1. Yorumla.Net Satılıktır!
    Yorumla.net forumları, 11 Haziran 2006 da kurulmuş ve zaman içerisinde günlük 100 Bin tekil ziyaretçiye kadar ev sahipliği yapmış şekilde, kendisine sahip çıkabilecek ve eski günlerindeki aktifliği yakalatabilecek yeni sahibini arıyor. Bilgi ve teklifleriniz için: iletisim@yorumla.net adresine mail atınız.

Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluk Yillari

Konu, 'Tarih' kısmında snoopytd tarafından paylaşıldı.

  1. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    < Resme gitmek için tıklayın >

    < Resme gitmek için tıklayın >


    MUSTAFA KEMAL'İN ÇOCUKLUĞU VE EĞİTİMİ

    Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve
    ilk Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal. 1881 yılında Selanik'te doğmuştur.
    Babası Ali Rıza Efendi, bir gümrük memurudur. Annesinin adı Zübeyde Hanım'dır.

    İlkokul eğitimi için, Selanik'teki Şemsi
    Efendi okuluna gitmiş, ancak babasını çok küçük yaşlarda
    kaybedince okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Mustafa, kız kardeşi Makbule
    ve anneleri, dayıları ile birlikte, Selanik yakınlarındaki çiftlik evine yerleşmişler; yaşamı bu şekilde bir süre devam etmiştir.

    Mustafa
    çiftlikte çalışırken, annesi okula gitmemesinden
    endişe duymaya başlamıştır. Sonra, annesinin Selanik'te bulunan kız kardeşinin
    yanına giderek Askeri Rüştiyeye kaydını yaptırmıştır. Rüştiye'yi 1895
    yılında bitiren Mustafa Kemal Manastır'daki Askeri İdadi'ye
    girmiş ve başarılı bir şekilde bitirmiştir.
    Mustafa Kemal daha sonra İstanbul'a gitmiş, 13 Mart 1899 yılında başladığı Harbiye'yi bitirdikten sonra,1902 yılında Harp Akademisine başlamış ve 11 Ocak 1905
    yılında kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur.
     
    Ortaklar a.s bunu beğendi.
  2. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    ORDU KUMANDANI OLARAK MUSTAFA KEMAL

    1906 yılında Şam'a gönderilen Mustafa Kemal ve arkadaşları Şam'da
    "Vatan ve Hürriyet" adında bir dernek kurmuşlardır. 1911 yılında İtalya
    ile yapılan savaş esnasında, kendi isteğiyle Trablus'a gitmiş, Derne ve
    Tobruk'un savunmalarında görev almıştır. Mustafa Kemal henüz Libya'da
    iken başlayan Balkan Savaşında da, başarılı bir kumandan
    olarak (1912 - 1914) hizmet vermiş ve savaş sonunda Sofya'ya askeri ataşe
    olarak atanmıştır.

    Mustafa Kemal'in Sofya'da bulunduğu sırada 1. Dünya Savaşı çıkmıştır.
    8 Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilen Mustafa Kemal,
    kritik bir zamanda Anafartalar'daki Türk kuvvetlerine kumanda etmiştir.

    Bu sırada İngilizler, Fransızlarla birlikte Çanakkale Boğazı'na çıkarma yapmış,
    savaş esnasında, Mustafa Kemal'in kalbinin üzerine bir şarapnel parçası
    isabet etmiş ise de, göğüs cebinde bulunan saati onun hayatını
    kurtarmıştır. Mustafa Kemal o anda içinde bulunduğu ruh halini üstlenmiş olduğu
    büyük sorumluluğa bağlamış ve : "Aslında, bu tür bir
    sorumluluğu üstlenmek hiç de kolay değildi, ancak yurdumun parçalandığını
    görmektense ölmeyi tercih etmiş olmam nedeniyle, bunu gururla kabul
    ettim." sözleriyle duygularını ifade etmiştir. Düşman saldırısının püskürtülmesinde Mustafa Kemal’in üstün cesareti, askeri bilgisi, yeteneği ve uzak görüşlülüğünün büyük bir rolü olmuş, genel olarak Çanakkale, özel olarak Anafartalar savunması, dünya siyasi ve askeri tarihine onun adıyla yazılmıştır.

    Mustafa Kemal daha sonra Kafkaslarda ve Suriye'de hizmet etmiş ve 1918 Mondros Mütarekesi’nden hemen önce Suriye'de bulunan Yıldırım Orduları
    grubunun kumandanlığına getirilmiştir. Mütarekeden (ateşkes) sonra,
    İstanbul'a dönmüştür.
     
  3. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    İSTİKLAL SAVAŞI

    Mondros Mütarekesinden sonra, anlaşmayı imzalamış olan ülkeler anlaşmanın
    öngördüğü koşullara uymamışlardır. Çeşitli bahaneler öne süren İtilaf Devletlerinin ( Fransa,
    İngiltere ve İtalya ) Donanmaları İstanbul'a gelmiş, Adana vilayeti Fransızlar tarafından,
    Urfa ile Maraş vilayetleri ise, İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Antalya ve Konya'da
    İtalyan askerleri, Merzifon ve Samsunda ise İngiliz askerleri, hemen her yerde yabancı subaylar, yetkililer ve ajanlar vardır. Yine İtilaf Devletlerinin onayıyla Yunan Ordusu'nun 15 Mayıs 1919'da
    İzmir'e çıkması üzerine, Mustafa Kemal Anadolu'ya gitmeye karar vermiş ve 16 Mayıs 1919'da, "Bandırma" isimli küçük bir tekne ile İstanbul'dan ayrılmıştır. Mustafa Kemal, Anadolu'ya yapacağı bu yolculuğu esnasında düşmanlarının bu gemiyi batırmayı planladıkları konusunda uyarılmıştır. Ama o bundan korkmamış ve 19 Mayıs 1919 Pazartesi tarihinde Samsuna ulaşarak Anadolu toprağına ayak basmıştır.

    İşte bu tarih, Türk İstiklal Savaşının başlangıcıdır. Mustafa Kemal bu tarihi daha sonra kendi doğum tarihi olarak da seçmiştir.

    Böylece, Anadolu'da bir ulusal direniş dalgası oluşmuş, Doğu’da Erzurum'da da bir hareketlilik başlamıştır. Mustafa Kemal hızlı bir biçimde hareket ederek tüm organizasyonun başına
    geçmiştir. 1919 yılının yazında yapılan Erzurum ve Sivas kongrelerinde ulusal bir sözleşme ile ulusal hedefler ilan edilmiştir.

    İstanbul'un, İşgal kuvvetlerince işgal edilmesi üzerine, Mustafa Kemal, 23
    Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisini açarak merkezi Ankara olan yeni ve
    geçici bir hükümet kurmuştur. Mustafa Kemal aynı gün Meclis Başkanlığına getirilmiştir.
    Bu sırada Yunan Ordusu da, Çerkez Ethem'in ayaklanmasından yararlanarak ve onunla işbirliği
    içerisinde Bursa ve Eskişehir yönünde harekete geçmiştir. Ancak 10 Ocak 1921
    tarihinde, düşman kuvvetleri Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet İnönü ve orduları tarafından
    çok ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. 10 Temmuz 1921 tarihinde ise, Yunan Ordusu beş tümen ile Sakarya'ya bir cephe saldırısı başlatmıştır. 23 Ağustos tarihinden 13 Eylül tarihine kadar aralıksız olarak
    süren büyük Sakarya Savaşı sonrasında, Yunan Ordusu yenilmiş ve çekilmeye zorlanmıştır.
    Bu savaş sonrasında, Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Gazi ve Mareşal unvanlarını vermiştir. Düşmanlarını ülkesinden kovmaya kararlı olan Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahında, ordularına saldırıyı başlatma emrini vermiştir. 30 Ağustos 1922 tarihinde, tüm düşman kuvvetleri Dumlupınar'da ya öldürülmüş ya da esir edilmiş, düşman ordularının Kumandanı General Trikupis esir alınmıştır.

    9 Eylül 1922 tarihinde Atatürk’ün "ORDULAR! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR, İLERİ!..."; emriyle, kendilerini kovalayan ordularımızdan kaçmakta olan düşman kuvvetleri İzmir yakınlarında denize dökülmüşlerdir.

    Olağanüstü askeri bir yeteneğe sahip olan Mustafa Kemal komutasındaki Türk kuvvetleri yurdu
    işgal etmiş olan Müttefik kuvvetlere karşı bir İstiklal mücadelesi vermişler ve sonunda bütün cephelerde zaferler kazanmışlardır. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla, hem bu zafer hem de bu zaferin ürünü olan yeni Türk devleti tüm dünyaca tanınmıştır. Mustafa Kemal, yeni, sağlam ve dinç bir devlet kurmuştur. 29 Ekim 1923 tarihinde, yeni Türk Devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğunu ilan etmiştir. Ve Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.
     
  4. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    ATATÜRK'ÜN GÖRÜŞLERİ


    Ekonomi üzerine

    Atatürk Devrimlerinin sonucunda, Türkiye'nin ekonomik yapısı tümüyle iyi
    yönde bir gelişme göstermiştir. Kapitülasyonların kaldırılması ile
    birlikte, ulusal bir ekonomi için gerekli olan temel
    atılmıştır. Atatürk'ün ülke ekonomisi hakkındaki düşüncesini, "Memleketin
    efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür" sözlerinde bulmak mümkündür.

    Dış Politika üzerine

    O dönemde birçok
    ülke yöneticisinin izlediği iç çatışma politikalarına, polis devleti taktiklerine ve nihayet
    uluslararası ihtilaflara yönelmelerine rağmen, Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözüne
    sıkı bir biçimde, bağlı kalan Türkiye, bu dönemde ülke içerisindeki devleti ve
    onun kurumlarını içten çökertme girişimlerini engelleyebildiği gibi,
    savaşlara da bulaşmamayı başarmıştır.
     
  5. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    --------------------------------------------------------------------------------

    ATATÜRK DEVRİMLERİ

    Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda
    büyük bir devrimcidir. O dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş
    medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların
    aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi gerekmektedir.

    Mustafa Kemal de bunu yapmış,
    1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşu ve hayatta
    kalabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata
    geçirmiş; bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile
    karşılanmıştır.

    Harf Devrimi

    Atatürk'ün gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden birisi de, 3 Kasım 1928 tarihinde
    Arap alfabesinin kaldırılması ve Latin alfabesinin kabul edilmesi olmuştur.

    Kıyafet Devrimi

    Kıyafet devrimi ile birlikte, kadınlar dinsel geleneklerden kaynaklanan çarşafı atıp,
    modern giysiler, erkekler ise fes yerine şapka giymeye başlamışlardır.

    Hukuk Sisteminin Laikleştirilmesi

    1920 yılında kurulmuş olan yeni Türkiye Devletinin yeni bir hukuk
    sistemine de ihtiyacı olduğunu bilen Atatürk, Mecelle, yani din esaslarına dayalı
    Medeni Kanun yerine İsviçre Medeni Kanununu getirmiş, o dönemde geçerli olan ceza
    yasasını ise İtalyan Ceza Yasası ile değiştirmiştir. Kısacası Türk Hukuk Sistemi tüm çağdaş
    gereksinimler ışığında modernize edilmiştir.

    Öğrenimin Laikleştirilmesi

    19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri
    uygulanmıştır. Atatürk, İslami eğitim veren medrese sisteminin, yeni toplumun
    ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini; bu nedenle, batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim
    sisteminin oluşturulması gerektiğini görmüş, böylece önce öğretimin birleştirilmesi
    (Tevhid-i Tedrisat) kanunu çıkarılıp dini eğitim veren tüm öğrenim kurumları kapatılarak,
    bütün eğitim işleri Milli Eğitim Bakanlığı çatısında birleştirilmiş,
    1933 yılında da bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir.

    Kadınlara Sağlanan Medeni Haklar

    Atatürk Devrimleri ile birlikte, yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan Türk kadınına
    yeni haklar tanınmış; kabul edilmiş olan yeni Medeni Kanun gereğince kadınlar da
    erkeklerle eşit haklara sahip olmuş, resmi görevlere atanmaları, oy vermeleri ve
    Millet Meclisine seçilmeleri mümkün kılınmış; tek eşlilik ilkesi ve
    kadınlara tanınan eşit haklar, Türk toplumuna bir canlılık kazandırmıştır.
     
  6. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    ATATÜRK İLKELERİ

    Atatürk ilkeleri, altı ana başlık altında toplanabilir:

    Cumhuriyetçilik:

    Atatürk devrimleri siyasi nitelik taşır. Çok uluslu bir
    İmparatorluktan ulus devlete geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece
    modern Türkiye'nin ulusal kimliği oluşturulmuştur. Bu kimliğin oluşmasında, kul nitelikli insanların yurttaş-birey niteliği kazanması önemli bir noktadır. Atatürk bunun yolunu, kısaca halkın kendi kendisini idaresi, yani demokrasi demek olan Cumhuriyet’te görmüştür.

    Halkçılık:

    Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Cumhuriyet Devrimi
    ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşır. Başta İsviçre Medeni Kanunu
    olmak üzere, Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konulmasıyla birlikte
    kadınların statüsünde köklü değişiklikler olmuş, 1934
    yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını almışlardır.
    Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye'nin gerçek yöneticilerinin köylüler
    olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan
    çok bir hedef niteliğindedir. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf
    farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir bireyin, ailenin,
    sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul
    etmemek demektir. Halkçılık, Türk vatandaşlığı olarak ifade
    edilen bir fikre dayanır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri,
    halkın daha fazla çalışması için gerekli psikolojik teşviki
    sağlar, birlik fikrinin ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olur.

    Laiklik:

    Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına
    gelmez ayrıca eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması
    anlamını taşır. Laiklik, devletin dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız
    olması, ve genel olarak düşünce özgürlüğü anlamına gelmektedir.

    Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri
    ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Laiklik ilkesi
    akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir.

    Osmanlı döneminde matbaanın geciktirilmesinde olduğu gibi dinin yenilikler karşısında nasıl tutucu bir silah haline geldiğini yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucuları açısından dinin din dışı sivil yapı üzerinde yaratabileceği baskıları önlemenin bir aracıdır.


    Devrimcilik:

    Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de devrimciliktir. Bu ilkenin anlamı
    Türkiye'nin devrimler yaparak geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlarla değiştirmiş olmasıdır.
    Geleneksel kavramların bir kenara itilip modern kavramların benimsenmesi demektir.
    Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınıp kabul edilmelerinin çok ötesine geçmiştir.


    Milliyetçilik:

    Cumhuriyet devrimi ayrıca milliyetçi bir devrimdir. Bu milliyetçilik
    ırkçı bir yapıda değildir; yurtseverlikle sınırlıdır. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesidir.

    Bu milliyetçilik, tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılıdır; sosyal içeriklidir;
    yalnızca anti - emperyalist olmayıp, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine,
    gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır ve nihayet bu milliyetçilik
    Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.


    Devletçilik:

    Mustafa Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin
    bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı
    olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesini de devletin, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesi anlamında yorumlamaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.
    __________________
     
  7. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    iSTiKLAL MARŞI

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
    Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Rûhumun senden ilahî, şudur ancak emeli:
    Değmesin ma' bedimin göğsüne na-mahrem eli!
    Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
    Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

    Mehmet Akif Ersoy
     
  8. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - ASIL METİN

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza
    ve müdafaa etmektir.

    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en
    kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek
    isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve
    Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
    bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve
    şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve
    Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
    galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın
    kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
    dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün
    bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde
    iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde
    bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
    müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru
    zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evladı!

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve
    Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil
    kanda mevcuttur.

    Ankara, 20 Ekim 1927



    ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - YENİ TÜRKÇE

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin
    korumak ve savunmaktır.

    Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en
    değerli güven kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu
    kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün,
    bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak
    için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını
    düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
    Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada
    benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı
    düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele
    geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman
    girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere,
    yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde
    olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında
    bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların
    siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde
    ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

    Ey Türk geleceğinin gençliği!

    İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve
    Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu
    kanda vardır!

    Söylev' den 20 Ekim 1927
     
  9. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    CUMHURİYETİN 10. YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE
    ATATÜRK'ÜN NUTKU - ORİJİNAL

    Türk Milleti!

    Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün
    cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük Bayramdır.

    Kutlu olsun!

    Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın
    en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

    Yurttaşlarım!

    Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk
    kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki
    muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber
    olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi
    göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve
    azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri
    seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve
    kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet
    seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
    asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket
    mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok
    çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
    muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
    yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk
    milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve
    çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda,
    elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

    Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
    olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda
    yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz
    çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara
    sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve
    tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine
    çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda,
    kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.

    Büyük Türk Milleti,

    On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok
    sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin
    hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı
    iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle
    yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem,
    az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün
    unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki
    inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi
    doğacaktır.

    Türk Milleti!

    Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet Bayramını daha büyük
    şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

    Ne mutlu Türküm diyene!

    Ankara, 29 Ekim 1933



    CUMHURİYETİN 10. YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE
    ATATÜRK'ÜN NUTKU - YENİ TÜRKÇE

    Türk Ulusu!

    Kurtuluş Savaşı'na başladığımız 15'inci yılındayız. Bugün
    cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük Bayramdır.

    Kutlu olsun!

    Bu anda büyük Türk Ulusunun bir bireyi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın
    en derin sevinici ve coşkunluğu içindeyim.

    Yurttaşlarım!

    Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
    kahramanlığı ve yüksek Türk Kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki
    başarıyı, Türk Ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak
    azimle yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli
    görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunluluğunda ve
    azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine
    çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip
    kılacağız. Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne
    çıkaracağız. Bunun için, bize zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici
    görüşüne göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre
    düşünülmektedir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Bunda da
    başarılı olacağımıza kuşkum yoktur. Çünkü Türk ulusunun karakteri
    yüksektir. Türk ulusu çalışkandır. Türk Ulusu zekidir. Çünkü Türk Ulusu,
    ulusal birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Çünkü Türk
    Ulusunun yürütmekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve
    kafasında tuttuğu meşale, müsbet bilimdir. Şunu da önemle belirtmeliyim
    ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk Ulusunun tarihsel bir niteliği
    de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki
    ulusumuzun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan
    zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik
    duygusuna ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek
    geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk ulusuna çok yaraşan bu ülkü, onu,
    bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen uygarca
    vazifeyi yapmakta başarılı kılacaktır. Büyük Türk Ulusu! Onbeş yıldan
    beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaat eden çok sözlerimi işittin.
    Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, ulusumun, hakkımdaki güvenini
    sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle
    söylüyorum ki, ulusal ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk
    Ulusunun büyük ulus olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda, bir kere daha
    tanıyacaktır. Hiçbir an kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar
    niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonra ki gelişmesi ile,
    geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

    Türk Ulusu!

    Sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük ulus Bayramını daha büyük
    onurla, mutluluklarla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

    Ne mutlu Türküm diyene!

    29 Ekim 1933
     
  10. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ

    Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat etmektedir.
    Gemlik ve Bursa gezileri esnasında Atatürk soğuk alır. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere
    İstanbul'a geri döner. Ama, ne yazık ki hastalık ciddidir.
    10 Kasım 1938 tarihinde saat 9.05'te tüm çabalara rağmen çok sevdiği halkından
    ayrılmak zorunda kalır. Ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü andan
    itibaren, çok sevilen ismi ve hatırası, çok sevdiği halkının kalbinde
    yerini almıştır. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider
    olarak kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak başarılı bir yönetim
    sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel,
    ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki
    en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur.Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve
    insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.
     
  11. snoopytd

    snoopytd Aktif yorumcu

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK YILLARI


    Mustafa okula başlama çağına gelince, geleneklere bağlı annesiyle modern düşünceli babası arasında bir çatışma olur. Zübeyde Hanım, küçük Mustafa'nın, ilâhiyle Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine, Ali Rıza Efendi ise modern öğretimde bulunan Şemsi Efendi'nin özel okuluna gitmesini ister. Sonunda Ali Rıza Efendi, bir çıkar yol bulur: Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik'te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.

    Küçük Mustafa, bu okulda okurken babasını kaybetmiştir. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik'te vefat etmiştir.

    1888 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü. Bunun üzerine, Zübeyde Hanım, üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.


    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖĞRENİM HAYATI


    Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve Askerî rüştiyeye giden bir komşu çocuğunun giyimini ve genel olarak subayların kılığını pek beğenen küçük Mustafa, askerî rüştiiyeye girmek ister; askerlikten ürken annesi ise bunu istemez, ancak Mustafa bir akrabasının delaletiyle okulun kabul zamanında askerî rüştiyeye gidip imtihan verir ve okula alınır (1893). Böylelikle annesine karşı bir olup-bitti yapmış ve kendisine en uygun gelecek yola girmiş bulunur. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.

    Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu.
    Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

    Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a atandı.


    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ASKERÎ HAYATI


    Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Şam'dan ayrılması hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlı'ğında bir göreve getirildi.

    Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik'e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da temel düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.

    23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

    II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığı'na getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

    O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

    Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında askeri manevraları izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı.

    Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. O'nu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığı'nda çalıştı.
    5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.
    12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

    1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

    Mustafa Kemal, Balkan Harbi'nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında
    1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.

    Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya'dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

    Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nı çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı.

    Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti.

    Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.
    Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

    25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.

    Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı.

    Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

    Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşı'nın akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

    Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri'nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul a döndü.

    Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığı'na atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak
    11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.
     
  12. Erturk

    Erturk Süper aktif yorumcu

    Birleştirilmiştir..
     
  13. Ortaklar a.s

    Ortaklar a.s Süper aktif yorumcu

    emegıne saglık.......
     

Sayfayı Paylaş