Tarihteki Ünlü Türk Devlet Adamları

Konu, 'Türk Tarihi' kısmında Uzaklar tarafından paylaşıldı.

  1. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
            
    Köroğlu

    --------------------------------------------------------------------------------

    Ünlü bir destana konu olmuş bir halk kahramanıdır. Bu isimde XVI. yüzyılda yaşamış bir halk şairi de vardır. Ama tarihî kişiliği bilinemeyen, asıl Köroğlu, XVII. yüzyılda Bolu havalisinde yaşamış, sonradan ünü bütün Anadolu'ya yayılmıştır. Babası da Bolu beyi tarafından gözlerine mil çektirilerek cezalandırıldığı için Köroğlu diye tanınmıştır. Zulme karşı ayaklanarak halkın hakkını koruması, onu destansı bir kahraman haline getirir.


    XVII. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde merkeze bağlı olmayan teşkilâtın iyice meydana çıktığı, buna karşılık, saraya bağlı, sadrâzama bağlı beylerin, valilerin de yer yer başlarına buyruk olarak halka zulmedebildikleri bir devirdir.


    İşte böyle bir devirde Bolu Beyi Süleyman Bey, kendisine bunca yıl hizmet etmiş seyislerinden birine fena halde kızarak gözlerine mil çekilmesini emretmişti. Bolu Bey'i son derece katı yürekli, zalim bir adamdı. Her ne kadar kendisini sevenler araya girdilerse de dediğinden dönmedi. Buyruğunu vaktinde yerine getirmemiş olan zavallı seyisin gözleri kör edildi ve sıska bir ata bindirilerek kaleden dışarı atıldı.

    Yaralı seyis at sırtında yolda kalınca sesini çok iyi tanıyan atının kulağına eğildi ve:
    – Dünya bana zindan oldu, beni köyüme götür... dedi.
    Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler, sonunda seyisin köyüne vardılar. Uzaktan at sırtında yığılı babacığının geldiğini gören on beş yaşındaki oğlu, ermiş yetmiş bir insan gibi onun ıstırabını anladı, koşup attan indirdi, anasının yanına getirdi. Seyis olanları “Hal ve keyfiyet böyle böyle” diye bir bir anlattı, oğulcuğundan öcünün alınmasını vasiyet ederek oracıkta ruhunu teslim etti.


    Köroğlu, on beş yaşında ata bindi. Babasına verilen kır at canlandı, sıskalığı gitti, şahbaz bir hayvan oldu. Köroğlu, atına atladığı gibi dağlara çıktı. Kılıç kuşandı. Babasının intikamını almak üzere ant içti. Yolda rastladığı bir çobanın sazını alarak terkisine asmıştı. Kime rastlasa hayvanını durdurur, sazını eline alır, tıngırdatarak Bolu Beyinin zulmünü anlatırdı.


    Her yerde aradığı bu zâlim adama günün birinde rastlayacağını biliyordu. Giderek hayvanı rüzgâr kesildi. Nerede bir yolsuzluk olsa köylü Köroğlu'na haber salardı. O da gelir, ortalığı düzene kordu.


    Bir gün Çamlıbel'de konaklamıştı. Bir kervancının, yolcularından bir genç adamı soyup döverek uçuruma attığını gördü. Bir kılıçta kervancının başını uçurdu. Öteki adamlar kendisine hayır dua ettiler. Uçurumdan çıkardığı genç yolcu ise:
    “Hayatımı kurtardın, gayri ben senin kulun kölenim” dedi. Köroğlu onun adının Ayvaz olduğunu, kervanın da Bolu, Beyine yük götürdüğünü öğrenince Ayvaz'ı yanına aldı. Beraber yola çıktılar.


    Bir Köroğlu, bir Ayvaz, etrafı kasıp kavuran, fakir köylüyü haraca kesen zâlim Bolu Bey'ini bulmaya çıktılar. Şehre yaklaştıkları sırada bir kale vardı. Sabahın bir vaktinde kale mazgallarından hazin bir şarkı duydular. Bu şarkıyla bir genç kız kendisinin Bolu Beyi'nin kızı olduğunu, babasının sırf kimseyi sevmesin diye kendisini oraya kapadığını göz yaşları içinde anlatıyordu. Köroğlu sazı eline aldı, kıza sabırlı olmasını, dönüşte kendisini kurtaracağını söyledi.


    Bolu'ya vardıklarında büyük bir alana halk toplanmıştı. Şenlikler yapılıyordu. Köroğlu elbise değiştirerek pehlivanlar arasına katıldı. Bir bir hepsini alt etti. Sonunda Bolu Bey'i huzuruna çağırttı onu ve:
    – Bre pehlivan, sen kimsin? Seni muhafızlarıma bey yaptım...dedi.
    Köroğlu da: “İşte ben o gözlerini kör ettirdiğin seyisin oğluyum” diyerek kılıcını çaldığı gibi herkesin dehşet dolu bakışları önünde Bolu beyinin kellesini uçurdu ve halkı bir zâlimden kurtardı.


    Ondan sonra hemen Ayvaz'ı gönderip kaleden Beyin kızını getirdi. Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kendine nikâhladı. O tarihten sonra Bolu Bey'i olarak halka adaletle muamele etti.

    Onun şu sözleri yüzyıllar boyu dilden dile dolaşmıştır:

    Bizden selâm olsun Bolu Beyi'ne
    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
    Ok gıcırtısından, kalkan sesinden
    Dağlar sada verip seslenmelidir

    Düşman geldi tabur tabur dizildi
    Alnımıza kara yazı yazıldı
    Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
    Eğri kılıç kında paslanmalıdır.
  2. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    Kubilây Han

    --------------------------------------------------------------------------------

    Kubilây Han bütün Çin’i idaresi almış büyük bir imparatordur. Tarihte kendisinden önce gelmiş bütün hükümdarları gölgede bırakarak en büyük insan kitlesini yönetmiş bir hükümdardır.


    Kubilây, Cengiz Han’ın torunudur. Büyük kahramanlar ve komutanlar yetiştiren bir ailedendir. 1211 yılında doğdu. Hükümdarlığa seçilmiş olan kardeşi Mengü, Kubilây’ı Doğu ülkelerini, Hulâgû’yu da Batıdaki ülkeleri almaya göndermişti.


    Mengü 1259’da öldü. Kubilây’ın ordusunda bulunan prens ve emirlerin katıldığı büyük bir kurultayın kararıyla hükümdarlığa seçildi. Önce bu kararı kabul etmeyen küçük kardeşi Arıkboğa’yı yendi. Ancak kardeşine kötü davranmadı. Bu âdil hareketi Hülâgû ve diğer prenslerin beğenisini uyandırdı. Onun hükümdarlığını kabul ettiler.


    Kubilây Han, Çin’de büyük bir imparatorluk kurarak 1260 ile 1294 yılları arasında 25 yıl hükümdarlık yaptı. Kubilây önce büyük bir ordu ile Siang Yang’ı aldı. Çetin savaşlarla büyük Çin eyaletlerini hükümdarlığına kattı. 1264’te Pekin’i merkez yaptı ve 1280 yılında bütün Çin’i aldı. Kubilây’ın devletinin hudutları, Çin dışında Kıpçak, Çağatay, Almalık, İran ve Kuzeyde Polanya hudutlarına kadar yayılıyordu. Kubilây Han, Japonya’ya, Annam’a ve Çampa’ya yaptığı akınlarda başarılı olamadı. Burma’da büyük bir zafer kazandı.


    Kubilây Han cesur ve güçlü bir hükümdardı. Hayatı ülkeler fethetmek ve imparatorluğunu genişletmek için, büyük savaşlarla geçti. Kubilây Han Dünya tarihinde en büyük imparatorluk kurmuş olan hükümdarların başında gelir. Yanında çeşitli milletlerden bilginler, devlet adamları ve diplomatlar bulunurdu.
    Kubilây hakkında bize en iyi bilgiyi Marko Polo getirdi. Marko Polo, bu büyük imparatorun sarayı, oradaki hayat, eğlenceler ve vergi sistemi hakkında ilgi çekici bilgiler vermektedir.


    Kubilây, 1204 yılında 78 yaşında öldü.
  3. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    Kül Tegin

    --------------------------------------------------------------------------------

    Kül Tegin 684 yılında doğdu. Babası İlteriş öldüğünde ağabeyi Bilge 8, Kül Tegin ise 7 yaşındaydı. Ağabeyiyle birlikte amcası Kapağan Kağan tarafından büyütüldü. Bilge Kağan 32 yaşında ülke yönetimini ele aldığında, Kül Kegin de 31 yaşında onun yardımcısı oldu ve ordunun başına geçti. Ağabeyi ile birlikte ülkelerindeki isyanları bastıran Kül Tegin’e ilişkin en sağlıklı bilgiler Orhun Abideleri’nde yer alır.
    Kül Tegin, 16 yaşında iken amcası Kapağan Kağan ile birlikte 50 bin kişilik Çin ordusuyla yapılan savaşa katıldı ve kahramanlığı ile dikkat çekti. Kül Tegin, 21 yaşında iken Çinli general Caca ile yapılan savaşta da yer almış ve üç atını kaybetmişti. Çinli askerlerin attığı 100’den fazla oktan kurtulmayı başararak, bu savaşın kazanılmasında büyük payı olduğu abidelerde yazılıdır.
    Kül Tegin, 26 yaşında iken Göktürk Devleti’ne başkaldıran Kırgızlara karşı düzenlenen sefere de katıldı. Sanga Dağı’nın eteklerinde 710 yılında yapılan savaşta, Kül Tegin’in savaşçılığı Çinlilerin de dikkatini çekti ve Çin kaynaklarında onu ‘Yenilmez Savaşçı’ olarak gösterdiler.
    Kül Tegin 27 Şubat 731’de 47 yaşında iken öldü. 1 Kasım 731’de kendisine büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Törene Çin, Tıtan, Tatabı, Tibet, İran, Soğd, Buhara, Türgiş, Kırgız ve diğer devlet boyları da katıldı.
  4. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    Kâtip çelebi

    --------------------------------------------------------------------------------

    Tarihte "bilgi hazinesi" büyük insanlar vardır. Eskiler, bunlara "hezarfen" ya da "ayaklı kütüphane" derler. Bunlardan bazıları bilgilerini ölümleriyle birlikte götürür, kısa sürede unutulurlar. Bazıları da düşünce ve bilgilerini ölümsüzler defterine yazdırırlar. İşte, XVII. yüzyılın yetiştirdiği, tarih, coğrafya, idarî hukuk, maliye ve denizcilik konularında ünlü eserler yazan, büyük Türk bilgini Kâtip Çelebi de bu ölümsüz kişiler arasında seçkin bir yer alır.

    Kâtip Çelebi'nin asıl adı Mustafa'dır. Devrinde, Kâtip Çelebi, ya da Hacı Halife diye tanındığı için asıl adı unutulmuş, sadece okuyup yazan, kendi halinde efendi bir insan anlamındaki "Kâtip Çelebi" takma adı yaşamıştır. Batılılar onu "Hacı Kalfa" adıyla tanırlar.
    Kâtip Çelebi, 1609 yılında İstanbul'da doğdu. Babası, Osmanlı Sarayında, "Silâhdarlık zümresi"ne bağlı bir görevde bulunan Abdullah Efendidir. Yaşlı baba, çocukluğundan beri her şeyi soran, arayan ve araştıran bu parlak zekâyı, en iyi biçimde yetiştirebilmek için çabalar harcar. Mustafa'yı devrin tanınmış bilginlerine teslim eder. Mustafa kiminden dinî bilgiler alır, kiminden Arapça, Farsça öğrenir. Bununla da yetinmez Lâtince ve Fransızca'ya merak sardırır. Felsefe, mantık, matematik, tarih, coğrafya bilgileri için kimde ne varsa, onun önünde diz çöker.

    Halep çarşılarında kâtip kavuklu, ince, yirmi dört yaşlarında bir genç, cübbesinin eteklerini savurarak, dolaşıp duruyordu. Hacca gidecekti ama, önce yapılması gereken işlerini bitirmesi gerekiyordu.

    Talebe-i ulûmdandı kendisi, yani medrese mollasıydı. İlim öğreniyordu. Hoş, aslında Yeniçeri kâtibiydi ama, bu, geçimini sağlamak içindi. Öteki mollalar gibi köy köy, kasaba kasaba dolaşıp on bir ayın bir sultanı Ramazanda kışlık gıdasını, erzakını toplayacak kadar vakti yoktu. Çelebi Mustafa, gerçekten ilim istiyordu.

    Elindeki üç beş kuruşu kitaplara yatırması bundandı zaten. Halep çarşısı esnafı, bu tüysüz genci tanımışlardı artık. "Gene geliyor" dedikleri zaman hiçbir yazma eserin gerçek değerine gitmeyeceğini bilirlerdi. Çelebi Mustafa, bazen o kitapları, bir gecede okumak şartıyla kiralardı. Gerçekten, koskoca ciltleri okurdu da bir gecede... Bütün masrafı, iki akçeye aldığı bir mumdan ibaretti. Onun ilim öğrenmeye karşı bu isteği ve bu denli ateşli çalışması, esnafta kâr isteği bile bırakmamıştı.

    Molla Mustafa, Halep Medresesi'ne döndüğü zaman kolu, koltuğu kitap dolu olurdu. Hemen yere çöker, pencere içine yerleştirdiği mumunu ateşler, divitini çıkarır, kamış kalemini cızırdatarak meşk kâğıtları üzerine not almaya başlardı: "Hadîkatü's-Süedâ... eser-i merhum Fuzûlî Muhammed Efendi... Kerbelâ Vak'ası ve Hasan-Hüseyin Kıssası ve Peygamber Efendimiz'le ilgili olaylar" sonra sayfa sayısı yani yaprak (varak) ve nüshayı hazırlayan kâtip...

    Molla Mustafa, bütün bunları tek tek yazardı. 1633 yılında, 24 yaşındayken İstanbul'a döner. Kendisini büsbütün okumaya ve öğrenmeye verir. Ancak, bu şekilde yaşantısında bir denge kurabildiğini söyler. İşi gücü okumak, öğrenmek ve yazmaktır.

    İstanbul'un eski kitapçılarını dolaşarak, nesi var nesi yoksa kitaba verir, satın alamadıklarını da defterine kaydeder. Bir yerde bir kitap adı duysa, ne yapar yapar, onu bulur, okur. Böylelikle, kaybolmuş sanılan, ya da hiç bilinmeyen birçok önemli eserleri, gün ışığına çıkarır, bilim dünyasına tanıtır.

    Sorarlardı kendisini yeni yeni tanımış ve sevmeye başlamış olan sahaflar:
    "Kuzum Molla, yazan yazmış, ya sen ne diye bunların künyelerini çıkarırsın yeniden?". Ya da medresede okuyan diğer mollalar ona takılırlardı: "Bre Yeniçeri kâtibi? Nedir zorun bu kitaplarla? Hiçbirisini almazsın, mülk edinmezsin, yazar bre yazarsın... Başkalarının ilmini çalarsın. Geçinmek midir murâdın, yoksa eser mi telif edersin?"


    Kâtip Çelebi Efendi, gerçekten çelebi huylu ve efendi olduğu için, sadece bıyık altından gülerdi bu takılmalara. Ciddiye almazdı. İlmin satırda değil, sadırda (göğüste) olduğunu o da bilirdi. Ama, onca kitabı bir araya getirmenin imkânsızlığı karşısında, yüzlerce, binlerce eseri okuyup unutmak tabiî olduğuna göre, onların hiç değilse konularını bir deftere kaydetmenin faydasını kendisi tecrübeyle biliyordu.

    Nitekim, geceler birbirini kovalayıp defterler birbiri üstüne yığıldıkta muazzam bir cilt meydana geldi. Bir zamanlar Halep çarşılarında yel yepelek yelken kürek koşuşup duran Kâtip Çelebi, çalıştığı yerde halifeliğe kadar yükseldi. Meydana getirdiği eserleri merak sahipleri Osmanlı ülkelerinin dışından gelerek tetkik eder oldular.

    Taş bir medrese odasında, mum ışığında göz nuru dökerek meydana getirdiği o koskoca eser Keşfüzzünûn, o zamana kadar bilinen ilimler hakkında yazılmış bütün eserleri özetleyen eşsiz bir kitap olmuştu.

    Öyle ki, elden ele yazma kopyaları çıkarılarak çoğaltılan kitap, Batı dünyasında Hacı Kalfa diye anılan Hacı Halife'nin, yani Kâtip Çelebi'nin en değerli eserlerinden sayıldı.
    Keşfüzzünûn, üç yüzden fazla fen ve bilim dalında yazılmış 1450 kitabın fihristini, ansiklopedik bir mahiyette sıralayan, bu eserler hakkında, kısa ve özlü bilgiler veren eşsiz bir bibliyografyadır. Kâtip Çelebi'nin Cihan-nümâ'sı, Fezleke'si, Tuhfetü'l-Kibâr'ı, Mîzânü'l-Hakk'ı, Düstûru'l-Amel'i ve Takvîmu't-Tevârîh'i başta gelen eserlerindendir.

    Vaktiyle kendisine "Ne yaparsın bre Yeniçeri kâtibi?" diye takaza edenler daha sonra saçları sakallarına karışmış, kadılıklarda kalmış, ilim yolunda ilerleyebilmek için onun eserine başvurarak ancak orada gördükleri eserlerin asıllarını aramaya ve detaylarını öğrenmeye mecbur olmuş insanlar haline gelmişlerdi.

    Hacı Kalfa, bildiği yabancı dillerde de eserlerinin tercümelerini, özetlerini meydana getirdi. Böylelikle adını bütün dünyaya duyurdu. İlimleri sınıflandırmak, o yolda yazılmış eserlerin tamamını özetlemek suretiyle Türk dilinin ilk bibliyografyasını, kitap, bilgisi ve listesini meydana getirmek şerefi, tarihimizde ilk kez ona nasip oldu.Bir gün, devrin tanınmış şairi Şeyhülislâm Yahya, bir konuşma sırasında, Kâtip Çelebi'ye şöyle der: Çelebim, bin ciltten fazla tarih kitabınız olduğu söyleniyor, doğru mudur? Evliya Çelebi bu soruyu : Olmak gerektir...şeklinde cevaplandırır.

    Şeyhülislâm Yâhya, bu cevabı şüpheyle karşılar. Buna üzülen koca bilgin, ertesi gün, çarşıdan on katır kiralar. Beş yüz kadar kitabı bu on katıra yükler, Şeyhülislâmın konağına gönderir. Şu haberi de kendisine iletir : Evde kalanların sayısı bundan daha fazladır. İsterlerse gelip görebilirler. Kâtip Çelebi'ye göre bilim, topluma biçim ve yön veren, toplumu ayakta tutan bir kılavuz, bir gerçekler topluluğudur. Bilginler ise, insanın kalbi ve beyni değerindedir. Bilimin her türlüsü yararlıdır. Bu yüzden Kâtip Çelebi'ye, ansiklopedi gözüyle bakılır çoğu zaman...

    Eskiler bu gibilere kırk ambar derler. Her şeyden söz açar, her şeyi bilir bunlar... Örneğin, Kâtip Çelebi'nin Cihannümâ adlı çok tanınan ve çeşitli yabancı dillere çevrilen eserini ele alınız. Bu kitaba yalnız dünya coğrafyası gözüyle bakamazsınız. Memleketlerin her şeyinden bahseder. Tarih, coğrafya, ekonomi, siyaset, ahlâk ve daha başka şeyler...
    O devirde birçok doğulu bilginler, dünyanın tepsi gibi düz veya sarı öküzün boynuzları üzerinde durduğunu savunurlarken, Kâtip Çelebi, Cihannümâ adlı eserinde, dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü inandırıcı bilgilerle ispat edilmektedir. Onun bu derece müspet bilimlere bağlı. kalması, devrinde birçok medrese hocalarını kendisine karşıt yapmış, bu yüzden onlarca sevilmemiştir.

    Kâtip Çelebi'nin Mîzânü'l-Hakk adlı eserinde çeşitli olaylar müspet bilimler süzgecinden geçtikten sonra yorumlanmakta ve sonuçlar çıkarılmaktadır.

    Düstûru'l-Amel adlı eseri, devlet gidişatını eleştiren, doğru yolları gösteren bir başka eseridir. Tuhfetü'l-Kibâr denizcilikten, Dürer-i Münteşire ise hukuktan bahseder. Kâtip Çelebi, en verimli çağında, 1657 yılının 6 Ekim Cumartesi günü 48 yaşındayken hayata gözlerini kapamıştı. O gün, ardında, yirmiden fazla eser bırakıyordu. Bu eserler, kısa bir süre sonra, Avrupalı bilginlerce hemen kendi dillerine çevrilecek ve basılacaktı.

    Kâtip Çelebi, eserleri arasında tarihe büyük bir önem vermiş olmakla birlikte, tarihî olayları tam bir tarafsızlık içinde vermesini bilen bilginlerimizin başında gelir. Onun Fezleke adlı eserinde, Osmanlı padişahlarını ve idarî açıdan yetersiz devlet adamlarını acı bir dille yerdiğini sık sık görürüz.
  5. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    Mimar Sinan

    --------------------------------------------------------------------------------

    Büyük mimar, 29 Mayıs 1490 tarihinde Kayseri'nin Kesi nahiyesine bağlı Ağırnas köyünde doğdu. Bir devşirme olarak Yeniçeri ocağına girdi. 50 yaşında askerden ayrıldı ve Hassa Sermimarı(Mimarbaşı) oldu. 48 yıl bu makamda kaldı. 81 cami, 10 mescit, 55 medrese, 26 türbe, 17 imaret, 6 bent ve su kemeri, 9 köprü, 17 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen ve 37 hamam inşa etti. 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü. Türbesi Süleymaniye camiinin avlusundadır.


    Ayasofya kilisesinin açıldığı gün o muhteşem kubbenin altında duran İmparator Jüstinyen “Hazreti Süleyman sana galebe çaldım” diye haykırmıştı. İmparator, bu kubbeden daha muhteşem bir kubbenin, gök kubbe altında bulunamayacağı inancı içinde idi. Fakat Koca Sinan “kalfalık devremin eseri” dediği Süleymaniye Camii ile gök kubbe altındaki kubbelerin en muhteşemini kurup Ayasofya'yı gölgede bırakan kişi oldu.


    Bu öylesine bir cami idi ki, Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman Hân'ın ulu adına lâyık, dünya durdukça olanca ihtişamı ile dimdik ayakta duracak bir şaheserdi. İnşaatı tam sekiz yıl sürmüş, bu yüzden Kanunî Sultan Süleyman, pek sevip takdir ettiği Sermimarı Sinan'a hayli kızdığı zamanlar da olmuştu. Sinan caminin yalnız temelleri için tam 6 yılını harcamıştı.


    İstanbul'da Ayasofya'yı gölgede bırakacak heybette bir caminin inşa edilmekte olduğu haberi bütün İslâm dünyasının gözlerini İstanbul'a çevirmişti. Ancak inşaatın bu derece gecikmesinin maddî sıkıntıdan olduğu kaygısını da uyandırmıştı.


    Bunun etkisi iledir ki, İran Şahı Tahmasb Hân, sefiri aracılığı ile Kanunî Sultan Süleyman'a ufak bir sandık dolusu mücevher göndermiş ve “Caminin tamamlanmasında bizim de bir hissemiz olsun istedik” demişti. Tarihe adını “Muhteşem” sıfatıyla yazdıran Kanunî, sandığı Mimar Sinan'a vererek “Bu taşlar da harçta kullanıla” demiş ve İran elçisinin hayret dolu bakışları arasında bu mücevherler de çakıl taşı niyetine harcın içine atılmıştı. Üsküdar'dan doğan güneşin ilk ışıkları ile, Haliç üzerinden batan güneşin son ışıkları altında Süleymaniye Camii minarelerinin pırıl pırıl parlamasının bu taşlardan olduğu söylenir.


    Bu arada Koca Sinan'ı çekemeyenler türlü dedikodudan geri kalmıyorlardı: “Bu binayı kara çamurdan çıkarmaya kadir değildir” diyenler camiin duvarları olanca heybetiyle yükseldikten sonra bu kez, “Kubbenin durmasında şüphesi vardır. Herif ona hayrandır; bu uğurda günlerini geçirir...” demeye başlamışlardı.

    Bu söylentiler padişaha kadar aksetmişti. Sinan’ın, fena halde hiddetlenen Sultan Süleyman'ın gazabına uğramasına ramak kalmıştı. Bir gün camiye ani olarak gelen Kanunî, Sermimarı Sinan'ı kubbenin altında oturup nargile içerken gördüğü zaman:

    – Bre Sinan, neden benim camiin ile mukayyed olmayıp nargile içerek tatil-i evkât edersin?...” diye gürledi... Koca Sinan nargilenin tömbekisi bulunmadığını gösterip,
    – Ol nargilenin fokurtusu ile kubbedeki aks-i sadayı dinlerim devletlüm...cevabını verdi. Cidden o ufacık nârgileden çıkan fokurtu bu dev kubbede büyük bir akustik yapmaktaydı...


    Ve bunca hâdise ile dolu sekiz uzun yılın sonunda bir mimarî şaheseri olan muhteşem cami tamamlandı. Süleymaniye adını taşıyan bu emsalsiz mabet 16 ağustos 1556 Cuma günü ibadete açıldı. Adına inşa olunan caminin ihtişam ve güzelliğine hayran kalan Kanunî Sultan Süleyman, caminin anahtarını Koca

    Sinan'a uzatırken:
    – Binâ eylediğin bu beytullahı, sıdk, safa ve dua ile yine senin açman gerek...diyerek Sermimarına şereflerin en büyüğünü bağışladı.


    “Şehzâde Camii çıraklığımın, Süleymaniye kalfalığımın, Edirne'deki Selimiye de ustalık devremin eseridir” diyen Mimar Sinan, Yeniçeri ocağında marangozlukla işe başlamıştı.


    Yavuz Sultan Selim'in Tebriz seferi sırasında Van Gölü'nü geçmek için inşa ettiği geniş tekne, yalnız bu göldeki ilk tekne olmasının yanı sıra, aynı zamanda onun ilk eseri olmuştu. Sonra Arap ve Acem diyârlarına yapılan seferler sırasında hendese ve mimarlık öğrenmiş, Kanunî'nin Karabağ seferi sırasında Prut nehri üzerinde ilk köprüsünü inşa etmişti.


    50 yaşında iken Yeniçeri ocağından ayrılıp saraya Sermimar(Mimarbaşı) olarak geldikten sonra üç kıtaya yayılan o koskoca imparatorluğu her biri birer mimarî şaheseri olan dört yüze yakın eserle süslemişti. Tam 48 yıl sürmüştü Koca Sinan'ın Mimarbaşılığı. Türk tarihinin bu en muhteşem ve en zengin devresini, inşa ettiği camiler, medreseler, türbeler, kemerler, köprüler, saraylar, hamamlar, mahzenler ve bentlerle dile getirdi.


    Doksan yaşını aşkın iken, çok sevdiği ve himâyesine aldığı Şair Mustafa Sâi'ye Tezkiretü’l-Bünyân adı altında geniş bir hayat hikâyesini de kaleme aldırdı. Böylelikle devşirme Sinan, kişisel gayretiyle yarattığı Koca Sinan'ı da yazılı bir eser olarak bıraktı tarihimize.


    Mimar Sinan, 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü Türbesi Süleymaniye Camii'nin avlusundadır.
  6. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    Mehmet Akif Ersoy

    --------------------------------------------------------------------------------

    Mehmet Akif, memleketin en felaketli ve karanlık günlerinde, ümidini günden güne kaybetmekte olan millete “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” diye haykırarak Türklerin ruhuna yeniden yaşama ve savaşma atılımı aşıladı.


    Mehmet Akif, 1873 yılında İstanbul'da doğdu. İlk tahsilini Fatih Rüştiyesi'nde, orta öğrenimini Mülkiye'nin idadî(lise ) kısmında, yüksek öğrenimini de yatılı olarak Halkalı Sivil Baytar Okulu'nda yaptı.


    Baytarlık göreviyle Edirne'ye gönderildiyse de daha sonra İstanbul'a gelerek edebiyat öğretmenliğine başladı. Zira o bir bilim adamı olmaktan çok, bir duyu ve sanat adamı idi. Bir ara Darülfünun'da edebiyat dersleri verdi. Anadolu Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Cumhuriyetten sonra İstiklal Marşı'nı yazdı. 1936'da İstanbul’da öldü.


    Mehmet Akif'in asıl adı Ragıf'ti. Bir çeşit ekmek demek olan bu Arapça kelime, harfleri “Ebced” sayılarına vurulunca onun doğum tarihini gösteriyordu. Ancak, babasından başka kimse bu adı kullanmadı. Dört yaşında okumaya başlayan, orta öğrenimi sırasında hafız olan, Farsça'yı bir hocadan, Fransızca' yı da kendi kendine öğrenen Akif, daha Baytar Okulundayken şiir yazıyordu.


    İlk şiiri “Kur'an'a hitab”dır ve 1895'te Resimli Gazete'de çıkmıştır. Mehmet Akif, heyecanlı, hareketli, pehlivan yapılı, güreş seven, taş atmayı, spor haline getirmiş bir kimseydi. Uzun zaman yürüyebilmesi, Anadolu'ya geçtiği sırada araç bulamayınca köyden köye yaya gidebilmesini sağlamıştır.


    İkinci Meşrutiyet'ten sonra bir ara İttihat ve Terakki genel merkezinde akşamları Arapça dersleri vermişti. Ama Ziya Gökalp'ın milliyetçi fikirlerini benimsemediğinden bu işi bırakmak zorunda kaldı.


    Ona göre milliyetçi fikirler, bölücüydü. Önemli olan, toplumları birleştirici bir temeli yaymaktı ki bu da ancak din olabilirdi. Bu sebeple, Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim’de yazmaya başladı. Daha sonra kendisi Sebilürreşad'ı çıkardı. Akif'in bu siyasi düşüncelerinde Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un açık tesiri vardır.


    O, islamiyetin ilk devirlerindeki saf ahlak prensiplerine dönülmesini istiyordu. Onun anladığı tevekkül, halk arasında yaygın olan her şeyi miskince Allah'tan beklemek değil, aksine çalışmaktı.


    Akif, bu düşüncelerini makale ve şiirleriyle yayıyordu. Ama cumhuriyet ilan edilip de hükümet laiklik prensibini kabul edince bir bakıma küstü ve Mısır'a giderek orada yaşamayı tercih etti.


    Şair olarak Akif'in “Konuşma diliyle vezinli sözler” yazdığını görürüz. Aruz vezniyle yazılmış olan birçok eseri, Nasrullah Camii'nde verdiği ahlak vaazından farklı değildir. Çünkü Akif de şiiri toplumun yararına bir araç sayanlardandır. Bununla beraber, din heyecanını konu olarak aldığı zaman “Mesih Paşa İmamı”, “Istiklal Marşı”, “Çanakkale Şehitleri” gibi pek çok eserinde coşkun ve mistik bir lirizm görülür.


    Tarihimizin en şanlı sayfalarından bir olan Çanakkale Savaşını onun kadar heyecanlı ve güzel anlatan olmamıştır. “Çanakkale şehitleri için” şiiri asla gücünü yitirmeden yaşayacaktır: “Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor.”, “Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın!.” mısraları üstün güzelliktedir.


    Akif'in şiirleri, genellikle hikâye planı üzerinde yazılmıştır. Bunlar ya “Küfe”, “Hasır”, “Hasta”da olduğu gibi kısadır, ya da “Süleymaniye Kürsüsünde”, “Fatih Kürsüsünde” olduğu gibi iç içe geçerek uzar gider. Bu bakımdan Akif, gözlem gücü fazla olan bir gerçekçi roman yazarı gibi davranır.


    Şirazlı Hafız Şadi'nin çok tesirinde kalmış, ondan pek çok tercüme yapmış, ayrıca Kur'an'daki önemli ayetleri şerheden, yorumlayan manzumeler meydana getirmiştir .
    Milli Eğitim Bakanlığı, 1921'de bir İstiklal Marşı yarışması açmıştı. Buna herkes katıldığı halde Akif'in katılmamış olması dikkati çekti. Kendisine yakın arkadaşları sebebini sordular. Kazanırsa ödül kabul edemeyeceğini bildirdi. Bu şart kabul edildi ve Akif şiirini gönderdi. Aynı yıl Mart ayının birinci toplantısında Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), kürsüye gelerek İstiklal Marşı'nı okudu. Mehmetçiğin aziz ruhuna ithafını taşıyan şiir üç kere tekrarlatıldı. Üçünde de ayakta dinlendi ve alkışlandı. 12 Mart toplantısında, Akif'in şiiri Milli Marş'ın sözleri olarak kabul edildi. Şair, eserini millete malettiği için Safahat'a almadı.

    Mehmet Akif'in İstiklal Marşı şiiri, ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi. İlk çalındığı zaman, büyük heyecanla karşılandı ve milli marş olarak kabul edildi.


    Büyük şair, 1925'te Kahire'ye gitti. Kahire Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı Kürsüsü'nün başına geçti. Onbir yıl orada kaldı ve ölümüne yakın günlerde İstanbul'a geldi ve 27 Aralık 1936'da hayata gözlerini yumdu. Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Her yıl büyük törenlerle anılan milli şairimiz, milli marşımız çalındıkça hatırlanacaktır.


    Mehmet Akif'in şiirlerinin toplandığı Safahat, yedi cilttir. Her cilt, bir kitap özelliğini taşır; Bunlar sırayla “Safahat”, “Süleymaniye Kürsüsü'nde”, “Hakk'ın Sesleri”, “Fatih Kürsüsü'nde”, “Hatıralar”, “Asım” ve “Gölgeler”dir.
    Şair, sonradan bunları “Safahat” adı altında 7 ciltlik tek kitapta toplamıştır.

Sayfayı Paylaş