1. Yorumla.Net yayın hayatına son verecektir. Bugüne kadar desteğinden ve katkılarından dolayı herkese teşekkür ederiz.

Montaigne ve Denemeleri

Konu, 'Edebiyat ve Felsefe' kısmında Yorumsuz tarafından paylaşıldı.

  1. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    BİLMEDİĞİNİ SÖYLEYEBİLME

    Dünyadaki birçok kötülükler, daha cüretle söyleyelim, dünyanın
    bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmaya,
    reddemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından geliyor. Her
    şeyden bilgiçce ve kesinlikle söz ediyoruz. Roma'da bir adet varmış:
    Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin
    bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, bana öyle geliyor ki, diye söz
    edilirmiş. Olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya
    kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende.
    Önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben:
    Olabilir ki, kimi yerde, kimisi, derler ki, sanırım benzeri sözleri.
    Çocukları eğitecek olsam, kestirip atarca değil şöyle sorarca karşılık
    vermeye alıştırırdım onları: Ne demek bu? Bundan anlamam,
    olabilir, doğru mu? On yaşında bilginler gibi konuşacaklarına
    altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. Bilgisizlikten kurtulmak
    isteyenin onu açığa vurması gerekir. İris, Thaumantis'in (aydınlık
    şaşkınlığın) kızıdır. Şaşma bütün filozofinin temeli, soruşturma
    gelişmesi, bilgisizlik son aşamasıdır. Bilgisizliğin öylesi vardır ki
    yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği
    kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilim ister.
    (Kitap 3, bölüm 2)
  2. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    BÜYÜKLÜK VE İNSANCALIK

    Şana şerefe ermenin en kestirme yolu şan şeref için yaptığımızı kendi
    vicdanımızın buyruğuyla yapmaktır. Büyük İskender'in değeri bence,
    o parlak yaşayışı içinde Sokrates'in düşkün ve sönük bir yaşayışı
    içindeki değeri yanında bir hayli cılız kalıyor. Düşüncem Sokrates'i
    İskender'in yerine koyabiliyor rahatlıkla, ama İskender'i onun yerinde
    düşünemiyorum. İskender'e ne yapmasını bildiğini sorsalar: Dünyaya
    boyun eğdirmesini bilirim, der; Sokrates ise insan yaşantısını doğal
    niteliğine uygun olarak yönetmesini bildiğini söyler. Bu bilim daha
    ağır basan, daha saygın bir bilimdir. Ruhun değeri yükseklere
    çıkmasında değil, düzenli olmasındadır.

    Ruhun büyüklüğü büyük yerlerde değil, gösterişsiz yerlerde çıkar
    ortaya. Onun için bizi içimize inerek yargılayanlar ünlü eylemlerimize
    pek önem vermezler, bunların aslında çamurlu ve batak bir dipten
    fışkırmış pırıltılı su serpintileri olduğunu görürler. Bizi parlak
    görünüşümüze göre yargılayanlar ise içimizin de aynı parlaklıkta
    olduğunu sanırlar, onları şaşırtan ve görüşlerini aşan başarı güçlerini
    halkın ve kendilerinin güçleriyle bir arada düşünemezler. Bir işçinin
    helaya gitmesini, karısıyla yatmasını düşünmek olağan gelir de
    bize, gösterişli ve bilginliğiyle saygınlık kazanmış bir koca başbakanı
    o durumlarda düşünmeyi yadırgarız. O yüksek tahtlarda oturanlar
    yaşayacak kadar alçalamazlar gibi gelir bize. (Kitap 3, bölüm 2)
  3. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    KENDİ ZENGİNLİĞİMİZ

    Biz kendimiz sandığımızdan daha zenginizdir; ama bizi her şeyi
    başkalarından almaya, dilenmeye alıştırıyorlar. Kendimizden çok
    başkalarından yararlanacak biçimde yetiştiriyorlar bizi. İnsan hiçbir
    şeyde gerek duyduğu kadarıyla yetinmiyor. Ne şehvette, ne servette,
    ne devlette kollarını kucaklayamayacak kadar açmaktan alabiliyor
    kendini; açgözlülüğü ılımlı olamıyor bir türlü. Bilme merakı da aşırı
    gidiyor bence insanın: Başaramayacağı kadar, gereğinden fazla iş
    alıyor üstüne, bilginin yararını konusu kadar genişleterek.

    Ut omnium rerum sic litteram quoque intemparatis laboramus.
    (Seneka)

    Her şeyde olduğu gibi okuma çabasında da ölçüyü aşıyoruz.

    Tacitus, oğlunun aşırı bilim oburluğunu dizginleyen Agricola'run
    anasını övmekte haklı öyle bir nimet ki bu, sağlam gözlerle bakılırsa,
    insanların bütün nimetlerinde olduğu gibi onda da doğal olarak bir
    hayli gereksizlik, güçsüzlük bulunduğu ve pahalıya da mal olduğu
    görülür.

    Bilim edinmek, et ya da balık satın almaktan çok daha netametli bir
    şeydir. Çünkü satm aldığınız nesneyi bir kaba kor eve getirirsiniz; ne
    mal olduğunu yakından da görebilir, ne kadarını ne zaman
    yiyeceğinizi düşünürsünüz ama bilimler öyle mi ya? Ruhumuzdan
    başka bir kaba koyamıyoruz onları. Satın alır almaz yutuyoruz;
    çarşıdan zehirlenmiş ya da değişmiş olarak çıkıyoruz. Öyle bilimler
    var ki kafamızı besleyecek yerde engel ve yük oluyorlar bize, öyleleri
    de var ki iyileştirecek yerde öldürüyorlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

    Halkı bir tek insan, bir tek insanı bütün halk gibi gör. (Kitap 1, bölüm 39)
  4. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    TÜRK ORDULARINDAKİ DİSİPLİN

    Askerlerin düşmandan çok komutanlarından korkmalarını isteyen o
    eski ahlak ne oldu? Şu güzelim örneğin benzeri nerde: Bir elma ağacı
    Roma ordusunun kamp kurduğu bir yerin ortasında kalmış da ertesi
    gün ordu çekilip giderken olgun, nefis elmaları bir teki eksilmeden
    sahibine bırakmış. İsterdim ki gençlerimiz vakitlerini pek yararlı
    olmayan gezintiler ve pek onurlu olmayan uğraşlarla geçirecek yerde
    biraz gidip yaman bir Rodoslu kaptanın bir deniz savaşını nasıl
    yönettiğini, biraz da Türk ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü
    bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin. Bizim
    askerlerimiz seferde eskisinden daha uygunsuz, sorumsuz, Türk
    askerleriyse tersine daha ölçülü, daha çekingen davranıyorlar.
    Çünkü, onlarda, barış zamanı fakir rahatsız etmek, malını çalmak
    birkaç kötek cezasıyla geçiştirildiği halde, savaşta en ağır cezaları
    görüyor. Parasını vermeden bir tek yumurta almanın cezası tam elli
    sopa. Onun dışında, karın doyurmayan, az ya da çok değerli herhangi
    bir şey i çalanlar hemen kazığa geçiriliyor ya da başları kesiliveriyor.
    Fatihlerin en zalimi olan Selim üstüne yazılanları okurken şaştım:

    Mısır'ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz
    bahçelere askerlerinden hiçbirinin eli değmemiş; hem de kapalı değil
    açık oldukları halde. (Kitap 3, bölüm 12)
  5. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    ÖLÜME HAZIRLANMA

    Çoğu zaman ölüme hazırlanma ölümün kendisinden daha fazla azap
    vermiştir insana. Eskilerden biri, hem de akıllılarından biri söyler
    bunu:

    Minus afficit sensus fatigatio quam cogitatio (Quintilianus)

    Duymak düşünmekten daha az üzer bizi.

    Ölümü yanı başımızda duymak kimi zaman birden, kaçınılmaz bir
    şeyden kaçınmama kararını verdirir bize. Eski zamanda gladyatörler
    görülmüştür ki, korka korka çarpıştıktan sonra ölümü yiğitçe
    karşılamış, gırtlaklarını düşmanın kılıcına uzatıp ölümü kendileri
    istemişlerdir. Uzağımızdaki ölümü düşünmek daha sürekli, dolayısıyla
    daha zor katlanma çabası ister. Ölmesini bilmiyorsanız, hiç
    tasalanmayın; doğa hemen gereğince ve yeterince öğretir size; bu
    işinizi o görüleceği gibi görür siz yormayın kendinizi.

    Incertam frustra, mortales, funeris horam

    Quaritis, et qua sit mors aditura via. (Propertius)

    Boşuna bilmek istiyorsunuz, ölümlüler

    Ölüm saatinizin ne zaman, ne yoldan geleceğini.

    Paena minor certam cubito preferre ruinam

    Quod timeas gravius sustinuisse diu. (Ciallus)

    Kaçınılmaz bir belaya birden katlanmak

    Uzun süre korku azapları çekmekten yeğdir.

    Yaşamayı ölüm kaygısıyla, ölümü de yaşama kaygısıyla
    bulandırıyoruz. Biri dertlendiriyor, öteki korkutuyor bizi.

    Ölümün kendisine karşı hazırlanıyor değiliz aslında. Çarçabuk olup
    biten bir şey bu. Çeyrek saatlik, uzantısız, zararsız bir azap için ayrıca
    uzun boylu kafa yormalara değmez. Doğrusunu isterseniz, ölüm
    hazırlıklarına karşı hazırlanıyoruz. Filozofi bize ölümü hep göz
    önünde tutmamızı, vaktinden önce görüp üstünde düşünmemizi
    buyuruyor, sonra da bu öngörüp düşünmelerin bizi üzmemesi için
    alacağımız tedbirleri, uyacağımız kuralları öğretiyor. Hekimler de öyle
    yapmıyorlar mı?

    Bizi hastalıklar içine atıyorlar ki üstümüzde ilaçlarını ve sanatlarını
    kullansınlar. Yaşamasını bilmemişsek bize ölmesini öğretmek
    yersizdir. Dayanaklı olarak, iç rahatlığıyla yaşamasmı bilmişsek aynı
    biçimde ölmesini biliriz.; Bırakalım onlar diledikleri kadar
    övünsünler.

    Tota filosoforum vita commentatio morts est. (Cicero)

    Filozofların bütün hayatı ölüm üstüne düşünmedir.

    Bana sorarsanız, ölüm yaşamın ucudur, ama amacı değil; sonu,
    bitimidir, ama konusu değil. Yaşamın gözlerini dikeceği şey kendi
    kendisi olmalıdır. Ona gerekli olan çaba kendini düzenlemek,
    yönetmek, kendi kendisine katlanmaktır. Yaşama biliminin bu genel
    ve başlıca bölümünün içerdiği daha birçok işler arasında ölmesini
    bilme de vardır; ve bu iş, korkunun ona verdiği ağırlık olmasa, en
    hafiflerindendir.

    Yararlılık ve yalın gerçeklik bakımından basit insanların bize verdiği
    dersler, bilimin tam ters yönde verdiği dersleri hiç de aratmazlar.
    İnsanların zevkleri ve güçleri değişiktir onları kendilerine göre,
    değişik yollardan yönetmek gerekir.

    Quo me comque rapit tempestas, deferor hospes (Horatius)

    Fırtına nereye atsa beni, orda bir yer vardır yaşanacak.

    Çevremdeki köylülerden hiçbirinin son saatlerini nasıl bir tutum, nasıl
    bir yürekle geçireceği üstüne düşündüğünü görmedim. Doğa ona
    ölümü yalnız öleceği zaman düşünmesini öğretmiştir. Ölümü
    Aristoteles'ten daha güzel bir davranışla karşılar çünkü. Aristoteles
    hem ölümün hem de uzun bir hazırlanmanın çifte baskısı altındadır.
    Oysa Caesar'a göre de en az düşünülmüş olan ölüm, en mutlu ve en
    ağırlıksız ölümdür.

    Plus dolet quam messes est, qui ante dolet quam messe est. (Seneka)

    Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir.

    Ölüm düşüncesinin acılığı bizim onu kurcalamamızdan geliyor.
    Doğanın gerektirdiklerini ondan önce düşünüp yönetmeye kalkmak
    yüzünden hep başımızı derde sokarız böyle. Yalnız bilginlerdir sapa
    sağlamken ağız tadıyla yemek yiyemeyen ve ölüm düşüncesiyle
    kasılıp kaşlarını çatanlar. Basit insan yalnız iş başına geldiği zaman
    çare ve avuntu arar ve ne kadar duygulanıyorsa o kadar da düşünür.
    Hep demez miyiz ki kaba halkın, başına gelenlere, sabırla katlanması,
    gelebilecek korkunç belalarıysa hiç aklından geçirmemesi
    kafasızlığından, sersemliğinden gelir; ruhları kalın ve katı olduğu için
    etkilenmesi, sarsılması daha zordur. Eh, öyleyse biz de artık sersemlik
    okulunda yetiştirelim kendimizi. Bilimlerin bize vaadettikleri son
    mutluluk budur ve sersemlik ne rahatlıkla götürüyor ona öğrencilerini.
    (Kitap 3, bölüm 12)

    Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. (Kitap 2,
    bölüm 2)
  6. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    ÇİRKİNLİK ÜSTÜNE

    En büyük değerlerin kusursuz bir örneği olan Sokrates'in o dedikleri
    çirkinlikte, ruhunun güzelliğine aykırı bir yüze ve bedene düşmüş
    olmasına pek içerlerim; o Sokrates ki güzelliğin aşığı, delisidir. Doğa
    haksızlık etmiş ona akla ne yakın gelen, ruhla bedenin birbirine uygun
    ve bağıntılı olmasıdır.

    Ipsi animi magni refert quali in corpore locati sint; multa enim e
    corpore existunt quae acuant mentem, mufta quae obdundant. (Cicero)

    Ruhların yerleştikleri beden yapısının niteliği pek önemlidir; çünkü
    birçok beden özellikleri vardır ki ruhu keskinleştirir; birçokları da
    vardır ki körletir.

    Cicero'nun körletici beden özelliğiyle demek istediği bozuk ve
    biçimsiz bir yaratılış çirkinliğidir. Ama biz ilk bakışta ve genellikle
    yüzde gördüğümüz, bizi sudan nedenlerle yadırgatan bir alımsızlığa
    da çirkinlik diyoruz: üzgün, kusursuz organlar üstündeki tende, bir
    lekede, bir yüz çatıklığında bilinmez nedenlerle hoşa gitmeyen bir
    alımsızlığa. Dostum La Boetie'de çok güzel bir ruhun büründüğü
    çirkinlik bu türdendi. Yüzeydeki bu çirkinlik, pek çarpıcı olmakla
    birlikte ruh hallerine daha az zarar verir, insanların görünüşündeki yeri
    de pek kesin değildir. Biçimsizlik, çarpıklık dediğimiz öteki çirkinlik
    insanın içini etkileyebilir. Her iyi cilalanmış deri pabuç değil, ama her
    iyi yapılmış pabuç içindeki ayağın biçimini belli eder. (Kitap 3,
    bölüm 12)
  7. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE

    Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz
    edemiyor ondan, ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona?
    Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona
    geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba? Yoksa onun sözünü
    ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesi kafamızda o kadar
    büyütmeye hak mı kazanıyoruz? Çünkü, bilirsiniz, en az kullanılan, en
    az yazılan, en saklı tutulan sözler en iyi bellenen, en çok insanca
    bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar
    bilir. Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun
    dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi: Çıkarmak bir suçtur
    ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı
    sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine
    tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur: Adalet dokunmayı,
    bakmayı suç sayıyor bu suçluya! Cezasının ağırlığı özgürlük,
    dokunulmazlık kazandırıyor suçluya. Kitaplar için de öyle olmuyor
    mu? Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor, o kadar daha
    çok okunuyorlar. (Kitap 3, bölüm 5)
  8. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    İNSANA GÜVEN GÖSTERMENİN YARARI

    Adamın biri evimi ve beni bir pusuya düşürmeyi kurmuş. Kurnazlığı
    kapıma önce yalnız gelip içeriye girmekte biraz telaş göstermek oldu.
    Kendisini adından tanıdım; komşum ve az çok da benden yana olduğu
    için ona güvensizlik gösteremezdim. Herkes gibi ona da kapımı
    açtırdım. Bir de baktım adam korkular içinde, atı soluk soluğa, bitik
    bir halde. Şu masalı anlattı bana: Bizden yarım fersah ötede, benim de
    tanıdığım, kavgalı olduklarını bildiğim bir düşmanıyla karşılaşmış;
    düşmanı dolu dizgin ardına düşmüş; gafil avlandığı ve yanında az
    adamı olduğu için can havliyle benim kapıya dar atmış kendini;
    adamlarını çok merak ediyormuş; ya ölmüş ya da yakalamışlarmış.
    Ben saflıkla onu avutmak, güvenlendirek ve ferahlatmak için elimden
    geleni yaptım. Az sonra, askerlerinden dördü beşi aynı surat ve aynı
    telaşla içeri girmek istediler; ardından başkaları, daha başkaları sökün
    etti; yirmi beş otuz kadar oldular; hepsi tepeden tırnağa silahlı ve
    hepsi düşmanlarından kaçma numarası yapmakta idiler. Bu kadarı
    bende kuşku uyandırmaya başladı. Ne zamanlarda yaşadığımızı,
    benim evim ene kadar göz dikildiğini biliyordum ve tanıdıklarım
    arasında böyle baskınlara uğramış olanlar vardı. Ne var ki, başladığım
    nezaketi sonuna götürmemekte bir kazancım olmayacağı ve caymakla
    bütün ipleri koparmış olacağımı düşünerek, her zamanki gibi, işi
    oluruna, en doğal ve basit yoluna bırakıp hepsine kapımı açtırdım.
    Doğrusu, ben aslında yaratılıştan güvensizliğe ve kuşkulara düşmeyen
    bir insanımdır.

    Bana kötülük edenleri dinlemeye, hoşgörmeye çalışırım. Ejderhalara
    ve mucizelere nasıl inanmıyorsam, çok büyük tanıklar olmadıkça
    insanlarda doğa dışı korkunç canavarlıklar olacağına inanmam. Ayrıca
    ben kadere seve seve boyun eğebilir, kendimi onun kollarına
    bırakabilirim. Böyle oluşumdan da bugüne dek zarardan çok yarar
    gördüm. Kader hep benden daha akıllı davranıp benim çıkarımı
    benden daha iyi sağladı. Yaşamımda başarılmış zor, ya da belki
    akıllıca denebilecek birkaç eylem vardır. Bilin ki bunlarda benim
    payım üçte bir, kaderin payıysa en az üçte ikidir. Bence
    başarısızlıklarımız kadere yeterince güvenmemekten ve elimizde
    olmayan bir gücü kendi davranışımıza bağlamaktan geliyor.

    Dilediklerimize varamayışımız çok kez bundan ötürüdür. Kader
    insan aklına, onun zararına olmak üzere verdiğimiz hakları kıskanıyor
    ve biz ne kadar artırırsak o da o kadar azaltıyor bu hakları...

    Uzatmayalım, o adamlar at üstünde evimin avlusunda beklediler.
    Şefleri benimle içeri girmiş, adamlarından haber alır almaz gideceğini
    söyleyerek atının ahıra götürülmesini istememişti. Giriştiği işi artık
    avucuna almış durumdaydı; geri kalanı eyleme geçivermesiydi yalnız.
    Sonradan çok kez anlatmışlar bana; çünkü bu yaptığını anlatmaktan
    sakınmıyordu hiç. Yüzüm, davranışım, açık yürekliliğim kalleşliği
    söküp atmış içinden. Adamları vereceği işaret için hep gözlerine bakıp
    dururken o birden atına bindi ve onlar bu kazançlı durumunu nasıl tam
    sonunda bırakmasına şaşadursunlar, çekti gitti. (Kitap 3, bölüm 12)
  9. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    KENDİNİ ÖLDÜRME

    Hegesias dermiş ki: Yaşamanın yolu gibi ölmenin yolunu da
    kendimiz seçmeliyiz. Diogenes, filozof Speusippos'a rastlamış.
    Tutulduğu iyileşmez fil hastalığından ötürü kendini sedyeyle gezdirten
    Speusippos: Selam sana, Diogenes, demiş. Sana selam yok, diye
    karşılık vermiş Diogenes, sen ki bu halinle yaşamaya katlanıyorsun
    hala. Bir zaman sonra filozof öylesine zor yaşamaktan sıkılarak
    kendini öldürmüş.

    Bunun tersi düşünceler de yok değil. Birçoklarına göre de bu dünya
    kışlasını, bizi oraya koyanın buyruğu olmadan bırakıp gidemeyiz.
    Tanrı bizi yalnız kendimiz için değil, ona ve başka insanlara hizmet
    etmek için yollamış; onun izniyle gidebiliriz ancak, kendi iznimizle
    değil. Doğuşumuz bizden çok ülkemiz içindir. Yasalar kendi çıkarları
    için hesap sorarlar bizden; bizi öldürme hakkı onlarındır;
    görevimizden kaçtığımız için hem bu dünyada, hem ötekinde
    cezalanırız.

    Bizi bağlayan zinciri taşımak onu kırmaktan daha fazla yürek ister ve
    yurdu için bütün cefalara katlanan Regulus, kendini öldüren Cato'dan
    daha üstün bir yılmazlık sınavı vermiştir. Gözü kararma ve
    sabırsızlanmadır bizi ölüme koşturan. Dinç erdem hiçbir belaya sırtını
    çevirmez; dertleri ve acıyı arar, yiyeceğini arar gibi zalimlerin
    korkutmaları, işkenceler, cellatlar diriltir, dinçleştirir onu;

    Duris ut ilex tonsa bipennibus

    Nigra feraci frodis in Algido

    Per damna, pen cades, ab ipso

    Ducis opes animumque ferro. (Horatius)

    Karanlık ormanında Algido'nun

    Dalları baltayla budanan meşe gibi

    Bu belalar, bu cefalar, bu zincirler

    Yiğitliğine yiğitlik katar onun.

    Bir başkası da şöyle der:

    Non est ut putas virtus, pater,

    Timere vitam, sed malis ingentibus

    Obstare, nec se vertere ac retro dare. (Seneka)

    Erdem yaşamaktan korkmakta değil, baba,

    Belalara karşı koyup diretmekte

    Yolundan dönmemektedir.

    Bir başkası da şöyle:

    Rebus in adversis facile est contemnere mortem;

    Fortius ille facit qui miser esse potest. (Martialis)

    Kolaydır ölümü küçümsemek başımız dertteyken,

    Daha yiğittir başına gelene katlanan.

    Yigitlere değil korkaklara yaraşır feleğin sillesinden kaçmak için bir
    çukura, ağır mezar taşları altına büzülmek. Fırtına ne kadar sert olursa
    olsun, yiğit olan şaşmaz yolundan yordamından.

    Si fractur illabatur orbis,

    Imparidam ferient ruina. (Horatius)

    Dünya parçalanıp yerle bir olsa

    Yiğitçe katlanır yrkılmasına.

    Başka dertlerden kaçmaktır en çok bizi ölmeye iten; o kadar ki,
    ölümden kaçmak kimi zaman ölüme koşturur bizi.

    Hic, rogo, non furor rest, ne moriare, mori? (Martialis)

    Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek?

    Uçurum korkusuyla kendi kendilerini uçuruma atar kimi insanlar.

    Usque adeo, morits formidine,vitae

    Precipit humanos odium, lucisque videndae,

    Ut sibi consciscant maerenti pectore lethum,

    Obliti fontem curarum hunc timorem. (Lucretius)

    Ölüm korkusuyla insanlar

    Bıkarlar yaşamaktan, ışıktan;

    Atılırlar ölüme, ölümden korkmanın

    Dertlerin kaynağı olduğunu unutarak.

    Platon yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendisini
    öldürenin onursuzca gömülmesini ister, eğer bu işi kamu yargısıyla,
    kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir
    utanç yüzünden değil de, korkaklığından, ürkek bir ruhun
    güçsüzlüğünden ötürü yapmışsa. Yaşamımızı horgörmek de gülünç bir
    düşüncedir aslında; çünkü yaşam bizim varımız yoğumuz, her
    şeyimizdir. Daha soylu, daha zengin bir varlığı olan şeyler bizimkini
    kötüleyebilir; ama bizim kendimizi hor görüp hiçe saymamız doğaya
    aykırıdır; başka hiçbir yaratıkta görülmeyen özel bir hastalıktır
    kendinden nefret etmek, yüz çevirmek. Olduğumuzdan başka olmayı
    dilemek gibi bir saçmalıktır bu. Bu dilek yerine gelse bile bize bir şey
    kazandırmaz. İnsanken melek oluvermeyi isteyen kendi için bir şey
    yapmaz, olduğundan daha iyi olmaz; çünkü kendisi ortada kalmayınca
    kim tadacak, değerlendirecek bu değişmeyi onun yerine? (Kitap 2,
    bölüm 3)

    Kendiliğinden doğuveren halk şiirinin öyle saf ve yalın güzellikleri
    oluyor ki en olgun şiir ustalığının ulaştığı başlıca güzellikle
    kıyaslayabiliriz: Gaskonyalıların türkülerinde, hiç bilimden, okur
    yazarlıktan haberi olmayan kimi ulusların türkülerindeki şiir gibi. Bu
    iki şiirin arasında kalan orta halli şiiri ise küçümser, beğenmez,
    tutmayız. (Kitap 1, bölüm 56)
  10. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    BÜYÜK EYLEMLER VE YAŞ

    Benim bildiğim kadarıyla bütün güzel insan eylemleri, ne türden
    olursa olsun, sanırım eski zamanda da bizim zamanımızda da, otuz yaş
    sonrasından daha çok otuz yaş öncesinde başarılmıştır. Aynı
    insanların yaşamlarında da çok kez öyle. Bunu Anibal ve büyük hasmı
    Scipio için hiç yanılmadan söyleyemez miyim? Yaşamlarının
    yarısından çoğunu, gençliklerinde kazandıkları ünle yaşadılar. O
    yaştan sonra başka herkese göre büyük adam oldular, ama kendileri
    bakımından hiç de olmadılar. Ben kendi hesabıma, otuz yaşımdan
    sonra beden ve kafa gücümün artmaktan çok azaldığından,
    ilerlemekten çok gerilediğinden eminim. Zamanlarını iyi kullananların
    bilgileri, görgüleri yaşadıkça artabilir; ama canlılık, çeviklik,
    sağlamlık gibi kendi içimizdeki daha önemli, daha özgün yetenekler
    yaşla soluyor, gevşiyorlar:

    Ubi jam validis quassatum est viribus oevi

    Corpus, et obstusis ceciderint viribis artus.

    Claudicat ingenium, delirat finguaque mensque. (Lucretius)

    Yaş ağır basınca bedenimiz üstüne

    Aşınan çarklar zor döner olunca

    Kafa sendeler, saçmalar, sayıklar.

    Kiminde beden, kiminde kafa pes eder ilkin yaşın ağırlığı altında.
    Beyinleri midelerinden ve bacaklarından daha önce yıprananları çok
    gördüm. Bu dert, ona uğrayanın pek fark etmediği, açıkça belli
    olmadığı için daha da tehlikelidir. Bundan ötürü yasaların bize fazla iş
    gördümesinden çok, işe çok geç başlatmasından yakınmaktayım. Bana
    öyle gelir ki, yaşamın dayanıksızlığı, her gün türlü olağan tehlikeler
    içinde bulunması göz önünde tutularak, başlangıç dönemine, işsiz
    yaşamaya, çıraklığa o kadar fazla yer verilmemeli. (Kitap 1, bölüm 57)
  11. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    SAKLANAN KÖTÜLÜKLER

    Günahlarımızı ortaya dökmek, ayıp olsa bile, bunun örnek olup
    herkese uygulanması tehlikesi pek yoktur. Aristo der ki, insanların en
    çok korktukları rüzgarlar, saklı yerlerini açan rüzgarlardır.

    Alışkanlıklarımızı saklayan o saçma örtüleri sıyırıp atmak gerekir
    aslında. Niceleri vicdanlarını kerhaneye gönderip davranışlarını
    kurallara uyduruyorlar. Hainler, katiller bile nezaket kurallarını
    benimsiyor, ödevlerini bundan ibaret sayıyorlar. O kadar ki
    haksızlığın kibarlıktan yana, kötülüğün edepten yana bir eksiği
    olmayabiliyor. Ne yazık ki kötü insan budala da olmayıp kötülüğünü
    edep altında saklamasını beceriyor. (Kitap 3, bölüm 5)

    KİTAPLAR VE İNSANLAR

    Ne yapacağız bu insanlarla? Yalnız kitaba girmiş tanıklıklara önem
    veriyor insanlara kitaba girmedikçe, doğruluğu geçerli yaşı olmadıkça
    inanmıyorlar. Budalalıklarımızı harflere dökünce saygınlaştırmış
    oluyoruz. Okudum demek, birinden duydum demekten çok daha ağır
    basıyor. Ama ben insanların ellerini ağızlarından daha inanılır
    bulmadığım, konuşurken saçmaladığımız kadar yazarken de
    saçmaladığımızı bildiğim ve bizim çağımızı geçmiş başka bir çağdan
    ayırmadığım için, Aulus Gellius ya da Mavrobius kadar benim bir
    dostumu, onların yazdıkları kadar benim gördüklerimi öne sürebilirim.
    Onlar nasıl erdem için uzun sürmekle daha büyük olmaz diyorlarsa
    ben de doğruluk için, yaşı büyüdükçe akla daha yakın olmaz diyorum.
    Sık sık söylerim: Örneklerimizi hep yabancılardan ve okul
    kitaplarından vermemiz ahmaklıktır düpedüz. Örnekler, Homeros'un,
    Platon'un zamanında olduğu kadar boldur bugün de. Ama biz
    düşüncenin doğruluğundan çok, ömeklerin gösterişi peşindeyiz;
    kanıtlarımızı kitapçı Vascasan ya da Platin dükkanından alıp
    kullanmak kendi köyümüzde gördüklerimizden çıkarmaktan daha
    üstün bir doğruluk sağlarmış gibi. Ya da belki gözümüzün
    önündekileri ayıklayıp değerlendirmeye, onları sıcağı sıcağına
    eleştirip örnek haline getirmeye yatkın değil kafamız. Çünkü, kendi
    tanıklığımıza güvenecek kadar bilgin ve yeterli değiliz dersek, yersiz
    söz etmiş oluruz. O kadar ki, bence, en orta malı, en çok bilinen, en
    gösterişsiz şeyleri kendi ışıklı yanlarından görebilirsek, onlardan
    doğanın en büyük mucizeleri, ömeklerin en zenginleri çıkarılabilir,
    özellikle insan eylemleri konusunda.
  12. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    MUTLULUĞUN BİZE GÖRELİĞİ

    Zenginlik bize ne iyilik eder, ne de kötülük: Her ikisi için de
    malzeme verir bize. Ondan daha güçlü olan ruhumuz ve malzemeyi
    dilediği gibi evirir, çevirir ve kullanır; mutlu ya da mutsuz oluşunun
    tek nedeni ve sorumlusu kendisidir.

    Dış varlığımız tadını ve rengini iç varlığımızdan alır nasıl ki
    giysilerimiz bizi kendi sıcaklıklarıyla değil bizim sıcaklığımızla
    ısıtırlar: Onu koruyup beslemektir yalnız görevleri. Onları soğuk bir
    bedene giydirirseniz, soğukluğu korur ve beslerler: Kar ve buz öyle
    saklanır...

    Hiçbir şey kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim
    gevşekliğimiz, güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve
    yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması
    gerekir; yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda. Doğru bir kürek
    suda eğri görünür. Önemli olan bir şey in görülmesi değildir yalnız,
    nasıl görüldüğü de önemlidir. (Kitap 1, bölüm 14)


    *-The End-*

Sayfayı Paylaş