"Filistin İsrail Sorunu" ve kronolojisi

Konu, 'M.Kemal Atatürk Hatıralar' kısmında Erturk tarafından paylaşıldı.

  1. Erturk

    Erturk Yeni yorumcu

    Kayıt:
    13 Aralık 2006
    Mesajlar:
    7.665
    Konular:
    2.316
    Beğeniler:
    3.470
    Nereden:
    Trabzon
            
    "Filistin İsrail Sorunu" ve kronolojisi

    Ortadoğu'ya ve sivillere kan kusturan İsrail'in "terörist devlet anlaşıyının arkaplanı" ve "Filistin İsrail sorunun" tarihsel kronolojisi..


    FİLİSTİN ADI NEREDEN GELMEKTEDİR

    Bölgeye ismini; M.Ö. 2000 ortalarında bölgeye gelen Filist kavimleri vermiştir.Bunların Girit kökenli oldukları bilinmektedir.



    FİLİSTİN BÖLGESİ VE COĞRAFİ ÖZELLİKLERİ

    Filistin bölgesi coğrafi bakımdan Suriye ile bir bütünlük arz ettiğinden coğrafi olarak Suriye ve Filistin birlikte incelenmektedir.

    Bölge kuzeyde Anadolu, doğuda Mezopotamya, güneyde Arap yarımadası, güney-batıda Süveyş kanalı, batıda ise Akdeniz'le çevrilidir. Filistin'in ülke komşularına bakarsak kuzeyde Lübnan, kuzey ve doğuda Suriye, doğuda Ürdün, güney-batıda Mısır'la çevrilidir.

    Filistin bölgesi aşağı Lotanu veHeru bölgesi olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzeyden Anadolu eteklerinin, güneyden Arabistan çölünün uzantılarından düşen Lotanu'nun batı bölgesi, kuzeyden güneye doğru uzayan iki büyük sıra dağ ile yarılmıştır. Bunlardan batıdakine Lübnan, doğudakine de Anti Lübnan (Şark dağları) adı verilir. Bölgede kıyıya paralel dağlık bir sıra yoktur. Bununla beraber yine kuzey-güney istikametinde uzanan bazı yükseltiler (plato yüzeyleri veya aşınma ile kubbeleşmiş tepeler) ortalama olarak 700 m'ye kadar çıkar. Maksimum yükseklik Cebel-i Germak'da ve Safed yakınında 1205 m'dir.

    Anti Lübnan'ın etekleri Şam vahasını teşkil eder.Bundan sonra da çöl kısmı başlar. Bu iki dağ zinciri arasındaki dar alana Buko (Çukur Suriye) denir. Suriye'nin en büyük iki ırmağı Buko'dan akar. Buko ovası kuzey-doğuda, Akdeniz kıyısındaki Arad'dan Fırat yatağına kadar uzayan And ile Suriye'yi ayıran arazi ile birleşir.

    Bölgede günümüzde kıyı ovaları olan bölgelerin eski dönemlerde denizle örtülü olduğu anlaşılmıştır. Kıyı ovaları kuzeyden güneye doğru genişler. Kormel dağı eteklerindeki Hayfa koyu hariç, bu kıyılar son derece düzdür ve çoğu yerinde kumullarla örtülüdür.

    Doğuda Şeria vadisi yer alır. Bu bölgenin en önemli akarsuyudur. Lut gölünün güney kenarından geçen paralelin daha güneyinde, Necef (Negev) bölgesi yeralır. Akaba körfezine doğru yaklaştıkça incelen bir üçgen şeklindedir. Gaze gerisinde kıyı ovalrından müteşekkil olan Necef, daha geride volkanik lavlarla kaplı bir plato halini alır. Doğuda Vadi Araba ile Ürdün'den ayrılır.

    Bölge tipik bir Akdeniz iklimine sahiptir. Yazları sıcak ve kurak, kışlar ılık ve oldukça yağışlıdır. Yağış miktarı içe doğru hızlanır ve Necef bölgesi gerçek bir çöldür.


    FİLİSTİNDEKİ ETNİK KAVİMLER

    Bölgenin etnik yapısını yüzyıllardan beri işgalci güçler belirlemiştir. Bölge en eski çağlardan beri sürekli işgallere uğrar.

    2.bin ortalarında bölge hakimiyeti Babil'den Mısır Firavunlarına geçmiştir. Mısır hegemonyasının başladığı çağda Filistin'de yaşayan türlü etnik grupların başında Kenanlılar geliyordu. Sami ırkına mensupturlar. Denizci ve tüccar Fenikeliler ise kıyı bölgelerinde oturuyorlardı. Ziraat ile uğraşan Zümreler ise iç bölgelerde yaşarlardı. Arabistan'dan bu dönemde gelen Amurru dalgası bölgeyi dil yönüyle etkiledi.

    2.bin ortalarında Hatti ve Hurri-Mitanni istilaları gerçekleşti. Bu dönemde Filistin üzerinden Nil boylarına akan bir takım insan dalgaları da Filistin'de önemli kargaşalıklara neden olmuşlardır. Kökenleri Girit adası olduğu sanılan ve Filist (Pulestiyu) adıyla anılan bu insanlar uzun maceralardan sonra 20.sülale Firavunlarından III. Ramses (1200 - 1165) zamanında aşağı Lotanu'da yerleşmiş ve buraya kendi adlarını vermişlerdir. Filistin adı bu kavimden gelir. Bunlar Gazze, Askalon, Asdad, Ekron ve Gat bölgelerinde ayrı ayrı beş küçük prenslik kurmuşlardır.

    Bunlardan başka kuzey doğudan Suriye ve Filistin'e akan Arami dalgaları da sarsılmakta olan Firavunlar hegemonyası için kuvvetli bir tehlike teşkil etmeye başlamışlardır. Filistin tarihinin bu karışıklık zamanlarına, yani 13.yy. sonlarına doğrudur ki bu memleketi Moabi'ler, Amoni'ler, Madyani'ler, Edomi'ler gibi türlü etnik gruplar arasında bir de İsrai'ler adında bir kavim görünmeye başlamıştır. Bu kavim Filistin tarihinde önemli izler bırakacak olan İbranilerdir.



    TARİHÇE

    Yahudi halkının tarihi çok eskidir. Bu insanların M.Ö. 2000 senesine doğru, Canaan (Kenani ülkesi) ve daha sonra Filistin adı verilen memlekete gelmeleri ile başlar. Asırlar boyunca, kabileler halinde yaşadılar. M.Ö. XI. yüzyılın ikinci yarısında, Saul zamanında bir krallık haline geldiler. Davut zamanında ise, Kudüs'ü merkez yaparak kuvvetlendiler. En parlak devrini Süleyman zamanında yaşadıktan sonra ikiye bölündüler: Juda ve İsrail. Daha sonra memleketleri Asur ve Babilliler tarafından sırasıyla işgal edildi ve Yahudiler M.Ö. 586 da Babil'e sürüldüler. Bunu izleyen yüzyıllarda Pers'ler ve Hellenler zamanında dört asır kadar yarı bağımsız bir devlet halinde yaşadılar.

    Orta çağlarda da sırasıyla Araplar, Selçuklular, Haclılar, Eyyubiler, Memlükler ve nihayet Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edilmiştir. Bu işgaller sırasında, Yahudilerin hemen hepsi memleketlerini terk ederek dünyanın her tarafına dağıldılar. Ancak çok küçük bir kısmı Filistin topraklarında kaldı. Dünyanın her tarafına dağılmış olan Yahudiler arasında ecdatlarının eski topraklarında yeni bir devlet kurmak fikri XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır.(1)

    Bazı ülkelerde yaşayan Yahudi aleyhtarlığı da bu durumu güçlendirmiştir. Özellikle Rusya da 1881'de yaşanan ve bir kısım Yahudi'nin öldürülmesi ile sonuçlanan olaylar sonrasında 1882 de Leon Pinsker, Yahudileri Rusya'dan ayrılmaya teşvik etti. Harkov Üniversitesi talebelerinden bir gurup Yahudi, Filistin'de bir zirai koloni kurmaya karar verdiler. Odesa ve Varşova'da bu hareketi para ile destekleyen cemiyetler kuruldu. 1884 de Katovice'de bir konferans toplandı. Bu konferanstan sonra Siyonizm artık uygulama devresine girmiş oluyordu (1). Neticede tanınmış Yahudi zenginlerinin yardımı ile Filistin'de 1870 - 1896 yılları arasında 17 zirai koloni kuruldu.

    Bu hadiseler sırasında, Budapeşteli bir Yahudi gazeteci olan Theodore Herzl (1860 - 1904) sahneye çıktı 1895 de yayımladığı Yahudi Devleti (Judenstaat) adındaki kitabı meseleyi nazari olarak ortaya koyuyordu. Yine Paris'te yerleşmiş Macar asıllı bir Yahudi olan Max Nordan (1849 - 1923) adında bir doktor, Herzl'in başlıca yardımcısı oldu. Herzl 1897'de Bale'de, Avrupa'nın her tarafından gelmiş olan 200 kadar delege ile Birinci Siyonist Kongresini topladı ve buna başkanlık etti. Bu kongrede "Filistin'de Yahudiler için bir sığınma yeri kurulması" kararlaştırıldı. Böylece Siyonizm, artık sadece bir fikir değil, fakat bir siyasi hareket halini almıştı.

    1901'de kurulan iki mali müessese; Milli Yahudi Fonu ve Yahudi Koloniyal Bankası, Siyonist teşkilatı ile sıkı bir iş birliği yaptı. 1898'de Bale'de ikinci konferanslarını yapan Siyonistler, artık 100.000 azası olan büyük bir teşkilat haline gelmişti

    Böylece dünya siyasetinde yeri olan bir hareket halini aldı. 1901 ve 1902 de Abdülhamit II ve sadrazam ile doğrudan doğruya yapılan temaslar ümit edilen neticeleri vermedi. İngilizler bu tarihlerde Yahudilere Sina yarımadasındaki El Ariş bölgesini teklif ettiler. Fakat Herzl bunu kabul etmedi. 1903 de Herzl, dördüncü Siyonist kongresinde Britanya Koloniler Bakanlığının Uganda'da bir bölgeyi Yahudiler kolonizasyonu için teklif ettiğini, burada iç işlerinde kendilerine tam bir muhtariyet sağlanacağını bildirdi. Fakat kongre bu teklif üzerinde durmadı. Herzl, 1904'de Babıali ile yeni temaslar yaptığı sırada öldü.

    Birinci dünya harbi içinde, Yahudiler Filistin'de büyük kitleler halinde yerleşmek için nihayet elverişli bir ortam buldular. İngiltere, Fransa ve İtalya onlara bu politikalarında yardımcı oldu. Haim Weizmann (1874-1952) ve Baron Edmond de Rotschlid'in temasları 1917'de Balfour Deklarasyonu ile sonuçlandı. İsrail Devletinin kurulmasında çok önemli bir yer tutan bu deklarasyon, daha sonra San Remo Konferansında ve 1922'de Filistin'i resmen İngiliz mandasına veren Milletler Cemiyetinde de tasvip edilmiştir. İlk iş olarak 1992'de Filistin'de bir "Agence Juive" kuruldu. Bu, Filistin'deki İngiliz Yüksek Komiseri yanında Yahudileri temsil eden bir bürodur. Bu tarihten sonra Filistin'de İngilizler,Araplar ve Yahudiler arasında birçok anlaşmazlıklar çıktı ve daha 1921'de kanlı hadiseler başladı. Bu hadiseler, bazen sokak muharebeleri şeklini alarak İkinci Dünya Harbine kadar devam etti. Bir taraftan Kudüs Büyük Müftüsü Hacı Amin El Hüseyni'nin idaresi altında kurulan Arap Teşkilatı, diğer taraftan Balfour Deklarasyonuna ve dünya Siyonist teşkilatına dayanan Yahudiler ve dünya Siyonist teşkilatına dayanan Yahudiler ve nihayet bu şartlar altında daha çok mütereddit bir duruma düşen İngilizler arasındaki temaslar hiçbir olumlu sonuç vermedi. Hatta Filistin'i, bir Arap, diğeri Yahudi olmak üzere ikiye bölmek fikri daha o zamanlarda ortaya atılmıştır.

    II. Dünya Savaşının ilk yıllarında bölgeye akan Yahudi göçü durdu. Ancak Hitler rejiminin Yahudileri Avrupa'da kitleler halinde öldürmesi bu akımı yeniden şiddetlendirdi. Diğer taraftan Filistin'deki Yahudiler, kendilerini doğrudan doğruya korumak üzere bir teşkilat kurdular (Haganah)

    Bu ilk Yahudi askeri mukavemet cephesidir. Haganah İngilizlere karşı harekete geçerek hükümet binalarına, karakollara hücum etti. Daha aşırı harekat taraftarı olan diğer bir teşkilat da kuruldu. Bu mücadele 1946 da azami seviyeye ulaştı. Haganah Kudüs'te İngiliz idarecilerinin oturduğu King David Oteli'ni tahrip etti. 1947'de sıkıyönetim ilan edildi ve Yahudi tedhişçilerine karşı sıkı tedbirler alındı. Hitler rejiminin Yahudilere karşı uyguladığı siyasetin açığa çıkması ve özellikle temerküz kamplarından sağ kalabilerek kurtulanların feci durumu, bütün dünyada Siyonizm'e karşı bir sempati uyanmasına yol açmıştır. Bir İngiliz - Amerikan araştırma komisyonu Yahudilere, sınırlı olmakla beraber, yeniden serbestçe göç etme müsaadesini sağladı. Fakat Arap ülkeleri bunu şiddetle protesto ettiler. Yeniden girişilen uzlaştırma teşebbüsleri, Filistin'in yeniden taksim edilmesi planı (Morrison Planı) bir sonuç vermedi.

    1947'de İngilizlerin Londra'da düzenlemek istedikleri bir yuvarlak masa toplantısına Araplar katılmadı. Böylece "Bevin Planı" da reddedilerek mesele büsbütün çıkmaza girdi.

    Filistin işi nihayet Birleşmiş Milletlere intikal etti. Beş büyükler ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri arasındaki müzakerelerden sonra, nisan 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi meseleyi ele aldı. Ortaya sürülen birbirine zıt bir sürü fikirden sonra, Asamble 10 delegen müteşekkil bir komisyon kurdu. "Birleşmiş Milletler Filistin Meselesi Özel Komisyonu" mayıs 1947'de Lake Success 'de çalışmalarına başladı ve ağustosta raporunu verdi. İki plan ileri sürülmüştür: I) İktisadi işbirliği halinde, Filistin'de biri Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devlet yaratmak; II) veya Federal bir devlet teşkil etmek. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iktisadi birlik halinde taksim planını desteklediler. Fakat taraflar bu taksimde aynı fikirde değildi. Çünkü Araplar bunu istemiyordu. Komisyon uzun bir çalışmadan sonra, Filistin'de iki bağımsız devlet kurulmasını ve aynı zamanda Kudüs ve civarının milletlerarası serbest bir bölge haline getirilmesini ve bu şartlar altında manda idaresinin de, mümkün olduğu kadar süratle, nihayete ermesini tavsiye etti. Bu işleri yerinde hazırlamak ve idare etmek için de ayrıca 5 üyelik bir komisyon kuruldu. Bu kararlar Asamble tarafından çoğunlukla kabul edildi. Nihayet bir Yahudi Devletinin kurulması kararı Arap Dünyasında çok büyük akisler uyandırdı ve tepkiler yarattı.

    1948'de Britanya askerlerinin çekilmesi sırasında, 14 mayıs 1948'de David Ben Gurion, Tel Aviv 'de, Yahudi Devletinin kuruluşunu resmen ilan etti. Bu kuruluş birçok devlet tarafından hemen tanındı. Fakat Araplar yeni devlete karşı derhal askeri harekata geçtiler ve beş komşu Arap Devleti İsrail'e hücum etti. Araplar esasen daha 1947'den beri bu harp için hazırlıklı idi. Ve bir kumanda altında yerlerini almışlardı. Mısır uçakları Tel Aviv 'i devamlı olarak bombaladılar. Motorize bir Mısır birliği Necef 'i işgal etti. Kral Abdullah, Filistin'de silahsız Arapları katliamdan kurtarmak üzere müdahale etmeye mecbur olduğunu bildirdi. Suriye, Lübnan ve Irak kuvvetleri de kuzeyden sınırı aştılar. Irak uçakları Taberiye çevresini bombaladılar. Fakat Yahudiler bütün bu hücumlara karşı koydular.

    Birleşmiş Milletler bir arabulucu tayin ederek müdahaleye karar verdi. 20 mayıs 1948'de, İsveç Kızılhaç Başkanı Kont Bernadotte arabuluculuğu kabul etti. 22 mayısta Güvenlik Konseyi ateşkes kararı aldı ve 29 da dört haftalık mütareke sağlandı. Fakat bütün bu tedbirler bir netice vermedi. Tedhiçciler 17 eylülde Kont Bernadotte'u Kudüs'te öldürdüler. Ekimde de Necef'te Mısır - İsrail harbi şiddetlendi. Fakat aynı ayın sonlarına doğru iki taraf da ateş kesmeye razı oldular. Bernadotte'nin yerine arabulucu olan Ralph Bunche'in çalışmaları ile nihayet bir mütarekeye karar verildi. 1949'un ilk aylarında İsrail ve komşu Arap devletleri arasında iki taraflı mütarekeler imzalandı. Ve günümüz sınırları belirlendi.

    Bu günden beri de Filistin sorunu gittikçe büyüyen bir sorunlar yumağı haline geldi. İşte bu tarihçeye baktığımızda sorunumuzu oluşturan önemli sorularla karşılaşmaktayız.

    Sorunun temelinde gerçekten bir toprak mücadelesi mi vardır? Yoksa mücadele dinsel ve siyasal bir platformda mıdır?
    Bu soruya vereceğimiz yanıt karşımıza "Bir toprak sadece ilk sahibine mi aittir?" sorusu çıkmaktadır.
    Bölgede 1920'lerin başlarında İsrail sığınmacı konumunda iken neler değişmiştir de bugün Filistin özerkliği için mücadele vermektedir?
    Arap Teşkilatı 1895'te kurulan Siyonist harekete ancak 1921'de tepki vermiştir. Geçen 26 yılda onları engelleyen nedir?
    Bütün bu sorulara vereceğimiz yanıt 1950'den günümüze kadar olan olaylara baktığımızda belli olacaktır.

    1948 yılı ile bağlantı kuracak olursak 1948 Savaşının sona ermesinin Orta Doğu barışını sağlamayacağı belli idi. Arap devletleri, Filistin topraklarını İsrail'in elinden kurtaramamıştı. Savaşın sona ermesini müteakip Mısır, Süveyş kanalını İsrail gemilerine kapattı. İsrail bu hareket üzerine Mısır'ı Güvenlik Konseyine şikayet ederek konseyin, kanalın İsrail gemilerine açılmasını talep eden 1 Eylül 1951 tarihli bir karar almasını sağladı.

    Ancak, bunalımın çözülmesi bir yana, gerek Süveyş kanalında gerek sınırda gerginlik giderek büyüdü. 1956 yılında, Mısır devlet başkanı Nasır, Süveyş kanalını millileştirdiği açıkladı. Kanalın millileştirilmesin dolayı ekonomik kayba uğrayan İngiltere ve Fransa İsrail ile anlaştılar. Plana göre İsrail Mısır'a saldıracak, bunu bahane eden İngiltere ve Fransa kanal bölgesine müdahalede bulunacaktı. 1956 yılı Ekiminde İsrail, Sina yarımadasını işgale başladı. İngiltere ve Fransa'nın verdiği bir ültimatom Mısır tarafından reddedilince, iki batılı devlet Mısır'a hava saldırısı başlattı. Ancak, savaşı durdurmak için Sovyetler Birliği ile A.B.D. birlikte harekete geçince krizin daha fazla büyümesi engellendi. 1956 savaşı, Mısır'ın ve lideri Nasır'ın prestijinin artması ve görüşlerinin Arap dünyasında daha popüler hale gelmesi sonucunu doğurdu. Ancak Orta Doğu 'da vuku bulan iki savaş, Filistinlilerin emellerine ulaşmalarına imkan sağlayamamıştı.

    1948 ve 1956 savaşlarında Arapların İsrail'i dize getirememeleri, Filistinlileri de mücadelelerinde yeni stratejiler izlemeye sevk etti. Bu tarihe kadar, Filistin mücadelesi Arap devletlerinin önderliğinde yürütülüyordu. Ancak, son 8 yılda yapılan iki Arap-İsrail savaşının olumlu bir sonuç vermemesi, 1958 yılında Cezayir'in, Cezayir halkına dayanan bağımsızlık mücadelesi ve başarısı gibi çeşitli faktörler, Filistinlileri bir Arap Birliğine dayanmaktan ziyade silahlı bir Filistin mücadelesi stratejisine yanaştırdı.

    Ancak 1967 yılında vuku bulan ve "6 gün savaşı" olarak tarihe geçen üçüncü Arap-İsrail savaşı Filistinlilerin mücadelesi için yeni bir gerileme noktası oldu. 1966 ve 1967 yıllarında Suriye ve Mısır İsrail ile olan sınırlarında görülen huzursuzluk ve temeli 1956 savaşının sonunda atılan birçok uyuşmazlık yeni bir savaşa dönüştü. 17 Mayıs 1967 tarihinde kahire radyosu, İsrail'i ortadan kaldırmayı amaçlayan savaşın başlayacağını ilan ederken aynı günlerde Suriye'de, zamanın Savunma Bakanı Hafız Esad, İsrail'in haritadan silinmesi için tüm Suriye'nin seferber olduğunu açıklıyordu. Bu beyanatlardan sonra, Arap ordularından sayıca az olan İsrail, Araplardan önce harekete geçerek Haziran ayı başında Mısır hava üslerine saldırıda bulundu. Suriye ve Mısır'ın iki cepheden İsrail ile savaşmasına rağmen sonuçtan yine İsrail karlı çıktı.

    1967 Haziranında sağlanan ateşkesten hemen sonra B.M. Güvenlik Konseyi toplanarak 237 sayılı kararı, aynı yılın 22 Kasımında ise, o günden bu yana Orta Doğu 'da bunalımın çözümü için yapılacak girişimlerde sık sık atıfta bulunulacak olan 242 sayılı kararı kabul etti. 242 sayılı karar, özetle aşağıdaki hususları içeriyordu.

    • Savaş yoluyla torak işgal etmek kabul edilemez bir davranış olup bölgedeki her devletin barış içinde bir arada yaşaması için acil bir çözüme ihtiyaç vardır.
    • İsrail, son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmelidir.
    • Bölgedeki düşmanlıklara son verilerek, ilgili taraflar, diğerlerinin bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve tanınmış sınırları içindeki siyasi bağımsızlığına saygı göstermelidirler.
    • Mülteci sorununa acil bir çözüm bulunmalıdır.
    • Bölgedeki uluslar arası sularda seyrüsefer özgürlüğüne saygı gösterilmelidir.

    242 sayılı kararın amacı, Orta Doğu sorununun çözümünde bir çerçeve oluşturmaktı. Ancak, bölgedeki devletlerin varlığını sürdürme haklarına saygı gösterilsin denirken Filistinlilerin bölgede bir devlet kurma haklarından açıkça bahsedilmiyordu. Suriye ve Irak kararın tamamını tanımadıklarını açıkladırlar. Mısır ve Ürdün liderleri de herhangi bir görüşmeye başlamanın ön şartı olarak, İsrail'in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini ifade ettiler. Böylece 1967 savaşı, İsrail'in önemli miktarda Filistin ve komşusu Arap ülkelerinin topraklarını işgal altına alması Orta Doğu bunalımının daha da kökleşmesine neden oldu.

    Arapların 1967 savaşını kaybetmeleri, Filistinliler arasında, Filistin mücadelesinde Arap ülkelerine olan güveni biraz daha sarsmıştı. Bunlara ilaveten, savaş sonrasında kurulan yeni Filistin örgüleri, El-Fetih'in yetki ve otoritesini bu yeni örgütlerle paylaşması zorunluluğunu ortaya çıkardı.

    1969 yılında toplanan Filistin Ulusal Konseyinde, El-Fetih kanadı ağırlığını eskisine nazaran daha fazla hissettirdi ve çeşitli örgütlerin bünyesinde toplandığı Filistin Kurtuluş Örgütü (F.K.Ö) El-Fetih'in başkanlığını yapan Yasser Arafat'ı, F.K.Ö. Yürütme Komitesi Başkanlığına seçti. Örgütlenme içerisinde bütün Filistinlilerin bünyesinde temsil edildiği Filistin Ulusal Konseyi bir nevi meclis, F.K.Ö. Yürütme Komitesi ise bir nevi Hükümet fonksiyonunu haiz idi. F.K.Ö.'ye bağlı Filistin Kurtuluş Ordusu ise askeri kanadı oluşturmaktaydı. Örgüt içerisinde, çeşitli eğilim ve ideolojilere mensup Filistinliler temsil edilmekte idi.

    Filistinliler içindeki örgütlenme bu şekilde gelişirken çeşitli uluslararası forumlarda da Filistinlilerin sesi daha fazla duyulmaya başlandı. 1969 yılında B.M. Genel Kurulu, Filistinlilerin haklarını resmen tanıyan bir kararı kabul etti. Karar, özetle, Filistinlilerin vazgeçilmez haklarını teyit ederek bu hakların kendilerine verilmemesi neticesinde mülteci sorununun da ağırlaştığını ifade ediyor, İsrail'in işgal altındaki topraklarda yürüttüğü politikalara son vermesini ve Güvenlik Konseyine, evvelce aldığı kararların uygulanması için gereken tedbirleri almasını salık veriyordu.

    1969 Kahire Antlaşmasından sonra Filistin hareketinin Lübnan'da odaklaşmasını etkileyen ikinci bir faktör 1970 Eylülünde vuku bulan ve "Kara Eylül" diye bilinen Ürdün-Filistin çatışması oldu. 1970 yılında Ürdün Kralı Hüseyin'i devirmek için ayaklanan Filistinli gruplar ile Kral'ın ordusu arasında kanlı çarpışmalar başladı. Kral Hüseyin, Filistinlileri sindirerek otoritesini yeniden kurmayı başardı. Tabiatıyla, bu mücadele Filistinlilerin çok sayıda gerillasının ölümü ve hareketin bir darbe yemesi anlamına geliyordu.

    Lübnan'daki merkezi hükümetin zayıflığı ve Lübnan'daki mezhepler arası hassas denge, Filistinlilerin mücadelesinin hem siyasi hem askeri kanatlarının Lübnan'da iyice yerleşmesine yol açtı. 1970 yılında B.M. Genel Kurulunda alınan bir kararla, 242 sayılı kararın temel unsurlarına atıfta bulunulduktan sonra, gayet açık bir biçimde Filistin halkının "self-determination" hakkına değinilerek, Filistinlilerin vazgeçilmez haklarına saygı gösterilmesinin bölgede kalıcı bir çözümün temel şartlarında birisi olduğu belirtiliyordu.

    1947 yılında yine Genel Kurulda alınan çoğunluk kararı ile Filistin Kurtuluş Örgütünün Filistinlilerin meşru temsilcisi olarak Genel Kurul oturumlarına katılması hükme bağlandı. Böylece, Filistinliler Birleşmiş Milletler'de temsil edilme imkanına kavuşmuş oluyorlardı. Aynı karar, B.M. Genel Sekreterine de Filistin sorununda F.K.Ö. ile doğrudan temaslarda bulunmasını tavsiye ediyordu.

    1978 yılında A.B.D. Mısır ve İsrail'in Camp-David'de vardıkları mutabakat çerçevesinde, 1979 yılında, Mısır ile İsrail'in savaş haline son veren barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada Mısır'ın İsrail'den Sina yarımadasını kademeli olarak geri alması öngörülüyor ve Batı Yakası ile Gazze'de yaşayan Filistinlilerin özerklik hakları için görüşmelere başlanası hükme bağlanıyordu. Ancak, bu antlaşma Filistinlilerin hakları için somut güvenceler ortaya koymamıştı. Mısır ve İsrail karşılıklı olarak sınırlarını garanti altına almış ve A.B.D. den büyük miktarlarda ekonomik yardım taahhüdü elde etmişlerdi. İsrail, Sina Yarımadasını geri vermesine karşılık, batı sınırının güvenliğini sağlamak suretiyle dikkatini daha fazla kuzeye yönlendirme imkanını bulmuştu.

    Tabiatıyla, Mısır-İsrail Barış Antlaşması Filistinliler ve Arap dünyasında büyük tepki ile karşılandı. Antlaşmayı takiben toplanan Arap Birliği devletleri, Mısır ile diplomatik ilişkileri kesmek, Mısır'ın İslam Konferansın ve Arap Birliği üyeliğini askıya almak ve Mısır'a ekonomik yardımları kesmek gibi müeyyideleri kararlaştırarak uygulamaya koydular. Antlaşma, Arap dünyasının bölünmesine yol açmış ve Filistinliler için Mısır gibi önemli ve uzun yıllardır Orta Doğu'da liderlik fonksiyonu üstlenmiş bir devletin kaybedilmesi sonucunu doğurmuştu.

    Filistinliler için Mısır-İsrail uzlaşmasını takip eden dönemde cereyan eden en önemli gelişme 1982 Haziranında başlayan İsrail'in Lübnan'ı işgali olayıdır. İleriki bölümde detayları işlenecek olan İsrail'in Lübnan işgali Filistinlilerin askeri gücünün Lübnan'da kırılması ve F.K.Ö. lideri Arafat da dahil olmak üzere 8.000 civarında Filistin gerillasının ülkeyi terk etmesi ile sonuçlandı. İsrail'in Lübnan'ı işgali, Lübnan'daki Filistin askeri hareketine inen büyük bir darbe oldu.

    Orta Doğu sorununun genel bir çözümü amacıyla 1982 yılında A.B.D. Başkanı Reagan, batı yakasında yaşayan Filistinliler ile Ürdün arasında federasyonu öngören bir tasarı ortaya attı. Ancak, Reagan Planına Suriye ve F.K.Ö. içindeki radikal guruplar hemen tepki gösterdiler. Suriye'nin Orta Doğu sorununun çözümünde kilit ülkelerden birisi durumuna gelmesi ve Filistin hareketini belirli ölçüde kontrolünde bulundurma politikası F.K.Ö. içindeki ılımlı Arafat kanadı ile Suriye yanlısı radikalleri karşı karşıya getirdi. İhtilaf giderek büyüdü ve 1983 haziranında Arafat, Şam'da Hafız Esad tarafından "istenmeyen kişi" ilan edilerek Suriye'yi terk etmeye zorlandı. Giderek büyüyen gerilim aynı yılın sonuna kadar sürecek olan Suriye ve Arafat yanlısı Filistinliler arasında top ve roketlerin kullanıldığı silahlı çatışmalara kadar tırmandı. Suriye'nin muhalefetine rağmen Orta Doğu'da barış için Reagan planı doğrultusunda sürdürülen çabalar yoğunlaştı. Arafat, Ürdün ve Mısır gibi ılımlı Arap ülkelerine daha fazla yaklaşmaya başladı. Ürdün Kralı beyanatlarında, Filistinlilerin bir an önce İsrail ile uzlaşmaya gitmeleri gerektiğini aksi takdirde kısa süre sonra, İsrail'in batı yakası ve Gazze'de artan yerleşim merkezleri nedeniyle bölgelerdeki nüfus yapısında görülecek değişikliklerin soruna bir çözüm bulunmasını daha da zorlaştıracağını ifade ediyordu.

    F.K.Ö. içindeki bölünme ve görüş ayrılılarını gidermek amacıyla örgüt içinde sürdürülen temaslar 13 Temmuz 1984 tarihinde imzalanan ve Aden Antlaşması diye bilinen bir uzlaşma ile sonuçlandı. "Filistin'in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi", "Filistin'in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe", "Filistin Kurtuluş Cephesi" ve "Filistin Komünist Partisinden" oluşan Filistin Demokratik İttifakı ile Arafat'a bağlı ılımlı kanatlar arasında varılan bu antlaşmada, Ürdün'ün, Filistin halkını temsil edemeyeceği, Filistinlilerin her türlü forumda sadece F.K.Ö. tarafından temsil edilmesi gerektiği belirtilerek Arafat'ın yetkilerine bazı sınırlar getiriliyordu. Bu antlaşma ile F.K.Ö. içindeki guruplar, Ürdün'e kendi adlarına herhangi bir girişim veya müzakere yetkisi vermek istemediklerini ortaya koymuşlardı.

    Aden Antlaşmasının akabinde Filistin Ulusal Konseyi toplandı. Ortaya çıkan çeşitli anlaşmazlıklar nedeniyle Arafat önce istifa ettiğini açıkladı. Ancak, çoğunluğun kendisine destek göstermesi sonucu istifasını geri alarak 29 Kasım 1984 tarihinde yeniden liderliğe seçildi. Konseyde, liderliğini çoğunluğun desteğiyle muhafaza eden Arafat, Kral Hüseyin ile yeniden temaslara başladı. İki lider, 11 Şubat 1985 tarihinde, Amman'da Orta Doğu'da barış amacıyla bir antlaşma imzaladıklarını açıkladılar. Antlaşmada, F.K.Ö.'nün Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olduğu teyit edilerek, İsrail'in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan çekilmesi çağrısında bulunuluyor ve bu topraklarda Filistinliler ile Ürdün arasında bir konfederasyon kurulmasının öngörüldüğü açıklanıyordu. Barış görüşmelerine, F.K.Ö. ile Ürdün'ün ortak bir heyet halinde iştiraki ve Orta Doğu konusunun büyük devletlerin de katıldığı uluslararası bir konferansta ele alınması gibi hususlar da Arafat-Hüseyin antlaşmasının önemli maddeleri arasında idi.

    1983 yılında yapılan Hüseyin-Arafat görüşmelerinin, F.K.Ö.'nün radikal kanadının muhalefeti nedeniyle sonuçsuz kalmasına karşılık 1985 Şubatında sürdürülen temasların bir antlaşma ile neticelenmesi, F.K.Ö.'nün daha ılımlı bir stratejiye yaklaştığı şeklinde yorumlandı. Hatta, bazı Ürdünlü yetkililer, yaptıkları açıklamalarda, F.K.Ö.'nün 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını tanıyabileceği yönünde beyanatlarda bulundular.

    1985 yılına erişildiğinde, son 37 yılda 4 Arap-İsrail savaşına ve İsrail'in iki kez Lübnan'ı işgaline yol açan Filistin sorununun henüz çözümlenmediği görülüyordu. Filistinliler, askeri bir hareketle İsrail'i ortadan kaldırmayı ve savaşlarda kaybedilen toprakları geri almayı başaramamışlardı. Küçük bir ülke olmasına rağmen İsrail, ileri teknolojiye sahip askeri kuvvetleri bölgede askeri bir üstünlük kurmuş ve B.M.'in "bölünme planı" ile kendisine verilenin de ötesinde Filistin toprağı elde etmiş hatta Suriye'nin stratejik Golan Tepelerini dahi 1981 yılında ülkesine ilhak etmişti.

    1979 İsrail-Mısır Barış Antlaşması ile Mısır, komşusu ile savaş haline son vermişti. Ürdün Kralı Hüseyin soruna müzakereler ile çözüm bulma yöntemini tercih ederek A.B.D. ile temaslarını arttırmıştı. Bu yaklaşım, açıkça belirtilmeksizin Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ılımlı Arap ülkeleri tarafında sempati ile karşılanıyordu. Ürdün F.K.Ö. yakınlaşmasına açıkça cephe alan ülke ise Suriye idi. Orta Doğu sorununun çözümünde kilit ülkelerden birisi olan ve Filistin sorununda da Arafat'a açıkça cephe alarak radikal kanatları destekleyen Suriye, bir müzakere süreci başlatılma eğilimlerini sert bir dille eleştiriyordu.

    1984 yılında yapılan Filistin Ulusal Konseyi toplantısından sonra, F.K.Ö. içerisindeki ılımlı kanat taraftarlarının arttığı yönünde izlenimler vardı. Ancak, İsrail ile bir ortak Ürdün-Filistin heyetinin bir araya gelmesi konusunda, önemli siyasi engellerin olduğu bir gerçekti. İsrail ve A.B.D. F:K.Ö.'nün öncelikle 242 sayılı B.M. kararını, dolayısıyla İsrail'i ve İsrail'in var olma hakkını talep ederken F.K.Ö., öncelikle A.B.D.'nin kendisini tanımasında ısrar ediyordu.

    Bugüne kadarki, Filistin askeri stratejisinin olumlu bir sonuç vermemesi ve Lübnan'daki Filistin askeri varlığının iyice zayıflaması hatta giderek güçlenen Şiilerin güney Lübnan'daki hakimiyetlerinin giderek artması, Filistinlileri sorunun çözümünde askeri stratejilerden ziyade görüşmelere dayanan bir yola doğru götürdüğü görülüyordu. Bu yönde başlayıp gelişen eğilim, Hüseyin-Arafat Anlaşması ile sonuçlanmış, sıra şimdi atılacak adımların ne olduğunu tespite gelmişti.

    Ürdün Kralı Hüseyin müzakere süreci konusunda temaslarda bulunmak üzere, 28-30 Mayıs 1985 tarihlerinde Washington'a bir ziyarette bulundu. Hüseyin, A.B.D. Yönetimi ile temaslarında, aşağıdaki hususları dile getirdi.

    Ürdün ve F.K.Ö., B.M. 242 ve 338 sayılı kararları çerçevesinde İsrail ile müzakereler yapmaya isteklidir.
    Müzakerelerin, ortak bir Ürdün-F.K.Ö. heyeti tarafından yürütülmesi gereklidir.
    Filistinlilere, "self-determination" hakkı verilmeli ve bir Ürdün-Filistin konfederasyonu kurulmalıdır.
    Konfederasyonda, Dışişleri ve Savunma konuları Ürdün tarafından yürütülmelidir.
    Bu görüşler A.B.D. tarafından olumlu bir gelişme olarak nitelendirilmişti. Ancak, Başkan Reagan, müzakerelerin İsrail ile doğrudan yürütülmesi gerektiğini vurgulayarak, F.K.Ö.'nün Güvenlik Konseyi kararlarını tanığını açıkça beyan etmesine değin Örgüt ile hiçbir temasta bulunmayacağını açıkladı. Görüşmeler sırasında Kral Hüseyin'in, sorunun uluslararası bir konferansta ele alınması fikri de A.B.D. tarafından kabul edilmedi.

    Kral Hüseyin ile Başkan Reagan arasında tam bir görüş birliği sağlanamamasına rağmen, Ürdün Kralı'nın Washington'u ziyareti, Ürdün-Filistin heyetinin oluşumu ve müzakere süreci konusunda tarafların görüş alış verişinde bulunması ve fikirlerini açıklamaları yönüyle faydalı oldu. Daha sonraki aşamalarda Washington'da, bir Ürdün-Filistin ortak heyetinin F.K.Ö. mensubu içermemesi koşuluyla A.B.D. Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Murphy başkanlığında bir heyet ile görüşmelerde bulunması yönünde eğilimler kuvvet kazandı. Yine Washington siyasi çevrelerinde, A.B.D.'nin Filistinlilerin "self-determination" hakkını tanıması karşılığında, F.K.Ö.'nün de 242 sayılı kararı ve İsrail'in var olma hakkını tanımasının söz konusu olabileceği yönündeki görüşler arttı.

    İsrail Başbakanı Peres Haziran ayında yaptığı bir konuşmasında, İsrail, Ürdün ve F.K.Ö. temsilcisi olmayan bir Filistin heyeti ile doğrudan barış görüşmeleri yapılması, Filistinlilerin İsrail'in işgali altındaki yörelerdeki Filistinlilerden seçilecek kişilerce temsil edilmesi ve böyle bir sürecin B.M. Güvenlik Konseyi daimi üyelerince desteklenmesi çağrısında bulundu.

    Böylece, 1985 yılının sonuna doğru yaklaşıldıkça, A.B.D., Ürdün, İsrail ve F.K.Ö.'nün ortak bir nokta olarak Orta Doğu'da bir barış için müzakere eğiliminde oldukları gözleniyordu. Ancak taraflar arasında gerek Ürdün-Filistin heyetinin yapısı ve bileşimi gerek müzakerelerin hangi şartlarda ve taraflarca hangi koşulların yerine getirilmesi halinde yapılması gibi konulardaki önemli görüş ayrılıkları henüz giderilememişti. İsrail ve A.B.D., F.K.Ö.'nün B.m. kararlarını ve İsrail'i öncelikle tanıması şartını ileri sürerek Filistinlilerin, Batı Yakası ve Gazze'de yaşayan Filistinlilerce müzakere heyetinde temsil edilmelerini istiyordu. Buna karşılık F.K.Ö. A.B.D. 'nin Örgütü tanımasını ve Filistinlilerin sadece F.K.Ö. tarafında temsil edilmesi görüşünü savunuyordu.

    1 Ekim 1985 tarihinde İsrail jetleri Tunus'ta bulunan Arafat'ın ikamet ettiği F.K.Ö. karargahını bombardıman ederek bina ve çevresinde bulunan 50 kişinin ölümüne neden oldular. Olaylardan sonra bir açıklama yapan İsrail Hükümeti, 25 Eylül tarihinde Kıbrıs'ta bir yatta öldürülen 3 İsraillinin intikamının alındığını ilan etti. Bağımsız bir ülkenin hava sahasında ve egemenlik haklarının da ihlali niteliğinde olan bu olay bütün dünyada tepki ile karşılandı. Saldırıdan sonra toplanan B.M. Güvenlik Konseyi A.B.D.'nin çekimser kalması ve diğer üyelerinin olumlu oylarıyla İsrail'i kınayan bir karar aldı.

    İsrail Başbakanı Peres, Ekim ayında B.M.'de yaptığı bir konuşmada, İsrail'in Ürdün ve diğer Arap ülkeleriyle 40 yıldır devam eden savaş haline son vererek barış görüşmeleri yapmaya hazır ve niyetli olduğunu söyledi. Ancak, Tunus'taki F.K.Ö. Merkezine yapılan İsrail bombardımanını unutmayan Filistinli komandolar bu kez Ekim ayında İtalya'ya ait "Achille Lauro" isimli yolcu gemisini kaçırarak yolcuları rehin aldılar. Yolcular arasında buluna Musevi asıllı bir A.B.D. vatandaşı teröristler tarafından öldürüldü. Mısır sahillerine getirilerek burada konaklayan geminin yolcuları Mısır Devlet Başkanı Mübarek'in arabuluculuk girişimleri sonucu serbest bırakılırken korsanların da özel bir Mısır uçağı ile Tunus'a gönderilmeleri kararlaştırıldı. Ancak, korsanları götüren uçak Akdeniz üzerinde Amerikan F-14 jetleri tarafından çevrilerek Sicilya adasına zorunlu iniş yaptırıldı. Korsanlar İtalyan askerleri tarafından gözaltına alındılar.

    Filistinli gerillalar bu eylemden sonra 27 Aralık 1985 tarihinde Roma ve Viyana havaalanlarındaki İsrail Havayolları bürolarına karşı silahlı saldırılarda bulundular. Saldırı, çeşitli ülkeler vatandaşı yaklaşık 15 kişini ölümüne, yüzlerce insanın yaralanmasına yol açtı. Bir basın ajansına telefon eden bir şahıs olayın Abu Nidal taraftarlarınca yapıldığını söyledi.

    F.K.Ö. lideri Arafat, bu gelişmelerden sonra yaptığı açıklamalarında, son Filistin terör eylemlerinden F.K.Ö.'nün sorumlu olmadığını, Roma ve Viyana baskınlarının 10 yıldır kendisine muhalif ve Libya ile Suriye'ye yakın olarak bilinen Abu Nidal grubu tarafından yapıldığını ve bu tür eylemlerin Orta Doğu'da barış sürecinin gelişmesini istemeyenler tarafında gerçekleştirildiğini ifade ediyordu. Arafat, İsrail'in işgali altındaki Filistin toprakları dışında terör eylemlerinde terör eylemlerinde bulunmamayı, F.K.Ö.'nün politika olarak belirlediğini, Ürdün Kralı Hüseyin ile yaptığı 11 Şubat Anlaşmasının yürürlükte olduğunu ve Orta Doğu sorununun barışçı bir çözümüne hazır olduklarını ilan ediyordu.

    1986 yılına erişildiğinde Orta Doğu sorununun genel çözümü için Filistinliler, Arap dünyası ve diğer ilgili taraflar arasında görülen derin görüş ayrılıkları, bölgede 40 yıldır devam eden bunalım ve savaş halini kalıcı bir çözüme kavuşturulmasının kolay olmadığını ve sabırlı bir mücadeleye gerek bulunduğunu gösteriyordu.

    1987'de Orta Doğu'da etkinliğini arttıran Sovyetler Birliği, F.K.Ö.'nün Arafat önderliğinde yeniden birleşmesinde önemli rol oynadı. 20 Nisan'da Cezayir'de yapılan Filistin Ulusal Konseyi toplantısında, Arafat'ın 1985'te Kral Hüseyin'le vardığı mutabakatı feshetmesi üzerine örgüt içinde birlik yeniden sağlandı.

    İsrail'de ve işgal altındaki topraklarda yaşayan 2 milyon Arap arasındaki huzursuzluk 1987'nin son günlerinde genel bir ayaklanmaya dönüştü. İsrail ordusunun kullandığı dayak ve işkence yöntemlerinin yanı sıra Mayıs 1988'e değin 200'e yakın sivilin öldürülmesi Filistin halkıyla geniş bir uluslararası dayanışmaya yol açarken İsrail hükümeti ile kamuoyunda da ciddi görüş ayrılıkları doğurdu.

    Filistin Ulusal Konseyi Kasım 1988'de İsrail işgali altındaki Batı Şeria ile Gazze Şeridi'ni kapsayacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulduğunu ilan etti. Başkentinin Kudüs olması öngörülen bu yeni devletin başkanlığına 1989'da F.K.Ö. lideri Yasser Arafat seçildi. Ekim 1991 'de İspanya'nın başkenti Madrid'de başlayıp Moskova ve Washington'da sürdürülen Orta Doğu Barış Konferansı'nda Filistin sorununa öncelik verildi. Eylül 1993'te F.K.Ö. ile İsrail arasında imzalana anlaşma ile Gazze Şeridi ile Batı Şeridi Eriha kentine özerklik tanındı.

Sayfayı Paylaş