Psikoloji Nedir?(Ayrıntılı anlatım)

Konu, 'Sağlık ve Psikoloji' kısmında keLebek* tarafından paylaşıldı.

  1. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    TANIMI VE BİLİM OLARAK PSİKOLOJİNİN DOĞUŞU

    PSİKO + LOJİ = PSİKOLOJİ
    (psyche) (logos)
    Psikolojiye dair ilk izler başta Aristo olmak üzere eski Yunan filozoflarının yaşamın doğası'na dair bıraktıkları yazılara dayanıyor.
    Aristo'nun psyche yani psiko kavramıyla hayatın özüne gönderme yapmasından sonra terim Yunanca'ya zihin anlamında kazandırılıyor. Psikoloji kavramı ise, işte bu psiko terimiyle, Yunanca'da bilim anlamına gelen loji teriminin birleşimiyle ortaya çıkıyor. Yani ZİHİN BİLİM!

    GÜNÜMÜZDE PSİKOLOJİ

    Bugünse, psikoloji davranış ve zihinsel işleyişlerin bilimi olarak tanımlanıyor. Öyleyse, bu tanımdan da anlaşılabileceği üzere psikoloji tanımında üç anahtarımız var:
    1.) bilim
    2.) davranış
    3.) zihinsel işleyişler

    DAVRANIŞ NEDİR?

    Davranış, bir kişinin dışarıdaki diğer insanlarca da doğrudan doğruya gözlemlenebilecek tüm eylemlerini tanımlıyor.
    Örneğin;
    *Yürümesi
    *Konuşması
    *Yüz ifadeleri

    ZİHİNSEL İŞLEYİŞLER NEDİR?

    Zihinsel işleyişlerse, diğerlerince doğrudan doğruya gözlemlenemeyecek kişiye özel düşünce, duygu, hırs ve güdüleri kapsıyor.
    Zihinsel işleyişler kişiye özel ve diğerlerince gözlemlenemez olduklarından, psikologların izledikleri bir yol da kişinin topluluk içindeki davranışlarını gözlemleyerek, onun zihinsel işleyişleri hakkında yorumlarda bulunmak oluyor.

    PSİKOLOJİNİN BİR BİLİM DALI OLARAK ORTAYA ÇIKIŞI

    Psikolojinin, ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı, Wilhelm Wundt'un Almanya'da, 1879 yılında ilk psikoloji laboratuarını kurmasıyla gerçekleşiyor.
    Ancak tabii ki psikoloji biliminin ilk yıllarında ona yaşam veren ve oldukça büyük katkılarda bulunan pek çok psikoloğu da es geçmemek gerek!
    Psikoloji biliminin en önemli sorusunun ne olduğunu soracak olursanız, her birinin vereceği yanıt farklı olacaktır.

    BİLİNÇLİ DENEYİMİN DOĞASI

    1.) Yapısalcılık (W.Wundt & E. Titchener)
    Hayatımızda deneyimlediğimiz herşey, onu meydana getiren küçük, temel öğelerden oluşur.
    Örneğin; bir elma dışarıdan bakıldığında yalnızca bir elma gibi görünüyor olabilir!
    Peki ağzınıza alıp onu tatmanızı istesem?
    * tatlı
    * belki biraz mayhoş
    * sulu
    İşte zihnimizin yapısını anlayabilmemiz için de böylesi bir analize ihtiyacımız var, yapısalcıların adını koydukları bu yöntem: iç gözlem!

    2.) Geştalt psikolojisi (M. Wertheimer)
    Farkındalığın doğası, yapısalcı bakış açısıyla yorumlanmamalıdır. Çünkü insan bilinci bir bütündür ve parçalara ayrılamaz.
    Bütün, onu oluşturan parçalardan farklıdır!Örneğin yandaki çizgilerin organizasyonuna baktığımızda, çizgilerin değişmediğini ancak farklı anlamlar ifade ettiklerini görüyoruz. (Birbirine bakan iki yüz ya da vazo)

    BİLİNÇLİ DENEYİMİN İŞLEVLERİ

    Birçok erken dönem psikolog bilinçli deneyimin doğasını tartışıyorken, bir grup psikologsa bilinçli deneyimlerimizin işlevlerinin neler olabileceğine dair çalışmalar yapıyorlardı.

    İşlevselcilik (W.James)

    19.yy.da ortaya çıkan bu ekol, bilinç durumumuzun yararlı işlevlerine vurgu yapıyor.
    Yararlı işlevlerden bahsediyorsak, akla ilk gelen tabii ki evrim! İşlevselciliğin odaklandığı konularsa:
    * bilinç farkındalığı
    * istemli eylemler (özgür irade)
    * alışkanlıklar
    * duygular
    William James'in Akıntı Metaforu
    "su molekülleri"
    İşlevselcilik ekolünün kurucusu William James insan zihnini bir akıntıya benzetiyor:
    "Eğer ki yapısalcılar gibi akıntının içindeki su zerreciklerine odaklanırsanız, bütünün güzelliğini tamamıyla kaybedersiniz! Yalnızca su moleküllerini inceleyerek balıklara barınak sağlayan dinamikleri nasıl anlayabilirsiniz, söyler misiniz?" İşte zihni anlamak da, zihnin yapısını anlamaktan daha farklı anlamlara geliyor. Önemli olan zihnin işlevleri.

    Günümüz Bilişsel Psikolojisi
    Günümüzde psikologlar zihnin işlevlerinden değil de, zihinsel işleyişlerden bahsediyorlar.
    Biliş, içine algı, inanç, düşünce, hatırlama, bilme, karar verme ve bunun gibi pek çok kavramı alan tüm zihinsel işleyişleri kapsıyor.
    Günümüz bilişsel psikolojisini ise içine Geştalt psikolojisi ve yapısalcılığın da bir miktar katıldığı modern bir işlevselcilik olarak
    tanımlayabiliriz.

    PSİKOMETRİK

    Psikometrik Çalışma Nedir?
    1890 yılında Paris Eğitim Bakanlığı'nın larşılaştığı bir sorun, A.Binet ve arkadaşlarını, tarihteki ilk zeka testinin temellerini atmaya itti. Bakanlık, zeka seviyesi farklı çocuklara farklı bir eğitim programı sunmayı amaçlıyordu.
     
    Bilirkişi bunu beğendi.
  2. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin 125 yıllık bir tarihi vardır. Bu genç yaşına rağmen psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş kapsamlı bir alandır. Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

    Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki, beyin ve davranış, ikincisi ise çevre ve davranış ilişkisidir. Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

    Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekayı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar. Bireylerin hem birbirleri ile hem de makineler ile nasıl ilişki içine girdiklerini araştırıp, bu ilişkileri iyileştirmeye çalışırlar.

    Psikologlar bazı işlerde bağımsız olarak çalışırken diğerlerinde doktor, hukukçu, okul personeli, bilgisayar uzmanı, mühendis, yasa koyucu, polis, asker ve yöneticiler ile takım halinde çalışarak toplumun her alanına katkıda bulunurlar. Bu yüzden psikologları, laboratuvarlarda, hastanelerde, adliyede, okullarda, üniversitelerde halk sağlığı merkezlerinde, kitle iletişiminde, hapishanelerde ve pek çok başka işyerinde görebilirsiniz. Örneğin stresi yenip performansı artırmaya yönelik programlarda yönetici veya sporcularla birlikte çalışırlar. Adli kararlar için hukukçulara gerekli bilgi ve önerileri sağlarlar. Okul reformunda eğitimcilerle, psikiyatri kliniklerinde psikiyatrist ve sosyal çalışmacılarla, pediatri, onkoloji ve nöroloji gibi kliniklerde de uzman doktorlarla birlikte çalışırlar. Uçak kazası ya da bombalama gibi bir felaketin hemen ardından ortaya çıkan şok sürecinde kaza kurbanlarına yardımcı olurlar. Hukuk ve halk sağlığı alanlarında çalışanlarla birlikte takım halinde çalışarak bu tür olayların nedenlerini analiz ederler ve tekrarlanmasını önlemek için yollar bulmaya çalışırlar.

    Psikolojide çalışma alanlarının hem sayısı hem de etkinliği gün geçtikçe artmaktadır. ABD’de yapılan bir öngörüye göre psikoloji, 2005 yılına kadar en hızlı gelişen üçüncü alan olacak ve bir kaç 10 yıl içinde de bu gelişme sürecektir. Toplumdaki sorunların çoğunluğunun insan davranışıyla ilişkili olduğu düşünülürse psikolojinin çok fazla sayıda çalışma alanı olduğunu görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin uyuşturucu kullanımı, kişisel ilişkilerdeki güçlükler, sokakta ve evde şiddet, kendi sağlığımıza ve çevremize zarar veren davranışlarımız gibi bireysel ve toplumsal sorunlar, psikologların ilgilendikleri sorunlar arasındadır. Psikologlar, bilimsel yöntemle bilgi toplama, bilgiyi analiz etme, önleme ve müdahale stratejileri geliştirme gibi yollarla sorunların çözümüne katkıda bulunurlar. Örneğin, psikologlar, yaşlıların sayısının hızla arttığı dünyamızda evleri ve işyerlerini bu grup için daha uygun hale getirmek üzere araştırma ve uygulama yapmaktadırlar.
    Elektronik alanında yaşanan devrim, kullanıcı dostu teknoloji ve eğitim gerektirmekte ve psikologlar bu konuda mühendislerle birlikte çalışmaktadırlar. Günümüzde sayıları gittikçe artan çalışan kadınlar işverenden aile gereksinimlerine uygun bir işyeri yapılanması talep etmekte ve psikologlar da gereksinim duyulan değişmeler konusunda işverenlere yardımcı olmaktadırlar. Büyük toplumsal değişimlerin yaşandığı ve farklı kültürleri içeren ülkelerde toplumsal değişimin birey üzerindeki etkilerini ve kültürel farklılıkları anlamada kullanılacak önemli bilgi ve becerileri ortaya koymaktadırlar. Bunların yanı sıra öğrenme ve bellek konularındaki araştırmalarda kaydedilen gelişmeler ile beden ve ruh sağlığının içiçeliği Psikoloji bilimini her zamankinden daha ilginç bir hale getirmektedir. Örneğin, hatırlamanın pasif bir süreç olmadığı, bireylerin belleklerindeki geçmiş bir olaya ait bölük-pörçük bilgileri, kendi yorumlarıyla birleştirip aktif olarak yeniden yapılandırdıkları dolayısıyla da tanık ifadelerine tam olarak güvenmenin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Beden ve ruh sağlığının içiçeliğine en iyi örnek ise, aşırı yarışmacı, sabırsız, telaşlı, aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışan ve diğer insanlara karşı olumsuz inanç ve davranış içinde olan "A tipi"; kişilik özelliğinin, ani kalp krizlerinin en önemli yordayıcısı olmasıdır.

    Psikologların çoğu işlerini severler; çünkü, sağlık ocaklarında doktorlarla birlikte çalışmaktan bilgisayar kullanmaya kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde çalışıyor olmak heyecan vericidir. Bunun da ötesinde psikologlar kendilerini bireylerin günlük yaşamlarındaki iniş-çıkışlarla başedebilmelerine yardımcı olmaya adamışlardır.Psikolojiyi öğrenmek ve bilmek pek çok diğer meslek dalları için de önemli bir avantajdır. Örneğin, işverenlerin çoğu psikoloji derslerinin kazandırdığı bilgi toplama , analiz etme, yorumlama, istatistik ve deneysel desen kurma gibi becerilere ilgi duymaktadırlar.

    Psikologların uzmanlaşabilecekleri alan sayısı oldukça fazladır ve bu nedenle kendilerini farklı etiketlerle tanımlarlar. Aşağıda size genel bir fikir verebilmek için bazı alanlar tanıtılmıştır. Psikoloji insan ve hayvan davranışını anlamamızı sağlayan hem bir araştırma, hem de insana ait sorunların çözüldüğü bir uygulama alanıdır. Aşağıda tanıtılan alt alanlarda psikologlar, araştırmacı, uygulamacı ya da her iki rolde birden çalışırlar. Psikolojinin en önemli özelliklerinden biri de bilimin uygulama ile birlikte yer alması ve ikisinin birlikte ilerlemesidir.

    Adli Psikoloji (Adli psikolog): Yasal konulara ve sorunlara psikolojinin ilkelerini uygulamak üzere hukuk ile psikoloji arasında kurulan ilişkiden doğan bir alandır. Adli psikologlardan bazıları hem psikoloji hem de hukuk eğitimi almışlardır. Mahkemelerde genellikle onların uzmanlıklarına gereksinim duyulur. Örneğin, hüküm giymiş ya da göz altında tutulan kişilerin davranışlarını ve duygusal strese maruz kalıp kalmadıklarını değerlendirir ve ebeveynlerden hangisi çocuğun velayetini almalıdır ya da bir sanığın zihinsel kapasitesi mahkemede savunma yapmak için yeterli midir gibi sorunlu durumlarda hakime yardımcı olurlar. Lisans ya da yüksek lisans derecesine sahip olanlar, ıslahevi, hapishane ve adli tıp enstitülerinde, hukuk uygulama birimlerinde çalışırlar. Doktora derecesini almış olanlar ise psikoloji bölümlerinde ve hukuk fakültelerinde, araştırma organizasyonlarında ve toplum sağlığıyla ilgili kuruluşlarda danışmanlık yapmakta ya da hukuk uygulama birimlerinde, mahkemelerde ve ıslahevlerinde çalışmaktadırlar.

    Deneysel Psikoloji (Deneysel psikolog): Temel davranışsal süreçlerdeki değişiklikleri araştıran ve öğreten psikologlardır. Deneysel psikoloji içindeki önemli alt dallardan biri, bilginin işlenmesi, belleğimizde depolanması, depodan geri çağrılması ve problem çözme durumlarına uygulanması gibi bilgi işleme sürecini çalışan bilişsel psikolojidir. Öğrenme, duyum, algı, performans, motivasyon, bellek, dil, düşünme, iletişim ve problem çözme, yeme, okuma gibi davranışların altında yatan fizyolojik süreçlerin araştırılmasıyla ilgilenen alt alan ise fizyolojik psikolojidir. Deneysel psikologlar, hayvan davranışlarını da inceler ve insan davranışlarıyla ilişkilendirirler. Deneysel psikologlar, aynı sosyal psikologlar gibi genellikle akademik alanda ve araştırma enstitülerinde çalışırlar.

    Eğitim Psikolojisi (Eğitim psikoloğu): Eğitim psikoloğu insanların nasıl öğrendiğini ve etkili öğrenmenin gerçekleştirilmesi üzerine yoğunlaşırlar. Her yaştaki insanın eğitimi için gerekli araç, gereç ve yöntemleri geliştirirler. Becerileri değerlendirir ve eğitim programlarının düzenlenmesine ve uygulanmasına yardımcı olurlar. Ayrıca yüksek teknik becerilerin öğretimi, değerlendirilmesi ve düzenlenmesi konularında da eğitim psikologlarından yararlanılmaktadır.Yetenek, güdü, sınıf ortamı gibi pek çok etmeni dikkate alırlar. Eğitim psikologlarının bazıları bilgisayar programlarında da kullanılabilecek yeni yönergeler geliştirirler, öğretmenlere eğitim verirler ve öğretmenlerde iş verimini, performansını ve doyumunu etkileyen etmenleri çalışırlar.Doktora eğitimli gelişim psikologlarının çalışma alanları genellikle öğretim üyeliği ve çeşitli eğitim ortamlarında danışmanlıktır.

    Endüstri/Örgüt Psikolojisi (Endüstri psikoloğu): İş yaşamını iyileştirme ve üretimi arttırma amacıyla psikolojik ilkeleri iş yaşamına uygularlar. Bu psikologların çoğu insan kaynakları uzmanı olarak görev yaparlar. Plan yapma, kaliteli yönetim, örgütsel değişim gibi alanlarda eleman örgütlenmesi ve eğitimi konularında çeşitli örgütlere yardımcı olurlar. İlgileri arasında, örgütsel yapı, iş verimi, iş doyumu, tüketici davranışı, personel seçimi ve personelin geliştirilmesi gibi konular yer almaktadır. Endüstri psikologlarının sorumlulukları arasında araştırma yapmak, araştırma sonuçlarını kullanılır kılmak ve problem çözücü olarak işlev görmek de vardır. Endüstri/örgüt psikologları, ticarette, endüstride, kamu kurumlarında ve üniversitelerde çalışabilirler ve firmalara danışmanlık yapabilirler.

    Gelişim Psikolojisi (Gelişim Psikoloğu): Gelişim psikologları doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar uzanan yaşam süresinde insan gelişiminin evreleri üzerinde çalışırlar. Gelişim psikologları yaşa bağlı davranış değişikliklerinin tanımlanması, açıklanması ve ölçülmesiyle ilgilenirler. Gelişimdeki evrensel nitelikler, kültürel ve bireysel farklılıklar üzerinde çalışırlar. Doktora düzeyindeki gelişim psikologları, arştırma yapma ve öğretim üyeliği gibi faaliyetlerde bulunabilirler. Lisans ve yüksek lisans mezunu olanlar kreş ve gündüz bakımevlerinde, okulöncesi eğitim veren diğer kurumlarda, hastahane ve kliniklerde gelişim psikoloğu olarak çalışabilirler.Huzurevleri ve diğer merkezlerdeki yaşlıların belirlenen hedeflere yönlendirilmeleri, yetiştirme yurdu ve bakımevlerinde ergen ve gençlere uygulanan programların değerlendirilmesi türünde faaliyetleri de yürütürler.

    Klinik Psikoloji (Klinik psikolog): Zihinsel davranışsal ve duygusal bozukluğu olan bireyleri değerlendirip, tedavi ederler. Klinik psikologların ilgilendikleri sorunlar, gelişim dönemleriyle ilgili kısa süreli gelişimsel krizlerden (ergenlikteki başkaldırı ve orta yaşta kendilik değerindeki düşme gibi) fobi, depresyon ya da şizofreni gibi daha ağır sorunların tedavisine kadar değişebilmektedir. Pek çok klinik psikolog aynı zamanda araştırma da yapmaktadır. Araştırma konuları arasında başarılı bir klinik psikoloğun özelliklerini ve bir tedavinin etkililiğinde rolü olan faktörleri belirleme, başarılı yaşlanmayla veya çeşitli davranış bozukluklarıyla ilişkili olan etmenler, fobilerin nasıl geliştiği ya da şizofreninin nedenlerini belirleme gibi konular sayılabilir. Ayrıca bireyi değerlendirmek amacıyla test ya da ölçek uygulama ve yorumlama ile tedavi amaçlı bireysel ya da grup terapisi yapma da klinik psikoloğun önemli görevleri arasındadır. Lisans ya da yüksek lisans eğitimi olan klinik psikologlar kendi muayenehanelerini açamasalar bile, doktora eğitimli bir başka klinik psikoloğun gözetiminde çalışabilirler.

    Nöropsikoloji ve Psikobiyoloji (Nöropsikolog): Biyolojik sistemler ile zihnin işlevi ve davranış arasındaki ilişkiyi incelerler. Beynin biyokimyasal mekanizmaları, beyin yapılarının fonksiyonları, kimyasal ve fiziksel değişikliklerin davranışlara ve duygulara etkisini araştırırlar. Nöropsikolog, merkezi sinir sistemi bozukluklarının teşhis ve tedavisi ile ilgilenir ve davranış bozukluğunun teşhisi ve rehabilitasyonu için hastayla çalışır. Klinik nöropsikologlar, nöroloji, pediatri, beyin cerrahisi, psikiyatri kliniklerinde görev alırlar. Bu alanda yetişmiş akademik personel, nöropsikolog yetiştirir ve klinik psikolog ile tıp doktorlarının eğitimini üstlenir. Lisans ya da yüksek lisans derecesi olanlar nöropsikolojik değerlendirmede ya da araştırma laboratuvarlarında araştırma yardımcısı olarak çalışabilirler.

    Okul Psikolojisi (Okul psikoloğu): Okul psikologları özel ya da devlet okullarında çalışır, öğrencilere danışmanlık ve değerlendirme yaparlar. Ruh sağlığı ve öğrenme için gerekli çevresel koşulları düzenleme ile de ilgilenirler. Sınıf ortamını bozan ya da özel eğitime gereksinimi olan çocuklar ile ilgilenir, programlar geliştirir ve değerlendirir; sınıf yönetimi konusunda öğretmenlere eğitim verirler. Ailelere ve okul çalışanlarına da psikolojik ve eğitsel konularda danışmanlık yaparlar. Okul psikologları, anaokullarında, hastanelerde ve ruh sağlığı kliniklerinde çalışabilirler.

    Psikometri (Psikometrist): Psikolojik bilginin elde edilmesi ve uygulanması sırasında kullanılacak teknik ve yöntemler üzerinde çalışırlar. Zeka, kişilik, yetenek ve diğer alanlardaki testleri geliştirirler. Bu testler, klinik, danışmanlık, iş yaşamı, endüstri ve okul gibi alanlarda kullanılmaktadır. Psikometristler, araştırma desenleri, veri analizi ve verinin yorumlanması konularında da faaliyet gösterirler. Bu alanda çalışan psikologlar, matematik, istatistik, teknoloji, ve bilgisayar programları bilgileriyle donanmışlardır. Yüksek lisans derecesi olanlar genellikle endüstride, araştırma merkezlerinde ve test geliştirme alanında çalışırlar.

    Sağlık psikolojisi (Sağlık psikoloğu): Sağlık psikologları, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın sürdürülebilmesi için araştırmacı ve uygulamacı olarak çalışırlar. Sağlığı ve hastalığı etkileyen biyolojik, psikolojik ve sosyal etmenlerle ilgilenirler. İnsanların hastalıkla nasıl başedebildikleri, neden bazı insanların tıbbi önerileri izlemedikleri, acının en etkili bir biçimde nasıl denetlenebileceği ve kötü alışkanlıkların nasıl değiştirileceği ile ilgilenirler. Örneğin, sigara bırakma, kilo verme, stresi kontrol altına alma gibi konularda programlar ve sağlık kampanyaları düzenlerler. Duygusal ve fiziksel sağlığı iyileştirici sağlık stratejileri de geliştirirler.Ayrıca hasta-hekim ilişkisi ve sağlık personelinin sorunları da ilgi alanları içindedir. Sağlık örgütleri, kamu sektörü, hastane ve tıp merkezlerinde ya da polis güvenlik servislerinde çalışırlar. Henüz bu alanda oluşturulmuş bir yüksek lisans ya da doktora programı yoktur. Psikoloji bölümlerinin bazılarında verilen Sağlık Psikolojisi dersleri ve Türk Psikologlar Derneği bünyesinde verilen hizmet içi eğitim kurslarıyla eksiklik giderilmeye çalışılmaktadır. Genellikle psikologlar, psikolojinin klinik veya sosyal psikoloji alanlarında bir uzmanlaşmadan sonra bu alana yönlendirilmektedirler.

    Sosyal Psikoloji (Sosyal psikolog): Sosyal psikologlar insanların birbirleri ile nasıl etkileşime girdikleri ve sosyal çevrelerinden nasıl etkilendikleriyle ilgilenirler. Bireyleri, grupları ve grup davranışını, tutumları, önyargıları ve bunların oluşumu ile değişimini incelerler. Arkadaşlık, ikili ilişkiler, çekicilik ve saldırganlık gibi konular üzerinde araştırma yaparlar. Dolayısıyla sosyal psikolojide genellikle doktora derecesi gereklidir ve sosyal psikologlar çoğunlukla akademik ortamlarda çalışırlar. Ancak son yıllarda reklam şirketlerinde, hastanelerde, eğitim kurumlarında, mimarlık ve mühendislik firmalarında ve çeşitli kamu alanlarında araştırmacı-danışman olarak çalışmaktadırlar.

    Spor Psikolojisi (Spor psikoloğu): Spor psikolojisi, psikoloji ilkelerinin spor ortamına uygulanmasını içeren bir alt alandır. Spor psikologları hem akademisyen hem de uygulamacı olarak çalışırlar.Spor psikologları, uygulamacı olarak takımın performansını artırmaya ve takım içinde olumlu bir hava yaratmaya çalışırlar. Bir yarışma öncesindeki kaygı ve sonrasındaki başarısızlık duygusu ile nasıl başedilebileceği konularında sporculara yardımcı olurlar; ayrıca, sporcuların yarışma amaçlarına yoğunlaşmalarına ve güdülenmelerine yardım ederler. Araştırmacı spor psikologları ise sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırırlar. Ülkemizde henüz gerçek anlamda spor psikolojisi eğitimi veren bir birim bulunmamakla birlikte bu alana duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artmaktadır.

    Trafik Psikolojisi (Trafik psikoloğu): Trafik psikolojisi, psikoloji ilkelerinin trafik ve yol güvenliği alanına uygulanmasıdır. Türkiye de yeni bir alan olan trafik psikolojisinin etkinlikte bulunduğu alanlar; sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirilmesi, sürücülük tarzları ve trafikte risk alma davranışı, sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu, ergonomi, trafik güvenliği için bilinçlendirme, trafik yasalarını yapan ve uygulayanlara danışmanlık, trafikle ilgili davranış tutum yetenek ve becerileri ölçme araçları geliştirme, bu konularla ilgili araştırmalar ve üniversitelerde trafik psikolojisi dersleri verme olarak sıralanabilir. Trafik psikolojisi alanında henüz üniversitelerimizde yüksek lisans programları yoktur. Ancak, Türk Psikologlar Derneği’nce düzenlenen sürekli eğitim programlarıyla alanda duyulan gereksinime yanıt verilmeye çalışılmaktadır.

    Kaynak: Türk Psikoloji Derneği
     
  3. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Psyche=ruh ve logos=bilgi kelimelerinin birleştirilmesi ile türetilmiş bir sözcüktür, insan ruhunun, özünü, değişik durumlarını inceleyen, duyum, coşku ve düşünme gibi olguların kurallarını bulmaya çalışan bilim dalıdır.

    Psikolojik sözcüğü ilk olarak Alman filozofu Wolff (1676-1754) tarafından kullanıldıktan sonra önem kazanmıştır. 1879 yılında Alman bilim adamlarından Wundt, Leipzig Üniversitesinde ilk psikoloji laboratuarını kurdu. 1885 yılında da Amerika'da ilk psikoloji laboratuarı kuruldu. Önceleri psikoloji ile uğraşan bilim adamları insanın düşünce ve duygularını açıklamak için yaptıkları çalışmalarda «ruh»u bu çalışmalarının temeli olarak benimsiyorlardı. Günümüzde bu temelin hiç bir bilimsel yanı olmadığı ortaya çıkarılmıştır. Ruh nesnesiz, soyut bir kavramdır. Oysa ki, modern psikoloji ruh hallerinin, bilinç görevleri denilen işlemlerin maddi, somut temellerine dayandığını ortaya çıkarmıştır.

    Psikoloji bilinç durumlarının incelenmesidir. Herkes üzülme, sevinme ve düş kurma gibi ve bunlara benzer olayların kendisinde bulunduğunu hisseder ve başkalarında da bu olayların meydana gelip gelmediğini ancak bu insanların dışa vurduğu belirtilerden anlar. Bunlara psikolojik olaylar denir. Psikoloji dıştan tepkiler ve davranışların çözümlenmesi ile incelenir.

    Psikolojik olayların başlıca özellikleri insanın bunları kendi kendine anlayabilmesi ve belirtileriyle ölçebilmesidir. Psikolojik olayların incelenmesinde başlıca iki metot kullanılır:

    — İçe bakış metodu.
    — Objektif metot.

    1— İçe bakış metodunun gerçekleştirilmesi çok güçtür. Çünkü elde edilen sonuçlar ancak tek bir insanda meydana gelen ruh olaylarını gösterir. Bu metoda yardımcı olarak anket metodu kullanılır ve tek tek insanda görülen sonuçlar birleştirilip genelleştirilerek tüm insanlara mal edilir.

    2— Objektif metot ise çeşitlidir. Bu çeşitleri şöyle sıralanabilir: Fizyoloji metodu, Psikopatoloji metodu, psikanaliz metodu, karşılaştırmalı metot, toplumları inceleme metodu, psiko-fizyolojik ve psikolojik laboratuar ve test metotları.
     
  4. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    PSİKOLOJİNİN KONUSU
    Psikoloji insan davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. İnsan merak eden, öğrenme ihtiyacında olan bir varlıktır. Hem kendini hem de kendi dışındaki dünyayı anlamak ister. Elde ettiği bilgiler de onun çevresine uyumunu kolaylaştırır. İnsan yalnızca çevresini, dış dünyayı değil, kendisi ile ilgili olayları da merak eder. İnsan nedir? sorusuna cevap arar. Bu sorunun cevabını aslında bildiğini zanneder. Oysa insan hakkında bilgimiz düşündüğümüzden de azdır. İnsan, felsefenin, dinlerin, antropoloji, etnoloji, biyoloji, sosyoloji gibi çeşitli alanların konusu olmuştur. İnsanı inceleyen alanlardan biri de psikolojidir. Psikoloji, insanın neden, niçin ve nasıl davrandığını araştırır.

    PSİKOLOJİNİN TANIMI
    Psikoloji psyche (Nefes, ruh, zihin) ve logos (düzenli söz, bilgi) kelimesinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Kelime anlamı ruh bilgisidir ancak değişik tanımlar verilmesine rağmen o, en genel anlamında organizmanın davranışlarını inceleyen pozitif bir bilimdir.

    Tanımda geçen kavramları kısaca açılayalım:

    Organizma: Geniş anlamıyla her türlü canlıdır. Psikolojinin organizma teriminden anladığı hayvan ve insandır. Psikolojinin asıl amacı insanı incelemektir. Bazı nedenlerle (deney aracı olarak, insan davranışlarıyla karşılaştırmak amacıyla) hayvanlar da psikolojinin konusu olmuştur.

    Davranış: Organizmanın doğrudan veya dolaylı olarak gözlenebilen tüm etkinlikleridir. Yürümek, koşmak, ağlamak gülmek, yemek, içmek, bisiklete binmek, saz çalmak, konuşmak gibi eylemler birer davranıştır. Bu davranışlar doğrudan doğruya gözlenebilir. Rüya görmek, öğrenmek, hayal kurmak, düşünmek, duygulanmak gibi bazı davranışlar da dolaylı olarak gözlenebilir; rüyanın anlatılması, düşüncenin konuşmayla açıklanması gibi.
    İşte "bu davranıştır"; dediğimiz; insanların yapıp etmeleri, davranışın gözlenebilir yanıdır. Davranışın ortaya çıkması için insanın zihninden birşeylerin (düşünme, problem çözme, duygulanma anlama algılama vb.) geçmesi gerekir. İşte bu işlemlere zihinsel oluşumlar adı verilir.
    Bilim: Belirli bir alanda bilimsel yöntemlerle yapılan çalışmalar sonucu elde edilen organize bilgiler kümesi düzenli bilgiler elde etmek sürecidir. Tanımda belirtildiği gibi bilim sadece olmuş bitmiş bilgiler yığını değil, aynı zamanda devam eden çalışmaları da içerir.
    Belirli alanda elde edilen her bilgi bilim değildir. Bilgilerin bilim olabilmeleri için bazı koşullara uygun olması gerekir.

    * Her bilimin kendine has konusu vardır.
    * Her bilim bilimsel yöntemlerle araştırmasını gerçekleştirir.
    * Bilim objektiftir. Elde edilen bilgiler başka araştırmacılar tarafından test edildiğinde de aynı sonuçlara varılır.
    * Bilim genellemelere varmayı amaçlar. Bu genellemeler bilimsel yasa veye bilimsel teori olarak ifade edilirler.
    Fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi olguları deneysel yöntemlerle açıklayan bilimlere pozitif bilim denir.

    2. PSİKOLOJİNİN AMAÇLARI
    * Her bilim dalının bir amacı vardır. Örneğin fiziğin amacı farklı olayları en genel yollarla matematik ifadelerle açıklayan doğa yasalarını yada temel ilkelerini ortaya çıkarmaktır. Psikolojinin de amacı organizmanın özellikle insanın davranışlarını inceleyerek genel yasalara varmaktır.
    * Her bilim dalının belirli çalışma alanı vardır. Psikolojinin çalışma alanı insan davranışlarıdır. İnsan davranışlarının ne olduğunu, nasıl olduğunu, niçin olduğunu araştırmak, araştırma sonuçlarından hipotez, yasa, teorilere varmak psikolojinin görevidir.
    * İnsan bir canlı olarak çevresine uyum sağlamak ister. Psikoloji de elde ettiği yasaları yine insana uygulayarak onun davranışlarını açıklayabilir, önceden kestirebilir, kontrol edebilir. Böylece, insana çevresine uyum sağlamasında yardımcı olabilir.
    * Günümüzde psikolojinin bulgularından, çok değişik alanlarda yaralanılır. Eğitim, tıp, endüstri, ekonomi gibi olaylarda psikolojik bilgiler, insanların daha başarılı olmasını sağlamaktadır. Büyüme, gelişme, yetenekler, ilgi, zeka, heyacan, bellek, düşünme, öğrenme konularında elde edilen psikolojik bilgilerin eğitim alanında kullanılması ile bu alanda başarı yükselmiş, daha sağlıklı, daha modern bir eğitim anlayışı gelişmiştir.

    3. PSİKOLOJİDE EKOLLER VE YAKLAŞIMLAR
    1879’da Alman psikolog WILHEIM WUNDT tarafından Leipzig’de kurulan psikoloji laboratuvarı ile psikoloji, deneysel bilim dalı olma ünvanını kazanmıştır. İlk psikoloji deneyleri burada yapılmıştır. Psişik olaylar fizik olayları gibi incelenmeye çalışılmıştır. Daha sonra Avrupa`nın değişik yerlerinde ve Amerika` da da bir çok psikoloji laboratuvarı açılmıştır.
    Psikoloji felsefeden ayrılıp bağımsız bir bilim haline geldikten sonra -kısmen de olsa- bazı filozofların düşünce biçimlerinin etkisinde kalmıştır. Sistem ve ekol halinde gelişen psikoloji akımları ortaya çıkmıştır. Ekoller genellikle tek yanlı görüşlerdir. İncelemek istedikleri konuyu temel ögeler açısından ele alırlar. Determinist anlayıştadırlar. Psikolojinin belli başlı ekolleri Strukturalizm (yapısalcılık zihin yapısı ile ilgili), Fonksiyonalizm (İşlevselcilik -zihin göreviyle ilgili psikoloji), Behaviorizm (davranış psikolojisi), Psikanalitik Psikoloji,Gestalt psikolojisidir.

    20. yy. psikolojisi zihinsel süreçleri açıklamak için iç gözlem yöntemini kullanan yapısalcılıkla başladı, daha sonra psikanalitik psikoloji gelişti. Yapısalcılığa karşı olan davranışçılık ve Gestalt psikolojisi gibi akımlar ortaya çıktı. Daha önceki okulların tek yanlı determinist (belirleyici) görüşlerine tepki olarak da hümanistik (insancıl) psikoloji doğdu. 2. Dünya Savaşı sırasında ise ekoller önemini kaybederek, görüşler yavaş yavaş birbirine yaklaştı. Teorisyenler ve araştırmacıların aynı miktarda katkıda bulunduğu çoğulcu anlayış, ekollerin tek yanlı anlayışı yerine geçti. Psikolojinin günümüzdeki durumunu daha iyi anlamamız için ekol ve yaklaşımcıları kısaca gözden geçirelim:

    STRUKTURALİZİM (YAPISALCILIK ):
    1879 da Wilhelm Wundt’un psikoloji laboratuvarını kurması ile deneysel psikolojinin temelleri atılmıştır. Wundt ilk çalışmalarında duyum ve imgeleri araştırdı. O ve izleyenler karmaşık zihinsel yaşantıların yapısını incelemeye çalışmıştır. Bu nedenle bu ekole yapısalcılık denir. Örnek aldıkları bilim dalı kimyadır. Kimyada, nasıl birleşik maddelerin yalın elementlerden oluştuğu çözümleme ile anlaşılıyorsa karmaşık bilinç olaylarının yapısal açıdan çözümlenmesi ile de psişik olayların daha iyi anlaşılıp açıklanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre psikolojinin amacı, bilincin karmaşık yapısını çözümlemek zihnin en yalın öğelerini araştırmak ve bunlar arasındaki ilişkileri bulup yasalar halinde formüle etmektir. Artık duyumlar, algılar, anılar laboratuvarda incelenmeye başlanmıştır.

    Yapısalcıların araştırmalarında kullandıkarı yöntem iç gözlem ve deneydir. Temsilcileri Wundt ve Titcher’dir.

    FONKSİYONALİZİM (iŞLEVSELCİLİK):
    William James, James B. Angell ve John Dewey gibi Amerikan filozoflarının ve eğitimcilerinin oluşturduğu ekoldür. Fonksiyonalistler, yapısalcıların görüşlerine karşı çıktılar; onlara göre bilincin ne olduğundan çok, ne için olduğunu bilmek önemlidir. Yani bilincin amacı ve işlevini bilmek asıl amaç olmalıdır. Bunlara göre insan davranışlarını anlamak için sadece bilinç olaylarını çözümlemek yoluyla incelemek yeterli değildir. Bilinç incelenmelidir ama bunun yanında insanın çevresine uyumunda yardımcı olacak, öğrenme gibi duyum davranışları da incelenmelidir. İşlevselcilik davranışı, çevreye uyum süreci olarak tanımlamıştır. Bu ekolün amacı algılama, düşünme, duygulanma gibi içsel eylemlerin, hayatta karşılaşılan çeşitli problemlerin çözümlenmesine nasıl yardım ettiğini açıklamaktır. İşlevselciler eyleme ve yararcılığa dönüktür.
    Fonksiyoncular, yöntem olarak içgözlem ve gözlemi kullanmışlardır. Davranışları özel olarak da öğrenmeyi açıklamaya çalışmışlardır.

    BEHAVİORİSİM (DAVRANIŞÇILIK):
    Birinci Dünya Savaşı sıralarında behaviorist denilen bir grup Amerikan psikoloğu, yapısalcılığa ve işlevselciliğe karşı çıkmışlardır. Bilincin iç gözlem yöntemi ile incelenmesine kuşku ile bakmışlardır. Bilinç hallerinin değil, ama davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gereklidir. Psikolojinin bilim haline gelebilmesi için gözlenebilir, ölçülebilir fenomenlerin doğa bilimlerinde kullanılan objektif ve bilimsel yöntemlerle incelenmesi gerekir. Gerek yapısalcıların, gerekse işlevselcilerin kullandıkları iç gözlem yönteminin kullanılması bilime aykırıdır.
    Davranışçıların önde gelen temsilcileri Watson, Pavlov ve Dashil’dir. Bunlar bilinç kavramını bir yana bırakıp davranışları incelemişlerdir. Davranışçılara uyaran (stimulus) -tepki (response) psikologları da denir. Davranışçılara göre objektif tekniklerle gözlenebilen sadece çevresel uyarıcılara, insanların bu uyaranlara karşılık gösterdikleri tepkilerdir. Davranışçılar gözlem ve deney yöntemini kullanırlar. Davranışçılar, organizma ve çevre ilişkilerinin insan ve hayvanlarda birbirinin aynı olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle hayvanlar üzerinde psikolojik araştırmalar yapmışlardır. Örneğin Pavlov koşullu öğrenme deneylerini köpekler üzerinde yapmıştır.

    PSİKODİNAMİK YAKLAŞIM (PSİKOANALİTİK PSİKOLOJİ):
    19. yy sonunda S. Freud öncülüğü ile bir grup hekim akıl ve ruh hastalıklarını psikolojik açıdan incelemeye çalışmışlardır. Zira bu hastalıklardan bir çoğunun fiziksel veya organik kaynakları bulunamıyordu. Hastalıkların kaynaklarının bulunmasında önce hipnoza başvurulmuştur, daha sonraları da psikanaliz yöntemi geliştirilmiştir. Freud akıl hastalıklarının psikolojik nedenlerini incelerken "Bilinçaltı"; nı keşfetmiştir. Freud ve arkadaşları psikoz ve nevrozların coğunun, kişinin çocukluktan itibaren tatmin edilmemiş olan arzu ve ihtiyaçlarının baskı altına alınmasından, bilinç dışına itilmesinden meydana geldiğini öne sürmüşlerdir. Kliniklerde yaptıkları deneylerde bunu kanıtlamaya çalışmışlardır Freud’a göre içsel yaşantılar bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam bilinç düzeyinde kişi, anılar, düşünceler, duygular gibi içsel yaşantıların farkındadır. Bilinç tam olarak aydınlıktır. İkinci düzey bilinç öncesidir, burası bilince yakın olan anıların, arzuların bir deposu gibidir. Kişi bunların farkında değildir, ama istediği anda bilinç alanına çıkabilir. Üçüncü düzey ise bilinçaltıdır. Burada kişinin istediği zaman bilinç alanına çıkaramadığı varlıklarından bile haberdar olmadığı duyguları, düşünceleri, anıları, dürtüleri bulunur. Bilinçaltında bulunan bu düşünceler yok olmazlar. Kişiyi rahatsız eder, davranışlarını şu yada bu şekilde etkilerler. Bilinçaltı düşünceleri rüya ve hayallerde ortaya çıkar.

    Freud’a göre anormal davranışlar, aslında insanların ruhsal çatışmalarından kurtulabilmek için başvurdukları çabalardır. Bu nedenle bu davranışlar asla anlaşılmayacak olan davranışlar değildir. Normal davranışlarla aralarında yanlızca bir derece fark vardır.
    Freud ayrıca kişilik konusunda da yeni bir görüş getirmiştir. İnsanın id-ego-süper ego denilen üç yanını ve bunların etkileşimini incelemiştir.
    Özet olarak şunu söyleyebiliriz: Psikanalitik psikologlar (Freud, Adler ve Jung) akıl hastalıklarını ve bilinçaltını klinik yöntemlere ve gözleme başvurarak incelemişlerdir. Psikolojinin bulgularını hekimlik alanında kullanmışlardır.

    GESTALTÇI YAKLAŞIM (BÜTÜNLÜK PSİKOLOJİSİ):
    Max Wertheimer, Kurt Kofka, Kurt Lewin gibi Alman psikologlarından oluşan psikoloji ekolüdür. Algı ve bellek konusunda inceleme yapmışlardır. İç gözlem, gözlem ve deney yöntemlerinden yararlanmışlardır. Görüşleri özellikle eğitim alanında kullanılmıştır.
    Gestalt psikolojisinin temsilcileri davranışların bir bütün olduğunu, bunun parçalara ayrılamayacağını savunmuşlardır.
    Gestalt psikolojisine göre parçaların bir bütünlük içinde anlam kazanması önemlidir. Örneğin bir tablo, tuval, boya ve renklerin toplamından çok daha farklı bir şey dir. Tek tek anlamı olmayan parçalar bütünlük halinde anlam kazanır.

    HÜMANİST (iNSANCIL ) YAKLAŞIM:
    Çağdaş bir psikoloji akımıdır. Kurucuları Gestaltçılardan etkilenmiştir. Varoluşçu felsefe akımının görüşlerini benimsemişlerdir. Bu yaklaşımın öncü ve temsilcileri Rogers, Maslow, Sartre, Charolette Bühler, Frankl, Binswagner’dir. Davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlara karşı görüşleri vardır. Özellikle insanı ele alışları açısından öteki ekollerden ayrılırlar. Bu yaklaşıma göre insan kendine göre bir değerdir, belli bir toplum düzeninin yada iş örgütüdür, aracı haline getirilmemelidir. İnsan kendisinden, davranışlarından, oluşturacağı kimliğinden kendisi sorumludur. Hayatı kendisi için yaşamaya değer, anlamlı bir hale getirmek kişinin kendisine düşer. Ölümlü olan insanın hiçbir yaşantısı tekrar etmeyecektir. Geçmiş yada gelecek değil, içinde yaşanılan an önemlidir.

    İnsan için bilim amaç değil, ancak araç olabilir. İnsanı tanırken dogmatik görüşlerden kaçınmak gerekir. İnsan davranışlarını denetim altına almak yerine, daha çok özgürlüğe yer verilmelidir. İnsanı anlamak için onun iç yapısını bilmek gerekir. Bunun için içgözleme baş vurmak zorunludur. İnsan cansız bir nesne olmadığından, dıştan bakılarak davranışları yordanamaz. Bu akım insanı inceleme yöntemini getirmiştir. Psikolojiyi bir bakıma yeniden felsefeye yaklaştırmıştır.
    Psikolojinin amaçlarından biri insan davranışlarını kontrol etmektir. Oysa Hümanistik yaklaşımda olanlar, psikolojik kontrolün insanlığın zararına kullanılabileceği inancındadırlar. Örneğin, iyi insan yetiştirmek doğru amaç gibi gelebilir. Ancak bu konuda çok çeşitli görüşler ortaya atılabilir.

    BİLİŞSEL (COGNİTİVE) YAKLAŞIM:
    Bilim ve biliş (cognition) olguları hep insanın ilgisini çekmiş, değişik yaklaşımların konusu olmuştur.
    Bilgi edinme ve bilinçli duruma gelme sürecinin öğrenme, davranış üzerindeki etkileri psikolojinin konusunu oluşturur.
    Çağdaş biliş anlayışında iki yaklaşım göze çarpar. Bunlardan biri Bilgi işlemi yaklaşımdır. Bunda düşünceyi ve usavurma (akıl yürütme) süreçlerini açıklamak amaçtır. Bu yaklaşım insan zihnini çeşitli programlara göre bilgi edinmek, bilgiyi işlemek, depolamak ve kullanmak üzere tasarlanmış gelişkin bir bilgisayar sistemi olarak ele alır.
    Diğer yaklaşım Jean Piaget’nin çalışmalarına dayanan yaklaşımdır. Gelişme psikolojisi alanındaki çalışmaları ile tanınan Piaget, çocuğun yetişkinliğe değin bir dizi zihinsel gelişim evrelerinden geçtiğini savunmuştur. Piaget, çocukta dört gelişim evresi saptamıştır. Piaget’nin gelişme ile ilgili görüşleri eğitim anlayışında değişiklikler getirmiştir.
    Belli kavramların özümlenebilmesi için zihinsel gelişmede belli aşamaların tamamlanmış olmasının gereği anlaşılmıştır. Öğretmenin görevi çocuğa yanlızca bilgi aktarmak değil, ona dünyayı keşvetmesinde rehberlik etmektir.

    ABD’li psikolog ve eğitimci Jerame S. Bruner, küçük çocuklarda algı, öğrenme, bellek gibi biliş biçimleri konularındaki çalışmaları ile eğitim anlayışında etkili olmuştur. Çalışmaları, ders proğramlarının yeniden düzenlenmesini sağlamıştır. Bruner’e göre; bütün çocuklarda doğal bir merak ve değişik konulara ilgi vardır. Hangi gelişim amacında olursa olsun her çocuğa uygun biçimde verilmesi koşuluyla her konuyu öğretmek mümkündür.

    BİYOLOJİK YAKLAŞIM:
    Buna psikobiyolojik yaklaşımda denilebilir. ABD’li psikiyatr Adolf Meyer`in öncülüğünü yaptığı Psikiyatri Okulu`nun yaklaşımıdır. Meyer, insanı bütünselliği olan biyolojik bir birim olarak kabul eder. İnsan davranışını anlayabilmek için psikoloji ve sosyolojiden yararlanmak gerekir. Meyer’e göre zihinsel bozukluklar organik ve kalıtsal etkenlerin karmaşıklaştırdığı gerçekçi olmayan beklentiler ve yanlış alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkar.

    4. ÇAĞDAŞ PSİKOLOJİDE UZMANLIK ALANLARI
    Çağdaş psikolojide uzmanlık alanlarını "Deneysel Alanlar"; ve "Uygulamalı Alanlar"; olarak sınıflandırabiliriz. Deneysel alanlar daha çok akademik araştırmalar içerir. Uygulamalı alanlar da akademik çalışmalarla elde edilen bilgiler pratik hayata uygulanır. Bu uygulamalardan çeşitli psikoloji alanları doğmuştur.

    a) Deneysel Alanlar:
    Deneysel alanlarda psikolojinin amacı daha çok teoriktir. Bilmek için araştırmak, bilimsel amaç esastır. Buna Akademik Psikoloji de denilmektedir. Bunlar:

    Genel Psikoloji: Psikoloji ile ilgili prensipler ve davranışın temellerini araştıran, psikolojinin temel kavramlarına anlam kazandıran psikoloji dalıdır.

    Genetik Psikoloji: Davranışların ortaya çıkmasından itibaren gelişmesini, gelişme dönemlerini araştıran psikolojidir.

    Deneysel Psikoloji: Laboratuvar deneylerinin yapıldığı, hipotezlerin gerçekleşmesi ile ilgili deneysel araştırmaların sürdürüldüğü ve davranışların açıklandığı psikoloji dalıdır.

    Sosyal Psikoloji:Bireyin toplumla ilişkilerini ve toplumun bireyi etkilemesi ile ilgili olaylar üzerinde araştırmalarını sürdüren psikolojidir.
    Çocukluk, Gençlik, Yetişkinlik Psikolojisi: Çocukluk psikolojisi, bebeklikten ergenlik dönemine kadar olan davranışlarda, gençlik psikolojisi 12-20 yaşları arasındaki davranışlarda, yetişkinlik psikolojisi 20 yaştan itibaren meydana gelen davranış değişmelerini ve gelişmelerini araştıran psikoloji alanıdır.

    Fizyolojik Psikoloji: İnsanın anatomik yapısı, sinir sistemi, salgı bezleri v.b fizyolojik olayların davranışlarla ilişkisini araştıran psikoloji dalıdır.
    Karşılaştırmalı Psikoloji: Farklı cinslerde görülen davranışların karşılaştırılmasını ve farklılıklarını inceleyen psikoloji dalıdır.
    Ayrıca insan davranışlarını inceleyen "insan psikolojisi";, hayvan davranışlarını inceleyen "hayvan psikolojisi"; başlıca uzmanlık alanları olarak sıralanabilir.

    b) Uygulamalı Alanlar:
    Uygulamalı psikoloji ise deneysel alanlarda elde edilen bulguların günlük yaşamda karşılaşılan sorunların tanısını, belirlenmesini kolaylaştırmak amacıyla kullandığı alanlardır. Başlıcaları Eğitim psikolojisi, Kimlik psikolojisi, Endüstriyel psikolojisi v.b dir.

    Eğitim Psikolojisi: Psikolojinin algılama, öğrenme, düşünme, motivasyon, heyacan, zeka ve kişilik çevre-insan etkileşimini araştıran, alanlarındaki bulguların eğitime uygulanması ile gelişmiş bir alandır. Eğitim ve öğretim alanındaki birçok problemin çözümünde bu teorik (kurumsal) bilgilerden yararlandırılmıştır. Gerek öğrenci, gerek öğretmen, gerek öğretim teknikleri ile ilgili yenilikler ve gelişmeler, bu çalışmaların sonucudur. Ayrıca okul hayatının fizik koşullarını düzenlemesi, daha uygun ortamlarda eğitim ve öğretim yapılmasının gereği bu araştırmaların ışığında belirlenmiştir.

    Klinik Psikolojisi: İnsanların zeka, kişilik, ruh hastalıkları gibi çeşitli konulardaki problemlerinin teşhis edilmeleri ile ilgili olarak geliştirilen çeşitli teknikler üzerinde çalışılan uygulamalı psikoloji dalıdır. Kliniklerde çeşitli ruh hastalıkları teşhis edilir. Psikologlar, özellikle klinik psikolojide psikiyatristlerin yardımcısı olarak çalışırlar. İhtiyaç duyulduğunda testlerin uygulanması, değerlendirilmesi psikoloğun görevidir.

    Endüstri Psikolojisi: Psikolojinin verilerinden yararlanarak endüstriyel işe göre elaman seçme, üretilen araç ve gereçleri insan yapısına uygun olarak düzenleme, çalışanların psikolojik problemlerini çözme amacıyla araştırma yapan bir daldır. Günümüzde işyerlerinin insan sağlığına uygun düzenlenmesi işin en az enerji harcanarak en uygun biçimde yapılması, kişinin fiziyolojik yapısına ve yeteneklerine uygun bir işte çalışması gibi konular endüstri psikolojisini ilgilendirir.

    Üretilen malların pazarlanmasında satıcı- alıcı etkileşimi malların tanıtılması amacıyla yapılan reklamlar psikolojik verilere dayanmaktadır. Kişinin hiç ihtiyacı olmadığı halde satın aldığı eşyalar göz önüne getirildiğinde reklamın üzerimizdeki etkisi açıkca görülür.

    Hukuk Psikolojisi: Hukukta psikolojinin teorik bilgilerinden yararlanan psikoloji dalıdır. Sanık ve tanığın psikolojik durumları, sorgulanması, yargılanması ve yasalar karşısında insanların tutum ve tavırlarını araştıran alanlardan biridir. Sanık ve tanığın tanımlanması, suçlu insana karşı gösterilen tavır değişmeleri, cezaevi şartlarında yapılan düzenlemeler, bu çalışmaların bir sonucudur.

    5. PSİKOLOJİDE ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ Bilimlerin amacı, olaylar hakkında kanıtlanabilir bilgiler elde etmektir. Bu amaca erişmek için izledikleri sistemli yola, her türlü araştırma tekniğine yöntem denir. Değişik bilim dallarında birçok yöntem kullanılır. Psikoloji de diğer bilimlerin kullandığı yöntemlerin çoğunu kendi konusuna göre kullanır. Bunların başlıcaları betimleyici ve tanımlayıcı yöntemler, korelasyonel yöntemler, deneysel yöntemlerdir.

    a) Betimleyici ve Tanımlayıcı Yöntemler: Betimleme ve tanımlama amacıyla tarama yöntemi, doğal gözlem, görüşme ve vaka incelemesi yöntemlerinden yararlanılır.

    1. Tarama Yöntemi: Belirli sorunlarla ilgili olarak geniş kitlelerin görüşlerinin alınmasıdır.
    Test: İnsanların zekalarını, ilgilerini, yeteneklerini, tutumlarını, kişiliğini v.b. ölçmek amacıyla kullanılır.
    Anket: Bilgi verecek kişinin doğrudan kendisinin okuyarak cevaplandıracağı sorulardan oluşmuş soru kayıtları kullanarak yazılı cevaplar aracılığı ile gözlemde bulunma işidir.

    2. Doğal Gözlem : Olayların doğal durumda izlenmesidir.

    3. Görüşme :Görüşme, karşılıklı konuşmadır.Bu konuşma bir kişiyle olabileceği gibi bir gurup insanla da olabilir.

    4. Vaka: Bazı durumlarda insan davranışını tanımlamak pek kolay olmaz. Olayın derinliğine inmek gerekir. İnsanın geçmiş yaşantıları ve çevresi davranışlarına önemli etkiler yapar. İnsan davranışını tanımak için bu geçmiş yaşantıların, önemli olayların ve ilişki kurduğu insanların ona nasıl bir etkide bulunduğunu öğrenmek gerekir. Bunun için psikolog incelediği kimsenin ailesi, arkadaşları ve diğer ilgililerle konuşur. Elde ettiği bilgileri nesnel olarak kaydeder. Davranışların nedenlerini ortaya çıkarırkan bu bilgilerden yararlanır.

    b) Korelasyonel Yöntemler :
    Korelasyonel: Birlikte değişme gösteren olaylar arasında çeşitli anlamlılık düzeylerinde belirlenen ve nedensellik bağları kurmanın başlangıç noktası olan ilişki.

    c) Deneysel Yöntemler:
    Doğal gözlem, varsayım (Hipotez) ve deneyleme aşamasından geçer.

    1. Doğal Gözlem: Olayların akışına gözlemcinin karışmadığı gözlem biçimidir.

    2. Varsayım: Olaylar ve olgular arasında neden- sonuç ilişkisi kuran ve gözlem yolu ile test edilecek olan öngörü.

    3. Gözlem: Olayın başndan sonuna kadar izlenerek görülenlerin kaydedilmesidir.

    Deneysel yöntemde, bu aşamada kastedilen, doğal olmayan gözlemdir.

    Güdümlü Gözlem: Olayların yeri, zamanı ve koşullarının gözlemci tarafından hazırlandığı gözlem biçimidir. Nelerin, nasıl gözlenebileceği, nasıl kaydedileceği önceden kararlaştırılır. Aktif gözlem ya da deneyleme de denilebilir.
    Deney: Bir değişkenin etkilerini gözlemek üzere koşulları hazırlanmış gözlem yada deneyleme sürecinin ürünüdür. Diğer bilimlerde olduğu gibi deney yöntemi, psikolojide de araştırmaların temelidir.

    6. PSİKOLOJİNİN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ Psikolojinin felsefeden ayrılıp bağımsız bir bilim olması, onun diğer bilimlerle ilişkisinin olmadığı anlamına gelmez. Her bilim dalının diğerleri ile ilişkisi vardır. Ancak birbirlerine yakın olan bilim dallarının ilişkisi diğerlerinden daha yoğundur. Örneğin insanı konu olarak ele alan antropoloji, etnoloji, sosyoloji, psikoloji daha yakın ilişki içindedir.

    Psikoloji- Antropoloji: Antropoloji, insanı inceleyen bilim dalıdır. İnsanın gelişim sürecini, ırkları inceler. Elde ettiği sonuçlar günümüz psikolojisine ışık tutar.

    Psikoloji- Etnoloji: Etnoloji, insan toplumlarının günümüzde yada tarih öncesi dönemlerde yaşayan ilkel toplulukların kültürlerini inceler. İnsanın, kişiliği, algıları, kanıları üzerinde içinde yaşadığı kültürün etkisi oldukca çoktur. Bu nedenle Etnoloji çalışmaları psikolojiye yardımcı olur.

    Psikoloji- Sosyoloji: Sosyoloji toplum bilimidir. Toplumun yapısını, toplumsal sistemleri inceler. Toplum tek tek kişilerden oluştuğuna göre sosyoloji ile psikoloji oldukça yakından ilişkili bilim dalıdır. Her iki bilim dalının ortak ürünü olarak sosyal psikoloji dalı doğmuştur. Ancak bununla birlikte sosyoloji ve psikolojiyi tek bir bilim dalı olarak görmek yanlıştır. Çünkü iki bilim dalının oldukca farklı yanları ve çalışma alanları vardır. Örneğin, sosyoloji yanlızca insan toplumlarını incelemesine karşın psikoloji bazı nedenlerle hayvanları da inceler.
     
  5. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin 125 yıllık bir tarihi vardır. Bu genç yaşına rağmen psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş kapsamlı bir alandır.
    Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

    Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki; beyin ve davranış, ikincisi; çevre ve davranış ilişkisidir.

    Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

    Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekayı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar. Bireylerin hem birbirleri ile hem de makineler ile nasıl ilişki içine girdiklerini araştırıp, bu ilişkileri iyileştirmeye çalışırlar.
    Psikologlar bazı işlerde bağımsız olarak çalışırken diğerlerinde doktor, hukukçu, okul personeli, bilgi işlem uzmanı, mühendis, yasa koyucu, polis, asker ve yöneticiler ile takım halinde çalışarak toplumun her alanına katkıda bulunurlar. Bu yüzden psikologları laboratuvarlarda, hastanelerde, adliyede, okullarda, üniversitelerde halk sağlığı merkezlerinde, kitle iletişiminde, hapishanelerde ve pek çok başka işyerinde görebilirsiniz. Örneğin stresi yenip performansı artırmaya yönelik programlarda yönetici veya sporcularla birlikte çalışırlar.

    Adli kararlar için hukukçulara gerekli bilgi ve önerileri sağlarlar. Okul reformunda eğitimcilerle, psikiyatri kliniklerinde psikiyatrist ve sosyal çalışmacılarla, pediatri, onkoloji ve nöroloji gibi kliniklerde de uzman doktorlarla birlikte çalışırlar. Uçak kazası ya da bombalama gibi bir felaketin hemen ardından ortaya çıkan şok sürecinde kaza kurbanlarına yardımcı olurlar. Hukuk ve halk sağlığı alanlarında çalışanlarla birlikte takım halinde çalışarak bu tür olayların nedenlerini analiz ederler ve tekrarlanmasını önlemek için yollar bulmaya çalışırlar.

    Psikolojide çalışma alanlarının hem sayısı hem de etkinliği gün geçtikçe artmaktadır. ABD’de yapılan bir öngörüye göre psikoloji, 2005 yılına kadar en hızlı gelişen üçüncü alan olacak ve bir kaç 10 yıl içinde de bu gelişme sürecektir.

    Toplumdaki sorunların çoğunluğunun insan davranışıyla ilişkili olduğu düşünülürse psikolojinin çok fazla sayıda çalışma alanı olduğunu görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin uyuşturucu kullanımı, kişisel ilişkilerdeki güçlükler, sokakta ve evde şiddet, kendi sağlığımıza ve çevremize zarar veren davranışlarımız gibi bireysel ve toplumsal sorunlar, psikologların ilgilendikleri sorunlar arasındadır. Psikologlar, bilimsel yöntemle bilgi toplama, bilgiyi analiz etme, önleme ve müdahale stratejileri geliştirme gibi yollarla sorunların çözümüne katkıda bulunurlar. Örneğin psikologlar, yaşlıların sayısının hızla arttığı dünyamızda evleri ve işyerlerini bu grup için daha uygun hale getirmek üzere araştırma ve uygulama yapmaktadırlar.

    Elektronik alanında yaşanan devrim, kullanıcı dostu teknoloji ve eğitim gerektirmekte ve psikologlar bu konuda mühendislerle birlikte çalışmaktadırlar. Günümüzde sayıları gittikçe artan çalışan kadınlar işverenden aile gereksinimlerine uygun bir işyeri yapılanması talep etmekte ve psikologlar da gereksinim duyulan değişmeler konusunda işverenlere yardımcı olmaktadırlar.

    Büyük toplumsal değişimlerin yaşandığı ve farklı kültürleri içeren ülkelerde toplumsal değişimin birey üzerindeki etkilerini ve kültürel farklılıkları anlamada kullanılacak önemli bilgi ve becerileri ortaya koymaktadırlar. Bunların yanı sıra öğrenme ve bellek konularındaki araştırmalarda kaydedilen gelişmeler ile beden ve ruh sağlığının içiçeliği Psikoloji bilimini her zamankinden daha ilginç bir hale getirmektedir. Örneğin, hatırlamanın pasif bir süreç olmadığı, bireylerin belleklerindeki geçmiş bir olaya ait bölük-pörçük bilgileri, kendi yorumlarıyla birleştirip aktif olarak yeniden yapılandırdıkları dolayısıyla da tanık ifadelerine tam olarak güvenmenin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Beden ve ruh sağlığının içiçeliğine en iyi örnek ise, aşırı yarışmacı, sabırsız, telaşlı, aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışan ve diğer insanlara karşı olumsuz inanç ve davranış içinde olan A tipi kişilik özelliğinin, ani kalp krizlerinin en önemli yordayıcısı olmasıdır.

    Psikologların çoğu işlerini severler; çünkü, sağlık ocaklarında doktorlarla birlikte çalışmaktan bilgisayar kullanmaya kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde çalışıyor olmak heyecan vericidir. Bunun da ötesinde psikologlar kendilerini bireylerin günlük yaşamlarındaki iniş-çıkışlarla başedebilmelerine yardımcı olmaya adamışlardır. Psikolojiyi öğrenmek ve bilmek pek çok diğer meslek dalları için de önemli bir avantajdır. Örneğin, işverenlerin çoğu psikoloji derslerinin kazandırdığı bilgi toplama, analiz etme, yorumlama, istatistik ve deneysel desen kurma gibi becerilere ilgi duymaktadırlar.
     
  6. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Psikiatri ve psikoloji tanımları halk tarafından eşit anlamlarda kullanılmakla birlikte ,birbirinden oldukça farklıdırlar.Psikiatristler:tıp fakültesi sonrası uzmanlık alanı olarak psikiatriyi seçenler,psikologlar ise sosyal bilimlerden tercihini psikoloji eğitimi üzerine yapanlardır.Hastalık tedavisinde rolleri sınırlıdır,ilaç verme yetkileri bulunmamaktadır.
    Psikoloji bu konumu ile daha çok "destek veren";birimdir.

    Psikoloji : İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenir, 125 yıllık bir tarihi vardır. Dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati (karşısındaki ile özdeşleşme)gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

    Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki, beyin ve davranış, ikincisi ise çevre ve davranış ilişkisidir. Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

    Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar , lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekayı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar. Bireylerin hem birbirleri ile hem de makineler ile nasıl ilişki içine girdiklerini araştırıp, bu ilişkileri iyileştirmeye çalışırlar.

    Psikologlar bazı işlerde bağımsız olarak çalışırken diğerlerinde doktor, hukukçu, okul personeli, bilgisayar uzmanı, mühendis, yasa koyucu, polis, asker ve yöneticiler ile takım halinde çalışarak toplumun her alanına katkıda bulunurlar. Bu yüzden psikologları, laboratuvarlarda, hastanelerde, adliyede, okullarda, üniversitelerde halk sağlığı merkezlerinde, kitle iletişiminde, hapishanelerde ve pek çok başka işyerinde görebilirsiniz. Örneğin stresi yenip performansı artırmaya yönelik programlarda yönetici veya sporcularla birlikte çalışırlar. Adli kararlar için hukukçulara gerekli bilgi ve önerileri sağlarlar. Okul reformunda eğitimcilerle, psikiyatri kliniklerinde psikiyatrist ve sosyal çalışmacılarla, pediatri, onkoloji ve nöroloji gibi kliniklerde de uzman doktorlarla birlikte çalışırlar. Uçak kazası ya da bombalama gibi bir felaketin hemen ardından ortaya çıkan şok sürecinde kaza kurbanlarına yardımcı olurlar. Hukuk ve halk sağlığı alanlarında çalışanlarla birlikte takım halinde çalışarak bu tür olayların nedenlerini analiz ederler ve tekrarlanmasını önlemek için yollar bulmaya çalışırlar. Psikolojide çalışma alanlarının hem sayısı hem de etkinliği gün geçtikçe artmaktadır. ABD’de yapılan bir öngörüye göre psikoloji, 2005 yılına kadar en hızlı gelişen üçüncü alan olacak ve bir kaç 10 yıl içinde de bu gelişme sürecektir. Toplumdaki sorunların çoğunluğunun insan davranışıyla ilişkili olduğu düşünülürse psikolojinin çok fazla sayıda çalışma alanı olduğunu görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin uyuşturucu kullanımı, kişisel ilişkilerdeki güçlükler, sokakta ve evde şiddet, kendi sağlığımıza ve çevremize zarar veren davranışlarımız gibi bireysel ve toplumsal sorunlar, psikologların ilgilendikleri sorunlar arasındadır. Psikologlar, bilimsel yöntemle bilgi toplama, bilgiyi analiz etme, önleme ve müdahale stratejileri geliştirme gibi yollarla sorunların çözümüne katkıda bulunurlar. Örneğin, psikologlar, yaşlıların sayısının hızla arttığı dünyamızda evleri ve işyerlerini bu grup için daha uygun hale getirmek üzere araştırma ve uygulama yapmaktadırlar. Elektronik alanında yaşanan devrim, kullanıcı dostu teknoloji ve eğitim gerektirmekte ve psikologlar bu konuda mühendislerle birlikte çalışmaktadırlar. Günümüzde sayıları gittikçe artan çalışan kadınlar işverenden aile gereksinimlerine uygun bir işyeri yapılanması talep etmekte ve psikologlar da gereksinim duyulan değişmeler konusunda işverenlere yardımcı olmaktadırlar. Büyük toplumsal değişimlerin yaşandığı ve farklı kültürleri içeren ülkelerde toplumsal değişimin birey üzerindeki etkilerini ve kültürel farklılıkları anlamada kullanılacak önemli bilgi ve becerileri ortaya koymaktadırlar. Bunların yanı sıra öğrenme ve bellek konularındaki araştırmalarda kaydedilen gelişmeler ile beden ve ruh sağlığının içiçeliği Psikoloji bilimini her zamankinden daha ilginç bir hale getirmektedir.

    Psikologların çoğu,işlerini severler; çünkü, sağlık ocaklarında doktorlarla birlikte çalışmaktan bilgisayar kullanmaya kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde çalışıyor olmak heyecan vericidir. Bunun da ötesinde psikologlar kendilerini bireylerin günlük yaşamlarındaki iniş-çıkışlarla başedebilmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadırlar.Psikolojiyi öğrenmek ve bilmek pek çok diğer meslek dalları için de önemli bir avantajdır. Örneğin, işverenlerin çoğu psikoloji derslerinin kazandırdığı bilgi toplama , analiz etme, yorumlama, istatistik ve deneysel desen kurma gibi becerilere ilgi duymaktadırlar.
     
  7. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Kelime Anlamı
    -İnsan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilimdir.
    -Bir grubu, bir bireyi belirleyen hareket etme, düşünme, duygulanma biçimlerinin bütünü.
    -davranışsal.
    -(edebiyat) Herhangi bir edebiyat ürününde, kişilerin kişiliklerini belirleyen duyuş, düşünüş, davranış biçimi.
     
  8. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Psikoloji: İnsan davranışların nedenlerini bilimsel yöntemlerle araştıran bilim dalı psikoloji denir. Psikolojinin kurucusu 1879 Wundt’tur psikolojiyi bağımsız hale getirmiştir. İlk çağlarda psikoloji felsefe ile birlikteydi.

    Psikolojinin Amaçları:
    Betimleme (ne oluyor sorusuna yanıt arar) Açıklama (neden oluyor nasıl oluyor) yordama (tahmin etme) Kontrol etme (durumu değiştirme)
    Ø Kişinin kendisini tanımasına yardımcı olmak
    Ø Uyarıcı ile davranışı arasındaki ilişkiyi açıklamak
    Ø Davranış bozukluklarının nedenlerini bulmak
    Ø Kişiliğin oluşumunu etkileyen faktörleri açıklamak

    Psikoloji Akımları/Ekolleri
    Yapısalcılık: Kurucusu Wundt’tur. Bu akıma göre psikolojinin amacı insan bilincini ve onun öğelerini araştırmak olmalıdır. Bilincin yapısı araştırmalıdır. Bu akım bunun nedenini, davranışlarımızın temelinde bilinç yattığını söyleyerek açıklamıştır. Bilincin temel birimi duyumdur. İçebakış yöntemini savunmaktadırlar. İnsanın kendi içine bakarak ne düşündüğünü anlatmasıdır. Bilincin yapısını ve zihinsel öğeler arasındaki ilişkileri açıklayan yöntem iç gözlemdir. Örneğin; bir kimsenin korku duyduğu durumun nedenlerini düşünerek bulmaya çalışması, yapısalcılığın önerdiği bir yoldur. Bilincin öğelerini araştırmak ister bu öğeler de duyumdur. Bilinç bilindiğinde davranışların nedenleri de bilinir. Örneğin; bir kimsenin korku duyduğu durumun nedenlerini düşünerek bulmaya çalışması, yapısalcılığın önerdiği yoldur. Bu ekolün önerdiği yolla elde edilen bilgilerin sübjektif olma olasılığı yüksektir. Psikoloji, zihinde geçen bilinç olayların incelenmesidir. Davranışların temel nedeni olarak, bilinçteki sezgiler, duygular ve düşünceleri gösteren yaklaşımdır.

    Yapısalcı psikologlara göre psikolojinin konusu, kişinin bilinç durumları olmalıdır. Psikolog, insan bilincini tanımlamalı ve bilinci en yalın elemanlarına (duyumlara) ayırarak incelemelidir. Bu da ancak içebakış metoduyla mümkün olabilir. Algının duyumlara ayrılması gereken bilinçli bir deneyim olarak görürler.

    Davranışçılık: Kurucuları, Pavlov, Watson, Skinner... salt gözlenebilen davranışlar üzerinde durmuşlar. İlk deneyi yapan Pavlov, akım haline getiren Watson, felsefi akım haline getiren ise John Locke’dur. Çevreye çok önem vermişler. Davranışlarımızın temelinde öğrenmelerin yattığını düşünmüşlerdir. Ödüllendirilen davranışların pekiştirildiğini düşünmüşlerdir. John Locke; insan bilgilerinin temelinde deneyimlerin yattığını söylemiştir. İnsan doğduğunda zihin boş bir levhadır. Her şey bu deneyimlerle öğrenilir. Organizmanın yalnız gözlenebilen davranışları psikolojinin konusudur.

    Watson’a göre psikolojinin konusu, deneysel yöntemlerle özellikle de dış gözlem yolu ile incelenip ölçülebilen davranışlar olmalıdır. Watson’a göre bilinç gözlenemeyeceğinden incelenemez. Dolayısıyla sadece dış gözlemlerle elde edilen bilgilerle davranışlar açıklanabilir. Bu yaklaşım, kişiliğin oluşmasında çevresel etkenlerle fazla ağırlık verdiği için eleştirilmiştir. John Locke, bireyin gelişiminde çevrenin çok önemli bir yol oynadığını ilk kez ortaya atan bilim adamıdır.

    Psikonaliz/Psikodinamik: Kurucusu Freud. Davranışlarımızın temelinde bilinçdışı/motivasyon/güdüler yattığını savunmuştur. İnsan davranışlarının büyük bir çoğunluğu bilinçdışıdır. İnsan davranışlarının temelinde cinsellik yattığını öne sürmüştür. Bilinçaltına itilenler toplumca beğenilmeyen cinsellik ve saldırganlık duygularıdır.
    Freud’a göre bilinçaltı, kişiliğimizin temelini oluşturur. Bilinçaltı, bilinci çevreleyen daha büyük bir daire gibidir. Bu dairede alışkanlıklarımızın, anılarımızın, eğilimlerimizin büyük bir bölümü yer almaktadır. Bu nedenle davranışlarımızın nedenleri ve özellikle de komplekslerimizin nedenleri doyumla sonuçlanmayıp bastırılarak bilinçaltına itilmiş ihtiyaçlarda ya da bilinçaltına itilen istenmeyen yaşantılarda aranmalıdır. Örneğin; yükseklik korkusu olan bir kimsenin bu korkusunun nedeni geçmişte yükseklikle ilgili olan sarsıcı bir yaşantı ile ilişkilidir. Bilinçaltı, serbest çağrışım ve hipnoz yardımı ile açığa çıkarılabilir. Bu yaklaşım kişiliği id, ego ve süperego olmak üzere üç bölüme ayırarak inceler.
    Kadınların niçin fareden korktuklarını araştıran psikologlar, iki bin kadın üzerinde yaptıkları deneylerde şu sonucu elde etmişlerdir: Kadınlar, yanlarında bir erkek varken fare görünce bayılmakta, tek başlarına iken bayılmamaktadırlar. Bu deneyden kadınların korunmaya dair bilinçdışı gereksinimi vardır sonucunu ulaşmışlardır. Bu yaklaşımda psikoanalitiğe girer.

    İşlevselcilik: W. James, J. Dewey kurucularıdır. İnsan davranışlarının temelinde daima bir işlev olduğunu düşünürler. Davranışın en temel işlevi de uyumdur. Davranışlarımızın çevreye uyum sağlaması gerektiğini savunmuşlardır. Sağlıklı ya da sağlıksız Darwin’in Evrim Teorisinden etkilenmişlerdir. Bu teze göre değişen çevre koşullarına uyum sağlayan hayatta kalıyor. İşlevsel ekolde uyum sağlayan davranışlar pekişiyor.
    Bu yaklaşım zihinsel yaşantının içeriğinden çok, işleviyle ilgilenir. Örneğin; zihin çevreye uymada ve sorun çözmede işlevleri nelerdir? Sorusu bu yaklaşımın ilgilendiği temel sorudur. Fonksiyonalizm (işlevselcilik); duygu, düşünce ve gözlenebilir davranışlarla değil bunların sonuçlarıyla ilgilenir. Eğer sonuç faydalı ve başarılı ise davranış olarak nitelendirilir.

    Bütünlükçülük/Geştaltçılık: Bu yaklaşımın temsilcileri Köhler, Koffka ve Wertheimer’dir. Temel kavram algıdır. Çünkü insan algıladığı biçimde davranır. Bireyin davranışını biçimlendiren en önemli etken kendisini ve çevresini nasıl anlamlandırdığıdır. Bütün, parçaların toplamında fazladır/farklıdır. Hümanistlik psikolojiye öncelik ederler. Davranışların bir bütün olduğunu belirtmişlerdir. Bir parça, bütünden ayrı olarak incelendiğinde bütünün anlamını vermez. Ayrıca bütünde ayrı ele alınan parça, bütün içindeki algısından farklı algılanabilir. Bu nedenle davranışlar bütünler halinde incelenmelidir. Geştaltçılar özellikle algı ve öğrenme alanlarında görüşlerini destekleyici sonuçlara vardılar.
    Örneğin; bir resim, onu meydana getiren çizgilerden, bir melodi, onu oluşturan tonların toplamından ayrı bir şey dir. Çizgilerin ve tonların tek tek hiçbir anlamı yoktur. Nitekim, farklı şekilde düzenledikleri vakit, aynı tonlardan çok farklı melodiler, aynı çizgilerden de değişik resimler elde edilir.

    Davranışlarımız ve yaşantılarımız basit öğelerin bileşiminden oluşmamaktadır. Yaşantılarımız ve davranışlarımız bir magnetik alana benzetilecek şekilde örüntüler veya örgütler oluşturur, şöyle ki, alanın bir kısmındaki olaylar diğer kısmındaki olaylardan etkilenir. Geştalt; her ruhsal olayın (davranışın) bir bütün olduğunu savunur. Algının bir organizasyon işe olduğunu düşünürler. Tam öğrenmenin kavrayış yoluyla gerçekleştiğini düşünürler. Eğitim ve öğretimde tümdengelim yöntemi uygulanması gerektiğini düşünürler. Nesnenin, öğelerine ayrıldığında bütünle ilgili algılama bozulduğunu belirtmişlerdir.

    Hümanistlik/Fenomolojik: Kurucuları Rogers, Moslow’dur. Kendini gerçekleştirebilme, insanın özünde iyi bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Rogers, benlik kavramını üzerinde durmuştur. Bu ekolün diğer adı fenomolojik yaklaşımdır. Fenomolojik yaklaşım, kişinin kendine özgü dünyayı algılaması, anlamlandırması, değerlendirmesi. Her insan biriciktir, her insan dünyayı farklı algılar. Varoluşçulukla ortak özellikleri vardır; insanları biricik olduğunu düşünmeleri (davranışların ayrıntılarında durmaz ve her insan davranışlarından sorumlu olduğu söylemişlerdir). Bu yaklaşıma göre, insanın ömür boyu süren temel gereksinimleri vardır. Bunlar zorunlu gereksinimlerin yanında güven, sevgi, saygı ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçlarıdır. Bu güdüler, bir bütün olarak ayrı ayrı doyum ararlar. Bu nedenle bireyi anlayabilmek için, sezgisel olarak, onun ihtiyaçlarına göre oluşan, iç dünyasını anlamak gerekir. İnsan doğası diye bir şey yoktur. İnsan hiçbir kalıp içinde değildir. Kendini gördüğü biçimdedir. O doğuştan gelen bir kaderin veya kalıbın alın yazısı içinde değildir. Kendisi için yarattığı gerçekler, yaşam tarzı, tercihler ve bunların bedelleri vardır. Bireysel olasılıklar ve bunlar karşısında yapılan davranışlar önemlidir. Bu anlamda kişi, kendi kendinin mekanizması, heykeltıraşı, eğiticisi, yargıcı ve gözlemcisidir.

    Birey tek ve benzersizdir. Değerlidir. Eğitim birey (öğrenci) merkezli olmalıdır. Eğitim bireylerin potansiyelinin ortaya çıkarılmasına ve kişisel gelişimine yardımcı olmalıdır.

    Bilişsellik: Kurucuları Piaget’tir. Geştaltçılardan etkilenmişler. İnsanların davranışlarında biliş yattığını öne sürmüşlerdir. Herhangi bir uyaran nasıl depolanır/işlenir bu soruların üzerinde durmuşlardır. İnsanların her türlü davranışın/duygunun temelinde düşünceler yattığını öne sürmüştür. Düşündüğümüz gibi duygulanırız, davranırız.

    Bu yaklaşıma göre insanlar uyarıcılara mekanik bir şekilde tepki vermezler. Aksine onlara gösterdiği tepki, bilgi birikimine göre biçimlenir. Örneğin; ilk kez portakal gören biriyle, portakalı bilen birinin tepkileri aynı olmayacaktır. O halde kişinin davranışlarını anlamak için onun zihinsel süreçlerini oluşturan, bilgi birikimini bilmek gerekir. Bu amaçla deneyden yararlanılır.

    Biyolojik Yaklaşım: Kurucusu Adolf Mayer’dir. Bu yaklaşıma göre, davranışların nedeni sinir sistemi ve onun işleyiş biçimidir. Bu nedenle psikolojik oluşumlar, biyolojik yapı ile ilişkiler göz önünde bulundurularak incelenmelidir.

    Bu yaklaşıma göre, davranışların nedeni sinir sistemi ve onun işleyiş biçimidir. Bu nedenle psikolojik oluşumlar, biyolojik yapı ile ilişkiler göz önünde bulundurularak incelenmelidir. Davranışların temelinde yer alan öğe son derece karmaşık sinirsel süreçlerdir.

    Psikolojinin Alt Dalları

    Deneysel Psikoloji: Deneysel bilgi elde edilmesi. Psikolojiyi bilimin laboratuar ortamında uygulanmasıdır. Fizyolojik, karşılaştırmalı psikoloji alt dalları. İnsanların duygusal uyaranlara nasıl tepki verdiklerini, dünyayı nasıl algıladıklarını, nasıl öğrenip hatırladıklarını araştıran psikoloji alt dalıdır.

    Sosyal Psikoloji: Kişiler arası, ilişkiler psikolojisi. İnsan daima diğerleri üzerinde etkisi vardır. İçinde bulunduğumuz durum davranışlarımızı etkiler. Birey ve toplum arasındaki dengeyi kurar. (boyun eğme, itaat etme, uyum sağlama, sosyal ilişki, sosyal etki, tutumlar, tavırlar, ön yargılar, liderlik)

    Psikometri Psikoloji: Psikolojide ölçme araçlarının kullanıldığı alan IQ testleri gibi. Gerek 1. Dünya savaşında gerekse 2. Dünya savaşında özellikle Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde psikologlardan geniş ölçüde yararlanılmıştır. Savaşa katılan tüm askerlere yetenek ve kişilik testleri uygulanarak uyum sağlayabilecekleri alanda görev almaları sağlanmıştır. Burada psikolojinin psikometri alanında yararlanılmıştır.

    Eğitim Psikoloji: Bir gencin kendi kişiliğine, arzu ve isteklerine, tutumlarına, bireysel değerlerine, ilgi ve yeteneklerine en fazla uyan mesleğe yöneltilmesi, psikoloji dallarından çok eğitim psikolojinin alanına girer. Hangi konu kime ve nasıl öğretilmelidir? Sorusuna yanıt arar.

    Gelişim Psikolojisi: Gelişim süreçlerini inceler. Bireyin döllenmeden ölümüne kadar yaşama bağlı olarak görülen davranış değişikliklerini inceleyen psikolojinin alt dalıdır.

    Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık: Aile eğitim danışmanlığı

    Klinik: Davranış bozukluklarını, kişiler arası ilişkilerdeki aksaklıkları kısaca anormal davranışları ele alıp hem teşhis hem de tedavi ederler.

    Danışman Psikolojisi: Hafif duygusal bozuklukları ele alırlar, kişisel sorunlarla ilgilenirler, bireylere yol gösterirler ve sorunlarını çözmelerinde yardımcı olurlar. Bireye uyum döneminde yardımcı olur.

    Endüstriyel Psikoloji: İnsana yapılan en önemli yatırımdır. Her şey insanla başlar, insanla biter. Bunu kavrayan günümüz şirketleri, işyerlerini çalışanları için anlamlı ve doyumlu hale getirmeye çalışırken, psikolojinin en çok endüstriyel alanından yararlanılır.
     
  9. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    İnsanların görülebilen, ölçülebilen veya görülemeyen davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. Çevre, aile, okul...vs. gibi etmenlerin insan üzerindeki etkilerini araştırır.

    DİLBİLİM NEDİR?
    İnsan dilini inceleyen bir bilim dalıdır. Dilbilim dilin her türlü oluşumunu inceleyen bir bilim dalıdır.

    PSİKODİLBİLİM NEDİR?
    Psikodilbilim, konuşan birey ile bireyin kullandığı dil arasındaki ilişkileri (dil ve düşünce ilişkisi) çözmeye çalışır. Psikodilbilimin amacı dilin bilimsel betimlemesini yapmak değil, dilin kullanım süreçlerinin betimlemesini yapmaktır. Bu bilim dalı, iletiler ve bu iletileri aktaran yada alan bireyi birbirine bağlayan ilişkilerle ilgilenir. Bu bilim dalı, iletişim sürecini, sözlü çağrışımları, küçük çocukta dilin öğrenilmesi sorununu, düşünce ile dil arasındaki genel ilişkileri inceler.

    Psikoloji ve dilbilim verilerinden faydalanarak dilin gelişimini inceleyen ara kesit bir bilim dalıdır. İnsan dilinin ve dil ediniminin oluşumunu, bu oluşumu etkileyen psikolojik etmenleri ve davranışları inceler. Psikodilbilimin ana nesnesi dil ve psikolojidir.

    PSİKODİLBİLİM VE İLGİLENDİĞİ ALANLAR
    -Alıcı ve gönderici arasındaki kodlama ve çözümleme sürecini inceler.
    -Dilin, dil ediniminin ve iletişimin psikolojik koşullarını inceler.
    -Dil ediniminin ve diğer psikolojik fonksiyonların gelişimindeki bağlantıyı inceler.
    -Performans (konuşma), Kompetenz (dil) ve düşünce arasındaki bağlantıyı inceler.
    -Dilsel ve bilişsel beceriler arasındaki bağlantıyı inceler.
    -Dil edinimi ve konuşma eğitimindeki problemleri inceler.
    -Dil üretimi ve dil kullanımındaki fiziksel problemleri inceler.
    -Fiziksel sebeplerden dolayı iletişimde oluşan yanlış anlamaları inceler.
    -Dil edinimi ve dil kaybını inceler.
    -Dilsel davranışlardaki dilsel yada dil dışı etmenleri inceler.
    -Sosyal durumlardaki dilin işlevini inceler.
    -Dil, dilsel seviye, konuşmacı ve kültür arasındaki ilişkiyi inceler.
    -Günlük konuşmada Kompetenz in kullanımını inceler.
    -İnsan dil yetisinin bir bütün olarak ele alınmasını ve buradaki psikolojik süreci inceler.

    PSİKODİLBİLİMİN TARİHİ
    Psikodilbilim, kavram olarak literatüre 1951’lerde geçmiş olsa da, psikodilbilimin tarihi, 1969'da İtalya'da konuşulan farklı dillerin yoğun olduğu Bressanone bölgesinde düzenlenmiş bir konferansla başlar. Bir grup dilbilimcinin bir araya geldiği bu toplantıda ağırlıklı olarak tartışılan şey, o zamana değin kabul görmüş yapısalcı yaklaşımı kökünden sarsan yeni bir kavram, üretici-dönüşümsel dilbilgisi (transformational-generative grammar) kavramıdır. Bu çıkışın sahibi, 1957’de B. F Skinner'in, dilin davranışçı modeliyle ilgili tavrına (Verbal Behaviour) tepki olarak yazdığı "Sözdizimsel Yapılar" (Syntactic Structures)’la dikkatleri üzerine çeken, psikolojide davranışçılığın büyük oranda kan kaybına neden olan ve yerine bilişsel psikoloji (cognitive psychology) dönemini açan, ve dilbilimini bilişsel psikolojinin bir yan dalı olarak gören Naom Chomsky’dir. 60'li yılların sonu psikodilbiliminin rönesansı sayılır.

    Chomsky, çocuklardaki dil gelişiminden yola çıkarak, dilin genetik bir donanıma sahip olduğunu (çocuklar 12 aylıkken ilk kelimelerini söylemeye başlar, 18 aylıkken aniden çocuklarda gramer oluşumu (!) gözlenir) ve dil öğrenmedeki süreçlerin bisiklete binme yada satranç öğrenmedeki süreçlerden tamamıyla farklı olduğunu vurgular. Chomsky bu süreçleri zekadan bağımsız ve insana özgü görür ve en önemlisi bu süreçler evrenseldir.

    Eskiden sözün her şeyden önce düşünceyi ifade etmeye yaradığı düşünülmekteydi. 19. yüzyıla dek içebakış ve doğrudan deneysel düşünce ile zihinsel yetenekler incelenmekteydi. Özellikle düşüncenin yasalarıyla mantığınkiler özdeşleştiriliyordu. J. G. Herder'i izleyen N. Chomsky, aklı, uyarıların denetimi karşısında "bağımsız" olarak tanımlar. Dilde de, özellikle bu yetinin gerçekleşmesini görür ve dilbilimini ruhbilimin bir dalı olarak tanımlar.

    Sessel açıdan çok farklı bir sesbirimin değişkelerinin yine de benzer olduğu düşüncesi ileri sürülebilir. Buna karşılık, hemen hemen benzer sesli/sessel uyarılar doğru bir biçimde farklılaşırlar. Her şey sanki, alıcı telaffuza gönderme yapıyormuş, sanki onu tanıyabilmek için duyduğu şeyi yeniden oluşturmak zorundaymış gibi olur. Nihayet, sözün algılanması çok önemli değişimler gerektirir. Ses değişimleri, eklemlemenin bozulması vb... Böylece iletişim yalnız sessel uyarıların yalın bir biçimde algılanması değil, anlamaya ilişkin dilsel kuralları da uygulamaya koyar.

    Dilin öğrenilmesi konusunda, J. Piaget güçlendirme ve koşullandırma kuramlarının dayandığı taklit içgüdüsünün olmadığını göstermiştir. Çocuk taklit etmeyi de öğrenmek zorundadır. Bunun için, çocuk aşama aşama bir ilerlemeye göre kendi algılama ulamlarını geliştirir. Örneğin, başlangıçta hacim düşüncesi sadece nesnelerin biçimine bağlıdır. Çocuk esnek plastik bir küpün ezildiği yassılaştırıldığı zaman "daha küçük" olduğunu söyleyecektir. Ruhbilim bireye ilişkin dilsel üretim, anlama, belleme, tanıma olgularını bireysel davranış biçimleri olan söz edimlerini, dilin kazanılmasını, öğrenilmesini inceleyen ruhbilimle dilbilimin arakesit bölgesinde oluşmuş bir alandır. 1954 yıllarından başlayarak C.E.Osgood, T.E.Sebeok, A.Miller, J.B. Caroll gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla bağımsız bir bilim dalı olarak kendini kabul ettirmiştir. Bu aşamada, davranışçı ruhbilimin, iletişim kuramlarını ve dağılımsal dilbilimin bir birleşimi olan ruhbilimin, 1957 yıllarından sonra, N.Chomsky'nin üretici-dönüşümsel dilbilgisi kuramının etkisinde kalarak, bireyin dili kullanımına ilişkin bir edim örneği oluşturmuştur. Bu yöntem 21. YY başlarında hem F. de Saussaure hem de davranışçılık akımıyla eleştirilmiştir. F. de Saussaure ruhbilimciliğe tepki göstererek dilin bağımsız bir dizge olarak incelenmesini istemiştir. Öte yandan, C.Watson ile başlayan davranışçılık akımı, ruhsal işleyiş biçimlerini sadece bireyin gözlemlenebilir tepkilerinden yola çıkılarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu durumda dilin bir davranış olarak ele alınması için tüm koşullar bir araya gelmiştir.

    Birinci kuşak ruhbilimciler, 2. Dünya Savaşı ertesinde sözü bir bilgi iletme aracı gibi düşünmüşlerdir. Konuşan kişiler, bir alıcı ve vericiye dilsel işleyiş biçimleri ise kodlama ve kodun çözülmesi süreçlerine benzetilmiştir. C.Shannon ve B. Skinner'in çalışmalarında dil bir uyarı-yanıtlar bütünü olarak ortaya çıkarak, öğrenilmesi aşama aşama ilerleyen bir koşullanmayla gerçekleşir. Bu çerçevede, salt iletişim kodu olarak düşünülen dil, insanlardan çok hayvanlarda geliştirilebilir. Amerikalı dilbilimci N.Chomsky bu varsayımı şiddetle yadsıyarak, anlamların yoğunluğunun hayvanlarda, deneyimin sınırlı oluşuna bağlı olduğunun altını çizer. Daha geniş ve daha çok çeşitlilik içeren bir eylem alanıyla karşı karşıya olan insan, durmadan yeni davranışlar oluşturmak zorundadır. Sonuç olarak, insanın mantıksal düşünce yetisini açıklayan, içgüdünün yetersizliğidir.

    DİL ve DÜŞÜNCE ÜZERİNE TEORİLER
    Dilin genetik boyutu ortaya 1960'larda Chomsky'le atılmış olabilir; oysa düşüncenin genetik boyutu M.Ö 450'lere kadar uzanır (E.g. Plato). Düşüncenin, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliğiyle yoğrulmadan önceki varlığı, onun dil öncesi varlığına bir koşut sayılamasa da, genel anlamda bilişimimizde neleri genlerimizde taşıdığımız hep merak konusu olmuştur.

    Dil ve düşünce arasındaki ilişkiyle ilgili yapılması gereken öncelikli saptama, düşünce denilen olgunun, oluşumun operasyonel anlamda nasıl tanımlanabileceği, ne şekilde betimlenebileceğidir.

    1920'li yıllar psikolojinin daha fazla bilimsel nitelik kazanmaya başladığı yıllardır, çünkü davranış artık ölçülebilen, maniple edilebilen en önemlisi kestirilebilen bir platforma taşınmıştır. Bu dönemin güçlü okulu davranışçı model, düşünceyi "konuşma" olarak tanımlar, yani düşünmek çok basit bir şekilde gırtlaktaki motor hareketlerdir (Watson, 1913).

    Jacobsen (1932) insan gırtlağına yerleştirdiği elektriksel aktiviteyi kaydeden detektörler kullanarak bu görüşü desteklemeye çalışır. İnsanların düşünme için aldıkları yönergelerin ardından gözlenen elektriksel (fizyolojik) aktivitelerde kayda değer bir artış gözlenir.

    1947 yılında Smith, Brown, Thomas ve Goodman da "curare" (paralize eden bir çeşit ilaç) kullanarak çizgili kaslardaki hareketi engelleme yoluyla şu sonuca ulaşır: Düşünce bir çizgili kas hareketiyle sınırlanamayacak kadar geniş bir süreci içermektedir. Düşüncenin operasyonel tanımı üzerine ciddi şekilde düşünülmeye ve ne tür bir ölçülebilir betimlemenin, düşüncenin tüm karakteristiklerini içinde toplayabileceği üzerine tartışılmaya başlanır.

    Yapılan çalışmalar gruplandığında ortaya 4 belli başlı teorik yaklaşım çıkıyor.

    1. Düşünsel gelişim dil gelişiminde belirleyicidir (Piaget ve takipçileri).
    2. Dil ve düşünce birbirinden bağımsızdır (Chomsky ve takipçileri).
    3. Dil ve düşünce orijin olarak birbirinden bağımsızdır fakat zaman içinde
    aralarında karşılıklı bir bağımlılık gelişir (Vygotsky).
    4. Dil düşünceyi belirler (Sapir-Worf).

    Piaget'e göre dil sosyal ve bilişsel bir süreçtir ve bu yüzden dilin oluşumu bilişsel ve algısal önkoşullar içerir. Örneğin çocuğun obje isimlerini ve kavramları öğrenebilmesi için "obje kalıcılığı", (object permanace) ile ilgili gelişimsel süreci tamamlamış olması gerekir. Piaget, çocuklarda 18 aylıkken hızla yükselen kelime bilgisi eğrisini de bu şekilde açıklar. Piaget'nin, dilin genetik mi kodlandığı yoksa yaşam içinde öğrenilerek mi edinildiği konusundaki duruşu, Chomsky ve Skinner'in ortasında bir yerdir. Piaget'ye göre genetik olan dil değil, genel bilişsel prensiplerdir.

    Chomsky (1965) dilin öğrenilerek edinimine aşağıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkarak, genetik donanımlı, dile özgü bir unsurun varlığını öne sürer. Dilbilgisel yetkinlik (kişinin kendi diline ilişkin bilinç dışı farkında olduğu dil bilgisi) ile, performansı (konuşabilme, söyleneni anlama ) birbirinden ayırarak, dilbilgisini performanstan çok bilinçdışı dil yetkinliğiyle ilişkilendirir. Bu çok basit şekilde kişinin kendi dilinde gördüğü yada duyduğu bir cümleyi sebebini açıklayamasa da gramer anlamında doğrulayıp doğrulamadığı durumudur. Bu durumda çocuk için dil, bir öğrenmeyse, dil genetik donanımlı değilse, gramer olarak yanlış dilbilgisi yapılarını çocuk nasıl oluyor da bilebiliyor, yani çevremizde konuşulan dil yapıları normalken nasıl oluyor da hiç tanık olmadığımız bir yanlış grameri görebiliyoruz, yada sezinleyebiliyoruz. Chomsky bunu "negatif kanıt" olarak adlandırır yani negatif dilbilgisi yapıların çevreden öğrenilmesi mümkün değildir ona göre. Diğer bir sebep, dilin yapısal anlamda sonsuz çeşitliliğidir, bir cümle doğal sayılar kümesi gibi sonsuza dek uzayabilir. Sonsuz sayıda oluşturulabilen dil ifadesini öğrenme modelleriyle açıklamak mümkün değildir. 30 ayını doldurmuş bir çocuğun geniş çaplı, farklı karmaşık gramer yapılarını kazanmış olmasının bir öğrenme modeli içinde açıklanması oldukça güçtür. Bunu Chomsky "öğrenilebilirlik problemi" olarak adlandırır, ve genetik bir yapının (Dil edinim aracı-Language Acquisition Device) zorunluluğunu öne sürer. Bu genetik yapı çocuğa, çocuğun dilbilgisi deneyimine göre, gramerin gelişimini sağlayacak genetik aktarımlı algoritmaları verir. Dünya'daki bütün dillerin farklılığı ve karmaşıklığı önsezisine karşılık Chomsky, bir evrensellikten söz eder ve belli prensipler-parametreler ölçüsünde dil edinimini ve süreçlerini açıklamaya çalışır.

    Vygotsky (1962) içsel konuşmalar, ben merkezli konuşmalar ve çocukların monologlarından yola çıkarak dil ve düşünce arasındaki ilişkinin daha karmaşık bir süreç olduğunu vurgular. Ona göre dil de, düşünce de başlangıçta birbirinden ayrıdır. Başlangıçta konuşmalar daha basit, düşünce ise sözsüzdür. Bu dönemde kelimeler objelerin sembolü olmaktan çok kendisidir. Dil ve düşünce doğumdan sonraki ilk iki yıl birbirlerinden bağımsız fakat aynı zamanda birbiriyle etkileşim içindedir. Zamanla dil ve düşünce birbirine bağımlı hale gelir, düşüncesiz konuşma, içsessiz tasarlanan düşünce olanaksızlaşır, kısacası artık düşünce kelimelerle kodlanır. Vygotsky'nin öne sürdüğü bu teorinin deneysel anlamda ölçülebilmesi ve geliştirilmesi güç olduğundan, alanda pek kabul görmüş sayılmaz.

    Dilin düşünceyi belirlemesi bağlamında öne sürülen ilk kanıtlar antropolojik kanıtlardır. Whorf, Amerikan yerli dillerini (Hopi, Nootka, Apache ve Aztec) inceler. Örneğin Hopi dilinde zamanı belirten bir kelime yada bir gramatik yapı mevcut değildir. Whorf, bundan destek alarak Hopi dilini konuşan bir insanın zaman algısının, zamanı gramatik yapıda ifade eden bir dili konuşan insanın zamanı algısından farklı olduğunu düşünür. Sosyo-dilbilim alanında yapılan daha sonraki çalışmalarda, Whorf'un verileri güvenilirlik ve geçerlilik konusunda sorgulanır ve Lenneberg ve Roberts (1956), Whorf'un yaklaşımına dairesel bir nitelik taşıması nedeniyle eleştiri getirir. Yani dil farklı olduğu için düşünce farklıdır ve bu düşüncedeki farklılık, dönüşümlü olarak dildeki farklılığı doğurur. Bu nedenle Lenneberg ve Roberts bir sebep sonuç ilişkisi için, düşünce örgüsünün bağımsız bir şekilde ölçülebilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

    SÖZCELERİN ÜRETİMİ
    Bu sürecin başlangıcı ve sonucu arasındaki mesafe çok büyüktür. Nasıl oluyor da konuşan birey bir anlam niyetinden, bir dizi sesin üretilmesine yada yazılı göstergelere geçebiliyor? Bunu gerçekleştirirken, söz diziminden mi yoksa bazı sözcüklerden mi işe başlıyor? Yine bunu geçekleştirirken ürettiği iletiyi nasıl denetliyor? Bu sorunlar, ister istemez insanı dil ile düşünce arasındaki ilişkiler konusunda yapılan tartışmalara götürüyor. Dilin dışında bir düşünce var mıdır?

    SÖZCELERİN YORUMU
    Konuşan birey beyinde, anlama ile sonuçlanacak bir işleme tabi tutulması gereken bir belirtke (ses dalgaları yada yazılı göstergeler) algılar. Ruhbilimin, özellikle zihinsel olarak konuşma zincirinin sözcük, tümce gibi birimlere nasıl bölündüğünü incelemeye çalışır. Bu konuşan bireyden diğer konuşan bireye yada zaman içinde büyük telaffuz değişkenliklerine karşın nasıl oluyor da bir sözcük tanınıyor? Sözel belirtkenin yorumlanması kesin bir düzen yada sıra izliyorsa, öncelikle sesler, sonra sözcükler, sonra söz dizimi, sonra bağlam yada çeşitli bileşenler mi serbestçe karşılıklı etkileşime giriyorlar? Buna "modüler kavram" adı veriliyor. Bazen insan, yorumlama sürecinde ansiklopedik bilgilerin (dünya konusundaki bilgi) ve salt dilbilimsel bilgilerin payının ne olduğunu ve bu iki bilgi kaynağının nasıl eklemlendiğini kendi kendine sormadan edemiyor.

    BELLEKTE TUTMA
    İnsan belleğinde sözcükler, tümceler ve metinler hangi biçimde bulunur? Dilsel yeniden sunumlar mı söz konusudur yoksa bu bilgiler farklı bir türün yeniden sunumlarına mı dönüşmüştür?

    DİL - BEYİN İLİŞKİSİ
    Dil kişiden kişiye farklılık gösterir. Beyin, dil edinimi ve öğreniminde önemli rol oynar. Burada beyin yarımkürelerinin (Hemisphäre) çok önemi vardır. Sol yarımkürede işitme bölgesinin önünde frontal lobta Broca alanı, altta (sağda) yer alan Wernicke alanı vardır. Wernicke alanında görsel-işitsel çağrışım ve sözcük-nesne ilişkileri sağlanır. Broca alanında ise dilin sesletim aşaması sağlanır. Konuşmanın sağlam ve anlamlı bir şekilde gerçekleşebilmesi için her iki yarımkürenin eşgüdümlü çalışması gerekmektedir. Çünkü sol yarımküreyle anlamlı tümceleri oluştururken, sağ yarımküredeki Prosodi (bürun) merkezi o tümcelerin vurgu, ton, ezgi gibi özelliklerini düzene sokmaktadır. Beynin işleyişi mantıksal ve kavramsal sol yarım kürede gerçekleşir. Sağ yarımküre yeni imgeler ararken ve bunları yerleştirirken bloke olur. İmgeler yada çağrışımlar oluşurken iletişim kanalı yeniden çalışmaya başlar ve sağ yarımkürede oluşan imgeler sol yarımküreye iletilir. Sol yarımküre ise aldığı bu imgeleri mantık sırasına koyarak yeni bir düşüncenin yada bildirinin dış dünyaya sorulması işlemini başlatır. İlk çocukluk çağında ve dil edinimi sürecinde beynin sağ yarım küresinin daha baskın olarak çalıştığı, ergenlik döneminde ise bu baskınlığın sol yarımküreye geçtiği söylenmektedir. Dil, ergenlik çağında geniş ölçüde bilgi aktarmak amacı ile kullanıldığı için sol yarımkürenin etkisi altındadır. Sol yarımküre çözümsel (analitik) düşünürken sağ yarımküre bütünsel düşünmektedir.

    SAĞ VE SOL YARIM KÜRENİN İŞLEVLERİ
    Sağ ve sol beyinciğin gelişimi ergenlik döneminde sona erer ve bu çağdan sonra dil edinimi zorlaşır. Ancak bundan sonra dil edinimi olmaz, öğrenilir. 12 yaşına kadar 2 veya 3 dil öğrenilebilir. Bu yaştan sonra öğrenim zorlaşır. Yani dil edinimi ergenlik dönemine kadar olur. Çocuk beyninin büyük bir esneme kapasitesi ve maksimum gelişme potansiyeli bulunmaktadır. Olgunlaşma sonunda konuşma fonksiyonu sol yarımküreye odaklaşır. Dil edinimi beynin gelişimine paralel olarak yaşamın ilk 10 yılında gerçekleşir. Birinci dil edinimi ikinci dilin öğrenilmesini kolaylaştırır. Baskın olan Hemisphäre’in lokal zedelenmeleri, söz yitimine neden olur. Küçük yaşlarda baskın Hemisphäre’deki konuşma merkezinin zedelenmesi sonucunda yeni bir konuşma merkezi oluşabiliyor. Çocuklarda Hemisphäre’ler arası başarılı transferlerin sayısı oldukça fazladır. 5 yaşına kadar olan zedelenmeler genelde sağ beyine transferi mümkün kılıyor. 5 yaşından sonra konuşma işlemi sol beyinde oluşuyor.

    DİLİN EDİNİLMESİ
    Çocuk dil edinirken değişik aşamalardan geçer. Bu aşamaları aşağıda ana hatları ile inceleyeceğiz.

    1. Cıvıldama evresi (babbling): Doğumundan sonraki ilk 3-4 ay içinde bebekler, ağlama, "agu-agu" sesi çıkarma, esneme ve geğirme dışında sözlü faaliyetlerde bulunamazlar. 6 ay civarında durum değişir. Bu devrede çocuk kendiliğinden cıvıldama davranışı göstermeye başlar. Bu sesler, ilk başlarda genel insan sesleri olarak kendilerini gösterirler, fakat kısa bir zaman içinde bebek çevresindeki insanların konuştuğu dilin fonemlerini andıran sesler çıkarmaya başlar. Seslerin herhangi bir yapısı ve anlamı yoktur. Fakat çocuk ses çıkarma organlarını kullanmaktan büyük bir keyif alır ve her fırsatta tekrar tekrar bu sesleri çıkarmaya devam eder.

    Dünyanın her bölgesinde, hangi ırk ve dilden olursa olsun bebekler hemen hemen 6 ay civarında cıvıldamaya başlarlar. İlk başlarda bebekler birbirlerine son derece benzeyen evrensel sesler çıkarırlar. Öyle ki, sesler yöre, ırk ve dil ayrımına göre kaydedilip, sonradan bir grup kişiye bu kayıtlar dinletilerek gruplandırılması istendiğinde, bebeklerin ses kayıtları arasında bir ayırım yapılamamıştır (Atkinson, Mac Whinney vs Stoel, 1970). Bebeklerin çıkardığı seslerin türü ve miktarı, bölge, ırk ve dil faktörlerinden etkilenmez. Hatta sağır ana-babadan doğan ve onların çevresinde büyüyen sağır çocuk bile diğer çocukların seslerine benzer sesler çıkarır (Lenneberge 1967).

    "Genel Ses Durumu" kısa sürer ve çocuklar birkaç ay içinde ana-babalarının dilinin seslerini daha çok çıkarır. Diğer sesleri ise artık çıkarmazlar. Demek oluyor ki, çocuk doğduğunda değişik insan dillerini konuşabilecek bir ses hazinesi ile doğar, daha sonra hızla kendi toplumunun dilinde uzmanlaşmaya yönelir.

    2. Tek Kelime ve Tümcel Söz (Holophrastiz speech): Bir yaş civarında bebekler dilde bulunan geçek kelimeleri öğrenmeye ve söylemeye başlarlar. Bu kelimeler, toplumsal dilin ilk başlangıcını gösterir ve ilk başlarda yetişkinlerin diline pek benzemez. Zamanla yetişkinlerin konuştuğu dil ile çocuğun konuştuğu dil birbirine benzemeye başlar. Kelime sayısı en fazla 2 ve 5 yaşlar arasında artar, daha sonra kelime haznesi büyümeye devam eder ancak artış o kadar hızlı değildir. 2 yaşındaki çocuk ortalama 50 kelime bilir. Bir sene sonra 3 yaşındaki çocuğun bildiği kelime sayısı 1000 civarındadır. 5 yaşındaki bir çocuk 2000 kelime bilir.

    Çocuk önceleri bir kelimeyi tüm bir anlamı ifade etmek için kullanır. Örneğin çocuk, "Baba!" dediği zaman "Ben babamın omzuna binip onunla gezmeye gitmek istiyorum!" düşüncesini belirtmek isteyebilir. "Hav hav" kelimesi "Ben sıkıldım, komşunun köpeğini getirin, oynamak istiyorum!" anlamına gelebilir. Tümcel söz böyle tek kelime ile karmaşık düşünceleri ifade etmeye verilen isimdir ve bu devrede, çocuğun dili anlama yeteneğinin, konuşabilme becerisinden ileri olduğunu gösterir.

    3. İki Kelimeden Oluşan Cümleler: 18 ay civarında çocuklar 2 kelimelik cümleler kurmaya başlarlar. Bu cümleler, ilk gramer yapısının belirtileridir. "Anne gel!" "Baba al!" "Atta git!" gibi cümleler, çocuğun dilin gramatik yapısıyla ilgili ilk çabalarını gösterir. Çocuk iki kelimelik cümlelerden üç kelimelik cümlelere geçmeden önce iki kelimelik cümleleri sık sık kullanmaya başlar. Braine (1963) bir çocuğu uzun zaman boyutu içinde gözlediğinde, 19 aylık bir bebeğin 5-10 civarındaki iki kelimelik cümle kullanımının, 20 aylıkken 25, 21 aylıkken 50, 22 aylıkken 75, 23 aylıkken 150, 24 aylıkken 1425, 25 aylıkken 2425 olduğunu bulmuştur. İlk başlarda yavaş yavaş artan iki kelimelik cümle sayısı, 24. ve 25. aylarda birdenbire fırlamıştır. Miller ve Ervin (1964) de buna benzer sonuçlar elde etmişlerdir.

    4. Telegrafik Söz: 2-3 kelimelik cümleler telegrafik söz adı verilen bir yapı gösterirler. Çocuk "Baba seninle beraber parka gidelim" düşüncesini "Baba parka git!" telegrafik cümlesiyle ifade eder. Telegrafik cümlede genellikle isim ve fiil yer alır. Diğer bütün ayrıntılar bırakılır. Bu nedenle çocuğun dilini anlamak için çocuğun hangi durumda ve hangi amaçla bu sözü söylediğini bilmek gerekir.

    Bu tür konuşmaya bağlama bağımlı (context dependent) söz adı verilir. Çocuğun sürekli çevresinde bulunan anne baba ve kardeşler, onun zihnindeki bağlamı bildikleri için ne demek istediğini hemen anlar ama bir yabancı çocuğun ne demek istediğini anlamakta güçlük çeker. Tümcel söz tek kelimeyle, telegrafik söz iki kelimeyle ifade dilen karmaşık düşünce yapılarını belirtir.

    5. Uzun Cümleler: 2 ve 3 yaş arasındaki çocuklar daha uzun cümleler kullanmaya başlarlar. Cümlelerde kullandıkları hece sayısı artmaya başlar. Bu aşamadaki dil sürecinin göz önüne alınması gereken 3 yönü vardır:

    a) Çocuklar arasında bu aşamada bireysel farklar belirgin hale gelmeye başlar. Her çocuk göreli olarak süratle karmaşık cümleler kurmaya başlar ama bazı çocuklar diğerlerine göre daha yavaş bir tempoyla gelişirler.

    b) Çocuklar arasında görülen bireysel farklılık, öğrenmekte oldukları gramer kurallarının birbirini izleyişindeki sırada kendini göstermez. Başka bir değişle her çocuk, aynı tür gramatik gelişimi benzer bir sıralama içinde yapar.

    c) Çocukların cümlelerinin altında yatan gramer kuralları değişik aşamalardan geçerek, yetişkinlerinkine benzer hale gelir. Çocuk, deneme yanılma yoluyla değişik gramer yapılarını dener ve yavaş yavaş yetişkinin gramer yapısın öğrenir.

    DİLİN ÖĞRENİLMESİYLE İLGİLİ KURAMLAR
    1. Klasik Koşullama: Bu model içinde çocuğun kelimeleri nasıl öğrendiği söyle açıklanmıştır. Çocuk değişik sesler çıkarır. Bu arada rasgele "anne", "ann", "nne" gibi sesler çıkarır ve kendisini besleyen, kucağına alan kişinin bu anda kendisini kucakladığını ve kendisine gülümsediğini görür. Böylece çocuğun kendiliğinden çıkardığı bir ses belirli bir kişi ile koşullanma durumuna girer. Aynı şekilde çocuk "sıcak" kelimesini, sobaya dokunması, elini yanması ve annesiyle bağlantı kurarak öğrenir.

    2. Edimsel Koşullanma: Skinner (1957) ve Rachlin (1976), dil ile çocuğun diğer davranışları arasında öğrenme yönünden hiçbir fark görmezler. Onlara göre çocuk, diğer davranışları nasıl öğreniyorsa dili de aynı öğrenme süreçleri aracılığıyla öğrenir. Tek Fark, çocuğun çevresini el ve kollarıyla değil, sözle etkilemesidir. Örneğin, kendi ulaşımının dışında bulunan bir nesneyi almak isteyen çocuk, değişik sesler dener ve sonunda tesadüfen "ver" sözüne benzer bir ses çıkarır. Çocuğun çevresinde olanlar çocuğun uzandığı nesneyi alıp ona verirler. Böylece çocuk söz aracılığıyla çevresini etkilediğini anlar ve ulaşamadığı bir nesneyi almak istediğinde aynı "ver" sözüne yakın bir ses çıkartır. Çocuk zamanla her isteği ve davranışı ile ilgili yeni bir kelime öğrenir. Bu görüşe göre dil öğrenmesinin temelinde pekiştirme, sönme ve genelleme gibi edimsel öğrenmenin temel ilkeleri yatar.

    3. Psikolinguistik Kuram: Dilbilimci Chomsky'nin etkisi altında psikologlar, dil öğrenme ile ilgili psikolinguistik kuramı geliştirmişlerdir. (Dodd ve Whit, 1980) Bu kuram, insanların doğuştan dil öğrenme yeteneği ile doğduğunu "insanın dili konuşmak üzere doğumdan önce programlandığını" kabul eder. Böylece hangi çevrede, hangi koşullar altında olursa olsun, çevresinde konuşan olduğu sürece insan yavrusu konuşmayı öğrenir.

    Çocuk dil öğrenirken, sadece bir dizi kelimeyi değil, bu kelimeleri dizi haline getirilmesine olanak veren gramer kurallarını da öğrenir. İlk başlarda bu kurallar, her biri denenip, doğruluğu yada yanlışlığı saptanacak bir "hipotezdir". Çocuk deneye deneye başkalarıyla konuşmalarında bu kuralları uygulayarak bu hipotezleri gramer kuralları haline dönüştürür (Chomsky, 1968). Kurallar çocuğun dil davranışındaki yaratıcılığının temelinde yatar. "Çocuk gramer kurallarını nasıl öğrenir?" sorusuna koşullanma kuramları henüz cevap verebilmiş değiller.

    Psikolinguistik kuram, çocuğun biyolojik yapısına birinci derecede önem verir ve insanoğlunun "biyolojik dil programı" ile doğduğunu kabul eder. Çevre koşulları, çocuğun hangi dili, hangi sözcükleri kullanacağını belirler. Ancak dilin öğrenme sürecini bu koşullarla açıklama olanağı yoktur.

    ÇOK DİLLİLİK
    Aslında çok dillilik bir ayrıcalık değildir. Bugün insanların birçok dil konuştuğu bilinen bir gerçektir. Önemli olan, bu farklı dillerin bellekte nasıl depolandığı, bunların ayrı ayrı mı yoksa iç içe mi girmiş olduklarını, konuşan bireyin bu dilleri nasıl harekete geçirdiğini ve bir dilden diğerine nasıl geçtiğini bilmektir. Burada özel dillerin çeşitliliğinin ötesinde bir "dil yetisi"nin varlığını ortaya koyan dilbilimsel düşünce ortaya çıkmaktadır.

    DİL HASTALIKLARI
    Afazi: Konuşma yeteneğindeki özel tip bozuklukları anlatmak için kullanılan bir terimdir. Sadece konuşma değil, sözel ve yazılı yada başka türlü iletişimin kaybolması afazi olarak bilinmektedir. Sonradan geçirilmiş bir hastalık sonucu beynin etkilenmesiyle konuşma, anlama, isimlendirme, okuma, yazma, hesaplama ve tekrarlama fonksiyonlarının sağlanmasıyla ilgili anatomifizyolojik yapısının bozulması sonucu lisan elemanlarından biri veya birkaçının yada hepsinin bozulmasıyla oluşan bir klinik tablodur. Yazılı yada sözlü lisanın üretimi, anlaşılması, ifade edilmesi fonksiyonlarında sonradan kazanılan bozukluklar anlaşılmaktadır.

    Disfazi: Lisan fonksiyonlarındaki azalmayı ifade eder. Klinik açıklamalarda bunun yerine afazi terimi kullanılmaktadır.

    Afemi: Çok hızlı şekilde düzelen afazi sendromları için kullanılmıştır. Sadece konuşma fonksiyonunda ortaya çıkan bir bozukluk şeklindedir. Lisanın diğer elemanları sağlamdır. Leksikal ve sintaktik sistemlerin integrasyonunda bir bozukluk vardır.

    Mutizm: Konuşmanın tam olarak kaybolmasıdır.

    Anomi: Konuşmada kelime bulamama veya bir objeyi isimlendirme bozukluğudur. Konuşmada duraklama, atlama, yanlış veya benzer kelime seçme şeklinde konuşma olur.

    Parafazi: Uygunsuz kelimelerle konuşma olarak bilinir. Asıl anlam ifade edecek kelime yerine harflerdeki değişiklikler veya yanlış harflerle yer değişimi şeklinde kullanılan cümlelerle yapılan konuşma, literal veya fonemik parafazidir. Eğer bir kelime yerine tamamen başka yada ilgisiz bir kelime kullanılırsa verbal parafazi, bilinemeyen kelimenin yerine yakın anlam veya ilişkili kelimeler kullanılarak yapılan cümlelerle konuşma semantik parafazi olarak bilinir.

    Parafazik kelime kullanımı veya konuşma, yeni veya anlamsız, bilinmeyen, daha çok yabancı yada noksan kelimelerle yapılırsa buna da neolojistik konuşma denir.

    Kelimelerin birbirine bağlanması düzgün anlamlı, uygun ses, ton ve ahenk ile imla kaideleri ile konuşma, gramatik konuşmadır. Bunun bozulması argamatik konuşma olarak adlandırılır. Söz dizimi aktivitesinde kelime çıkışında, akışında uygun tonlarda ve ahenkte olup olmadığı, argamatizmin derecesini belirler.

    Konuşma apraksizi: Artükülasyon hasarı sonucu fonksiyonun etkilenmesiyle karakterize bir konuşma bozukluğu tablosudur. Asıl kelime ve cümle yerine fonemik benzerliği olan kelimeleri ve kısa cümleleri tekrarlar. Sık artükülayson yanlışlıkları vardır.

    Konuşmada ifadelerin anlaşıldıktan sonra anlatılması konusunda temelde hadise eksternal konuşma, kelimelerin anlatan yada yazan tarafından anlaşılır bir şekilde düşünce ve ifadeleri bir başkasına yansıtabilme yeteneğini kapsar.

    Apraksi: Becerikli ve seri hareketlerin yapılmasındaki bozukluktur. Kuvvetsizlik, sensorial kayıp, ton bozukluğu, intellektüel bozukluk, işitme ve anlama bozukluğu ile kooperasyonu engelleyen şuur bozukluğu olmadan kişinin daha önceden yaptığı basit ve amaca yönelik becerikli hareketleri belirli bir plan ve düşünce içerisinde icra edememesidir.

    BAŞKA TÜRLER İNSAN DİLİNİ ÖĞRENEBİLİR Mİ?
    "Hayvanlar insana özgü bir dil öğrenebilir mi?" sorusu uzun yıllardır psikologları düşündürmüştür. Şempanzeler üzerinde yapılan ilk denemeler, (Hayes ve Hayes, 1952) olumsuz sonuç vermiş ve araştırmacılar, şempanzelerin dili öğrenemeyeceklerine karar vermişlerdir.

    Daha sonraki araştırmacılar, dil yeteneği ile dilin ifade mekanizmalarını birbirinden ayırt edince şu soru ortaya çıkmıştır: "Şempanze gırtlağındaki ses mekanizmaları, insan dilinde kullanılan sesleri çıkarmak için yetersizdir. Ses mekanizmalarını kullanmadan "hayvan işaret dili" kullanarak iletişim kurabilir mi?". Gardner ve Garder'in (1978) yaptığı araştırmalar, bu soruya olumlu cevap verir. Washoe adlı şempanze ikiyüzden fazla işaret öğrenmiş ve işaretler aracılığıyla basit ifadeler kullanabilmiştir. "Sen, ben, hemen git" "Hemen ver diş fırçası" gibi...

    Premack ve Premack (1975) yaptıkları araştırmada, işaret dili kullanacak yerde bazı şekilleri kelimelerin sembolleri olarak kullanmışlar ve sembol dizilerini belirli gramer kurallarına göre yapılandırmışlardır. Sarah adlı şempanze, plastikten yapılmış sembolleri kullanarak, bazı basit cümleler kurabilmiş ve sembollerle verilen cümleleri anlayarak kendisinden istenileni yerine getirmiştir.

    Araştırmalar göstermektedir ki, şempanzelerin sözlü ifade mekanizmaları, bizimkinden farklı olduğu için onlara sözlü dil öğretme olanağı yoktur, ne var ki iletişim yetenekleri bizim önceden düşündüğümüz kadar düşük değildir. İnsan dilinin karmaşıklığı, akıcılığı, hızı ve yaratıcılık derecesi hiçbir hayvan araştırmasında gözlenecek kadar üst düzeydedir.

    Zekaca en düşük insan bile, Sarah ve Washoe gibi zeka düzeyi yüksek şempanzelerden kat kat üstün bir dil kullanma yeteneğine sahiptir. Bu tür gözlemler, insanların "Dil Programı" ile doğduğu kuramını destekler.
     
  10. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Psikoloji davranışı açıklamayı amaçlar. Kişi psikolojinin temel kavramlarını öğrenirse, kendini daha iyi tanıyacak, giderek daha sağlıklı, uzlaşmacı ve demokratik bir toplumsal yapı oluşacaktır.
    1880’lerin sonu ile 1900’lerin başında psikolojinin felsefeden ayrılmasının ardından; davranışları açıklayabilmek amacıyla değişik psikoloji okulları ya da izm’ler ortaya çıktı.

    1. Yapısalcılık (structuralism):
    Aklın ayrılabileceği ögeleri araştırmıştır. Yapısalcılar, her ögenin bir duyum (sensation) olması gerektiğini düşündüler; kırmızı, sıcak, soğuk, kokuşmuş gibi.
    Bu ögelerin ve birleşme kurallarının incelenmesi için içebakış (introspection) denilen özel bir teknik kullandılar. Deneklerden özel bir uyarıcı (ses, koku, ışık) verildiğinde neler hissettiklerini anlatmaları isteniyordu.
    Yapısalcıların, ögeler yaklaşımı giderek önemini yitirmiştir.

    2. İşlevselcilik (functionalism):
    Bu okul Darwin’in evrim kuramından oldukça etkilenmiştir. İşlevselciler, davranışın ve zihinsel süreçlerin uyumsal (adaptif) olmasıyla; diğer bir deyişle, kişinin değişen çevreye uyum sağlamasıyla ilgileniyorlardı.

    3. Davranışçılık (behaviorism):
    John B. Watson tarafından 1920’lerde geliştirilmiştir. İçebakış tekniğini tümüyle reddeder. Psikolojinin insan ve hayvanların yaptıklarının (davranış) incelenmesi ile sınırlandırılması gerektiğini savunur. Bu bakımdan nesnel olduğu söylenebilir. İlk ortaya konduğu biçimiyle davranışçılığın 3 önemli özelliği vardır:
    a. davranışın oluşmasında koşullu refleksin rolü
    b. öğrenilmiş davranış; içgüdülerin varlığını yadsır
    c. hayvan davranışlarının incelenmesi

    Davranışçı yaklaşım; uyarıcı-davranış (U-D) psikolojisi olarak
    da bilinir. Uyarıcının türü, şiddeti ve tekrarı ile davranışın türü, şiddeti ve sıklığı arasındaki ilişkiyi inceler. Ayrıca ödüllendirme ve cezalandırmanın davranış üzerindeki etkilerini ele alır (Skinner). Öğrenme sürecini çevredeki ödüllendirme koşullarıyla açıklar.

    4. Gestalt psikolojisi.
    1900’lerin başlarında Almanya’da geliştirilmiştir. Diğer okulların "parçacı"; (atomism) yaklaşımına karşı çıktı. Ögeler arası ilişkiler, Gestalt psikolojisinin özünü oluşturur. Gestalt psikologlarına göre yaşantı ögelerine bölünemez; yaşantıyı incelerken ögelerin ilişkileri ve etkileşimleri dikkate alınmalıdır.
    "Bütün (yaşantı) parçalarının (ögelerinin) toplamından fazladır.

    5. Psikoanaliz:
    Sigmund Ferud’un 1885 -1939 yılları arasında geliştirdiği bir tedavi ve kişilik kuramıdır. 1920’lerde ABD’de davranışçı yaklaşım güçlenirken, Avrupa’da ise psikanalitik yaklaşım gelişmekteydi. İlkelerinin çoğu psikolojiye de girdiği için bir psikoloji okulu olarak ele alınmaktadır.
    Bu tedavide serbest çağrışım yöntemi kullanılır; buna göre hasta, kendini kısıtlamadan aklına ne gelirse düşünür ve söyler. Böylece hastanın sorunlarının kaynaklarına inileceği umulur. Freud’a göre insanın, doğuştan gelen 2 temel eğilimi cinsellik ve saldırganlıkdır. İnsanın toplum içinde yaşayabilmesi için bu 2 temel eğilimin baskılanması gerekir; böylece çocuk toplumsallaşır. Freud’un kişilik kuramı, kişinin kendisinin ve çevrenin farkına varmadığı, bilinçdışına bastırılmış dürtülerin ve eğilimlerin rolü üzerinde durur. Bilinçdışına ulaşmak için serbest çağrışımın yanı sıra düşlerden, dil ve devinim sürçmelerinden yararlanılır.

    Bu eski psikoloji okulları şimdi çoğunlukla kaybolmuştur. Günümüzde psikoloji anlayışına 2 genel yaklaşım egemen olmuştur:
    a.insancıl (humanistic) psikoloji
    b.çağdaş davranışçılık
    Bu iki görüşün genellikle birbiriyle bağdaşamayacağı düşünülür; ancak her ikisi de psikolojiye pekçok katkı sağlayabilir. Her psikolog bu görüşlerden birini ya da diğerini benimsemektedir.

    Bu derslerde işlenecek olan psikoloji konuları, çağdaş davranışçılık açısından ele alınacaktır. Davranışın ardında yatan nedenleri öğrendikçe, insan olmanın ne demek olduğu daha iyi anlaşılacaktır ki, bunun sonucu da bir tür insancıllıktır (humanism).

    Psikolojinin Tanımı
    Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilimdir; gözlemlenebilen davranışlar bilimsel yöntemlerle incelenir.
    Bilim sistematik bilgiler bütünüdür. Bu bilgiler gözlemler ve ölçümler yoluyla ya da deneyler sonucunda derlenir. Derlenen bilgiler tanımların ve varsayımların ortaya konulmasıyla sistematik hale getirilir.
    Davranış sözcüğüne gelince; 50 yıl önce davranış, sadece görülebilen ve işitilebilen beden devinimleri (konuşma dahil) olarak yorumlanıyordu. Yakın zamanlarda ise davranış, bir kişinin yaptığı ve herhangi bir yolla ölçülebilen herşeyi kapsayacak biçimde genişletilmiştir. Sonuç olarak davranış; duygular, tutumlar ve zihinsel süreçler gibi doğrudan gözlenemeyen tüm içsel olayları da kapsamaktadır.

    Bir psikolog, insan davranışının yanı sıra hayvan davranışını da inceler. Çünkü arada birçok benzerlikler vardır. Ayrıca insanlarda yapılamayacak birçok deney, hayvanlarda yapılabilir (örneğin ilaç çalışmaları).
    O halde psikoloji, davranışı ve davranışın temelinde yatan süreçleri bilimsel olarak inceleyen çalışma alanıdır.

    PSİKOLOJİNİN ALT DALLARI
    1. Klinik psikoloji
    Klinik psikoloji en geniş uzmanlık dalıdır. Bu uzmanlar halk arasında psikolog tanımına en uygun düşen grubu oluşturur. Ruhsal bozukluklara tanı koyar ve psikoterapi yöntemi ile tedavi eder.
    Birçok kişi psikolog ile psikiyatristi karıştırır. İkisi arasındaki en belirgin fark şudur: Psikiyatrist tıp fakültesini bitirip tıp doktoru (M.D.) ünvanını aldıktan sonra, 4 yıl psikiyatri uzmanlık eğitimi görür. Klinik psikolog ise doktora yapınca bilim doktoru (Ph.D.) ünvanı alır; tıp eğitimi olmadığı için tıbbi tedavi (ilaç, ameliyat, EKT gibi) uygulayamaz. Ayrıca bir hastayı ancak bir psikiyatrist hastaneye yatırabilir.

    2. Rehberlik ve Danışmanlık psikolojisi
    Klinik psikologa göre daha hafif sorunları olan kişilerle uğraşır. Mesleki ve akademik sorunları olanlara danışmanlık eder.

    3. Okul ve eğitim psikolojisi
    Öğrencilerin okulla ilgili sorunlarının yanı sıra daha etkili bir öğrenmenin nasıl yapılabileceğini araştırır.

    4. Kişilik psikolojisi ve sosyal psikoloji
    Kişilik psikologları bireylerin kendine özgü duygu, düşünce ve davranışları ile ilgilenir; kişiliğin nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışır. Sosyal psikologlar ise grup-içi etkileşimleri ve davranış üzerindeki toplumsal etkileri inceler.

    5. Gelişim psikolojisi
    Döllenmeden erişkinliğe kadar yaşa bağlı olan davranış değişikliklerini inceler; konuşmanın, akademik becerilerin gelişimi gibi.

    6. Psikometrik psikoloji
    Psikolojik ölçme bilimi anlamına gelir. Yeni testler, istatistiksel yöntemler geliştirir. Diğer psikoloji dallarına hizmet verir.

    7. Endüstri psikolojisi
    Meslek için insan yetiştirme; kişiler ve kurumlar arası iletişim, üretimde verimlilik gibi konularla ilgilenir.
    Araç ve gereçlerin insanların kolayca kullanıp işletebilecekleri biçimde düzenlenmesi ise "mühendislik psikolojisi"; nin alanına girer.

    8. Deneysel psikoloji
    Algı, öğrenme, bellek, duygu ve davranışların fizyolojik temellerini araştırır. Çevre koşullarının ve uyarıcıların davranışı nasıl etkilediğini inceler.

    9. Fizyolojik psikoloji
    Biyolojik süreçler ile davranış arasındaki ilişkiyi inceler. Psikofarmakoloji bunun bir alt dalıdır.

    10. Bilişsel psikoloji
    1960’lardan sonra ortaya çıkan bilişsel (cognitive) psikoloji, algılama, bellek ve düşünme gibi zihinsel süreçleri inceler; bireyin kendini ve fiziksel-toplumsal çevreyi algılama biçimi, inançları ve tutumları üzerinde durur (Kültürel farklılıkların davranış üzerine etkisi gibi).

    11. Adli tıp psikolojisi
    Yasaların yapımı ve uygulanması, hapishane koşulları, cezaların ıslah edici niteliği gibi konularla ilgilidir.

    12. Çevre (ecological) psikolojisi
    Bireyin ve grubun davranışlarını etkileyen çevresel değişkenleri inceler (iklim, ısı, renk, ışık gibi).

    13. Sağlık psikolojisi
    Günümüzde geleneksel tıbbın medikal modelinin yerini çağdaş tıbbın biyo-psiko-sosyal modeli almaktadır. Sağlık psikolojisi biyopsikososyal modelin bir bölümünü oluşturur; amacı "sağlıklı yaşam"; kalitesini yükseltmektir.

    PSİKOLOJİNİN YÖNTEMLERİ
    Psikoloji, davranışı bilimsel yöntemlerle inceler; bilimsel yöntemin özellikleri:
    1. Düzenlidir: Konuları gelişigüzel değil bir düzen içinde inceler
    2. Veriye dayanır: Gözlenebilen, toparlanabilen verilerle uğraşır
    3. Nesneldir: Bu konuda eğitilmiş biri tarafından tekrarlanabilir
    4. Analitiktir: Olguları parçalara ayırarak ve her bir olgunun altında yatan temel değişkenleri ayırt ederek, neden-sonuç ilişkisine ulaşır
    5. Tekrar edilebilir: Yalnız bir kez olan ve bir daha ortaya çıkmayan olaylar bilimsel yöntemlerle incelenemez.

    PSİKOLOJİNİN KULLANDIĞI BAŞLICA BİLİMSEL YÖNTEMLER
    1. Betimsel yöntemler
    2. Deneysel yöntemler
    3. İstatistiksel yöntemler

    I. Betimsel (tanımlayıcı) yöntemler
    İncelenen herhangi bir davranışın tanımlanmasını sağlar. Böylece bir davranış diğerinden ayırt edilir:

    A. Doğal gözlem
    Belirli bir davranış, olaya etki yapmaksızın gözlenir.

    B. Sistematik gözlem
    İki ya da daha çok değişken arasındaki ilişki incelenir; örneğin kalıtım ve çevrenin zeka üzerine etkisi.

    Gözlem yoluyla elde edilen bilgi, bilimsel gelişimin ilk aşamasını oluşturur. Daha sonra olanak varsa deneysel yöntem kullanılabilir. Gözlem yoruma açık bir yöntemdir; aynı olayı gözleyen iki kişi farklı yorum yapabilir. Görsel ve işitsel kayıt aygıtları, gözlem yönteminin daha nesnel olmasına yardımcı olmaktadır.

    C. Tarama yöntemi
    Olay doğrudan gözlenemiyorsa, soru listesi ya da mülakat
    yöntemiyle dolaylı bir biçimde gözlem yapılabilir (pazar araştırması,
    kamuoyu yoklaması gibi).

    D. Test yöntemi
    Bireylerin belli koşullarda nasıl davrandığını gözlemek için kullanılan araç ya da aygıta test denir (zeka testi)

    E. Klinik yöntemler (olgu öyküsü)
    Kişinin özgeçmişi ve aile ilişkileri incelenerek, tedavide yararlanılabilir. Özellikle klinik psikoloji alanında kullanılır; kişini çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı olaylar soruşturularak, bugünkü davranışları anlaşılmaya çalışılır.

    II. Deneysel yöntemler
    Deney yoluyla değişkenler arasındaki ilişkiyi bulma çabasıdır. Deney yaparken:
    A.Kimi koşullar değiştirilir, manipule edilir

    B.Diğer koşullar sabit tutulur

    C.Değişikliklerin incelenen davranış üzerindeki etkisine bakılır

    D.Bir deneyin özünü 2 ya da daha çok değişken oluşturur.
    Bir deneyde en az bir bağımsız bir de bağımlı değişken bulunur.
    Değişken (variable): Nicel olarak ölçülebilen bir özelliktir.
    Bağımsız değişken: Deneycinin seçip manipule ettiği (ilaç)
    Bağımlı değişken: Deneklerin davranışı (testte başarı)
    Grafiklerde yatay eksen (absis) bağımsız, dikey eksen (ordinat) ise bağımlı değişkeni gösterir.

    E. Deney için temel koşullardan bir denetimdir.
    Üç değişkenin denetim altında tutulması gerekir:
    a. deneyin yapıldığı koşullar (satndardizasyon)
    b. denek grupları (eşleştirme; olayın bilinmesi)
    c. deneyi yapanın etkileri (deneycinin yanlılığı)
    Deneycinin yanlı olmasını önlemek için, deneklerin hangi gruptan olduğunu bilmemesi sağlanır buna körlemesine (blind) yöntem adı verilir; hem deneyci hem de denek olayı bilmiyorsa buna çift-kör (double-blind) yöntemi denir.

    III. İstatistiksel Yöntemler
    Sayısal verilerin ne anlama geldiğini anlatır.

    A. Farkların önem derecesi (anlamlılığı)
    İki grup arsında bulunan farklılıkların şansa bağlılık derecesi hesaplanır. 0,05’den küçük değerler anlamlı sayılır.

    B. Korelasyon
    İki dizi ya da puan arasındaki karşılıklı ilişki anlamına gelir.
    Korrelasyon katsayısı 1 ise olumlu ilişkiden (zeka ile beceri);
    Korrelasyon katsayısı -1 ise negatif ilişkiden söz edilir;
    Korrelasyon katsayısı 0 ise korrelasyon yok demektir.
    Güvenilirlik (reliability) Bir kişiye aynı test 2 kez verilince aynı sonucun alınma olasılığı (örneğin zeka testlerinde %90)
    Geçerlilik (validity) Ölçülmesi amaçlanan niteliği ölçme gücü (örneğin ÖSS ve ÖYS sınavlarında yüksek puan alanlar, üniversite de daha başarılı mı?)
     
  11. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    Evrimci psikoloji insan davranışını doğa ile ilişkisi içinde inceleyen yeni bir bilim dalı. Biyolojiden kültüre giden yolda bir köprü oluşturarak insan doğasına yeni bir kavrayış getiriyor.

    Evrimci psikoloji iki ayrı bilimsel devrimin sentezi: Evrimci biyoloji ve bilişsel psikoloji. İlk devrim, genler üzerindeki bilgilerden sonra, evrimci biyoloji de 1960 ve 1970'lerde meydana geldi. Bu dönemin altın kitabı ise Richard Dawkins'in Gen Bencildir (1976) adlı yapıtı. Evrimci biyolojinin kaynağını C. Darwin'in Türlerin Kökeni (1859) adlı çalışması oluşturur. Darwin evrimi `doğal seçilim' ile açıklar. Doğal seçilim genler üzerinde ve onların yararına işlemiştir. Evrimin iki yasası, yani hayatta kalma ve kendini çoğaltma, canlıların davranışlarını belirler ve işte bu, evrimci psikolojiyi oluşturur.

    İkincisi ise 1950-60'lardaki `bilişsel devrim'dir. Bilişsel psikoloji, düşünce ve duygu mekanizmasını veri ve bilgiişlem kavramlarıyla açıklar: İnsan davranışları zihinsel süreçlerin sonucudur ve zihin bir bilgisayar gibi çalışır. Söz konusu sentez 1990 başlarında antropolog John Tooby ile psikolog Leda Cosmides tarafından `evrimci psikoloji' adı altında gerçekleştirilir: Zihni beyin yapar. Zihni oluşturan psikolojik mekanizmalar, evrim sürecinde doğal seçilim yoluyla, atalarımızın avcı toplayıcı hayat tarzına uyum sağlamak üzere biçimlenmiş işlevsel programlardır.

    Bu anlamda insan doğası evrenseldir. Mevcut kültürel çeşitlilik bu önerme ile çelişmez. Kültür, topluluklar halinde yaşayan bireylerin zihinlerindeki psikolojik mekanizmalar, tarafından üretilmiştir. Son derece karmaşık ve esnek olan bu mekanizmalar, üretimlerini dış âlemden gelen bilgileri kullanıp işleyerek gerçekleştirirler. Dolayısıyla kültürel çeşitlilik zihnin sosyal bir ürün olmasından değil, doğal yapısı ve işleyişinden kaynaklanmaktadır.
     
  12. keLebek*

    keLebek* Aktif yorumcu

    1. KALABALIKLARIN RUHU :

    Kitle kelimesi rastgele bir bireyler topluluğunu ifade eder. Bu toplulukta bilinçli kişilik ortadan silinir. Bütün bu birleşmiş fertlerin düşünce ve duyguları tek bir tarafa yönelir. Şüphesiz geçici fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur. Kitle bir tek varlık haline gelir ve "Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu"; na uyar.

    Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, iş güçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kolektif ruh aşılar. Kolektif bilinç içerisinde, bireylerin akli yetenekleri ve kişilikleri silinir. Aynı cinsten olmayan aynı cinsten olanın içinde boğulur, kaybolur ve bilinç altı özellikleri üstün duruma gelir. Kitleler, zekayı değil, orta şeyleri bir araya toplarlar.

    Kitleler halinde bulunan bireyin başlıca özellikleri:
    a. Bilinçli kişiliğin kaybolması.
    b. Bilinçaltı ile hareket eden kişiliğin hakimiyeti,
    c. Düşüncelerin, duyguların sirayet yoluyla aynı yola yönelişi,
    d. Telkin edilen düşüncelerin uygulamasının hemen başlama isteği

    2. KİTLELERİN DUYGULARI
    Kolay kışkırtılmak, kızgınlık, muhakeme yeteneksizlikleri, hüküm verme ve eleştiri yeteneklerinin olmaması, duygulardaki mübalağa gibi kitlelere has karakterlerin bir çoğunu, olgunluğun aşağıdaki şekillerine bağlı olanlarda mesela çocuk ve vahşilerde de görmek mümkündür.

    a. Kitlelerin kışkırtılma yeteneği hareketliliği ve kızgınlığı : Fizyolojik tabirle yalnız bulunan birey, tepkilerine hakim olmak yeteneğine sahip olduğu halde, kitle bu yetenekten mahrumdur.

    b. Kitlelerin telkine kapılma yeteneği ve çabuk inanırlığı : Ne kadar yansız olduğu sanılırsa sanılsın kitleler çoğu zaman telkine hazır bir dikkat ve bekleme durumu içerisinde bulunurlar. İlk yapılan telkin derhal sirayet yoluyla bütün zihinlere kendisini kabul ettirir ve hemen yönünü belirler. Telkin olunan kimselerde sabit fikir fiil haline gelmeye hazırdır. Kolektif gözlemler gözlemlerin en fazla yanlış olanıdır ve çoğu defa sirayet yoluyla başkalarına telkinde bulunan bir birey sadece vehim ve hayalinden başka bir şey değildir.

    c. Kitle duygularının abartılığı ve basitliği: Telkin ve yayılma yoluyla duygular büyük bir hızla yayıldığından, katılma sonucunda o duygunun gücü büyük oranda artmış olur. Kitle duygularının abartılması ve sadeliği, onları şüpheden ve kararsızlıktan uzak bulundurur. Kitlelerdeki abartıcılığın hiçbir şekilde zekaya değil duygulara ait olduğunu eklemeye gerek yok.

    d. Kitlelerin taassubu, baskıcılığı ve muhafazakarcılığı: Kitleler basit ve bireylik duyguları kavrar. Onlara aşılanan görüşler ve inançlar genel olarak ya kabul veya red olunur ve kesin gerçekler veya kesin hatalar olarak kabul edilir. Akıl ve yargılama yoluyla değil de telkin yoluyla meydana gelen inançlarda durum hep aynıdır. Dini inançların ne kadar hoş görüşsüz olduğunu ve insanlar üzerinde ne kadar baskıcı etki uyguladıklarını herkes bilir. Kitleler zayıflamayan muhafazakarlık iç güdülerine sahiptirler ve geleneklere puta taparcasına saygı duyarlar. Hayatlarının gerçek şartlarını değiştirecek her yenilikten, bilinçsiz olarak nefret ederler.

    3. KİTLELERİN DÜŞÜNCELERİ, MUHAKEMELERİ VE HAYAL GÜÇLERİ

    a. Kitlelerin Fikirleri : Kitleler için kavranması mümkün düşünceler iki bölüme ayrılır. Birinci sınıf, bir kişi veya bir inanç hakkında gösterilen fazla ilgi gibi o anı meydana getiren tesadüfi ve geçici fikirlerdir. İkinci sınıf ise çevrenin, kalıtımcılığın ve kanıların büyük ve derin kesinlik verdiği asıl düşünceler oluşturmaktadır. Eski dini düşünceler, bugünkü demokratik ve toplum düşünceleri örnek olarak verilebilir.

    b. Kitlelerin Yargılamaları : Kitlelerin yargılama yoluyla kesin olarak etki altına alınamayacakları söylenemez Ancak onların kullandıkları ve onlar üzerinde etki eden kanıtlar, mantık bakımından o derece aşağı görünür ki, yalnız benzerlik bakımından yargılama sıfatı verilebilir. Bu düşünceler, şeffaf bir cisim olan buzun ağzında eridiğini pratik deneyimiyle bildiğinden, buz gibi şeffaf olan camında ağzında erimesi lazım geldiğini delillendiren Eskimonun düşünceleri gibi bir çağrışım yasasına bağlıdırlar.

    c. Kitlelerin Hayal Gücü : Kitlelerin hayal gücü, bütün ilkel kimselerde olduğu gibi yargılamanın ve aklın kontrolünden uzak bulunduğu için etki altında bırakılmaya uygundur. Halkın hayal gücüne en çok etki eden manzara tiyatrodur. Bütün dönemlerin ve memleketlerin devlet adamları, bunların en baskıcıları da içlerinde olmak üzere hepsi kitlelerin hayal gücünü kudretlerinin destekleri diye tanımışlardır. Bunlar hiçbir zaman kitle hayal gücüne aykırı olarak hükümet yönetmeyi denememişlerdir.

    4. KİTLELERİN DÜŞÜNCELERİNİ ETKİLEYEN ETKENLER

    a. Hayaller, Kelimeler, Formüller : Kelimeler çeşitli bilinçaltı isteklerini ve bunların hareket altına çıkma ümitlerini sinelerinde toplarlar. Kelimeler hayallerin görünmesine vasıta olan ve bunları çağırmak için üzerine basılan elektrik düğmelerinden başka bir şey değillerdir.

    b. Rehinler, Hayaller: Kavimler için kuruntular, hayaller gerekli olduğundan, böceklerin ışığa doğru gittikleri gibi, onlarda kendilerine bu kuruntuları sunan hatiplere doğru iç güdüsel bir hareketle koşarlar. Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlarda onların kurbanı olurlar.

    c. Tecrübe: Bir gerçeğin kitlelerin ruhuna sağlam olarak yerleştirmek ve fazla tehlikeli olmuş kuruntuları yıkmak için hemen hemen biricik usul tecrübedir.

    d. Akıl : Aklı filozoflara bırakmalı ve insanların iradelerine karışmasını akıldan istemeyelim.

    5. KİTLELERİ YÖNETENLER VE İNANDIRMA ARAÇLARI

    a. Kalabalıkların Önderleri : Kitle çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür. Önderler çoğu defa düşünce adamı değil aksiyon adamıdırlar. Onlar yarı aydındırlar. Halk, güçlü iradeye sahip olan adamı daima dinler. Önderlerin ikinci sınıfı yani devamlı bir iradeye sahip olanlar, daha az parlak görünüşlere rağmen çok daha önemli çok daha etkili hareket eden örneklerdir.

    b. Önderlerin Hareket Ve Uygulama Araçları ( İddia-Tekrar-Sirayet) : Kitlelerin ruhuna bazı düşünce ve inançları örneğin toplumsal teorileri yavaş yavaş sindirmek söz konusu olduğu zaman önderler tarafından değişik usuller kullanılır. Onlar başlıca şu üç usule başvururlar: İddia-tekrar-sirayet.

    6. KİTLELERİN DÜŞÜNCE VE İNANÇLARINDAKİ DEĞİŞİKLİĞİN SINIRLARI

    a. Sabit İnanışlar : Kitlelerin düşünce ve inançları birbirinden farklı iki sınıf oluşturur. Bir tarafta üzerine bütün bir uygarlığın kurulduğu ve yüzyıllarca yaşayan devamlı inanışları : Bir zamanlar derebeylik kavramları, dini düşünceler zamanımızdaki milliyetler prensibi demokratik ve toplumsal fikirler bu gibi sabit büyük inançlardır. Öte yandan her dönemin doğuşunun ölümünü gördüğü genel kavramlardan, anlayışlardan çıkma geçici ve değişken düşünceler bulunur.

    b. Kitlelerin Değişen Düşünceleri : Gücünü göstermiş olduğumuz sabit düşünceler üzerinde daima doğan ölen düşünceler tabakası bulunacaktır. Bunlardan bazılarının ömürleri pek kısadır ve en önemlilerinin ömrü bir kuşağın ömrünü hemen hemen geçmez.
     

Sayfayı Paylaş