peygamber efendimizin sosyal hayatı

Konu, 'Dinimiz İslam' kısmında fatih.ali tarafından paylaşıldı.

  1. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hz. Peygamber Gibi Çalışmak


    Doç. Dr. Mustafa Karataş
    Allah Rasûlü Muhammed (sav) gerek sözü ile, gerekse yaşayışı ile insanlığa örnek olmuştur. Çalışma ve gayret konusunda da O'nun pek çok ibretli sözü mevcuttur. Fakat bu hususta bizzat yaşayarak anlatmak istedikleri, sözlerinden çok daha fazladır. Çünkü O (sav), yapmadığını söylemez; bir şey i tavsiye veya emretmişse, muhakkak kendisi tatbik eder ve öyle söylerdi. Bu sebeple Rasûlullah (sav) her konuda olduğu gibi çalışma konusunda da en güzel örnek şahsiyeti (üsve-i hasene) temsil etmektedir.

    Hz. Peygamber'in hayfatı çalışmakla geçmiştir. Rasûlullah Efendimiz, çalışmaya çocukluğundan itibaren başlamıştır; çocukluğunda sütannesi Halime'nin koyunlarını otlattığı gibi, daha sonra da Mekke'de ücret karşılığı Kureyş'in koyunlarını gütmüştür. O (sav), çobanlıkf yaptığını şöyle anlatmaktadır: " Musa (as) koyun çobanı iken peygamber olarak gönfderildi. Davut (as) da koyun çobanı iken peygamber olarak gönderilmiştir. Ben de Ecyad'da ailem için koyun güdüyordum."1

    Dokuz, on yaşlarından itibaren amcası Ebû Talib'le birlikte Şam'a giden ticaret kervanlarına katılan Hz. Peygamber, gençliğinde ticaret yapmış, O'nun ticaretteki dürüstlüğünü gören Hz. Hatice (ra), kendisiyle evlenmiş, daha sonra da işlerini O'na havale etmiştir.

    Peygamberlik verildikten yaklaşık on üç sene sonra, kavminin baskıları sonunda Mekke'den hicret ederek Medine'ye yerleşmek zorunda kalan Allah Rasûlü, sahabesini mescid yapımına teşvik etmiş ve bu mescidin inşasında bizzat kendisi de çalışmıştır. Temeli taşlarla, duvarları ker***le örülen mescidin inşası sırasında Peygamber Efendimiz bizzat çalışmış, çalışırken de;

    " Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz!

    Hayber'in yükünden daha hayırlı, daha temiz

    Ya Rab! Hayır, ancak ahiret hayrı!

    Muhacirle Ensar'a Sen acı!"

    şeklinde recezler söylemiştir. O'nun yorulduğunu gören bir sahabe, "Ya Rasûlallah! onu bana ver ben taşıyayım." dediğinde ise, elindeki kerpici vermemiş, "sen de bir başkasını al, taşı." buyurmuştur. Diğer taraftan O, evde de boş durmamış, hanımlarına yardımcı olmuş, evde kendine düşen görevleri fazlasıyla yapmıştır. Zaman zaman süpürgeyi eline alıp, odasını temizlemiş, keçilerini o gül kokulu elleriyle sağmıştır. Yeri geldiğinde sabahları hanımlarına uğrayıp, siparişlerini öğrenerek, çarşıya çıkıp evinin ihtiyaçlarını bizzat temin etmiştir. Nitekim Hz. Aişe'ye, Rasûlullah'ın evde ne yaptığı sorulduğunda; o şöyle anlatmıştır: "Allah Rasûlu ayakkabısını diker, elbisesini yamar, koyunlar sağar kısaca sizler evde neler yapıyorsanız onları aynen yapardı."2 Ayrıca Allah Rasûlü'nün Medine'de Hendek Savaşı sırasında şehrin etrafına hendek kazılmasına bizzat iştirak ettiği ve balyozla taş kırdığı da bilinmektedir.
    Hz. Peygamber, boş duranları sevmez, kendisi de boşa vakit geçirmekten son derece endişe ederdi. Nitekim O (sav), vaktini boşa geçirenleri sevmediğini, "İnsanların çoğu sıhhatin ve boş vaktin kıymetini bilmezler."3 ve "Hastalığın için sıhhatinden, ölümün için hayatından istifade et. Vaktini boş geçirme."4 sözleriyle ifade etmiş, mahşer günü kişinin ömrünü nerede harcadın, gençliğini nasıl tükettin gibi sorulara muhatap olacağını haber vererek zamanın en iyi bir biçimde değerlendirilmesini teşvik etmiştir. Diğer taraftan, "Kıyamet koparken sizden biriniz elinde bir hurma fidanı bulunursa, şayet ölmeden önce onu dikmeğe güç yetirebilirse onu diksin."5 buyurarak çalışmayı ve hayırlı işlerden geri kalmamayı anlatmak istediği görülmektedir.

    Hz. Peygamber'in; "İnsanların en hayırlısının insanlara en çok faydası dokunanı olduğunu." belirtmesi, kendisi için çalışmanın ötesinde insanlık için, başkaları için çalışmayı her türlü ibadetten üstün kabul eden bir görüşü temsil etmektedir. Ayrıca O, "İki günü müsfavi olan zarardadır." ilkesiyle hareket ederek insanların her geçen gün ilerleme kaydetmelerine ve üretken olmalarına önderlik ermiştir. Hz. Peygamber tembellikten Allah'a sığınır ve şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Tembellikten ve borçlu olmaktan Sana sığınırım. Yalancı Deccal'in fitnesinden Sana sığınırım. Cehennem azabından da Sana sığınırım."6

    Allah Rasûlü, dilenenleri asla sevmezdi. Bir gün bir dilenci yardım istemek için Hz. Peygamber'in yanına geldi. Allah Rasûlü eli ayağı düzgün, güçlü kuvvetli bu adama "çalışsana" buyurdu. Adam "nasıl çalışacağım?" diye sorunca, Rasûlullah şu cevabı verdi: "Sizden birinizin ipini alıp da dağa gitmesi ve arkasına odun demeti yüklenip getirerek onu satması ve Cenâb-ı Hakk'ın bu suretle o kimsenin onurunu koruması, istediği verilse de verilmese de halktan dilenmesinden daha hayırlıdır."7

    Allah Rasûlü ne sadece dünya için, ne de yalnız ahiret için çalışmayı yeterli görürdü. O, ancak hem dünya hem de ahiret için çalışmayı tavsiye eder, bunlardan birini ihmal ederek yaşayanları ve başkalarına yük olanları hoş karşılamazdı. Nitekim bu konuda şöyle demektedir: "Ahireti için dünyasını, dünya için de ahiretini terk edende hayır yoktur. Her ikisi birlikte lazımdır. İnsanı ahirete ulaştıran dünyadır. Başkalarına yük olmayınız!"

    Hz. Peygamber, helalinden kazanmayı, başkalarına yük olmamayı, "Helal rızık aramak her Müslümana vaciptir." sözleriyle açıklamaktadır. Ayrıca O, kişinin çalışmasının kutsal olduğunu şu sözleriyle ifade etmektedir. "Kim bizzat çalışarak yorgun akşamlarsa, o mağfiret olunmuş olarak akşama erer."

    Hz. Peygamber bir gün bir mecliste arkadaşlarına ayakta su dağıtıyordu. O sırada içeri yabancı biri girdi ve "bu topluluğun efendisi kimdir?" diye sordu. Allah Rasûlü o adama bakarak "Bu topluluğun efendisi şu anda onlara hizmet edendir." buyurdu.8

    Allah Rasûlü, "Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır."9 buyurarak çalışıp kazanmayı, her bakımdan sıhhatli ve güçlü olmayı önermektedir. "Veren el, alan elden daha üstündür."10 ilkesiyle de üretken ve hayır sahibi insanların, tüketen ve başkalarına bağımlı olarak yaşayan insanlardan daha makbul olduğunu ifade etmektedir.

    "İki kimseye gıpta edilir, biri Allah'ın kendisine ilim verdiği ve o ilimle âmil olan kişi, diğeri de Allah'ın kendisine mal verdiği ve o malı hayra sarf eden kişidir."11 Ayrıca "Doğru ve güvenilir bir tüccar, nebilerle, sıddıklarla ve şehidlerle birlikte haşr olunacaktır."12 hadis-i şerifleriyle de hayır sahibi zenginlere ve başkalarına yararı dokunan kimselere müjde vermektedir.

    Hz. Peygamber, on sene kadar kısa bir süre yaşadığı Medine'de - üstelik bu süre zarfında yirmi yedi savaşa katılmıştır - bir ömre sığdırılamayacak kadar çok önemli işler başarmıştır. Allah Rasûlü devlet yönetimi, risalet vazifesi, insanların eğitimi gibi çok zor işleri arasında diğer vazifelerini ve ibadetlerini aksatmak şöyle dursun, aksine geceleri kimi zaman topukları şişinceye kadar namaz kılar, Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunurdu. O kadar çok ibadet ederdi ki, "kendini niçin bu kadar yoruyorsun, halbuki Senin gelmiş, geçmiş bütün günahların affolunmuştur ya Rasûlallah!" diyen zevcelerine, "Allah bana bunca nimetini bahşetmişken ben Allah'a şükretmeyeyim mi?" şeklinde karşılık verdiği görülmektedir.13

    Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hayatını insanlığın hizmetine adayan Allah Rasûlü, gerek maddi alanda, gerekse manevi cephede olağanüstü bir gayret sarf ederek, mükemmel bir çalışkanlık örneği sergilemiştir. Dolayısıyla bu güzide şahsiyetin ümmetine düşen görev özüyle, sözüyle çok çalışkan olan peygamberlerine benzemeye çalışmak, O'nun bizzat yaşayarak gösterdiği istikamette ilerlemek olmalıdır.
    Roccozell ve .Belkibirgün. bunu beğendi.
  2. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Peygamber Efendimiz'in Bir Günü


    Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

    Normal bir ömür yaşamış her hangi bir insanın hayatından yirmi dört saatlik kısa bir dilimi, yani 'bir gün'ü anlatmak, o kişiyi tanıtma adına ciddi yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri diğeriyle aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sav) gibi, müstesna bir zat ise iş daha da zorlaşacaktır. Bu zorluğa rağmen günü belli dilimlere ayırarak, aynı günde olmazsa bile, o zaman diliminde genellikle işlenen fiilleri, sahih kaynaklar ışığında ele almaya gayret ettik.

    Asr-ı Saadet ve sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve namaz merkezli geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe böldük. Efendimiz (sav) ve o çizgide gidenlerin hayatında gecenin ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim olarak ekledik.

    Sabah
    Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan toplu bir zikir halkasına otururlar. İnsan da bu zikir halkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar.

    Efendimiz (sav) de güne sabah namazı ile başlardı. Âmâ bir sahabe olan Abdullah b. Ümmi Mektum'un okuduğu ezandan sonra1 Hz. Peygamber odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine'de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz'in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.

    Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan halkası kuruluyordu.2 Yıllarca, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren 'Peygamber Sohbeti' kişiye neler kazandırır, her halde onu ancak yaşayanlar bilir. Sahabenin üstünlüğü de burada aranmalıdır.

    Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sav) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa "öyle ise oruçluyum"3 der o günü oruçlu geçirirdi. "Bir şey var" denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı.

    Efendimiz'in hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat edilmiyor, yıllık yiyecek hesabı yapılıp depolanmıyor, yemek masası kurulmuyor vs. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu.

    Hz. Peygamber öğleden önce bir süre dinlenirdi. Gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememek, iş yoğunluğu ve stresten ötürü dikkatin dağılması, bedenin yorulması ve sıcak iklim şartlarından ötürü, gecenin yanı sıra bir de gündüz uyuyup dinlenme söz konusudur. İslami, literatürde buna kaylule denilmektedir. Türkçemizde buna öğle uykusu veya öğle öncesi uyku demek mümkündür.

    Öğle
    Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç duyulduğu, fânî dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir zamandır. İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek, celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz Efendimiz (sav)'in arkasında kılınacaksa...

    Evet, Hz. Peygamber, büyük bir iştiyakla camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir, Efendimiz'in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı. Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok iştirak ederlerdi.

    Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulunmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar istisnadır.

    Hz. Peygamber zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan âyetleri vahiy katiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi.

    İkindi
    İkindi günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selamet ve hayırlı hizmet gibi ilahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır.

    Efendimiz (sav) de bu namaza, Kur'ân'ın işareti4 ile âdeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilal'in yanık sesiyle ashabını camiye davet ederdi. İkindi vaktı mümini koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: "Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanınızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde, yine o meleklere: ‘Kullarımı ne halde bıraktınız?' diye sorar. Onlar da: 'Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken varmıştık', derler."5

    Efendimiz'in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tesbit ederdi. Bu mutad ziyaretlerinde Evzac-ı Tahiratın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz'e ikram ederlerdi.6

    Akşam
    Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer şekilde, hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, şu önemli işleri yapan Zat'ın dergahına durmayı, "Allah-u Ekber" diyerek fânî olan her şeyden el çekip O'na hamd etmeyi, O'nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber de bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan'a dururdu. Farz namazdan sonra Evvabin adıyla bilinen 2-6 rekat namaz kılar ve bunu tavsiye ederdi.7

    Efendimiz (sav) akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber'in aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz'in vefatından sonra hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz'in aile hayatının büyük fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu 'akşam sohbetleri'nin rolü küçümsenemez. Âdeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Âişe validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz alimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabi sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, risalet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz'le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman şakalaşıyor... kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı.

    Yatsı
    Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler âdeta yokluğa gömülür, sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da arkasından vefat edip unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının bütünüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah'ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (cc) gece ile gündüzü, kış ve yazı, dünya ve ahireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah'a yönelir, dayanır ve sığınır. O'nu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergah-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp, günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister.

    Hz. Peygamber de ashabına yatsı namazını kıldırır ve önemli bir durum olmazsa, kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O'nun hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Zira dua Kur'ân'ın ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O'nun yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: "Allah Rasûlü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlas, Felak ve Nas sûrelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği her yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi."8 Elbette bu konuda başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu rivayet etmektedir: "Allah Rasûlü bana ve Fatıma'ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 33 defa 'Allah-u Ekber', 33 defa 'subhanellah', 33 defa (bir rivayette 34) 'elhamdulillah' deyin." Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat "Sıffin günü de mi?" dedi, o "evet o gün bile..." cevabını verdi."9

    Gece
    Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun Allah'ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde vef berzah karanlığında önümüzü aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır.

    Efendimiz (sav) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere havale ederek Hz. Âişe validemizin bir müşahedesini nakletmek istiyoruz: "Peygamber Efendimiz (sav), gece ayakları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine, "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.10 Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verirdi."11

    Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve halkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.

    Netice
    Kainatın Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele alınabilir. Ancak ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün insanlığa ışık olacak uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır. Günlük hayatın adeta kabusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz'in günlük hayatını tetkik eden ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.
  3. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Peygamber de Ağlar


    Meral Günel
    Hicretin onuncu yılında, Peygamberimiz'in, Mariye'den doğan oğlu İbrahim vefat etti. Vefat ettiğinde on altı (bir rivayete göre ise on sekiz) aylıktı ve sütannesinin evinde kalıyordu. Çocuğun durumu kendisine haber verildiğinde hemen oraya giden Hz. Peygamber can vermekte olan İbrahim'i kucağına aldı, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı ve:

    "Göz ağlar, kalp üzülür; biz yüce Rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz.


    Hz.Muhammed (sav)'in oğlu İbrahim'in mezarıVallahi ey İbrahim, biz Senden ayrılmakla çok üzgünüz." buyurdu. Sonra da karşısındaki dağa: "Ey dağ! Eğer Bendeki üzüntü sende olsaydı muhakkak yıkılıp gitmiştin! Fakat biz, Allah'ın bize emrettiğini söyleriz: (Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na dönücüleriz); (Rabbü'l-alemin olan Allah'a hamdederiz) deriz" buyurdu.

    Peygamberimiz İbrahim için ağladığı sırada Üsame b. Zeyd feryada başlayınca Hz. Peygamber onu uyardı. Üsame "Senin de ağladığını gördüm." deyince Rasûl-i Ekrem:



    "Ağlamak, acımaktan ileri gelir. Feryat ve figan ise şeytandandır." buyurdu.

    İbrahim'in kabri hazırlanırken Hz. Peygamber, kabrin yan tarafındaki ker***ler arasında bir açıklık görüp kapatılmasını emretti. Kerpici, oraya kendi eliyle koydu, açığı kapatıp düzeltti ve:

    "Sizden biriniz bir iş yaptığı zaman onu içine sinecek biçimde yapsın. Çünkü böyle yapmak, musibete uğrayanın içini yatıştırır. Gerçi bunun ölüye ne yararı ne de zararı olur ama diri olanın gözünü aydınlatır." buyurdu.

    (İbn-i Sa'd, Tabakat c.1, s.131-144)

    Yaşayanlar için her yönüyle bir ibret olan ölümü, bize hatırlattığı hususlar bizim tam da unutmaya çalıştığımız şeyler olalıdan beri gündemimizden çıkarır olduk. Artık onu ne kendimiz için ne de yakınlarımız için hayatın anlamını yakalama fırsatı olarak göremiyoruz. Yaşanan her ölüm geride kalanların hayata bakışlarındaki güzellik ve kudsiyeti öldürüyorsa yıkıcı oluyor aslında. Hayattan koparak yasın ve kederin karanlığında yolunu ve yönünü kaybedenler, ölümünü düğün gecesi olarak niteleyen Mevlana'ya ne kadar uzak düşüyorlar. Yaşanılacak acıyı kaldıracak takati ve olgunluğu olmayanlar ölümü mümkün olduğunca ötelemek suretiyle, dilleriyle söyledikleri "amentü billahi...ve'l yevmi'l- âhiri..." taahhütnamesiyle çelişiyorlar. Halbuki "Zevkleri bıçak gibi keseni (ölümü) çokça anın." 1 emrine uyanlara göre hayat, maddi cephesi içine sıkışıp kalmadığı için sevgiye, merhamete, adalete ve paylaşmaya daha açık hale geliyor; böylece birilerinin kabarmış iştihalarının semiz malzemesi olmaktan korunmak mümkün oluyor.

    Bir baba olarak -üstelik daha önce de birçok evladını kaybetmiş bir baba- Hz. Peygamber'in küçücük yavrusu vefat ettiğindeki insani ve fakat asil ve metin duruşu, ölümü sıradan olmaktan çıkarıp bir ibret tablosuna dönüştürmekte. Acıların en büyüğünü yaşarken bile Allah-u Teâlâ'ya karşı kulluk ilişkisindeki seviyeyi koruduğunu görüyoruz: Kalp üzülür, yaş akar ama dil isyan etmez. Haddini bilen bir tavırdır bu. İncelmiş ama incinmemiş ruhun, rıza makamındaki incitmeyen duruşudur. Yürekten kopan âhların gözde gözyaşı olurken dilde "inna lillah..." oluşudur. "inna lillah ve inna ileyhi raciûn: Biz Allah içiniz ve yine O'na döndürüleceğiz."2 sözüdür ki ancak yangın yerine dönen yüreklerdeki ateşi söndürebilir. İnsanı isyana taşıyıp dili ateş bahanesi kılan feryatlar ve ağıtlar, çekilen acıyı dünyaya mahsus olmaktan çıkarıp ahireti de kuşatır hale getirebilir. Sessizce ağlamanın insaniliğine karşı feryad ü figanın şeytanîliği... Seçim bizim.

    Gökleri ve yeri emsalsiz güzellikte yaratan Allah'ın sözün en güzelini kendisine indirdiği Hz. Peygamber, müminleri kulluğun en güzeli olan ihsana davet etmiş, sözde ve davranışta güzel olanı ifa etmeye teşvik etmiştir. "Kendisi güzel olan ve güzelliği seven Allahu Teâlâ." 3, amellerin güzelleşmesinin güzel/sağlam/doğru sözler (kavl-i sedid) (Ahzab,70)'den geçtiğini belirtirken ufkumuzu başka bir cepheden genişletmiştir. Oğlunun derin acısı kor gibi yüreğinde yanarken Hz. Peygamber, çevresindekileri bir iş yapacakları zaman ellerinden gelen gayreti göstererek en güzel şekilde yapmaya yönlendirmiştir. Ölüm gibi hayatın rengini soldurabilecek bir vakıada, geleceğe umutla bakabilmeyi, hayattan kopmamayı öne çıkaran bu anlayış ve hassasiyet Müslümanları kısa zamanda dünyanın en üretken ve derinlikli sanatkârları haline getirmiş, tarihten günümüze, iç güzelliğin dışa yansıdığı eserler ortaya çıkmıştır. Böylelikle, insana, baktığı ve yaptığı her şeyde güzel olanı arama ve aslında bir yandan da kainattaki güzellikleri fark edebilme inceliği kazandırarak kemalat yolunda yeni bir yön tayin edilmiştir. Allah'ın yarattığı güzelliklerle uyum içinde, ilkesini tevhidden alan bu bakış, gündelik hayatı dahi sarıp sarmalayarak estetiğin, dünyadaki tüm güzelliklere yansıyan ilahî bir nitelik kazanmasına sebep olmuştur.

    Rabbimizden, kulluktaki güzelliğe ulaşma çabamızda yeni güzellikler üretenlerden olmayı nasip etmesini diliyoruz.
  4. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Taklit mi, Model Almak mı?


    Yrd. Doç. Dr. A. Hümeyra Aslantürk
    Peygamber'in yaşama tarzı ve ahlaki seviyesi, tebliğ ettiği dinin kabulü ve yayılması bakımından önemlidir. Hz. Muhammed (sav)'in peygamber olmadan evvel sahip olduğu bir takım güzel hasletlerle, peygamberliği süresince tebliğ edip şahsında örneklendirdiği hasletler arasında herhangi bir tezat görülmemektedir. Bu da O'nun ahlakının Kur'ân'ın işaret ettiği ahlaka uygunluğu anlamını taşımaktadır. Mesela; çevresinde dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve sözünde durmasıyla şöhret bulduğu için daha peygamber olmadan kendisine "Muhammedü'l-Emin" denilmişti.

    Önce "insan" olmanın önemini her geçen gün daha iyi kavradığımız çağımızda, Hz. Muhammed (sav)'in önce insan sonra peygamber olduğu gerçeğine bir kere daha eğilmek gerekir. Eğer İslam'ı ve İslam Peygamberini belli zaman ve kültürün sınırlarına mahkum etmek istemiyorsak, artık O'nun öğretisindeki çağlar üstü evrensel nükteyi anlamak zorundayız. Zira iyi bir Müslüman olabilmek için hiç şüphesiz önce iyi bir insan olmak şarttır. İyi insan olmak için ise bir modele ihtiyaç vardır.

    İdeal şahsiyetin oluşumunda model insan olarak Hz. Muhammed (sav)'in gösterilmesi; O'nun şahsiyet özelliklerinin evrensel boyutlarda bulunmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü model insanın şahsiyet prensipleri, geleneksel kültürlerden daha genel ve daha geniş bir perspektifte değerlendirilebilmelidir. Başka bir deyişle; böyle bir insan, zaman ve zemine göre değeri değişmeyen, farklı idrak ve anlayışlarca da vazgeçilmez kabul edilen esaslarla örtüşen bir şahsiyete sahip olmalıdır. Bu da, hangi din ve inanca mensup olursa olsun Allah'a kul olma noktasında eşit olan bütün insanlar için önce "insan" olmanın zaruretini ortaya koymaktadır.

    Şahsiyetin gelişmesi ve eğitilmesi açısından bakıldığında peygamberlerin yüce şahsiyetleriyle, çevrelerindeki farklı seviyelerdeki şahsiyetleri, bulundukları noktadan daima bir üst kademeye çekebilme hasletine sahip oldukları görülür. Hz. Muhammed (sav)'in henüz vahiy almadan önce, bu özelliklerle mücehhez olarak, kavmi arasında uzun bir süre geçirdiğini yeniden hatırlamak gerekir. Şahsiyet; "fıtrî özelliklerin terbiye ile şekillenerek alışkanlık haline getirilmesidir"; davranış ise, kişinin bu alışkanlığını toplum içerisindeki rolüne uygun olarak yansıtmasından ibarettir. Hz. Muhammed (sav) peygamber olmadan önce de üstün bir şahsiyete sahipti. Tarihî vesikalar bunu doğrulayan örneklerle doludur. Kendisine vahiyle dürüstlük emredilmese de dürüsttü, iffetliydi, merhametleydi, iyilik severdi, yalan söylemez, sözünü yerine getirirdi. Allah tarafından emredilmeden evvel de kadınlara karşı nazik ve anlayışlı, bütün çocuklara şefkatliydi. Şahsında ortaya koyduğu bu evrensel değerler, Kur'ân'ın O'nu diğer insanlara misal göstermesine sebep olmuştur.

    İlahî vahye mazhar oluşunun, O'nun vahyi tebliğ ve tebyin etmede olduğu kadar, şahsiyetini de doruklara yükselttiği inkar edilemez. Ancak, kendisinde hiçbir şahsî güzellik bulunmayan birisinin vahiyle şahsiyet kazanmasını kabul edecek olursak, yüce şahsiyete ermek için her birimize vahiy gelmesini beklemeye mahkum oluruz. Halbuki örnek alınacak insanla örnek alan arasındaki potansiyel nefis gücü, iradi tercih kapasitesi, mukayese ve muhakeme etme yeteneği gibi ortak şahsî özellikler sebebiyle, karakter yapısını yükseltme çabalarında tembel davranmada hiç kimsenin mazereti olamaz.

    Asırlardan beri bazı Müslümanların örnek almakla taklit etmeyi birbirinden ayıramadığını görüyoruz. Bunun sebebi, bilgisizlikleri ve kolayı tercih etmeleridir. Oysa Peygamber'e duyulan sevgide, hayatını, şahsiyetini, temel prensiplerini bir takım hurafe ve safsatalarla süslenmiş hikayelerden azade, gerçek hüviyetiyle tanıyıp anlamak şarttır. Çünkü gerçek sevgi sorumluluk ister. Örnek almanın doğru yolu, ağlayarak değil anlayarak sevmekten geçer.

    O'nun insan olma vasfıyla bize bıraktığı doğal özellikleri, bunların tarihî hakikatlerle örtüşmesi ve bu özelliklerin Kur'ân-ı Kerim tarafından onaylanıp Hz. Muhammed (sav)'in şahsında sembolleşerek insanlığa sunulmasının örneklerinden bir kaçını vermek istiyoruz:

    Üstün şahsiyet olmanın en belirgin ve temel göstergesi doğruluktur. Dürüst olan iffetli, iffetli olan müttakî, müttakî olan mümin olabildiğine göre; "Mümin yalan söylemez." derken Peygamber'in yalansız olması kaçınılmazdı. O'nun risaletini ve tebliğini kabul etmemekte direnen Kureyş müşrikleri bile Hz. Muhammed (sav)'in doğruluğundan şüpheye düşmediler. Müşriklerden Ahnes b. Şerik'in Bedir yolunda Ebû Cehil'e; "Ey Ebu'l-Hakem, şurada ikimizden başka bizi işiten hiç kimse yok. Bana Muhammed hakkındaki kanaatini söyle; O doğru sözlü müdür, yoksa yalancı mıdır?" sorusuna Ebû Cehil:

    "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed kesinlikle doğru sözlüdür, asla yalan söylememiştir!" cevabını vermişti.

    Kureyş'in en şöhretli kabile başkanlarının bile evlenme teklifini reddeden, fakat O'nun ahlak ve şahsiyetine hayranlığı sebebiyle bizzat kendisi teklif ederek Hz. Muhammed (sav)'le evlenen Hz. Hatice'nin, ilk vahiy geldiğinde Efendimiz'e söyledikleri O'nun gerek dürüstlük gerekse mükemmel bir şahsiyette bulunması beklenen hasletlerle donanmış olduğunun apaçık delilidir:

    "Ya Muhammed! Senin hiçbir korku ve endişe duymana gerek yok, sakın üzülme! Allah Senin gibi bir kulunu utandırmaz. Ben biliyorum ki; Sen sözün doğrusunu söylersin, emanete riayet edersin, akrabalarınla ilgilenirsin, fakirlere yardım edersin, gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin, felakete uğrayan halka yardım edersin. Sebat et! Allah'a yemin ederim ki, ben Senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ederim."

    Bize zannettiğimizden daha fazla benzeyen ve yakın olan bir insandır Hz. Muhammed (sav)! Kendisini; âlemlere rahmet olmasına rağmen hiç kimseden üstün görmemiş, "Anam-babam Sana feda olsun ya Rasûlallah!" diyecek kadar feragatle sevenleri karşısında bile tevazuundan bir şey kaybetmemiş, kendisini aşırı övenleri de:

    "Hıristiyanların İsa hakkında 'Allah'ın oğlu', dedikleri gibi Beni övgüde aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Siz de benim hakkımda 'Allah'ın kulu ve Rasulü', deyin." diyerek engellemiştir.

    İki cihan peygamberi olmasına rağmen şahsî işlerini başkasına yaptırmamıştır. Bir rivayette Hz. Aişe'ye "Rasûlullah evde ne yapardı?" diye sormuşlar, o da; "Herkes evde ne yaparsa O da onu yapardı. Elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder, koyunlarını sağar, kendi işini kendi yapardı." cevabını vermiştir.

    O, insanlar arasında ayırıma gitmemiş, böyle bir tutum içinde bulunanlara da bunun yanlış olduğunu öğretmiştir ve şöyle buyurmuştur:

    "Biliniz ki, hiçbir Arabın Arap olmayana, Arap olmayan hiçbir kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza asla üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir."

    Kolaylaştırmakla beraber gerektiğinde affedici olmaya da dikkati çeken Rasûlullah, bunun da örneklerini yaşayışıyla, sözleriyle ve Kur'ân âyetleriyle açıklamış, Yüce Allah'ın emir ve tavsiyeleri ışığında kendisiyle beraber başkalarının hayatını da güzelleştirip düzene koymayı amaçlamıştır.

    Hz. Muhammed (sav), hayatının her döneminde kadınlara, kölelere, esirlere, çocuklara ve hayvanlara karşı daima merhametli davranmıştır.

    Ve sabır! Sabrın her güzel ve iyi iş için şart olduğu muhakkak. O güzel insan son derece sabırlıydı. Rabbinden gelene de, kullardan zuhur edene de. Ancak oğlu İbrahim'i kaybetmenin kederiyle gözleri nemlendiğinde bizden herhangi bir baba gibi doğal davranmıştır. Bu doğallığı ile bize evlat acısının insan ruhuna tesir eden dayanılmaz bir duygu olduğunu, böyle bir anda erkeklerin de ağlayabileceğini öğretmekle kalmamış, aynı zamanda boyun eğmenin ve inançlı bir insana yakışmayan taşkın hareketlerden uzak olmanın gerekliliğini de lisan-ı hal ile anlatmıştır. Ebedî olanın yanında fanî olana lüzumundan fazla bağlanmamayı, uzun süren matemler ve haykırışlarla Yaradana isyan etmenin yanlışlığını ifade etmiştir. Meşhur oryantalist M.Watt; "Hz. Muhammed'in (sav) çağdaşları onda hiçbir ahlakî kusur göremediler." diyor. Çağlar sonra da görülememiştir. Görülemeyecektir de! Çünkü O, ahlakı Kur'ân olan ve Kur'ân'da ahlakı medhedilendir.

    Sonuç olarak; Peygamber'in insan olarak bizden biri olması O'nu anlamamızı, bizden üstün olması da O'nu sevmemizi kolaylaştırmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed (sav)'i sevmek ve örnek almak yanında, O'nun bizi hangi şartlarda seveceği üzerinde de samimi bir şekilde durup düşünmek, aynayı bir kere de kendimize çevirerek o mükemmel şahsiyete ne kadar benzeyebildiğimize korkusuzca bakabilmek gerekir. Bir de şöyle düşünelim; O bizimleydi, biz ne kadar O'nunlayız. Bazen müşfik bir baba, bazen bir mürebbî, bazen otoriter bir başkan, bazen adil bir eş olarak gördük O'nu. Ya biz, içinde yaşadığımız çağda, zaman ve zemin açısından bu kadar uzakken gerektiğinde O'na Fâtıma'sı gibi kızı, Ali'si gibi evladı, Zeyd'i gibi hizmetkârı, Ebû Bekr'i gibi dostu, Hatice'si gibi kader arkadaşı olabiliyor muyuz? Ya da, şayet O bizim yerimizde olsaydı günümüz şartlarında Kur'ânî öğretiye uygun şekilde nasıl yaşardı! Acaba O'nun yanında yer almış olsaydık çevresindeki insanlardan hangisi gibi olurduk? İnananların zihninde yeniden var olması gereken bu otokritik sayesinde O'nu anlamanın ve sünnetine uymanın güncelleşmesi konusunda önemli bir adım atılmış olacaktır.
  5. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Bir Vadi Bağışlamak


    Meral Günel

    Model insan olarak Hz. Peygamber, sözleri ve uygulamaları ile Müslümanlara günlük yaşamda rehberlik edecek davranış örnekleri sergilemiş ve ashabının inanılmaz çabası sonucu bunlar kaydedilerek sonraki nesillere de yol göstermeye devam etmiştir. Hz. Peygamber'in nasıl davrandığı hakkında bilgimizin olmadığı hemen hiçbir durum yoktur. Duygu ve düşüncelerini nasıl ifade ettiği, insanlarla ilişkileri ve insanların bu tutum ve davranışlar karşısında nasıl etkilendiğine dair davranış örnekleri O'nu daha yakından tanımamıza ve hayatımıza dahil edecek şekilde rehberliğinden istifade etmemize imkan verecektir.

    Hz. Peygamber'in herhangi bir konudaki tutumunu anlatan çok sayıda rivayetin bulunması, şartları göz önünde bulunduracak tarzda davrandığını gösterir. O'nun cömertliğini ifade eden sayısız örnek bulunmasına rağmen sadece birini zikretmek bile O'nun ne kadar cömert olduğunu ve kemalinin derecesini göstermeye yeterli olacaktır:

    Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, henüz Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Rasûlullah'ın yanından ayrılmamıştı. Allah Rasûlü'nün Cîrâne'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada Safvan da O'nun yanında dolaşıyor, develer, davarlar ve çobanlarla dolu vadiye hayran hayran bakıyordu. Hz. Peygamber onun bu halini göz ucuyla takip ediyordu. Ona hitaben:

    -"Ebû Vehb! Vadi çok mu hoşuna gitti?" diye sordu. Safvan:

    -"Evet" dedi. Rasûl-i Ekrem:

    -"O vadi de içindekiler de senin olsun!" buyurdu. Bunun üzerine Safvan kendini tutamadı:

    -"Bir peygamberden başka hiçbir kimsenin kalbi bu derece cömert olamaz." dedi ve Müslüman oldu. Daha sonra Kureyş'in yanına döndü ve onlara:

    -"Ey kavmim! Müslüman olun. Vallahi Muhammed (sav) öyle ihsanda bulunuyor ki yokluktan ve yoksulluktan hiç korkmuyor." dedi.

    (Vâkıdî, II, 854-855; Müslim, Fedail 57-58)

    Kaynaklarda yağan yağmurlardan bile daha cömert olarak tavsif edilen Hz. Peygamber, cimriliği insanı küçük düşüren bir huy olarak görmüş, hayatı boyunca borçlanma pahasına da olsa ihtiyaç sahiplerine el uzatmaktan geri durmamıştır.

    Cömertlik Allah'ın ahlakıyla ahlaklanabilen kimselerin harcıdır. Gösteriş yapmadan, kimseyi incitmeden, yapılanı başa kakmadan, sahibince değerli olan maldan, karşılık beklemeden yapıldığında anlam kazanır. Cömertlik, vermek için birisinin bir şey i istemesini veya hak etmesini beklemeden verebilmektir.

    Çöl hayatının ağır şartları, kabile yaşantısı sürdüren Araplar da kendine özgü bir ahlak anlayışı geliştirmişti. Toplumsal dayanışmayı hedefleyen değerlerin başında da cömertlik geliyordu. Öyle ki, cömertlik kabile başkanı seçerken adaylarda aranan en önemli özellikler arasında yer alıyordu.

    İslam bu konuda da kendi rengini ortaya koymuş, insanın dünyadaki konumunu ve sahip olduklarına bakış açısını tanzim ederek işe başlamıştır. Mal ve mülkün gerçek sahibini Allah Teâlâ olarak gören insan bu dünyada emanetçi olarak bulunduğunu idrak edecek, iki önemli imtihan vesilesinden biri olan malın (diğerinin evlatlar olduğu belirtilir -Kur'ân-ı Kerim, 64/15-) kullanımında keyfi davranamayacak, israftan uzak duracağı gibi Allah yolunda yapılacak hiçbir harcamayı erteleyemeyecektir.

    Bu rivayet bizlere, İslam adına yapılacak harcamalarda, muhatabın Müslüman olmasa da dikkate alınması gerektiğini, bir insanın gönlünü kazanmanın maddi kazanımlardan daha önemli ve öncelikli olduğunu öğretiyor. İslam'a davette hiçbir insanı atlamamak gerektiğini, gönül kazanmanın bir yolunun mutlaka bulunabilineceğini gösteriyor. Bu konuda bir problem yaşanıyorsa kusuru muhatapta aramadan önce insanların hassasiyetlerini dikkate almanın da gerektiğini düşündürüyor. Nitekim Hz. Peygamber'in dünyevi olan karşısındaki bu üst duruşu, sahip olduğu mal-mülk üzerinden kendi varlığını anlamlı bulan Safvan'a (ve onun şahsında benzerlerine) gerçekten değerli olanın ne olduğunu ve hedefinin de güç ve iktidar sahibi olmak olmadığını göstermiş olmalıdır.

    Herkesin gönlüne giden yol farklıdır.

    Herkesin önem verdiği şeyler belki de o kadar değerli değildir, size basit gelen bir fedakarlık başkalarının gözünde değerinizi artırabilir, ön yargıları kırabilir
  6. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    İnsanlara Değer Vermesi


    Meral Günel
    Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre siyah bir kadın –veya siyah bir genç- Mescid-i Nebevî’yi süpürürdü. Bir ara Rasûlullah onu göremeyince nerede olduğunu sordu.

    -"Öldü";, dediler. Hz. Peygamber :
    -"Bana haber verseydiniz ya!"; buyurdu. Sahabîler o kadını –veya genci- önemsememişlerdi. Rasûl-i Ekrem sözüne devamla "Bana mezarını gösterin."; buyurdu. Mezarını gösterdiler. Rasûlullah onun cenaze namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu:
    -"Bu kabirler orada yatanlar için zifirî karanlıktır. Üzerlerine kılacağım namaz sebebiyle Allahu Teâlâ onların kabirlerini aydınlatır.";

    (Buharî, Cenaiz 67; Müslim, Cenaiz 71)



    İnsanları peşin hükümlerle değerlendirmek çoğu zaman bizi yanıltır. Ashab-ı Kiram’ın, o altın neslin dahi böyle bir değerlendirme sonucu yanıldığını görüyoruz. Bu yanılma, bahsi geçen kişiyi önemsemeyip, cenazesini Rasûlullah’a bildirmeye değer bulmamaya sebep olmuştur.

    Çoğu kaynaklarda Ümmü Mihcen adında siyahi bir kadın olduğu zikredilen bu kişiye, yaptığı iş ve teninin rengi dolayısıyla değer verilmemişti. Hz. Peygamber, kendisine ölümünün bildirilmeyişine sitem etmekle, insanın taşıyacağı insani değeri yaptığı işin ve ırkının belirleyemeyeceğini vurgulamış olmaktadır. Kim bilir, belki de o hanım Hz. Peygamber nezdindeki değerini Mescid-i Nebevî’yi süpürdüğü için elde etmişti. Unutmamalıdır ki, başkalarını küçük görmek şeytanın mesleğidir.

    İdaresi altında çeşitli insanlar bulunan bir kimse, önemli önemsiz demeden tüm personeliyle ilgilenmeli, toplumsal duyarlılık zeminini kaybetmemelidir. Bazen önemsiz ve değersiz görünen işler insanın manevi derecelere ulaşmasına vesile olabilir. Yapılacak her iyilik, hangi statüde olursa olsun, insanı umulmadık iklimlere taşıyabilir. "Her geçeni Hızır bilmek"; adına çevremize gören gözlerle bakabilmek bizi daha insan kılabilir.
  7. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hz. Peygamber'in Uygulamalarında İnanç Hürriyeti


    Doç. Dr. Adem Apak
    Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde akletme, akıl yürütme, düşünme, tefekkür etme fiillerini öğütleyen pek çok âyet vardır. Bu âyetlerde verilmek istenen mesaj, insanların hiç bir baskı ve zorlama olmaksızın akılları vasıtasıyla düşünmeleri, hadiseleri değerlendirmeleri ve doğruyu ancak kendi zihnî gayretleriyle bulmalarıdır. Fakat bir fikrin/inancın sadece zihinde, düşünce seviyesinde kalması bir anlam ifade etmez. Aslolan, düşüncenin hiç bir baskı ve kısıtlamaya maruz kalmadan ifadeye dönüşmesi, açıklanması, yayılması, fiiliyata geçirilmesidir.

    İslam, fikir hürriyetini bir hak olarak vermenin yanında, inananları fikirlerini açıklama noktasında da sorumlu tutmaktadır. Zira fikir hürriyeti, dinin önemli bir prensibi olan "emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker"in 1 gerçekleşmesi için de gereklidir. Eğer bir toplumda ifade hürriyeti yoksa bu tavsiye/emir/hüküm insanlar tarafından hakkıyla uygulanamaz; insanlar ne iyiyi emredebilirler, ne de kötülükten sakındırılabilirler.

    Düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti, aynı zamanda din ve inanç hürriyetini de temin eder. Zira din ve inanç; insanın vicdanıyla ilgili bir husustur ve hiçbir güç ve zorlama onu etkileyemez. "Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır." 2 âyeti zorlama ile inancın bir arada bulunmasının mümkün olmadığını gösterir. İnsanları yaratan ve onlara her türlü nimeti veren Allah bile hiç bir zorlamaya yönelmeksizin, kendi yarattığı insanlara, kendisine inanıp inanmama hürriyeti vermişken 3, kulların kendilerini bu konuda yetkili görmelerinin anlamsızlığı ortadadır.

    İlahî mesaj insanlara açık olarak iletildiği zaman, peygamberin vazifesi tamamlanmış olur ve o, artık tebliği ulaştırdığı insanların yaptıklarından sorumlu değildir. Hak ile batılı birbirinden ayırdıktan sonra muhataplarını zorla imana getirmek onun görevi değildir. Kur'ân bu gerçeği Hz. Peygamber'e hitaben şöyle bildirir:

    "Ey Muhammed! Sen öğüt ver, çünkü Sen ancak öğüt verirsin. Onların üzerine zorlayıcı değilsin." 4

    "Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz Seni onların üzerine bekçi göndermedik, Sana düşen sadece tebliğdir." 5

    "Biz bu kitabı insanlar için Sana hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse, kendi yararınadır, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onlar üzerine vekil değilsin." 6

    "De ki, Hak (bu Kur'ân) Rabb'inizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin." 7

    "Peygamber'e düşen sadece açık bir şekilde duyurmaktır." 8

    "De ki, ey İnsanlar işte Rabbinizden gerçek geldi. Artık yola gelen, kendisi için gelir, sapan da kendisi zararına sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim." 9

    Bu âyetler İslam'ın inanç hürriyetine bakışını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. İslam'ı kabul veya red noktasında hiç kimse zorlama altında değildir. İnanç zorla kabul ettirilmeye çalışılırsa, o zaman insanın sorumluluğunun, seçme hürriyetinin, ilahî adaletin, ceza ve mükafatın, dünyanın bir imtihan yeri olmasının da bir anlamı kalmayacak, hesap gününden söz etmek, ahiretten, cennet ve cehennemden bahsetmek mümkün olmayacaktır.

    Hz. Peygamber din ve vicdan hürriyetiyle ilgili uygulamaları, yukarıda özet olarak ortaya koymaya çalıştığımız teorik esaslar dahilinde gerçekleşmiştir. Bu esaslar sadece Hz. Peygamber değil, aynı zamanda daha sonra halifeler dönemi başta olmak üzere bütün Müslüman devlet idarecilerinin dinen uymaları gereken talimat niteliğinde olmuştur. Bu hususlar gereğince yöneticiler İslam'a girmeyen insanların, yani gayr-i müslimlerin zorla dine kazandırılması yoluna gitmemişler, onları kendi inançlarıyla başbaşa bırakmışlardır. Bu sayededir ki, tarih boyunca çeşitli İslam ülkelerinde gayr-i müslim azınlıklar varlıklarını daima koruyabilmişlerdir.

    Müslümanların diğer dinlerin mensuplarına yönelik davranışları Kur'ânî öğreti ve Rasûlullah'ın uygulamalarından ilham almaktadır. Daha önce de işaret edildiği gibi, Kur'ân samimi gerekçelerle inanç hürriyetini destekler. Kur'ân'da, Allah'ın insanı yarattığı, imanı kabul veya red hususunda onu serbest bıraktığı, bunu kendi rızasıyla yaptığı, tekrar tekrar ifade edilir.

    Hz. Peygamber İslam'ı insanlara tebliğ ettikten sonra onları vicdanlarıyla baş başa bırakmış, iman edenleri din kardeşi olarak kabul etmiş, İslam'ı kabul etmeyip eski inançları üzerinde kalmak isteyenlere karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmamış, onların inançlarına sadece saygı göstermiştir.

    Gayr-i müslimlere tanınan din ve vicdan hürriyeti; inanç hürriyeti, dinî ayin, ibadet ve öğrenim hürriyeti gibi alanlarda kendini gösterir. İslam dini herşeyden önce gayr-i müslimlere kendi inançlarını koruma izni vermiştir. Hz. Peygamber'in, Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra düzenlediği Medine Sözleşmesi'nin 25. maddesi özellikle bu konuya hasredilmiş ve şöyle denilmiştir:

    "Benû Avf Yahudileri, müminlerle birlikte olarak bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek bizzat kendileri, gerekse mevlaları dahildir."

    Allah Rasûlü'nün gayr-i müslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti konusunda en detaylı bilgiler, O'nun Necran Hristiyanlarıyla ilgili uygulamalarında yer alır. Hz. Peygamber, Medine'ye gelen Necran heyetini İslam'a davet ettiğinde, onlar çağrıyı kabul etmemişler, bununla birlikte cizye ve haraç ödemeleri şartıyla bir anlaşma imzalamışlardır. Anlaşmanın konumuzla ilgili bölümü şöyledir:

    "Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allah'ın himayesi ve Rasûlullah Muhammed'in zimmeti Necranlılar ve onların tabileri üzerine haktır. Hiç bir piskopos kendi dinî vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışına başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir...";

    Hz. Peygamber'in Necran halkı ile yaptığı bu anlaşmadan sonra ülkelerine dönen heyet başkanı ve heyetin din adamı kısa süre sonra tekrar geri gelerek Müslümanlıklarını açıklamışlardır. Onların davranışında Hz. Peygamber'in kendilerine daha önce gösterdiği hoşgörü ve din hürriyetinin etkisinin olduğu muhakkaktır.

    Hz. Peygamber Necranlılara olduğu gibi Yemen halkına da geniş din serbestliği tanımıştır. Bölge idarecisi Muaz b. Cebel'e gönderilen talimatnamede Yemenliler'e şu şekilde hitab edilmektedir:

    "Ben Muaz b. Cebel'i, sizi hikmet ve iyi söz ile Rabb'inin yoluna davet etmesi için gönderdim. O, Allah'ın razı olduğu şeyi kabul edecek, olmadığı şeyi reddedecektir. İçinizden her kim Allah'ın birliğini ve Muhammed (sav)'in O'nun kulu ve peygamberi olduğunu kabul eder ve tam bir teslimiyetle İslam' a girerse, o kişi Müslümanların tüm haklarını elde etmiş ve onların sorumluluklarını yüklenmiş olur. Kim de cizye vermek suretiyle eski dini üzerinde kalmak isterse, o kendi dini üzerine bırakılır. Bu halde o kimse Allah'ın, onun peygamberinin ve müminlerin koruması altındadır; öldürülmez, esir edilmez, kendisine gücünü aşan sorumluluk yüklenmez ve dinini terketmesi için kendisine bir baskı yapılmaz."

    Gayr-i müslimlere tanınan dinî ayin ve ibadetlerini icra etme hürriyeti zaruri olarak kilise, havra vb. gibi mabedlerin korunmasını da ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü kendisiyle görüşmek amacıyla Medine'ye gelen ve ibadet etmek istediklerini beyan eden Necran heyetine Medine mescidini göstermiş, onlar, Müslümanların ibadet ettikleri bu kutsal mekanda ayinlerini icra etmişlerdir. Hz. Peygamber'in Necran Hıristiyanlarıyla yapmış olduğu zimmet anlaşmasında onların mabetlerine dokunulmayacağı da yukarıdaki metinde açıkça belirtilmişti. Ayrıca gayr-i müslimlere, dinlerinin esaslarını öğrenme, çocuklarına öğretme hürriyetinin tanınmış olduğunu da aynı metinlerden çıkarmamız mümkündür. Zira din ve vicdan hürriyeti; ibadet hürriyeti, dini yaşama, yayma ve öğretme hürriyeti bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Bu hürriyetlerden her hangi birinin ortadan kaldırılması veya kısıtlanması genelde inanç hürriyetinin zedelenmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle bir piskopos, papaz veya rahibin görev yerinin dahi değiştirilmeyeceği garantisi veren Hz. Peygamber'in onların inançlarını yayma ve öğretme hürriyetlerini tanımamış veya kısıtlamış olması düşünülemez.

    Gayr-i müslimler, yine din ve vicdan özgürlüğünün tabii sonucu olarak aile, borçlar, miras gibi özel hukuk alanlarında ve şahsi hakların gerektirdiği diğer hukuki konularda tam bir serbestlik içinde olmuşlardır. Onlara, hukuki ihtilaflarını, kuracakları cemaat mahkemelerinde kendi mevzuatlarına göre çözme imkanı tanınmış ve bu hak din ve vicdan hürriyetinin bir gereği sayılmıştır. Nitekim Allah Rasûlü, Hendek savaşı esnasında Mekke müşrikleriyle anlaşıp Müslümanlara ihanet eden Kureyza Yahudilerini İslam hükümlerine göre değil, Yahudi şeriatına göre cezalandırmıştır. Zimmilere tanınan hukuki ve kazaî muhtariyet, Hz. Peygamber'den sonraki İslam tarihi sürecinde de düzenli bir şekilde uygulanmıştır.
  8. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hurafeler Karşısında Hz. Muhammed (sav)


    Prof. Dr. İbrahim Sarıçam
    Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Din dışı alanlarda görülmekle birlikte dinî konularda daha yaygındırlar. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hıristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedir. Önceki dinlere ait kültürlerden bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, uluhiyet, gayb, uğur-uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi belli başlı hurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.

    Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülür. Ancak sayısız hurafe ve halk inançlarının coğrafi sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir.

    Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah'tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar, açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır.

    Hz. Peygamber'in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehaneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde batıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Cahiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerle fal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber'in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.

    Hz. Peygamber, su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanı sıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gaibden haber verdiğini iddia eden kâhinlere müracaatı yasaklamıştır. Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahabi, kendisine "Biz birtakım şeyleri cahiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk." deyince "Kâhinlere gitmeyin." buyurmuştur. Adı geçen şahsın "Uğursuzlukta bulunuyorduk" demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini ve niyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya "Kâhinler birşey değildir."; demiştir. Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim "böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkar etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini."; bildirmiştir.

    Hz. Peygamber, İslam'da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir. Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.

    İslam öncesinde Araplar, bafşta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi ruhani varlıklara taparlardı. Bunun yanı sıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun cahiliye inancı olduğunu söylemiştir. Araplar güneşin melek olduğunu, şeytanların putları mekan edindiklerini kabul ederlerdi. Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, ve yahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı. Hz. Peygamber bu tür inançların batıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabelerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine cahiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da "'Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü derdik." cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için." der.

    Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne, onları yollarından saptırıp helak ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsanevi bir varlık olan "Ğûî" hakkında Hz. Peygamber "Gûî yoktur." buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin batıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, cahiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayaletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir.

    Hz. Peygamber, Arapların Kâbe ve Mekke'nin kutsallığıyla ilgili inançlarını hurafelerden arındırmıştır.

    İslam'ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekilde putperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslam buna şiddetle karşı çıkmıştır. Sihir-büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış, hatta bir sözünde Allah'a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir. Sihir yapanın imanının zayi olacağını bildirmiştir. Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.

    Hz. Peygamber'in 9. ve 10. hicri yıllarda yoğun bir şekilde Medine'ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslam'ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Esed kabilesi heyeti kuşları azarlamak, onların isimlerinden, seslerinden ve geçişlerinden anlamlar çıkarmak, taşları işaretleyip avuçlarında sallayarak birtakım anlamlar çıkarmak ve kehanet gibi uygulamaların hükmünü sorduklarında Hz. Peygamber bütün bunları yasaklamıştır.

    Sonuç olarak, Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir
  9. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Yönetici Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav)


    Doç. Dr. Ahmet Özel


    Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik misyonu, ferdî ve manevi hayatın olduğu kadar sosyal ve maddi hayatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı, her iki alanda da insanlara kılavuzluk yapmayı kapsamaktadır. Müslümanlar inançları gereği Hz. Peygamber'in her iki alandaki kılavuzluk ve otoritesini kabul etmekle birlikte, İslam dünyasında O'nu tanıma ve anlama konusunda genellikle yeni bir sosyal düzenin kurucusu olarak gösterdiği faaliyetlerden çok ferdî ve manevi hayata kılavuzluğuna alaka duyulmuş, hayatıyla ilgili literatür de daha çok bu istikamette gelişme göstermiştir. Esasen tarih boyunca Müslüman toplumlarda sosyal hayatın Kur'ân ve sünnette belirlenen temel esaslar çerçevesinde şekillenmiş bulunması da insanların bu yönelişlerinde etkili olmuş, manevi olgunluk, erdemli bir ferdî hayat kadar düzenli ve huzurlu bir sosyal hayat için de ulaşılması gereken bir amaç olarak görülmüştür. Batı dünyasında ise din ile hayatın maddi alanlarını birbirinden ayıran yaygın telakki çerçevesinde peygamberliğin yalnızca ferdî ve manevi hayata kılavuzluk şeklinde kabul edilmesi, Hz. Peygamber'in sosyal misyonu ve tarihî rolünün kavranmasında karşılaşılan ciddi zorlukların başında gelmekte ve dolayısıyla Rasûlullah sosyal ve siyasal hayata fazla angaje olmuş görülmektedir. Bir diğer problem de Batı'nın yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı ve savaştığı rakip bir uygarlığın kurucusu olarak Hz. Peygamber hakkında ortaçağ boyunca teşekkül eden önyargılardan ve menfi tasavvurdan hala kurtulamamış olunmasıdır.

    Dünya çapında büyük yankılar uyandıran bir hareketin önderi olarak Hz. Peygamber'in olağanüstü başarısı, manevi ve maddi olmak üzere iki saikle izah edilmeye çalışılmıştır. Genelde din alimlerinin ve diğer Müslümanların benimsediği birincisi, Allah tarafından peygamber olarak seçildiği ve dolayısıyla başarısının ilahî kaynaklı olduğu; Batılı araştırmacılarla tarihçilerin izlediği ikincisi ise başarısının tarihî ve diğer tecrübi sebeplere dayandığı, bu konuda dikkat çekici liderlik vasıfları ve karizmatik şahsiyetinin etkili olduğu yolundadır. Hz. Peygamber'in İslam'da örnek kabul edilen ideal kişiliği ile tarihî kişiliğini yansıtan iki yönü zorunlu olarak birbiriyle çelişmez; aksine bunların her biri kendi araştırma yolunu ve analiz yöntemini izleyen iki ayrı sorgulamayı gerektirir. Allah'ın, elçisine yardım ve desteği inanan için tartışılmaz olmakla birlikte Rasûlullah'ın başarısını izahta sahip bulunduğu üstün vasıfları göz ardı etmek, O'nun bir insan olarak büyüklüğünü sadece ilahî mesajı nakleden önemsiz bir vasıta seviyesine düşürme riskini taşır.

    Rasûlullah'ın bütün üstün yetenek ve vasıflarıyla birlikte herhangi bir insan gibi yaşadığına ve tabiatüstü özelliği bulunmayan bir insan gibi diğerlerince izlenebilecek örnek bir hayat sürdüğüne işaret etmek gerekir. Aksi halde O'nun hayatı Kur'ân-ı Kerim'de de belirtildiği üzere insanlık için mükemmel bir örnek olarak mülahaza edilemezdi. O karakter, ahlak, arzu ve eğilimleri farklı olan bütün insanlara bir rehber olarak gönderildiğinden bunların bütün ferdî ve sosyal ihtiyaç ve sorunlarını giderecek bir ruhi ve fikrî olgunlukla donatılmıştı. İzlediği siyaset de bütün fert ve toplumları kapsayan ve bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşıyordu. Hz. Peygamber'in insanlık tarihinde siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal alanlarda ortaya koyduğu değerleri bilfiil uygulamayı başardığı bilinen tek peygamber ve lider olması da bu beşerî kılavuzluk ve önderlik misyonunun bir gereğidir.

    Hz. Peygamber'in görevi sadece kendisine verilen vahyi tebliğ etmekten ibaret değildi; tebliğ ettiği dine insanları davet etmek, dinin esaslarını açıklayıp bizzat yaşamak 1, gönderildiği toplumu bu doğrultuda yönetip yönlendirmek 2 ve yeni bir toplum modeli oluşturmak da O'nun görevleri arasındaydı. Zira peygamberliğin amacı yalnızca belli esasları insanlara bildirmek değil, ferdî ve toplumsal planda bir dönüşümü de sağlamaktır.

    Allah Rasûlü, bir insan, bir kul olmakla birlikte kendisine verilen misyon ve bu misyonun kazandırdığı manevi şahsiyet, O'nu diğerlerinden ayırmaktadır. Kur'ân-ı Kerim bir taraftan Hz. Peygamber'in beşerî tabiatına vurgu yaparken diğer taraftan da O'nun diğer insanlar arasındaki özel statü ve otoritesini kesin şekilde belirtir. Allah'ın kendisine itaatle birlikte O'na itaati de emretmesi ve eğer inanıyorlarsa insanların anlaşmazlık konularını hükme bağlamak için Allah'a ve elçisine götürmelerini emretmesi 3 , siyasi ve hukuki alanlarda O'nun otoritesini kabulün, imanın bir gereği olduğunu ve bu iki itaatin esasta birbirine bağlı bulunduğunu da gösterir. Daha önceki peygamberlere Allah tarafından hikmet (bilgelik) ve mülk (hükümranlık) bahşedildiğinin belirtilmesi 4, bunların bir peygamber olarak O'nun için de söz konusu olduğunu ima eder. Ancak Kur'ân'da Hz. Peygamber için mülk tabiri yerine hükm kelimesi kullanılmıştır. Nitekim Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir rivayette kaydedildiği üzere Allah Teâlâ Rasûlullah'ı "hükümdar-peygamber" ile "kul-peygamber" olma arasında muhayyer bırakmış, O da Cebrail'in Allah'a karşı tevazu göstermesi yolundaki tavsiyesi üzerine "kul-peygamber" olmayı tercih etmiştir 5. Hz. Peygamber bir defasında huzurunda bulunan birinin korkuyla titremesi üzerine "Sakin ol, ben hükümdar değilim." buyurmuştu 6.

    Hz. Peygamber'in örnek bir İslam toplumu kurması, ancak otoritesi sayesinde mümkündü. Yukarıda belirtildiği üzere ümmetin lideri olarak O'nun Müslümanlar üzerindeki otoritesi Kur'ân'da hükm ve türevleri ile ifade edilmiştir 7. Bu âyetler Hz. Peygamber'e itaatin somut ifadesini, O'nu hakim kabul edip verdiği hükmü tartışmasız benimsemek şeklinde ortaya koyar. Allah'a itaat Hz. Peygamber'e itaatin temeli olurken, Hz. Peygamber'e itaat da Allah'a itaatin tek görünür kanıtıdır: "Kim Peygamber'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur." 8. O'nun peygamberlik görevi tamamen fikrî ve ruhi öğütle sınırlı olmayıp bir İslam toplumu (ümmet) kurma amacına bağlı olarak sosyal, politik ve askerî faaliyetleri de kapsadığından, kendisine itaat sadece ibadet vs. alanında değil, sosyal hayatta da söz konusudur. Bu sebeple Medine döneminde inen âyetler sadece dinî alanda değil sosyal, siyasal, ekonomik ve askerî alanlarda da süratli bir kurumlaşmanın gerçekleşmesine, dinamik bir toplumsal yapının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

    Batı dünyasında yine birçok Batılı tarafından temelsiz, insafsız ve hatta gülünç bulunmasına rağmen, bazı yeni önyargılarla birleşerek kısmen varlığını sürdüren Hz. Peygamber'in şahsına yönelik asılsız ve çirkin sıfatlarla yüklü geleneksel olumsuz imaj çerçevesinde, Mekke döneminde müsamahalı ve nazik bir mübelliğ iken Medine döneminde elde ettiği güçle siyasi bir şahsiyet haline geldiğine ve şiddete meylettiğine, asıl amacının siyasi olduğuna dair iddialar da ileri sürülmüştür.

    O’nun Batı'daki yaygın Hz. İsa imajından farklı olarak daha önceki bazı peygamberler gibi yeni bir sosyal düzen kurma misyonunu da yüklenmiş olmasını kavrayamamaktan ve o günkü tarihî ve siyasi şartları tarafsız olarak değerlendirememekten kaynaklanan bu tür iddialar, diğer bazı Batılı araştırmacılar tarafından temelsiz bulunarak eleştirilmiştir. Rudi Paret, tarihçilerin Hz. Peygamber'i Hristiyan bakış açısı ve kendi hükümranlığının bu dünyaya ait olmadığını söyleyen Hz. İsa'nın ortaya koyduğu model ile değerlendirme hatasına düşmemeleri gerektiğini belirtir. Ona göre Medine döneminde Arap-İslam ümmetinin gerçekleşmesi sürecinde Rasûlullah asla kuvvet saikiyle hareket etmedi; aksine, derin bir tevazuyla en büyük askerî ve siyasi başarılarını da Allah'ın sayesinde olmuş gördü. O'nun temel hareket tarzında hiçbir değişiklik olmadı, görev anlayışı eskiden ne idiyse öyle kaldı. R. Bosworth Smith ve Edith Holland gibi müellifler Medine dönemindeki şartlar ve zaruretlerin Hz. Peygamber'in kuvvet kullanmasını gerekli kıldığını belirtirler. Hatta İngiliz E. Holland, ülkesinin Almanlarla çatıştığı bir ortamda 1914 yılında neşredilen kitabında, Hz. Peygamber ve ashabını örnek göstererek inançları uğruna canları, malları ve sahip oldukları her şeyi vermeye hazır olan ilk Müslümanların hamiyetini arzuladıklarını belirtir. Her insanın kendisini ve malını korumak ve düşmanının saldırısını savmak hakkına sahip olduğunu belirten Edward Gibbon, Hz. Peygamber'in barışçı ve hayırhah bir misyonu icra ederken kendi hemşerilerinin haksız sürgün ve soygununa maruz kaldığını; bağımsız bir toplum tercihinin Mekke muhacirini hükümdar seviyesine yükselttiğini ve onun ittifaklar kurmak ve savunma savaşı yapmak hususunda tam selahiyete sahip olduğunu söyler.

    Birçok Batılı yazar ise aslında Hz. Peygamber'in manevi yönünün, peygamber olma özelliğinin beşerî faaliyetlerine her zaman baskın geldiğini, devlet adamlığı vasfının ikinci planda kaldığını ve asıl manevi rolü çerçevesinde şekillendiğini dile getirmekte, O'nu bu rolünden soyutlayarak sadece başarılı bir devlet adamı olarak gösteren veya Mekke ve Medine döneminde iki farklı şahsiyet portresi çizdiği şeklindeki bakış açısının hatalı olduğunu, tarihî gerçeklerle bağdaşmayan bu yaklaşımın sadece Peygamber'i yanlış takdim etmekle kalmadığını, İslam'ı anlamada da yanlışlığa yol açacağını belirtmektedirler.
  10. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hz. Peygamber'in Müşriklerle Yaptığı Anlaşmalar


    Prof. Dr. Mehmet Ali Kapar


    Hz. Peygamber'in İslam'ı tebliği sırasında Mekke ve Medine'de muhtelif din mensuplarıyla münasebeti olmuştur. İslam bir sulh dini olduğu için Rasûlullah da muhataplarını İslam'a davette daha çok antlaşma yolunu tercih etmiştir. Arabistan toplumunun ekseriyetle Müşriklerden meydana geldiği dikkate alınırsa Hz. Peygamber'in de nübüvveti boyunca en çok Müşriklerle meşgul olduğu görülür. Ancak "Müşrik" adı verilen toplumun bilhassa İslam Tarihi açısından muhtevasını belirlemek için önce bu kelimenin lügat ve ıstılah manalarını verelim.

    Müşrik lügatta, «ortak koşmak» anlamına gelen «şerike» fiilinden türemiş bir kelime olup, «Allah'a ortak koşan, Allah'fa küfreden» manasında kullanılır. «Mirasta ve alışverişte ortaklık» anlamına da gelen şirk, ayrıca «riya, nifak, Allah'tan başkasına yemin, herhangi bir şey i uğursuz saymak, hadiselerin meydana gelişlerini adi sebeplere bağlamak» manalarını da taşımaktadır.

    Istılahta ise Müşrik, açıktan açığa Allah'a ortak koşan, sayısız ilahlara inanan, Müslüman, Yahudi, Sabiî, Hıristiyan ve Mecusi olmayan, şirki din olarak kabul eden, putlara tapan Arap Müşrikleri (putperestleri)dir.

    Kur'ân'da, İslamiyet’in zuhuru esnasında Arabistan'daki mevcut dinler zikredilirken Müşrikler ayrı bir grup olarak bildirilmiştir. Hz. Peygamber devri dikkate alınırsa, Ehl-i Kitab olan Yahudi ve Hıristiyanlarla evlenmek ve kestiklerini yemek helal kılındığı halde, Mecusi ve Sabiîlerden cizye alınmasına mukabil onların kadınlarıyla evlenmek ve kestiklerini yemek yasaklanmıştır. Halbuki Müşrik telakki edilen Arap putperestlerinden ise, diğer din gruplarına tanınan imtiyazlardan tamamen farklı olarak ne cizye alınmış, ne kadınları nikah edilmiş ne de kestikleri yenilmiştir. Bu manada Arap Müşrikleri, mürtedlerle eşit mütalaa edilmektedir. Yani Müşriklerle Müslüman olmadıkları takdirde cizye imtiyazı tanınmaksızın kendileriyle harp edilmiştir.

    Hz. Peygamber Mekke döneminde İslam'ı kendi kavmine tebliğ ederken Müşriklerin bütün eza ve cefalarına sabretmiştir. Kavminin işkenceleri karşısında daima bir sulh antlaşmasının özlemini çeken Hz. Peygamber, cahiliye devrinde Mekke'nin bozulan asayişini düzeltmek için kurulmuş olan Hılfu'l-Fudûlü hatırlayarak antlaşma zeminini daima açık tutmuştur.

    Hz. Peygamber Medine'ye hicretinin ilk günlerinden itibaren Ensar ve Muhacir arasında kardeşlik bağını tesis etmiş, İslam Tarihinde ilk anayasayı hazırlayarak Medine Devleti'ni kurmuştur. Daha sonra komşu Müşrik kabileler ve Arabistan dahilindeki diğer Müşriklerle bir çok gayeye istinaden antlaşmalar yapmıştır.
  11. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hz. Peygamber'in İttifak, Teminat ve Anlaşmalarındaki Diplomatik Taktikler


    Prof. Dr. Salahattin Polat
    Tarih boyunca devletlerarası münasebetlerde antlaşmalar önem itibariyle savaştan sonra ikinci sırayı teşkil eder. Adeta tarihin seyri savaş ve antlaşmalarla tayin edilmiştir.

    Hz. Peygamber’in antlaşmalarında hangi gayeleri esas aldığını tesbit edebilmek, O'nun diplomasisine hakim olan ruhu ve temel ilkeleri bilmeye bağlıdır. İslam toplumunun müessisi ve lideri olarak O'nun amacı, ilahî talimatların kendi toplumunda yaşanmasına zemin hazırlamak ve getirdiği mesajı mümkün olan her vesileyle temas kurabildiği fert ve toplumlara ulaştırmaktır. O'nun antlaşmaları da her şeyden önce bu açıdan değerlendirilmelidir. O, başka bir siyasî ünitenin içişlerine müdahale ederek sömürmek veya antlaşmalar yoluyla paktlar oluşturarak insanlar üzerinde hegemonya kurmak sevdasında değildi. O, anlaşmaların sağladığı huzur ve güven ortamında İslami tebliğin daha etkili olacağını biliyordu. Dinin her şeyden önce bir inanç sistemi olması hasebiyle toplumlara ancak fertlerin kalbinden girilebilirdi. Bu yüzden O, tebliğine ve davetine engel olmayanlara veya bu amaçla fitne çıkarmayanlara hiçbir zaman zor kullanmamış veya savaş açmamış, bedenlerin değil gönüllerin sultanı olmayı esas almıştır.

    Kur'ân-ı Kerim'deki «Dinde zorlama yoktur.» 1 hükmü de bunu gerektiriyordu. Zor kullanarak bir inanç veya ideolojiyi insanlara benimsetmeye çalışmak veya baskı ile kafaların içini şekillendirmek istemek münafıkların sayısının artmasından başka bir işe yaramaz. O halde İslam niçin cihadı farz kılmıştır? Cihad, insanlara ilahî mesajın ulaşmasına engel olan ortamların izalesi ve kişilerin baskı ve endişelerden uzak, akl-ı selimle İslam'ı tanıyabilecekleri, hür iradeleriyle tercih yapabilecekleri zeminleri oluşturmak içindir. Öte yandan cihad, İslam dininin teorik bir mesaj olmaktan çıkarılıp, uygulanan, müşahhas ve pratik bir sistem olarak sunulmasına imkan verir.

    İslami tebliğe ve insanlığın yüce değerlere ulaştırılmasına en uygun zemin olduğu içindir ki Hz. Peygamber’in siyasetinde sulh, her zaman esas olmuştur. Savaş ikinci planda gelir. Sulhun esas olması Kur'ân âyetleriyle hükme bağlanmıştır: «Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle muamele etmenizden Allah sizi menetmez.» 2, «Eğer düşmanlar barışa yanaşırlarsa Sen de yanaş, Allah'a güven ve dayan. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve bilen odur.» 3

    Bununla birlikte Allah tarafından uyarılmış, anlaşmalara güvenerek düşmanı murakabe etmekten vazgeçmemesi hatırlatılmıştır. Hz. Peygamber’in antlaşmalı kabilelere karşı bazı taktikler uygulaması bu ihtiyat anlayışından kaynaklanmaktadır. Yoksa aldatma amacıyla art niyetli olarak anlaşma yapmış olmasından değildir.

    Hz. Peygamber, peygamberliğinin ilk günlerinde dinen yakınlarından başlayarak yakından uzağa doğru davetine başladı. Tek tek veya toplu halde bütün Mekkelilere tebliğini ulaştırdı. Bu arada Mekke'nin bir ticaret ve kültür merkezi olmasının bütün avantajlarını değerlendirdi. Mekke ve çevresinde kurulan panayırlara katılarak dışarıdan Mekke'ye gelenleri de İslam'a davet etti. İşte bu noktada bir davranışı dikkatlerimizi çekmektedir. Mekke'deki bütün davet çalışmalarına rağmen Kureyş'in inadını kıramayınca, faaliyetlerini Mekke dışından gelenler üzerinde yoğunlaştırdı.

    Hz. Peygamber’in Mekke'de kalarak ve Kureyş'in gözü önünde dışa açılması ve dışarıdan gelenleri davet etmek suretiyle Arap yarımadasının lideri Kureyş'e karşı bir güç oluşturması imkansız gibiydi. Bu şartlar altında en isabetli yol Mekke dışında bir üs temin ederek orada kökleşmek, organize bir güç teşkil etmekti. Habeşistan'a yapılan hicret de uygun bir faaliyet merkezi arama faaliyetleri çerçevesinde mütalaa edilmelidir.
  12. fatih.ali

    fatih.ali Aktif yorumcu

    Kayıt:
    9 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    2.335
    Beğeniler:
    205
    Nereden:
    Balıkesir
    Hz. Peygamber'in Katıldığı Savaşlarda Sivillerin Korunması


    Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ağırman
    İslam'da esas olan sulhtur, yani barıştır. Savaş istisnai bir durumdur. Çünkü İslam kelimesi sulh ve selamet manasına gelmektedir. Ama ne var ki, bir devletin tek taraflı olarak harp istememesi bir mana ifade etmez. Karşıdaki düşman size saldırmak için hazırlanıyor ve bu uğurda fırsat kolluyorsa sizin de her zaman buna hazır olmanız gerekir. Bu konuda yüce Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Ey cemaat, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin, onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır."

    Bu hadis-i şerif ile Hz. Peygamber, müminleri savaştan uzak tutmakta; ama savaş kaçınılmaz olduğu zaman da onu en güzel şekilde başarmayı emretmektedir.

    İslam'da savaş, kan dökmek, toprak kazanmak, ganimet elde etmek için yapılmaz. Bu gayelerin hepsi merduttur. Savaş büyük ve kutsal bir hareket olan cihadın bir parçasıdır. Ama kaynaklarda cihad bazen savaş yerine de kullanılır. Yani cihad, savaşı da içine alan bir harekettir. Ama harb ve savaş kelimeleri, cihadın ihtiva ettiği manayı tamamen kapsayamaz. Cihad Allah'ın arzında Allah'ın kanunlarını hakim kılma davasıdır. Kıyamete kadar devam edecek olan bir harekettir; kesintisizdir. Bu harekete mani olan İslam düşmanları ile yapılan mücadele ise savaştır.

    Hz. Peygamber, ordu kumandanlarına verdiği emirlerde mealen şöyle buyurmaktadır:

    "Müşriklerden olan düşmanlarınızla karşılaştığınız zaman onları İslam'a davet edin, kabul ederlerse onlar sizin kardeşlerinizdir. Kabul etmezlerse, İslam devletine itaat etmeye davet edin; onu da kabul etmezlerse Allah'tan yardım dileyerek onlarla harp edin.";

    Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, asıl maksat insanları savaşla imha etmek değil onları İslam'a kazandırmaktır; ihya etmektir. İslam'ın asıl hedefi bütün insanların dünya ve ahiretlerini mamur bir hale getirmektir.

    Dinimiz İslam, hiçbir dine ve sisteme benzemediği gibi o dinin peygamberi olan Hz. Muhammed (sav)’in savaş komutanlığı da dünya tarihindeki diğer komutanlarla mukayese edilemez. Çünkü O, rahmet peygamberidir. Savaştaki komutanlığında bile rahmet peygamberi olduğunu göstermiş, düşman tarafının ölmesi ve imha edilmesi için değil, onların hem kendilerinin hem de kıyamete kadar gelen nesillerinin ihyası için gayret göstermiş ve bu uğurda üstün bir savaş sanatı ortaya koymuştur.

    Hz. Peygamber'in, savaşlarda asıl hedefi, düşman birliklerini imha etmek olmadığı için toplu imha girişimlerinde bulunmamıştır. Her zaman barışa önem vermiştir. Hudeybiye barışı, O'nun hayatında büyük bir zaferdir. O yüce Peygamber Mekke'yi bile kan dökmeden fethetmiştir. İsteseydi Mekkelilerin hepsini kılıçtan geçirebilirdi. Ama bunu yapmadı. Çünkü O, rahmet peygamberidir. Mekkeliler bir yanlışlık yapıp İslam ordusuna saldırmasınlar ve kan dökülmesin diye onlara mağlubiyeti peşinen kabul ettirdi ve şöyle haber gönderdi:

    "Kim Kâbe'ye sığınırsa emindir,

    Kim Ebû Süfyan'ın evine sığınırsa emindir,
    Kim evinin kapısını kilitler ve kendi evinde oturursa ona dokunulmayacaktır, o da emindir.";
    Hz. Peygamber bu şekilde üstün bir taktikle Mekkelilerin kuvvetlerini dağıtıyor ve kan dökülmesini önlüyordu. Daha sonra da affa uğrayan Mekkeliler bu iyilikler karşısında Müslüman olmaktan başka çare bulamadılar ve toptan Müslüman oldular.

    Bugünkü modern dünyada cereyan eden savaşlarda büyük bir problem halini alan "Savaş esnasında sivillerin ve çevrenin korunması" prensibi, Hz. Peygamber'in komutanlığı döneminde çok güzel halledilmişti. O, Bedir ve Uhud gazalarını şehir dışında yaparak, Hendek savaşında da şehrin etrafını hendeklerle çevreleyerek sivil halkı koruma altına almıştır. Yukarıda zikrettiğimiz gibi Mekke fethinde de ayrı bir taktik uygulayarak düşman tarafındaki sivillerin korunmasını göz önünde bulundurmuş ve bunu başarmıştır.

Sayfayı Paylaş