Montaigne ve Denemeleri

Konu, 'Edebiyat' kısmında Yorumsuz tarafından paylaşıldı.

  1. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
            
    FİLOZOFLAR VE TANRILAR

    Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
    Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
    ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
    tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
    Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
    gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
    yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
    yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
    kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
    kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
    göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
    tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
    söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
    çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
    bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
    Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
    tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
    dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
    devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
    Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
    zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
    kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
    Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
    düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
    evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
    olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
    altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
    Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
    duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
    gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
    fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
    bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
    olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
    kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
    Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
    Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
    görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
    yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
    duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
    Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
    bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
    çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
    da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
    yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
    yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
    katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
    yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
    hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar;
    kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
    uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

    Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

    Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

    Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

    Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

    Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
    felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

    Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
    eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
    şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
    bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
    biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
    olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kusurlarını
    bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
    öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
    organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
    mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
    sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)
  2. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    ARAMA SEVGİSİ

    Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
    hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
    almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
    kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
    Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
    zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
    toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
    bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
    kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
    kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
    yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
    kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
    kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
    araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
    benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
    kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
    içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
    kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

    Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
    başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
    değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
    sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

    Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
    bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
    yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)
  3. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    MUTLULUK ÜSTÜNE

    Scilicit uftima semper

    Expectanda dies homini est, dicique beatus

    Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

    İnsanın son gününü beklemeli her zaman

    Mutlu dememeli ona ölmeden

    Cenazesi kaldırılmadan.

    Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

    Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
    Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
    ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
    ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
    kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
    insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
    değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
    duruma geçiverir.»

    Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
    konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
    Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
    Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
    Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
    Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
    Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
    yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
    Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
    sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
    yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
    dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
    geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
    kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
    bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
    geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
    yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
    için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
    yaşamışım! diye.

    Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
    olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
    bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
    derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
    mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
    kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
    komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
    mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
    öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
    sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
    Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
    zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
    olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

    Nam verae voces tum demum pectore ab imo

    Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

    İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

    Maske düşer, yüz kalır ortada.

    İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
    denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
    gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
    biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
    O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
    çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)
  4. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    AMERİKA'NIN BULUNUŞU

    Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
    olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
    bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
    dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
    Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
    buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
    onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
    gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
    bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
    de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
    korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
    bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
    dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
    gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
    iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
    kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
    alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
    bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
    şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
    arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
    gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
    sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
    heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
    yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
    kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
    iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
    bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
    üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
    çiğnettirmişlerdir.

    Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
    dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
    bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
    onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
    onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
    kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
    bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
    insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
    türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
    yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
    taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
    ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
    kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
    aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
    ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
    yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
    çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
    İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
    çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
    giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
    kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
    görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
    ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
    olmaktan çıkıyor.

    Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
    korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
    tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
    katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
    direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
    düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
    oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
    ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
    sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

    Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
    fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
    değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
    doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
    toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
    ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalmayarak Yunan ve
    Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
    oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
    hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
    toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
    evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
    kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
    ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
    görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
    kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
    işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
    bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
    ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
    dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
    İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
    Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
    böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
    acısı kıyımlara yol açmamıştır.

    Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
    güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
    gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
    insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
    en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
    temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
    yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
    davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
    kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
    bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
    girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
    Aldıkları karşılık şu olmuş:

    Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
    Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
    olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
    olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
    verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
    yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
    yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
    güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
    tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
    çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
    güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
    istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
    alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
    bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
    topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
    kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
    Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

    Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
    kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
    konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)
  5. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

    Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
    vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
    Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
    yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
    hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
    de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
    hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
    ona:

    Tantum cura potest et ars doloris

    Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

    Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

    Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

    Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
    cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
    kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
    gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
    süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
    artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
    tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
    varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
    arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
    Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
    hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

    Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
    bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
    kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
    bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
    uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
    olarak dönmüş olsunlar!

    Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
    ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
    tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
    oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
    duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

    Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
    bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
    hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
    istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
    Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
    Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
    der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
    yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
    başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
    daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
    gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
    duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

    Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
    ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
    soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
    çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
    deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
    Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
    olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
    kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
    Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
    bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
    etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
    kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
    ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
    hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
    aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
    olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
    erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
    kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
    ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
    hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

    İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
    sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)
  6. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    VİCDAN ÜSTÜNE

    İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
    kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
    ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
    savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
    kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
    yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
    çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
    kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
    kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
    bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
    çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
    büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
    söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
    şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
    şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
    vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
    adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
    gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
    şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
    zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

    Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

    İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

    Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
    yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
    ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
    durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
    katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
    vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
    açıklatmıştır.

    Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
    suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
    onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
    kendisine işkenceler uydurur:

    Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

    Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

    Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
    iğnesi ve gücü elden gider.

    Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

    Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

    Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
    panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
    vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
    üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

    Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

    Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

    Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

    Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

    Suçlamışlar kendi kendilerini,

    Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

    Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
    kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
    oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
    Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
    buldurur onlara.

    Prima est haec ultio, quod se

    Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

    İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

    Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

    Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
    bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
    geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
    için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

    Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
    spemque metumque suo. (Ovidius)

    Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

    Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

    Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

    Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
    kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
    onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
    ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

    Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
    karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
    gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
    için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
    yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
    ardından gelmiş.

    Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
    paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
    geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
    aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
    Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
    elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
    böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
    öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
    suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
    kendine yediremezdi.

    İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
    denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
    olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
    suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
    işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
    göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
    vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
    suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
    azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
    Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
    Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
    yapmaz insan?

    Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

    Acı masuma da yalan söyletir.

    Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
    ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
    olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
    vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
    dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
    Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
    bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
    de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
    Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
    işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
    koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
    adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
    sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
    Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
    beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
    Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
    uygulamış olmuyor musunuz?

    Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
    üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
    bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
    çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
    yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
    bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
    General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
    görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
    karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
    cezası. (Kitap 2, bölüm 5)
  7. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

    Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar hiçbir
    kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
    istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
    yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
    olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
    kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
    özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
    Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

    In me omnis spes est mihi. (Terentius)

    Bütün umudum kendimde.

    Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
    içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
    bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
    en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
    Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
    öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
    yetinmesini bileyim.

    Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
    başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
    kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
    vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
    yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
    berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
    kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

    Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
    eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Timurlenk'in
    gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
    Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
    kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
    vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
    attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)
  8. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

    Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
    uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
    bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
    hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
    doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
    gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
    olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
    korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
    fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
    kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
    ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
    müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
    çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
    çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
    türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
    ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
    başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
    eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
    kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
    zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
    Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
    Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
    bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
    sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
    şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
    yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
    oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
    işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

    Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

    Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
    bizi.

    Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
    ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
    dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
    açtıkları savaşın nedeni buydu...

    Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
    kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
    yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
    mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
    çökertirler.

    Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
    ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
    büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
    Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
    ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
    gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
    içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
    köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
    ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
    duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
    hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
    verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
    gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
    yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
    yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
    korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
    savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

    Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

    Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

    Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

    O kanla beslenen zevk.

    Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
    Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
    bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
    birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
    yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
    kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
    korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
    göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
    canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
    beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
    bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
    biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
    üstlerine.

    İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
    suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
    yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
    şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
    binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
    uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
    23)
  9. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    KENDİMİZİ İNCELEME

    Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur,
    fiziğim de.

    Qua deus hanc mundi temperet arte domum

    Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

    Comibus in plenum menstrua luna redit;

    Unde salo superant venti, quid flamine captet

    Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

    Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

    Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

    Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

    Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

    Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

    Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

    Günü gelip yıkılacaksa dünya.

    Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

    Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.

    Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
    genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
    biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
    için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
    düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
    orta malıdır bu yasa.

    Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
    gerektirmeyecek kadar büyüktür.

    Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
    yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
    uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
    istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
    yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
    olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya...

    Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
    İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
    yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

    Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
    üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
    yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
    nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
    Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
    duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
    nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
    gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı olurlar.
    Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
    değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
    insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
    olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
    kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
    düşüncesinden kuşku duymasın.

    Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
    bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
    tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
    getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
    Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
    zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
    bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
    kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
    13)

    Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
    bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)
  10. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    RUH VE BEDEN HAZLARI

    Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
    yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
    adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
    işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
    çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
    Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
    bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
    kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
    katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
    eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
    ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

    Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
    bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
    alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
    geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
    Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
    tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
    gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
    kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
    doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
    ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

    Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
    boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
    kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
    Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
    olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
    asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
    akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
    kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
    kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
    kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
    kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
    insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
    tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
    olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
    daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
    bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
    hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
    kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
    bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
    kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

    Cujus in indomito constantior inguine nervus

    Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

    Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

    Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

    Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

    Possint ut juvenes visere fervidi

    Multo non sine risu

    Dilapsam in cineres facem (Horatius)

    Görsün diye mi ateşli gençlik

    Kahkahalarla gülerek

    Bizim küllenen meşalemizi.

    Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
    yarışamayız onlarla.

    O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
    Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
    görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
    olta ısırmıyor!

    Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
    insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
    aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
  11. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    DOĞAYA UYMA

    Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
    gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
    ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
    Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
    sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
    yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
    bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
    dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
    doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
    sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
    kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
    türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
    alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
    iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
    ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
    gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
    yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
    Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
    gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
    ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
    cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
    isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
    istemediği için yapmamalı.

    Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

    Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

    Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
    mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
    olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
    sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
    üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
    arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
    yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
    sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
    İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
    Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
    her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

    Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

    Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)
  12. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    İNSAN AKLI

    Belki öteki varlıklarda görüldüğü gibi, insanlar için de doğal yasalar
    vardır; ama bizde kaybolup gitmiştir; çünkü şu mübarek insan aklı her
    yere karışıp düzen vermeye, komuta etmeye kalkmış, dünyanın
    yüzünü kendi büyük iddiaları, kararsız görüşleriyle bulandırmış,
    karmakarışık etmiş.

    Nihil itaque amplius nostrum est quod nostrum dico artis est. (Cicero)

    Gerçekten bizim olan hiçbir şey kalmamıştır; bizim dediğimiz,
    yapma bir şeydir.

    İnsanlar her şeyi başka başka gözler, başka başka düşüncelerle
    görürler: Düşünce ayrılıklarının asıl nedeni budur. Aynı şeyin bir ulus
    bir yüzüne, bir ulus başka bir yüzüne bakar ve o yüzünde durur.
    Bir insanın babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez;
    ama eskiden bazı kavimlerde bu adet varmış, hem de bunu saygı ve
    sevgilerinden yaparlarmış; isterlermiş ki ölü böylelikle en uygun, en
    onurlu bir mezara gömülsün; vücutları ve anıları içlerine, ta iliklerine
    yerleşsin; babaları sindirme ve özümleme yoluyla kendi diri
    bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir boşinancı iliklerinde ve
    damarlarında taşıyan insanlar için, anasını babasını topraklarda
    çürütüp kurtlara yedirmenin en korkunç günahlardan biri sayılacağını
    kestirmek zor değildir.

    Lykurgos hırsızlığa bir taraftan bakmış; komşusunun malını
    habersizce aşıran bir adamın gösterdiği çevikliğe, çabukluğa, cüret ve
    ustalığa değer vermiş; herkesin kendi malını daha iyi korumaya
    çalışması da ulus için hayırlı olur diye düşünmüş; hem saldırmayı,
    hem korunmayı öğreten bu iki tarafın eğitimi askerlik bakımından
    yararlı görmüş; ulusuna vermek istediği başlıca bilgi ve değer de
    askerlik olduğu için, başkasının malını çalmaktan doğacak olan
    karışıklıkları, haksızlıkları hesaba katmamış.

    Kral Dionysios, Platon'a, İran işi, uzun, damalı ve kokulu bir elbise
    hediye etmiş. Platon: Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem,
    diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: İnsan ne giyerse
    giysin, erkekse yine de erkektir... Yine Dionysios Aristippos'un
    yüzüne tükürmüş: Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü
    yüzüne vurduğu zaman, onlara: Ne olur? demiş, balıkçılar da ufacık
    bir balık tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala
    katlanıyorlar. Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen
    Aristippos'a: «Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk
    etmezdin» demiş, o da ona: «İnsanlar arasında yaşamayı bilseydin,
    böyle lahana yıkamazdın, diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı
    görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor. İki kulplu bir çömlek, ister
    sağından tut, ister solundan.

    Bellum, o terra hospita, portas;

    Bello armatur equi, bellum haec armento minantur.

    Sed tamen iidem olim curru succedere sueti

    Quadrupedes, et frena jugo concordia ferre;

    Spes est pacis. (Virgilius)

    Bana mesken olan toprak,

    Sende savaş belirtileri var.

    Savaşa hazırlanıyor bu sürüler, bu atlar.

    Ama biz bunların sabana koşulduğunu da gördük

    Aynı boyundurukta yürüdüklerini de;

    Barış umudumuz yok olmuş değil yine.

    Solon'a oğlunun ölümünde, güçsüz ve yararsız gözyaşları dökmenin
    doğru olmadığını söylemişler; Güçsüz ve yararsız oldukları için
    dökülmeleri daha iyi ya! demiş. Sokrates'in karısı: Ah! bu insafsız
    yargıçlar! seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken,
    Sokrates: Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu? demiş.
    Biz kulaklarımızı süs için deleriz; Yunanlılarda ise bu, kölelik
    belirtisiydi. Biz karılarımızla gizli gizli sevişiriz; Amerika yerlileriyse
    bu işi uluorta yaparlarmış. İskitler yabancıları tapınaklarında kesip
    kurban ederlermiş; başka kavimlerde ise tapınağa girene dokunulmaz.

    Inde forur vulgi, quod numina vicinorum

    Odit quisque locus, cum solos credat habendos

    Esse deos quos ipse colit. (Juvenalis)

    Böyle azgınlıkları vardır halkın;

    Her ülke nefret eder komşusunun tanrılarından

    Ve inanır gerçekliğine yalnız kendi tanrılarının. (Kitap 2, bölüm 12)
  13. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    CİNSEL YANIMIZ

    Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir organ
    vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu organ, amansız iştahıyla her
    şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle obur, doymak
    bilmez bir hayvandır o; zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner,
    beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını
    keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvesini içlerine
    çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

    Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini
    düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve
    daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine
    ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde,
    gerçeğin yerine ondan kat kat daha acayip, olmayacak şeyler koyarlar.
    Platon bunları düşünmemiş midir kadın erkek, yaşlı genç her kesin
    cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep
    çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duygularını
    soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden
    aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne
    kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri
    gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için
    yaptıklarını, çünkü o ülkede erkeklerin kendi cinslerine düşkün
    olduğunu söylerler; ama şu da denebilir ki, bunu yapmakla
    kaybettikleri kazandıklarından fazladır, çünkü tam bir açlık, hiç
    değilse gözle doyurulan bir açlıktan daha zorludur. Livia da der ki,
    namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey
    değildir. Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan
    daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir,
    yarışırken görüyorlardı; kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya
    pek önem vermiyorlardı; çünkü, Platon'un dediği gibi namusları, uzun
    eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus'un sözünü ettiği
    birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü
    olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi,
    yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı
    dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

    Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan
    hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet
    okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi
    günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar,
    kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne
    fedakarlık!); tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya,
    yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine
    razıdır herkes...

    Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu! Kadınlar da biz de cinsel
    taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa
    düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre
    ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler.
    Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal
    niteliğini aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece
    düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilinem
    Caesar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur
    genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya
    açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın
    saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiçbir
    kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür
    boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesini taşımaktan daha kolaydır
    ve bakireliğini tanrıya adamak fedakarlıkların en zoru olduğu için en
    yücesi sayılır. Diaboli virtus in lumbust est, şeytanın gücü beldedir,
    der Ermiş Hieronimus. (Kitap 3, bölüm 5)
  14. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    İNSANIN DURUMU

    Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok
    zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor
    varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip
    düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka
    adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da
    güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık
    suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü
    bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;
    aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir
    başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın
    üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü
    duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir
    haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken
    bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir
    yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını
    burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık
    benim için.

    Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm
    şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim;
    değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz
    bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim:
    Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana
    yalpalıyor, gelişigüzel:

    . . . Velut minuta magno

    Deprensa navis in mari vesaniente vento. (Catullus)

    . . . Hafif bir tekne gibi

    Azgın fırtınanın denizde bastırdığı.

    Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam
    tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş,
    bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp
    bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni
    ondan yana düşürüyormuş gibi.

    Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı.
    Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları
    inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de
    bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne
    candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca:
    Size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı
    da savunabilir, karşı tarafın da. Ama bol para verin, davanıza bir
    tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden
    yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun
    şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza
    gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında
    serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna,
    mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da
    şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. (Kitap 2, bölüm
    12)
  15. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE

    Özgürlüğe öyle düşkünüm ki, koca Hindistan'ın bir köşesini bana
    yasak etseler dünyanın tadı kaçar neredeyse. Hiçbir yerde saklı, eli
    kolu bağlı yaşamak da istemem, orada pineklemektense alır başımı
    havası, toprağı bana açık bir yere giderim. Hey Allahım! çekilir şey
    midir ülkenin bir bucağına çivilenip kalmak? Niceleri, yasalarımıza
    aykırılık ettiler diye kentlere, alanlara herkesin gidip geldiği yollara
    uğrayamadan yaşayabiliyorlar. Benim hizmet ettiğim yasalar küçük
    parmağımı bile köle etmeye kalksalar, nereye olsa gider başka yasalar
    arardım. (Kitap 3, bölüm 13)

    Cimrilik bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür. (Kitap 1, bölüm
    14)

    MUTLULUK

    Büyük İskender'in dalkavukları onu, Zeus'un oğlu olduğuna
    inandırmışlar. Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce:
    Buna ne diyeceksiniz, bakalım? demiş; kıpkızıl, mis gibi insan kanı
    değil mi bu? Homeros'un destanlarında tanrıların yarasından akan kan
    hiç de böyle değildir. Şair Hermodoros, Antigonos'u öven şiirlerinde,
    ona güneşin oğlu diyormuş. Antigonos: Oturağımı döken adam benim
    güneşin oğlu olmadığımı çok iyi bilir, demiş. İnsan her yerde hep o
    insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını
    giyse yine çıplak kalır.

    Puellae Hunc rapiant

    Quicquid calcaverit hiç, rosa fiat. (Persius)

    Kızlar alsa çevresini

    Güller bitse bastığı yerde.

    Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın
    sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey
    anlamaz.

    Heac perinde sunt, ut illius animus qui ea possidet

    Qui uti scit, ei bona, illi qui non utitur recte, mala. (Terentius)

    Sahibine göre değişir bir şeyin değeri

    Zarar görürse kötüdür, yarar görürse iyi.

    Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh
    gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına
    varmaktır.

    Non domus et fundus, non aeris acervus et auri

    Aegrosto domini deduxit corpore febres,

    Non animo curas: valea possesor oportet,

    Qui comportatis rebus bene coqitat uti.

    Qui cupit aut metuit, ivuat illum sic domus aut res,

    Ut lippum pictae tabulae, formenta podagram. (Horatius)

    Ev, mal, mülk, yığınla tunç ve altın;

    Yarasına merhem olmaz

    Vücudunda, ruhunda dert olan adamın.

    Eldeki nimetleri tadabilmesi için

    Keyfi yerinde olmalı insanın.

    Ev bark neye yarar dertli, korkulu olana

    Gözleri çipilli olan ne yapsın tabloyu,

    Damlalı hasta neden gitsin hamama?

    Nasıl dili pas tutmuş bir adam Yunan şarabının tadından bir şey
    anlamazsa, nasıl bir at üzerindeki zengin koşumların farkında
    olmazsa, vurdumduymaz, zevksiz bir ahmak da içinde yaşadığı
    nimetlerin tadına varamaz. Platon da der ki: Sağlık, güzellik, güç,
    zenginlik ve bütün bu iyi dediğimiz şeyler insanın doğrusuna ne kadar
    yaraşırsa, eğrisine de o kadar yaraşmaz; kötü dediğimiz şeyler de
    tersine.

    Ruhta ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar?
    Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdi mi, dünyalar bizim de
    olsa rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladı mı, insan ne kadar
    devletli, haşmetli de olsa, tacını, tahtını, saraylarını unutmaz mı?

    Totus et argento coMlatus, totus et auro. (Tibullus)

    Altına, gümüşe gömülü de olsa.

    Bir kral öfkelendiği zaman, krallığı onu kızarmaktan, sararmaktan,
    deli gibi dişlerini gıcırdatmaktan koruyabilir mi? Kral, kafalı ve iyi
    yaratılışlı bir adamsa mutluluğuna krallığının kattığı şey pek azdır:

    Si ventri bene, si lateri est pedibusque tuis, nil

    Divitiae poterunt regales addere maius. (Horatius)

    Miden iyi, ciğerlerin ayakların sağlamsa

    Kralların hazineleri, daha fazla mutlu edemez seni.

    Tacın tahtın yalancı, aldatıcı şeyler olduğunu görür; hatta belki de
    kral Seleukos gibi düşünerek der ki: Hükümdar asasının ne kadar ağır
    olduğunu bilen, onu yolda bulsa, elini sürmez, geçer. Seleukos
    bununla, iyi bir krala düşen ödevlerin ne büyük, ne ezici olduğunu
    söylemek istiyordu. Gerçekten, başkalarını düzene sokmak az iş
    değildir kendi kendimize düzen vermenin ne kadar güç olduğunu
    biliriz. İnsanlara komuta etmek pek rahat bir iş gibi görünür ama ben
    kendi hesabıma, insan kafasının ne kadar güçsüz, yeni ve belirsiz
    şeyler arasında doğruyu bulmanın ne kadar güç olduğunu gördükten
    sonra şu kanıya vardım ki, başkalarının ardından gitmek önde
    gitmekten çok daha kolay, çok daha hoştur. Çizilmiş bir yolda
    yürümek ve yalnız kendi hayatından sorumlu olmak ruh için büyük bir
    rahatlıktır.

    Ut satius multo iam sit parere quietum,

    Quam regere imperio res velle. (Lucretius)

    Öyleyse sessizce boyun eğmek

    Devletin dümenini tutmaktan iyidir.

    Kaldı ki, Keyhusrev'in dediği gibi, insanın komuta etmeye hakkı
    olması için komuta ettiklerinden daha değerli olması gerekir.
    Ama Ksenophanes'in anlattığına göre, kral Hieron daha ileri giderek
    diyor ki: Krallar beden hazlarını bile herkes kadar tadabilecek halde
    değildirler, çünkü rahatlık ve kolaylık onlara bu hazlardan bizim
    duyduğumuz acıyla karışık tadı, mayhoşluğu tattırmaz.

    Pinguis amor nimiumque potens, in taedia nobis

    Vertitur, et stomacho dulcis ut esca nocet. (Ovidius)

    Fazla yüz bulan, her dediğini yaptıran aşk bezginlik verir;

    İyi bir yemeği fazla kaçırmak da mideyi bozar.

    Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısında üç yüz
    kadını birden buyruğuna hazır gören bir adamda istek mi kalır? Büyük
    Sultan'ın (Osmanlı padişahı; belki Kanuni Sultan Süleyman.) sarayında
    öyle imiş. Onun atalarından biri de ava giderken beraberinde en az yedi
    bin şahinci götürürmüş; böyle bir avın anlamı ve tadı acaba neresinde
    idi? (Kitap 1, bölüm 42)
  16. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    ÖLÜM

    Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
    Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri
    zaman: Doğa da onları! demiş.

    Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
    Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de
    her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye
    ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
    başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
    çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

    Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup
    biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm
    uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar
    için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
    üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
    hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen
    yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
    hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında,
    dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların
    ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür...
    Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl
    geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken
    duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın.
    Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

    Inter se mortales mutua viviunt

    Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

    İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

    Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

    Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten
    ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

    Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim
    ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan
    kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız
    varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün
    bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.

    Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

    Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

    Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

    Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

    Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır.

    Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken
    ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış
    oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra
    ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
    ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can
    yakıcıdır.

    Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle
    güle gidin.

    Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

    Cur amplius addere quaeris

    Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)

    Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp
    gidemiyorsun?

    Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip
    gidecek başka günler katmak istiyorsun?

    Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan
    sizsiniz.

    Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
    günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın
    gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
    düzendir.

    Non alium videre patres:

    Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


    Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

    Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

    Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda
    oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız,
    dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda
    görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden
    başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle
    gidecek.

    Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

    İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.

    Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

    Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

    Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin.
    Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu
    koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar
    yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz:
    Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz
    mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

    Licet, quod vis vivendo vincere secla,

    Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

    Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

    Ölüm yine sonsuz olacaktır.

    Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı
    duymayacaksınız.

    In vera nescis nullum fore morto alium te.

    Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque
    jacentem. (Lucretius)

    Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp
    sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup
    ağlamayacak?

    Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

    Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.

    Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


    O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

    Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

    Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir
    şeydir denebilirdi:

    Mufto mortem minus ad nos esse putandum

    Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

    Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü
    hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

    Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan
    zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey
    yitirmiş olmuyorsunuz.

    Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

    Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

    Bizden önce geçmiş zamanları düşün

    Bizim için onlar yokmuş gibidir.

    Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun
    yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var
    ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya
    yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün
    gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
    Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere
    gitmiyor mu?

    Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

    Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

    Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte
    yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan,
    binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

    Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların
    ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin
    ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz,
    başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!
    Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum
    ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman
    yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz.
    İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne
    de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve
    süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak
    istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

    Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz.
    Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden
    kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata
    ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

    İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim.
    Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da:
    İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

    Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem
    yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar
    korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla
    bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda
    yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün
    varır.»

    İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez
    düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de,
    başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az
    korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
    dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve
    yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle
    sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla,
    asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar
    sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle.
    İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1,
    bölüm XX)
  17. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    YAŞAYAN ÖLÜLER

    Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra
    yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam
    görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol
    arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve
    mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez
    hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan
    uluslar yararını görmüşlerdir. Kötü krallarla bir arada anılmak
    istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların
    buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş
    gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi
    ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye
    sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı
    olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama
    ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı
    anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş
    olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak,
    gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz. Kötü bir
    kralı, bize iyilik ettiği için hayırla anarsak, büyük bir doğruluğun
    zararına küçük bir doğruluğa hizmet etmiş oluruz. Titus Livius'un
    dediği doğrudur: Kralların ekmeğini yemiş olanlar, onları hep ölçüsüz
    övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük
    değerleri onda görür...

    Toplum düzenleri o kadar sağlam olan Lakedemonyalılar'ın pek
    yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoşuma gitmez. Kralların ölümünde
    halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra
    çağıra ağlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduğunu söylermiş. Her
    şeyi kurcalayan Aristoteles, Solon'un: Kimseye ölümünden önce
    mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaşamış iyi ölmüş insan,
    adı kötüye çıkarsa, çoluğu çocuğu yoksulluğa düşerse, mutlu
    sayılabilir mi diye soruyor. Yaşadığımız sürece gönlümüzün istediğini
    yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir
    ilişiğimiz kalmıyor. Solon'a şöyle demek daha doğru olurdu: Mademki
    insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman
    mutlu olamaz.

    Bertrand du Glesquin, Rancon şatosunu kuşattığı sırada ölmüş.
    Şatodakiler, teslim olunca, şatonun anahtarlarını Bernand du
    Glesquin'in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar.

    Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaşta ölünce cesedini
    Venedik'e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme
    iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı
    olmamış; Verona'dan cesedi savaşarak zorla geçirmiş; «Hayatında
    düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi
    doğru olmaz, demiş.

    Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için
    geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiş.
    Bu işte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuş. Korinthoslular'ı
    apaçık yenmiş olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da
    tersine Beotia'lılara karşı zor kazanabileceği bir zaferi bu yüzden
    kazanıveriyor.

    Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çağda, kendilerini
    hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı
    yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam
    edeceğine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum.
    İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert'le giriştiği savaşlarda
    kendi bulundukça işlerin hep iyi gittiğini, savaşın mutlaka
    kazanıldığını denemiş. Ölürken oğluna törenle yemin ettirmiş ki,
    cesedini kaynatacak; etini kemiğinden ayıracak; etini gömecek,
    kemiklerini saklayıp her İskoçya'ya savaşa gittiği zaman yanında
    götürecek.

    Bazı Amerika yerlileri İspanyollara karşı savaşırken üzerlerinde,
    vaktiyle zafer kazanmış yiğitlerinden birinin kemiklerini taşırlarmış.
    Bazıları da savaşta ölmüş yiğitlerinin cesedini her gittikleri yere
    götürür, onunla bahtlarının daha açık olacağına, ondan cesaret
    alacaklarına inanırlarmış.

    İlk örneklerde ölüm, insanların hayatta iken gördükleri işlerin ününü
    sürdürmekle kalıyor: Son ömeklerde ise ölüler, iş görme gücünü
    yitirmiyorlar. Kahraman Bayard'ın yaptığı hepsinden iyi: Yediği
    kurşunlardan öleceğini anladığı halde, geriye çekilmesini
    öğütleyenleri dinlememiş, ölüme giderken sırtımı düşmana çevirmek
    istemem demiş; gücü yettiği kadar savaşıp attan düşecek hale gelince
    yaverinden kendisini bir ağaca dayamasını, ama yüzünün düşmana
    karşı durmasını istemiş ve öylece ölmüş.

    Yukarıki örneklerin hiçbirinden aşağı kalmayan bir tane daha
    anlatacağım: Kral Philippes'in dedesinin babası Maximilian birçok
    büyük değerleri olan bir hükümdardı; üstelik eşsiz bir vücut güzelliği
    de vardı. Bir huyu onu öteki krallardan ayırıyordu. Krallar pek önemli
    işleri çabuk çıkarmak için oturaklarını krallık tahtına çevirdikleri
    halde o, en yakın oda hizmetçisinin bile kendisini hacet yerinde
    görmesine razı olmazmış. Su dökünürken dört tarafı kapattırır,
    mahrem yerlerini hekime de, başkasına da göstermekten bir kız gibi
    kaçınırmış. Konuşurken hiç de sağı solu kollamadığım halde bende de
    aynı utangaçlık vardır. Dayanılmaz bir ihtiyaç veya arzu beni
    sürüklemedikçe saklanması adet olmamış organlarımı ve işlerimi bile
    kimseye göstermem. Ama Maximillan işi o kerteye götürmüş ki
    vasiyetnamesinde, öldüğü zaman kendisine don giydirilmesi üzerinde
    önemle durmuş, bir zaman sonra vasiyetine, donu giydirecek adamın
    gözlerinin bağlanması şartını da koydurmuş...

    Atinalıların işlediği kanlı bir haksızlık aklıma geldikçe, en doğal ve
    en haklı egemenlik olduğuna inandığım halk egemenliğine düşman
    olasım gelir. Lakedemonyalılara karşı, eşini görmedikleri bir deniz
    zaferi kazanıp dönen kahraman komutanlarını sorgusuz sualsiz ölüme
    mahkum ediyorlar. Nedeni de şu: Zaferden sonra gemiler hemen geri
    dönüp ölülerini arayacak yerde savaşın gereklerine uyarak düşmanın
    peşine düşmüşler.

    Diomedon'un bu arada gösterdiği büyüklük Atinalıların haksızlığına
    insanı büsbütün isyan ettiriyor. Ölüme hüküm giyenlerden, askerliğiyle
    de devlet adamlığıyla da ün kazanmış değerli bir komutan olan
    Diomedon idam kararını dinledikten sonra öne atılıp rahatça konuşmak
    fırsatını buluyor bu fırsatı kullanıp uğradığı haksızlığa karşı kendini
    savunacak yerde, ölüm kararını verenlerin sağlığına dua ediyor
    kendinin ve arkadaşlarının bu kadar büyük bir zaferden sonraki
    dileklerini kabul etmeyen Atinalılara tanrılarının öfkelenmemesini, bu
    kararın haklarında hayırlı olmasını diliyor. Başka bir şey söylemeden,
    pazarlık etmeden ölüme doğru mertçe yürüyor. Talih birkaç yıl sonra
    bu haksızlığı aynı yoldan cezalandırıyor. Atinalıların deniz kuvvetleri
    komutanı Kabras, Isparta amirali Molles'i Naskos adasında yenmişken,
    öncekilerin kötü sonuna uğramak korkusu ile zaferi sonuna
    vardıramıyor. Denizdeki ölüleri toplamaya uğraşırken bir sürü düşman
    yakayı kurtarıyor ve az sonra bu boş inanç Atinalılara pek pahalıya mal
    oluyor.

    Bir başkası da cansız insan bedenine dinlenme duygusu veriyor
    yeniden:

    Quaereris quo jaceas post abitum loco?

    Quo non nata jacent. (Seneka)

    Ölünce nereye mi gideceksin?

    Doğmayanların yanına.

    Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

    Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

    Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada,

    Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

    Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler
    hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere
    göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av
    etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini
    söylerler. (Kitap 1, bölüm 3)
  18. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    KÖKLEŞEN YANILMALAR

    Bir kişinin yanılması bütün halkın yanılmasına yol açar, bütün halkın
    yanılması da sonradan teklerin yanılmasına. Böylece yanlışlık elden
    ele geliştikçe gelişir, biçimden biçime girer; o kadar ki işin en
    uzağındaki tanık, en yakınındakinden daha çok şeyler bilir; olayı son
    öğrenen ilk öğrenenden daha inançlı olur. Bunda da şaşılacak bir şey
    yok; çünkü insan bir şeye inandı mı ona başkasını da inandırmayı bir
    borç sayar, kolay inandırmak için de anlattığına dilediği gibi çeki
    düzen vermekten, bir şeyler katmaktan çekinmez: Karşısındakinin
    karşı koyma gücünü kırmak, onun kafasının alabileceğini sandığı gibi
    konuşmak ister. (Kitap 2, bölüm 14)

    Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. (Kitap
    1, bölüm 14)

    İNSAN ÖMRÜ

    İnsan ömrünün uzunluk, kısalık ölçülerine akıl erdiremiyorum.
    Bilginlere bakıyorum; onlar ölçüyü herkesten daha kısa tutuyorlar.
    Genç Katon, kendi kendini öldürmesine engel olmak isteyenlere: Ben,
    hayattan vakitsiz ayrıldı diye ayıplanacak bir yaşta değilim, demiş;
    bunu söylerken de kırk sekiz yaşındaymış. Katon bu yaşı olgun ve
    geçkin sayıyor. Gerçekten bu yaşa ulaşanlar o kadar azdır ki. Doğal
    ömür dediğimiz bir süreyi düşünerek bilmem ne kadar yıl daha
    yaşamak umuduyla avunuruz; böyle bir umuda nasıl kapılabiliriz ki,
    hiçbirimiz doğanın gerektirdiği sayısız kazaların dışında kalamayız:
    Tasarladığımız ömür her gün kesilebilir.

    İhtiyarlığın son basamağında kuvvet tükenmesiyle ölmeyi beklemek,
    ömrümüze böyle bir son düşünmek ne ham bir hayal: Ölümün bu
    türlüsü en olmayacağı, en az görülenidir. Yalnız ona doğal ölüm
    diyoruz; sanki kafası yarılıp ölmek, suya düşüp boğulmak, vebaya,
    zatürreeye yakalanmak doğaya aykırıymış, her günkü hayatımız
    bunlarla dolu değilmiş gibi. Bu güzel sözlerle kendimizi
    aldatmayalım: Her yerde, her zaman insanların çoğunun başına gelen
    ne ise ona doğal diyelim. Yaştan ölmek binde bir görülen garip
    durumlardandır. Doğaya da asıl aykırı olan ölüm budur: Çünkü
    ötesinde başka bir ölüm şekli yoktur. Bize en uzak olan ölüm,
    ulaşılması en zor olanıdır. Yaştan ölüm öyle bir sınırdır ki ondan öteye
    gidemeyiz: Doğa daha ötesine kimseyi geçirmez: Oraya kadar varmak
    da nadir bir seçkinliktir. Doğa bu seçkinliği iki üç yüzyıl içinde bir tek
    insana sunar yalnız o insan doğum ve ölüm konakları arasındaki
    sayısız zorlukları, engelleri aşabilir.

    Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği
    bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiçbir engele rastlamadan
    gelemediklerine göre, biz bir hayli ileri gitmişiz demektir. Hele insan
    hayatının asıl ölçüsü olan belli sınırları aşmışsak, daha öteye gitmek
    umuduna kapılmamalıyız. Başkalarının kurtulamadığı birçok
    ölümlerden kurtulduğumuza göre talih bizi başkalarından daha fazla
    korumuş demektir. Bundan sonra da aynı talihin devam etmesini
    isteyemeyiz.

    Bizi bu boş umutlara kaptıran biraz da yasalarımızın bir kusuru:
    Yasalar yirmi beş yaşından önce bir insana malını mülkünü kullanmak
    hakkını vermiyor, hatta bu yaşa kadar insan kendi hayatının bile doğru
    dürüst sahibi değildir.

    Augustus, otuz beş yaşından önce yargıçlık hakkı vermeyen eski
    Roma yasalarından beş yıl indirmiş, otuz yaşında olmayı yeter saymış.
    Servius Tullius kırk yedi yaşını geçen askerlerini savaşa gitmekte
    serbest bırakmış;

    Augustus bu yaş basamağını kırk beşe indirmiş. Elli beş, altmış
    yaşından önce insanları, kenara atmak bana doğru görünmüyor. Bence
    insan işine gücüne devam edebildiği kadar etmelidir; ama bunun
    tersini, bize erkenden iş verilmemesini yanlış buluyorum. Öylesi
    vardır ki kendisi on dokuz yaşında dünyanın egemeni olur da
    başkalarının bir su yolunun yeri üzerinde hüküm verebilmesi
    için en az otuz yaşında olmalarını şart koşar.

    Bana sorarsanız ruhlarımız yirmi yaşında ne olabileceklerini
    belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça
    belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir.
    Yaratılışımızdaki değerler en gürbüz ve en güzel durumlarıyla ancak o
    zaman ortaya çıkabilirler.

    Dauphineliler: Yaşken batmayan diken bir daha pek batmaz, derler.
    İnsanların geçmişte ve zamanımızda gördükleri her çeşit işlerden
    benim öğrenebildiklerimi düşününce otuz yaşından önce başarılmış
    işleri ötekilerden daha fazla görüyorum: Aynı insanın hayatını da
    alsak, öyle görünüyor.

    Annibal'la, büyük rakibi Scipio için bunu güvenle söyleyebilirim.
    Bu adamlar hayatlarının yarısından çoğunu gençken kazandıkları ünle
    geçirdiler: Başkalarının ölçüsüyle büyük adam oldukları yıllarda kendi
    ölçüleriyle hiç de büyük değillerdi. Ben kendi hesabıma o yaştan
    sonra ruhça ve bedence kendi gücümün artmayıp eksildiğini, ileri
    değil geri gittiğini sanmıyorum. Zamanlarını iyi kullananlarda bilgi ve
    görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor; ama canlılık, çeviklik,
    sağlamlık ve daha başka özlü ve önemli değerler taşıyor, geçiyor.

    Ubi jam validis quassatum est viribus aevi Corpus, et obtusis
    ceciderunt viribus artus, Claudicat ingenium, delirat linguaque
    mensque. (Lucretius)

    Vücut yaşın ağır yumruğu altında ezilince, Makinenin yayları
    gevşeyince, düşünce de sendeliyor: Dilimiz tutulmaya; zihnimiz
    karışmaya başlıyor.

    Bazen vücut, bazen de ruh yaşlılığın esiri oluyor. Kafaları,
    midelerinden ve bacaklarından daha önce zayıf düşenleri çok gördüm.

    Yaşlılık kendini belli etmediği için çok tehlikeli bir derttir; insan bu
    derde farkına varmadan düşer. Onun için yasaların bizi, işte çok
    tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum. Hayatımızın ne
    kadar cılız olduğunu, her gün nice tehlikelerle karşılaştığını düşünüp
    gençlerin hazırlanma, öğrenme, oyalanma yıllarını pek uzatmamalıdır.
    (Kitap 1, bölüm 57)

    Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden
    daha zavallı gelir bana. (Kitap 1, bölüm 14)
  19. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    VARLIK VE İNSAN

    Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu
    eğriden ayırtedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak
    için bir kanıtlama yapmamız gerek; kanıtlamayı doğrulamak için bir
    araç; alın size bir kısır döngü. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan
    duyularımız tartışmamıza son veremeyeceğine göre akla başvurmak
    zorundayız diyelim: Hiçbir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez,
    öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik
    şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler duyularsa kendi
    dışlarındaki nesneyi değil yalnızca kendi duyuşlarını kapsarlar böyle
    olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir bu algı
    ve nesneyle ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen,
    nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
    Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme
    yoluyla ruha anlatır ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle
    hiçbir alışverişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl
    güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates'i tanımamış olan biri, resmini
    görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez.

    Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu
    bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek
    görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini
    engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım
    desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir,
    onu da bir başkasıyla ve sonu gelmez bunun da. Son olarak şu da var
    ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin
    varlığında. Biz de, düşüncemiz de, her şey de durmadan akmakta,
    yuvarlanmaktayız.

    Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu
    için birinden ötekine şaşmaz hiçbir ilişki kurulmaz. Varlıkla aramızda
    hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek
    arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve
    kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya
    kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz
    yapabileceğiniz; çünkü yaratılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar
    sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğiniz o ölçüde
    yitireceksiniz. Her şey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda
    olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiçbir şey
    bulamayarak yaya kalır çünkü her şey ya var olmak üzeredir ve henüz
    hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeye başlamaktadır.
    Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa
    Homeros'un Okyanus'u tanrıların babası, Thetis'i de anası yapması
    bize her şeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip
    değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün
    filozofların da bu kanıda olduğunu söyler yalnız Parmenides
    büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını
    söylüyormuş. Pytagoras'a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara
    göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin
    bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos'a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki
    kez yıkanmamıştır. Epikharmos'a göre, geçmişte borç almış olan şimdi
    borçlu değildir geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz
    gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık,
    başka birer adam olmuşlardır. Ölümlü bir nesne iki kez aynı halde
    bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir
    toplanır bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiçbir
    zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir
    sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir
    bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz
    bir meyve olur önce; sonra çocuk biçimini alır karından çıkınca
    memelik bebek olur sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı,
    sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki
    yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:

    Mutat enim mundi naturam totius aetas,

    Ex alioque alius status'excipere omnia debet, Nec manet ulla sui
    similis res: omnia migrant, Omni commutat natura et vetera cogit.
    (Lucretius)

    Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir durumundan bir başka durum
    çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime; Doğa zorlar her şeyi
    başkalaşmaya. Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden
    budalaca korkarız:

    Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir
    durumdur. Herakleitos'un dediği gibi ateşin ölümü havanın doğuşu,
    havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup
    ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun
    yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte, ilk yaş
    çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş
    olacak... (Kitap 2, bölüm 12)

    Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. (Kitap 1,
    bölüm 14)
  20. Yorumsuz

    Yorumsuz Pasif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    199.853
    Konular:
    48.818
    Beğeniler:
    20.971
    İNSAN VE AKIL

    Yine kendime döneyim: Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç
    kimsenin kendinde eksik görmediği bir vergidir: Kendi aklımı
    beğenmekle her insanın, her gün yaptığını yapmış oluyorum. Kim
    kendini akılsız sayabilir?

    İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle
    bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir.
    Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip
    de bu illeti gördü mü illet dağılıverir güneşin sisleri dağıtması gibi. Bu
    konuda insanın kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu
    görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı, en allahlık
    insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden
    daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz;
    ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz.

    Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir
    düşünmekle biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarının eserlerinde
    gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden
    üstün tutabiliriz; ama düpedüz düşüncenin bulduklarına kendi
    düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların
    büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu
    düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim
    yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğini ummuyorum; bu çeşit
    yazarların ünü az olur.

    Hem sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar,
    bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar insan düşüncesinin,
    bilgi toplamak, güzel yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğini
    kabul etmezler: Scipiolar'ı birbirine karıştırdıysanız, artık
    söyleyeceğiniz sözlerin nasıl bir değeri olabilir? Onlara göre
    Aristoteles'i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu
    bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini
    görmezler. Dünyayı dolduran da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden
    anlayacak üçüncü bölüğe, ruhları kendiliğinden düzenli ve güçlü
    insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile
    duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kar da
    yoktur.

    Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç
    kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını
    beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben
    düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum: Ama öyle sanmayan kim
    var? Aklımın sakat olmadığına benim bulduğum en iyi tanıt kendime
    az değer verişimdir. Sakat olsaydı kendime beslediğim sevgi onu
    kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi
    bir türlü kendimden dışarıya çıkaramıyorum. Herkes sevgisini bir sürü
    dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi
    varlığımdan başka şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım
    kendi isteğimle, bile değildir.

    Mihi nempe valere et vivere doctus. (Persius)

    Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim. Böyle iken,
    düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım.
    Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de
    budur. Herkesin gözü dışardadır ben gözümü içime çevirir, içime
    diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:

    Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi
    yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir
    hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır.

    Nemo in sese tentat descendere. (Persius)

    Kimse kendi içine inmeye çalışmaz. (Kitap 2, bölüm 17)

Sayfayı Paylaş