde etmişlerdir. Ayrıca her iki bilim adamı da tutulma düzlemini 23 derece 37 dakika olarak belirlemişlerdir.

    Ebu'l-Vefa çalışmalarını iki farklı gözlem evinde yürütmüştür. Bunlardan birisi Şemsüddevle ve diğeri ise kendi gözlemevidir. Bu ikincisinde onun büyük boyutlu aletler yaparak dakik gözlemlerde bulunduğu söylenmektedir
  12. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Cemâleddin el-Mârdînî

    14. yüzyılda yaşayan ve İbnü't-Türkmân lâkabıyla tanınan Cemâleddin el-Mârdînî hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Doğum ve ölüm tarihlerini tam olarak bilemiyoruz. Mardin'de doğmuş ve muhtemelen ilim tahsili için Şam'a ve oradan da Mısır'a gitmiştir. 15. yüzyıl bilginlerinden Bedreddin Sıbt el-Mârdînî'nin dedesidir.

    Nahiv ve fıkıh gibi ilimlerin yanında, astronomi ile ilgili yapıtları da mevcuttur. Bunlardan en önemlisi, 12. yüzyılın önde gelen Türk bilginlerinden el-Hırakî adıyla tanınan Şemseddin el-Mervezî'nin (öl.1138/1139) et-Tabsıra fî İlmi'l-Hey'e (Astronomiye Bakış) adlı eserine yapmış olduğu yorumdur. Bilindiği gibi, el-Hırakî, et-Tabsıra'sında, el-Hâzin'in veya İbnü'l-Heysem'in gökler kuramını gayet güzel bir biçimde açıklayarak, gezegenlerle yıldızların sanal daireler üzerinde değil, dönen küresel yüzeyler üzerinde bulunduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, fizik açısından Batlamyus kuramına getirilen en önemli yenilik olarak görülmektedir. Cemâleddin el-Mârdînî'nin de, söz konusu yorumunda aynı yaklaşımı savunduğu tahmin olunabilir.
  13. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Efesli Rufus

    Galenos'tan önce yaşamış olan önemli doktorlardan biri de, Efes'li Rufus'tur. Rufus'un yapıtları arasında, İnsan Vücudunun Kısımlarının Adları Hakkında, İnsan Vücudunun Anatomisi, Nabız Hakkında, Böbrek ve Mesane Hastalıkları Hakkında'nın adları verilebilir.

    Rufus da göz ve gözün yapısı ile ilgilenmiş ve göz lensini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Bilindiği gibi, lensin fonksiyonu ile ilgili ilk önemli bilgiler için 16. yüzyılı beklemek gerekecektir. 16. ve 17. yüzyılda, lens ve kırılma konusunda yapılan çalışmalar sonucunda (Realdo Colombo, Descartes ve Newton), göze gelen ışık ışınlarının lenste kırıldığı belirlenmiştir.

    Rufus aynı zamanda kalp, onun yapısı, kalp duvarı (septum), gevşeme ve kasılma hareketlerini incelemiş ve kalbin kasılması sırasında alt ucunun göğüs duvarına temas etttiğini belirtmiştir.

    Patoloji alanında ise, Rufus daha çok deri hastalıklarıyla ilgilenmiş, bunlar arasında lepra ve uyuzun ayrıntılı tanımını vermiştir. Ayrıca, onun mesane taşlarının tedavisi için ameliyatı önermesi ilginçtir; çünkü, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, eski hekimler cerrahî müdahalelere pek itibar etmemişlerdir.
  14. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Ali Kuşçu

    Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur'un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey'in (1394-1449) doğancıbaşısı idi. "Kuşçu" lâkabı buradan gelmektedir.

    Ali Kuşçu, Semerkand'da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey'den habersiz Kirman'a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey'e armağan etmiş ve Ali Kuşçu'nun kendisinden izin almadan Kirman'a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.

    Ali Kuşçu, Semerkand'a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi'nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî'nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci'nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey'in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand'dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih'e elçi olarak gönderilmiştir.

    Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz'e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul'a geri döner. İstanbul'a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu'yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü'd-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul'a gelen Ali Kuşçu'ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya'ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi'nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul'un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu'nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu'nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.

    Ali Kuşçu'nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih'e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer'in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer'e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu'nun diğer önemli eseri ise, Fatih'in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.
  15. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Hazarfen Ahmed Çelebi

    Hezarfen Ahmed Çelebi, dünyada ilk kez uçmayı başaran Türk bilginidir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı, 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan Dördüncü Murad zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir.

    Evinde deneylerle uğraşıp, çeşitli konularda araştırmalar yapan Hazerfan Ahmed Çelebi, İsmail Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmişti. Kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı'nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakarak, kanatlarını hareket ettirerek boğazı aşmış ve Üsküdar semtine inmiştir.

    Sarayburnu'ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan Dördüncü Murad, Ahmed Çeleb ile önce çok yakından ilgilenmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli bir adamın varlığından kuşkuya düşerek onu Cezayir'e sürgün etmiştir. Ahmed Çelebi orada vefat etmiştir.
  16. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Arthur Von Hippel (1898 - 2004)

    Radarın mucidi Arthur Von Hippel 1898 yılında Almanya'da dünyaya geldi.

    Maddenin molekül yapılarına ilişkin çalışmalarıyla da tanınan Von Hippel, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde Laboratory for Insulation Research kurumunun kurucusu ve başkanıydı. Von Hippel, geliştirdiği radarların İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılamasından dolayı Başkan Truman’dan takdirname almıştı.

    Material Research Society, Von Hippel’in bilimsel çalışmalar yaptığı malzeme bilimi ve mühendisliği alanında yeni buluşlara imza atan bilim adamlarına verilmek üzere, Von Hippel’in adına 1976 yılında bir nişan verme kararı almıştı.

    Almanya Rostock doğumlu Von Hippel, 1930 yılında birlikte çalıştığı Nobel ödüllü fizikçi James Franck’ın kızı Dagmar ile evlendi. Hitler iktidarında Nazi baskısı nedeniyle 1933 yılında Almanya’yı terkeden Von hippel, önce Kopenhag’ta Niels Bohr Enstitüsü’nde çalıştı. Ardından ABD’ye göçen Von Hippel, MIT’de çalıştıktan sonra 1965 yılında emekli oldu.

    ABD’nin Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) kıdemli öğretim üyelerinden ve 1940’larda radarın gelişiminde çok önemli payı olan bilim adamı Arthur von Hippel, 4 Ocak 2004 günü 105 yaşında hayata veda etti. Massachusetts eyaleti Weston kentinde 65 yıldır yaşayan Von Hippel’in bir kızı, 4 oğlu, 11 torunu ve 7 torun çocuğu bulunuyor.
  17. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Akio Morita (1921 - 1999)
    Sony kurucusu ve Walkman i bulan kişi


    Japon işadamı Morita, Sony Corporation'ı elekronik eğlence sektörünün başta gelen kuruluşlarından biri haline getirdi. En büyük başansı Walkman'i icadıdır (1979).

    Nagoya'da doğan Morita, Japonya'nın geleneksel pirinç rakısı olan Saki'yi üreten varlıklı bir adamın oğludur. Morita İkinci Dünya Savaşı sona ermeden bir yıl önce Osaka'da fızik eğitimini tamamladı.

    Kendi Şirketi Coşkulu bir genç olan Morita, arkadaşı Masaru Ibuka ile birlikte 1946'da Tokyo Tsuşin Kogyo Kabuşiki Kaişa adlı şirketi kurdu ve bundan böyle radyo aletleri üretimine yöneldi. Morita'nın başlıca uğraşı alanı, şirketinin yakından izlediği teknik gelişmelerden oluşmaktaydı. 1950'de evlendiği Yoşiko Kamei ile üç çocuk sahibi oldular. Morita ve Ibuka aynı yıl içinde Japonya'nın ilk teybini ürettiler; bunu beş yıl sonra da Japonya'nın ilk transistorlu radyosu izledi.

    Sony Morita 1957'de transistorlu cep radyosuyla uluslararası piyasaya girdi. Şirketlerinin Japonca adı yabancı müşteriler tarafindan telaffuz edilemediğinden, iki genç girişimci, şirketlerinin adını 1958'de Sony Corporation olarak değiştirdi. Sony kelimesi Latince sonus (ses) sözcüğünden üretilmiştir. Morita şirket müdürlüğünü yürüten yönetici pozisyonunu üsdendi; bir yıl sonra şirketin başkan yardımcısı ve genel müdürü oldu. Sony, şirketin geleceği açısından son derece önemli olan ABD'ye açılma girişimini 1960 yılında gerçekleştirdi. Morita burada şirketinin dış ülkelerdeki ilk .şubesini açtı ve bu şubenin yöneticiliğini 70'li yıllara kadar kendisi üstlendi. Yine 1960'da İsviçre'de iik Avrupa şubelerini açtılar. Sony bundan iki yıl sonra, yan sanayi işletmelerinin teslimat bağımlılığından kurtulmak için, kendi kimya fabrikasını kurdu.

    Odyovizüel (Görsel-İşitsel) Medyalar Bunu izleyen yıllarda Sony, TV-Transistor piyasasında öncü haline geldi. 1960'da dünyadaki ilk tam transistörlü televizyonu ürettiler. İki yıl sonra ilk video teyp aleti hazırdı; bunu da 1965'te evlerde kullanılabilen ilk video teyp aleti izledi. Morita'nın televizyon aletleri giderek küçüldüler ve 60'lı yılların ortasında renkli görüntüler de sundular. Çok yetenekli bir teknisyen olan Morita, kendi firması için renkli bir televizyon sistemi üzerinde çalıştı ve bunu 1968'de gerçekleştirebildi. 60'lı yılların sonunda Japonya'nın en büyük şirketleri arasında yer alan Sony elektronik şirketinin piyasadaki pozisyonu, Trinitron tüpü sayesinde garantiye alındı. Sony 1970'te ilk Japon şirketi olarak New York borsasında tescil edildikten bir yıl sonra, dünyanın ilk renkli video kasetlerini üretti. Sony tarafından geliştirilen Video Recorder (kayıt) sistemi Betamax, VHS uluslararası alanda başı çekene dek, 80'li yıllara kadar VHS (Japon Victor Company) ve Video 2000 (Philips/Grundig) normları ile dünya piyasasını paylaştı.

    Walkman 1971'den beri Sony'nin genel müdürlüğünü ve başkanlığını, 1976'dan sonra da yönetim kurulu başkanlığını yürüten Morita, 70'li yıllarda Avrupa ve Asya'da şubeler açtı. 1979'da Walkman ile turnayı gözünden vurdu. Ceket cebine sokulabilen bu mini Hi-Fi (High-Fidelity) seti dünya çapında satış rekorları kırdı ve Sony'nin elektronik eğlence piyasasında uluslararası çapta, başta gelen şirketlerden biri olmasını kısa zamanda sağladı.

    Sony dijitalize video kayıt cihazları geliştirdiği sıralarda dijitalizasyon ve lazer tekniği 80'li yılların sloganlarıydı. 1982'de CD- Çalar'ların üretimini ilk kez başlatan Japonlardı. İlk 3.5 inçlik disketle kendilerine bilgisayar alanında da bir isim yaptılar. Sony, 1988'de, 1968'den beri Jointventure (ortak girişim) biçiminde iş ortaklığında bulunduğu, dünyanın en büyük plak ve teyp (kaset) üreticisi olan CBS firmasını üstlenerek büyük çapta plak piyasasına girmiş oldu. Sony şirketinin 90'lı yılların başında sayıları onu aşan ülkede şirketleri, şubeleri ve fabrikaları bulunmaktaydı; satışlarının dörtte üçüne yakını Japonya dışından sağlanmaktaydı.

    Felç Geçirmesi 80'li yıllarda (tam ölarak 1986'da) Morita, daha önce yaptığı pek çok gezide konferanslar vererek anlattığı girişimcilik felsefesini ortaya koyduğu "Made in Japan" adlı kitabını yayınladı. Federal Almanya Cumhuriyeti ile 1aponya arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki çalişmaları için Morita 1987'de Büyük Federal Yararlılık Haçı ödülünü aldı. Morita'nın son başarıları arasında evde kullanılabilecek bir Minidisc ve dünyada ilk kez üretilen Blue Laser bulunmâktadır. 1993'te 72 yaşında bir inme geçiren ve bundan bir yıl sonra şirket yöneticiliğinden istifa eden Morita, 1999'da hayata gözlerini kapadı.
  18. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Pascal (1623-1662)

    Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine buldu. Çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca'yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.

    Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler" demişti. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başladı. Sonunda babası onun yeteneğini anladı ve ona Eukleides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini verdi.


    Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.

    Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve orijinal idi. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris'de öldü.
  19. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Matrakçı Nasuh

    Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir.

    Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533'ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547'den, 1551'den, 1553'ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır.

    Enderun'da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen "matrak" oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde "üstad" ve "reis" olarak tanınması için 1530'da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü'l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.

    Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü'l-Küttâb ve Kemalü'l- Hisâb ile Umdetü'l-Hisâb'ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.

    Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih'i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih'i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni'nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Ira***n-i Sultan Süleyman Han'da 1538 Karaboğdan seferini!de Fetihnâme-i Karaboğdan' da konu etmiştir.
  20. Bilirkişi

    Bilirkişi Yeni yorumcu

    Kayıt:
    14 Aralık 2008
    Mesajlar:
    6.623
    Konular:
    553
    Beğeniler:
    1.000
    Nereden:
    Ankara
    Batlamyus

    Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır.

    Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.

    Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

    Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

    Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.

    Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

    Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a (.... - ....) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

    Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

    Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.

    Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır.

    Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

    Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

    1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.

    2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.

    3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.

    (*BOT = *GOT)

    Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.

    Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.

    Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

    Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:

    1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.

    2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.

    3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.

    4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

    Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

    Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.

    Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.

Sayfayı Paylaş