Sözün Anlamı

Konu, 'İlköğretim & Lise' kısmında PeNeLoPe tarafından paylaşıldı.

  1. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Nefes

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    31.883
    Konular:
    12.725
    Beğeniler:
    6.697
    Nereden:
    İstanbul
            
    SÖZÜN ANLAMI


    Söz ile sözcük arasındaki ayrıma değinmeliyim önce. Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmaları yanıltmamalı; biz aralarına kesin bir çizgi çekmek zorundayız. Bir kere aralarında boyut farkı var. Sözcük (sonundaki -cük her ne kadar yapım ekiyse de tümden dışta bırakmadığı küçültme anlamının da katkısıyla) sözden küçük olandır gerçekten. Sözcük, bir anlam birimidir, tektir; her anlama bir sözcük düşer. Öyleyse, sözün sözcükten büyük olması için en az iki birim olma zorunluluğu vardır. Başka bir deyişle söz, en az iki sözcüktür. Sözcüklerin yan yana gelmesinde mantık belirleyici olur. "Mor elbise, mor dağlar" dendiğindeki uyumun, "mor ahlak" dendiğinde yitmesi bundandır. Mantıklı bağdaştırmalar üzerinde duracağız burada, hatta daha çok kalıplaşmış sözler üstünde. Peki, neleri sayabiliriz "söz" kapsamında? En az iki sözcükten oluşan bütün sözcük öbeklerini.

    İkilemeler
    Aynı sözcüklerin, yakın ve karşıt anlamlı sözcüklerin ya da ses benzerliği taşıyan sözcüklerin yinelenmesiyle oluşan sözcük öbekleridir.

    Aynı sözcüğün yinelenmesiyle kurulanlar: iri iri, yeşil yeşil, hızlı hızlı...
    Yakın anlamlı sözcüklerle kurulanlar: eş dost, bıkmak usanmak, kılık kıyafet...
    Karşıt anlamlı sözcüklerle kurulanlar: ileri geri, aşağı yukarı, dost düşman...
    Kimi zaman yalnızca ses benzerliği yeter ikileme kurmak için: eski püskü, eğri büğrü, abuk sabuk...
    Kimi zaman da ilk sözcüğün, başındaki harfin yerine "m" konarak yinelenmesi: boncuk moncuk, ev mev, şaka maka...
    Kimi zaman bunlara bile gerek kalmaz: bakkal çakkal, falan fıstık, falan filan...


    Sözcük Öbekleri
    İlgeç (edat) öbeklerinden tamlamalara kadar iki sözcükten oluştuğu halde temelde tek kavramı karşılayan bütün sözleri bu kapsamda düşünebiliriz. Görevleri değişebildiği gibi, anlamları da bağlama, yani tümcenin neresinde, nasıl kullanıldığına göre değişen bu öbeklerin anlamları üstünde, bu yüzden, durmaya pek gerek yok.

    Sabaha kadar, aşağı doğru, kitabın kapağı, sarı hırka...

    Söz Mecazı
    Kimilerini "imge" sayabileceğimiz "söz mecazı", tanımını adında taşıyor aslında. Tek sözcüğün değil, sözün (en az iki sözcüğün) somut temel anlamından uzaklaşarak soyut bir yan anlam kazanması. Ali Püsküllüoğlu, Edebiyat Sözlüğü'nde şöyle tanımlıyor imgeyi:: "Yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimlerdir." Birkaç sayfa öncesine dönerseniz "mecaz"a da benzer bir tanım yaptığımızı göreceksiniz. Çünkü, temel anlamı somut tek sözcüğün, soyut yan anlam kazanması "mecaz", birden çok sözcüğün (söz) aynı işlemden geçmesi de "söz mecazı"dır.

    Deyimlerden tek farkı, deyimlerin kalıplaşmış, söz mecazının ise özgün oluşudur. Tıpkı deyimlerdeki gibi söz mecazını da düz anlamıyla algılamaya kalkmak, insanı gülünç duruma düşürebilir. Mustafa Ekmekçi, yazmanın, konuşmanın, hatta düşünmenin bile yasak olduğu 12 Eylül günlerinde, Cumhuriyet'teki köşesinde sık sık, "Satır aralarını okuyan okurlarım anlamıştır ne demek istediğimi." gibi tümceler kurardı. Bir arkadaşımın gazeteyi kaldırıp ışığa tuttuğunu, satır arasında ne yazdığını bulmaya çalıştığını anımsarım bugün bile. Üstelik çocuk falan değildi; ama satır arası okuma'nın, orada "açıktan açığa söylenmese de sezdirilen kimi şeyleri anlamak" demek olduğunu kavrayamamış.

    "Toprağının özsuyuyla beslenmek" sözünde sözgelimi, bilmediğimiz hiçbir sözcük yoktur; ama yine de hiçbir sözcük temel anlamında kullanılmamıştır. "Ülkesinin kültürünü özümlemek"biçiminde verebileceğimiz soyut anlam, "toprak", "özsu", "beslenmek" gibi temel anlamı somut sözcüklerle iletildiği için gözümüzde somutluk kazanmaktadır. Cemal Süreya'nın, Yunus Emre'yi anarken "Türkçenin süt dişleri"nden söz etmesi, uzaktaki İstanbul'u "feodaliteyi süpüren byıklarıyla" anlatması, hep birer imge örneği sayılabilir.

    Deyim
    En az iki sözcüğün kendi temel anlamlarını yitirerek, yeni ve soyut bir kavramı karşılamasıdır. Bu tanımdan çıkarabileceğimiz ipuçlarından (satır aralarını okumaktan) başlayarak deyimlerin özelliklerini sıralamaya çalışalım şimdi:

    1. Tek sözcüklü deyim olmaz. Öyleyse tek bir sözcüğün "deyim anlam"ından söz etmek doğru değildir. Sözcüklerin oluşturduğu "deyimin anlamı"ndan söz edilebilir ancak.

    2. Deyimi oluşturan sözcükler TA'ya (temel anlamlarına) bir biçimde bağlı olmakla birlikte, bütünüyle TA taşımaz.

    3. Deyimin karşıladığı kavram, anlatılması güç, soyut bir kavramdır. Deyimi oluşturan sözcüklerin ise TA'ları somut. Öyleyse deyim, bir "somutlaştırma" olayıdır. (O zaman bir soru: Somutlaştırma ile ne farkı var deyimin? Çok basit. Somutlaştırma, tek sözcükle yapılır; deyim ise en az iki sözcük olmak zorundadır.)

    4. Deyimlerin, özellikle Türkçe açısından bize gösterdiği kimi gerçeklere de şöylece bir baktıktan sonra özelliklerine geçeceğim. Deyim bilmeyen kişinin Türkçeyi bütün olanaklarıyla kullanmasından söz edemeyiz; çünkü deyimler, gerçekten Türkçenin önemli bir zenginliğidir. Ancak, Türkçenin deyim bakımından bu kadar zengin olması, bize aynı zamanda Türkçenin yoksulluğunu da göstermez mi? Halk (deyimi halk yapar), sözcük olarak karşılığını bulamadığı soyut kavramları karşılamak üzere oluşturur deyimleri, öyleyse Türkçenin en önemli zenginliği sayılan deyimler, aynı zamanda aydın ve sanatçılarımızın, Türkçenin soyut kavram gereksinmesini karşılamakta yetersiz kaldığının da göstergesidir.

    5. Deyim, kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun bir (tek) soyut anlamı karşılar.

    6. Kalıplaşmıştır. Hem biçim olarak hem anlam olarak. Sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişi, sözcüklerden giderek deyimin anlamını çıkaramaz. Biçimsel kalıplaşma: Deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Deyim başka dile sözcük sözcük çevrilemez; dil içi çeviri bile yapılamaz. "Başı çekmek": Önde gitmek, lider olmaktır. "Baş" ile "kafa" sözcükleri yakın anlamdadır; ama "baş" yerine "kafa" sözcüğünü koyarsak eski deyimle ilgisi olmayan, bambaşka bir deyim çıkar karşımıza: "Kafayı çekmek." Bu yeni deyimin öncülükle değil içki ile ilişkisi vardır ancak. Anlamsal kalıplaşma: Deyim bir bütün olarak hangi anlama geliyorsa hep o anlama gelir. Kişilerin deyimi başka anlamda kullanma çabası, olsa olsa onların Türkçeyi iyi bilmediklerini kanıtlamaya yarar. "Etekleri tutuşmak" ve "etekleri zil çalmak" deyimlerinin ikisi de "acele, telaş" anlamı içerir; ama ilkinde bir panik durumu, ikincisinde ise sevinçli bir telaş anlamı gizlidir. Birbirine çok yakın bu iki deyim bile birbirinin yerine kullanılamaz.

    7. Bir durumu, bir davranışı, bir duyguyu anlatır. En çok bu özelliğiyle atasözünden ayrılır.

    8. Bir zamanlar halkın, sözü dinlenen kişileri tarafından yapılmış icatlardır. Halkın ortak malı olmaları, halkın ortaklaşa üretimi gibi algılanmamalıdır. Deyimi de ilk söyleyen birileri vardı. Ancak beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak malı olmuştur deyimler; tıpkı anonim halk edebiyatı ürünü olan türküler, maniler gibi.

    9. Halk tarafından benimsenecek, kullanılacak kadar beğenilmesi koşuluyla her an, yeni deyimler oluşabilir.

    10. Çoğu "-mak, -mek"le bittiği için, kişiye ve zamana göre çekimlenebilir: "Saçı(mı/m) süpürge et(tim/ti/miş)" Ancak tümce biçiminde olan deyimler de vardır. "Atı alan Üsküdar'ı geçti." gibi, "Gelen ağam, giden paşam." ya da "Dışı seni yakar, içi beni." gibi.



    Atasözü
    Bir deneyimi, birikimi aktarırken değer yargısı oluşturan ve değer yargılarını yaşatan, akılda kalıcı, özlü sözlerdir.
    Atasözlerinin özelliklerini maddelerken bu tanımdan yola çıkalım:

    1. Atasözü bir deneyimi, bir birikimi aktarır. Ellerinde yazıya geçirme olanağı bulunmayan halk bilgeleri, kendi yaşadıkları deneyimi (ki deneyim, yaşayarak edinilir) ve birikimi (birikim için uzun yaşamaya gerek yok; genç yaşta zengin bir birikim edinmek mümkün) ancak sözle aktarabilirlerdi, öyle de yapmışlar.

    2. Kişilerin değer yargıları olduğu gibi, toplumların da değer yargıları vardır. Adını anımsayamadığım eski bir Afrika kabilesinde kendi başının çaresine bakamayan aile büyüğünü götürüp ormanın derinliklerine bırakmak büyük oğula düşen ve savsaklanamayacak bir görevken bizim toplum yapımızda büyüğün ölmesini beklemek ya da bunu beklediğini hissettirecek biçimde konuşmak bile ayıptır. "Ayıp", toplumsal değer yargılarına ters düşmekten başka bir şey değildir zaten. Atasözleri bu değer yargılarını oluşturmakla kalmaz, sürmesini de sağlar.

    3. Pek çok atasözünde akılda kalıcılığın sağlanması için ölçüden, uyaktan, söz sanatlarından yararlanılmıştır. "Ak akçe kara gün içindir."de "ak" ve "kara" sözcükleri karşıtlık (tezat) kullanımına örnek gösterilebilir. "Sakla samanı, gelir zamanı" atasözünde "saman-zaman" sözcükleriyle hem tam uyak sağlanmış hem de aruz ölçüsüyle "imale" yapılmış gibi, "saman"ın "zaman"a benzer biçimde, son hecesinin uzun okunması sağlanmıştır.

    4. Atasözleri özlü sözlerdir." demiştik "özlü" sözcüğünden, yoğun, az sözcükle çok anlam ileten, derin anlamları anlaşılmalıdır. Atasözleri gerçekten yüzyılların süzgecinden geçerken bütün fazlalıklarından arınmış, öz olarak kalmış sözlerdir.

    5. Deyimden farklı olarak söz değil, tümcedir atasözleri; çünkü bütün atasözleri bir yargı bildirir.

    6. Her ne kadar atalarımızın sözleriyse de tıpkı deyimler gibi, başlangıçta bir kişi tarafından bulunmuş, yaratılmış sözlerdir. Bütün atalara mal edilmesi, ilk söyleyeninin unutulması kadar, toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş olmasıyla da ilgilidir.

    7. Deyimde temel anlam tümüyle ölü bir anlamken atasözünde TA da doğrudur. Ancak atasözünde de asıl kastedilen TA'nın arkasındaki anlamdır. "Ayağını yorganına göre uzat." atasözünde uzatmazsan ayağın dışarıda kalır, üşütür, hastalanırsın, anlamı doğrudur; ama atasözünün asıl söylemek istediği bu değil, "harcamalarını bütçene göre yapmazsan zor durumda kalırsın" anlamıdır.

    8. Kalıplaşma özelliğiyle deyime benzer; ama deyimden farklı olarak atasözleri, tümce olduğu için, başka dile çevrilebilir.

    9. Kişilerin ve toplumun değer yargıları değiştikçe atasözlerinden de öne çıkanlar, geriye itilenler olur. Sözgelimi, ben yaştakilerin çocukluğunda en çok duydukları atasözleri tasarrufa özendirenlerdi. Tüketim toplumu haline geldikçe bu atasözleri duyulmaz oldu. Yine bir zamanlar geçerli olan "Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya." gibi, "Peyniri saklayan deri, kadını saklayan eri." gibi, "Kadının saçı uzun, aklı kısa." gibi atasözlerinin ilettiği yargılar, günümüz toplumunca benimsenemeyeceğinden bu sözler, ancak şaka yollu kullanılmaktadır.

    10. Atasözleri tümce olduğu için deyimler gibi çekimlenemez.
  2. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Nefes

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    31.883
    Konular:
    12.725
    Beğeniler:
    6.697
    Nereden:
    İstanbul
    Özdeyiş (Vecize):
    Aslında "imzalı sözlerdir" diye tanımlamam yeterli; çünkü atasözlerinden en önemli farkı budur özdeyişlerin. Adı üstünde, onlar da "öz"lü sözdür; ancak, söyleyeni bellidir. Çoğu kez sınıfta tartışma açmak için sorduğum soruyu burada da sorayım: "Peki, söyleyeni belli olmazsa, unutulursa özdeyişlerin atasözüne dönüşme olasılığı var mıdır?" Yanıtını da ben vereceğim mecburen: Vardır; üstelik yüksektir bu olasılık. Ancak bir de koşul vardır: imzasız, söyleyeni unutulmuş bir özdeyişin atasözüne dönüşmesi için hem biçimce, atasözü gibi akılda kalıcı, hatta ölçülü / uyaklı olması gerekir hem de halkın değer yargıları ve daha önce verilmiş anonim ürünlerle içerik açısından benzer özellikler taşıması.

    Ziya Paşa'nın "Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir" ya da "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi beyitlerindeki görüşler, "Kızını dövmeyen, dizini döver" diyen halkın değer yargılarıyla örtüşecektir; ama Ziya Paşa'nın terkibibendinde geçen bu türdeki söyleyişlerin orada dile getirildikten sonra mı yaygınlaştığı; yoksa zaten atasözlerinden mi alındığı çok da belli değildir. Bir de örneğin, Beethoven'in, "Güzel müzik, erkeklerin kalbini yakmalı; kadınların gözünü yaşartmalıdır." özdeyişi, Beethoven tarafından söylendiği unutulsa da cıvıl cıvıl halk ezgileri yapmış bir toplumca, kendi eserlerini dışlama tehlikesi getireceği için benimsenmeyecektir. Aynı biçimde Nietzsche'nin, "Gençler, başınızın üstüne şu levhayı asıyorum: 'Sert olunuz.'" özdeyişi de kendi çocuğunu, olası belalardan uzak tutmak için "Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demesi" yönünde uysallaştıran, "El öpmekle dudak aşınmaz." diye eğiten bir halkın beklentisiyle örtüşmeyecektir
  3. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Nefes

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    31.883
    Konular:
    12.725
    Beğeniler:
    6.697
    Nereden:
    İstanbul
    TÜMCENİN ANLAMI


    Yargı, genel olarak "olumlu", "olumsuz" ve "soru" biçimlerinde bildirilir. Burada bunların ayrıntısına girmeyi düşünmüyorum. "Olumlu düz tümce", "olumsuz eylem tümcesi", "devrik soru tümcesi" gibi alt bölümlere geçmek istemememin iki nedeni var:

    Birincisi, anlamca tümce türlerini anlatabilmem için birtakım dilbilgisi terimleri kullanmam gerekir. Oysa o terimleri, sırası geldiğinde ve neden o adı aldıklarını açıklayarak anlatmayı daha kavratıcı buluyorum. Başka bir deyişle şu anda okurlarımın bu terimleri bilmediklerini kabul ediyorum. Her şeyi sıfırdan başlayarak anlatma yolunu seçerken sağlam bir temel oluşturacak, az bilen-çok bilen ayrımına yer vermemiş olacağız.

    İkincisi, tümcenin anlamının bağlamından koparılarak verilemeyeceğini düşünüyorum. Sözün, söylendiği ya da yazıldığı ortama, zamana bağlı olduğu kadar, belki onlardan çok, içinde yer aldığı bütünün anlamına doğrudan bağlı olması, benim de elimi kolumu bağlıyor.

    "Gözlerimin gemileri kuş istiyor" (Cemal Süreya) tümcesini neye göre sınıflandıracağız?

    Bu şiir tümcesini, bir dizesini oluşturduğu şiirden koparıp tek başına anlamlandırmaya çalışmak ne kadar anlamlı?

    "Gülerdi tramvaylardan küçük bir kız / Bekâreti beyaz dişlerinde" dizelerindeki küçük kızın bekâretini dişlerinde taşıyarak bütün tramvaylardan güldüğünü söylemek Cahit Külebi'ye haksızlık olmaz mı?

    "Hava kurşun gibi ağır" bir tümcedir; ama Nâzım Hikmet, bunun ardından, "Bağır bağır bağırıyorum" dediğinde hemen bağırmanın nedenine dönüşmüyor mu?

    "Hiçbir derdim yoktur ki yarım saat kitap okumayla geçmesin." tümcesinin, "Yarım saat kitap okumak bütün dertlerimi geçirmeye yeter." anlamına geldiğini, üstelik çok akıllı, çok çalışkan bir öğrencime anlatmaya çalışırken göbeğim çatlamıştı da matematik yetişmişti imdadıma. Ben "Bütün dertleri geçiyormuş işte!" dedikçe, öğrencim, "Geçmesin, diyor hocam." diye diretiyordu. Ama, "yoktur" = (-), "geçmesin" = (-), diye değerleri ona buldurduktan sonra, "Eksiyle eksinin çarpımı?" diye sorunca, tümcenin anlamının nasıl olup da olumluya döndüğünü şıp diye anlamıştı.

    Bütün sözcükleri bugün de kullanıldığı halde eski bir şarkıda geçen, "İstemezsin ben perişan olduğum" dizimi günümüze nasıl uymuyorsa (Günümüzde, "Benimperişan olmamı istemezsin."diye söylerdik herhalde bu anlamı.), yabancı dilden (bu yabancı dil, son on yıllarda yalnızca İngilizce olmakta) yapılan çeviriler de Türkçenin dil mantığına çoğu kez uymamakta. Çeviri yoluyla giren yeni söz dizimlerinin tümüne karşı değilim; yeni anlatım olanakları sağlayacak dizimlere başımın üstünde yer verebilirim; ancak, "Bir yakının öldü mü?" ya da "Bir yakınını kaybettin mi hiç?" demek varken ve kastedilen anlam tam da buyken, "Ölen birini tanıyor muydun?" denmişse bu tümceyi Türkçenin içinde bir yere oturtamayız.

    Cengiz Bektaş, anlatmıştı bir toplantıda. Azerbaycanlı yazar Anar, Türkiyeli Türklerin "Hoşuma gitti." biçimindeki kullanımlarını eleştiriyor; "Niye 'gitti' diyorsunuz? Güzel bir şeyse gelsin, niye gidiyor?" diye soruyormuş. Çünkü Azeri Türkçesinde "Hoşuma gitti." değil, "Hoşuma geldi." denmekteymiş.

    Aynı dilin farklı coğrafyalardaki kullanımları birbirinden farklı olduğu gibi aynı tümce, çeşitli bağlamlarda farklı anlamlara gelebilir. "Çocuk oturuyor mu?" tümcesi, 2-3 aylık bir bebek kastedilerek sorulmuşsa "Kendi kendine oturma becerisi edindi mi?", dolmuşta annesinin yanındaki çocuk gösterilerek söylenmişse "Çocuk için de ayrıca ücret ödeyecek misiniz?" anlamına gelmekte.

    Gündelik dilde kurduğumuz pek çok tümce, tek başına ne kadar anlamlıdır? "Yanında arkadaşları da mı varmış?" bir soru tümcesidir; ama bu tümcenin sonuna getireceğimiz bir "ne" ("Yanında arkadaşları da mı varmış ne!") hemen başka anlam ayırtıları katmıyor mu tümceye? Söylememe isteği, ayıplama, aşağılama, tahmin vb. "O da sorulur mu?" tümcesinin duygu yükünü bir düşünelim. Sevecenlik mi, bağışlama mı, aşağılama mı, alay mı? Ne? Hangi kapsamda düşünülmeli? Tamam, uzattım; kesiyorum. Tümcenin anlamına, daha sonraki konuların içinde, yeri geldiğinde değinilecek. Bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenlere Rasim Şimşek'in Örneklerle Türkçe Sözdizimi kitabını öneriyorum.

Sayfayı Paylaş