Edebiyatın Bilimlerle İlişkisi

Konu, 'Edebiyat' kısmında ' Kadéh ' tarafından paylaşıldı.

  1. ' Kadéh '

    ' Kadéh ' ≈ VαмрίязLLα ≈ √

    Kayıt:
    20 Ağustos 2010
    Mesajlar:
    10.866
    Konular:
    2.864
    Beğeniler:
    230
    Nereden:
    İstanbul
            
    Edebiyatın temel taşı olan dil, diğer bilim dallarının da kullanmak zorunda
    oldukları bir araçtır.Bundan dolayı, edebiyat ile bütün bilim dallarının
    doğrudan bir ilişkisi vardır.
    Edebiyat araştırmacıları, edebi çalışmaları esnasında diğer bilim dallarının
    bazı yöntem ve birikimlerinden de faydalanırlar.
    Edebiyat araştırmacısı olarak kabul edilen edebiyat tarihçisi ve eleştirmen;
    tarih, psikoloji, felsefe, sosyoloji ve ekonomi gibi bilimlerden faydalanmak
    zorundadır.Tarih biliminin yardımıyla yazarın biyografisini, sosyoloji biliminin
    yardımıyla yazarın yaşadığı çevre şartlarını ve bunları eserine yansıtışını
    tespit eder.Psikoloji yardımıyla da sanatçının eserini yazarken içinde bulunduğu
    ruh durumunu, nelerden etkilendiğini ortaya çıkarmaya çalışır.Yazarı etkileyen
    siyasi ve felsefi görüşler de diğer sosyal bilimler yardımıyla öğrenilebilir.
    Edebiyat araştırmalarında özellikle tarih biliminin ilkeleri esas alınır.


    Bilim ile edebiyat: Bu iki benzeşmezi karşı karşıya koyuyoruz, zorla yatıştırıyoruz, sonuca bakarak, boynumuzu büküp göz göre göre, bilimin kesinlik ölçüleri açısından edebiyatın büyük bir yenilgiye uğradığını söylüyoruz.Peki ya edebiyat? Hangi sonucu ileri sürebilir?

    Mikrobiyolojinin, fiziğin, toplumbilim ile ruhbilimin ortaya koyduğu göz kamaştırıcı sonuçlarla yarış dışı bırakılmamış mıdır?Bilimler, kesin kavrayışımızı görünmez alanlara dek büyütürlerken, edebiyat gene de sevgiyle, doğumla, ölümle uğraşmakta, belki bugünkü iki Almanya arasındaki ilişkiler üzerine çöken sis perdesini biraz aralamakta, bunu yaparken bile kişisel talihsizlikler üzerine birtakım boş yakınmalar sunmaktadır. Bilime oranla, bilgimizde pek alçakgönüllü bir artış sağlayan bütün bunlar, verilen emeğe değer mi?Mantığa uygun gibi gözüken bu soru, aynı zamanda yanlıştır.
    Edebiyat ile bilimin yöneldikleri amaçlar arasındaki ayrım hatırlandığında, bu yanlışlık iyice ortaya çıkacaktır.Hiçbir bilim adamı gerçeğin rastlantı yönüyle uğraşmaz; hiç biri, yalnız şu an için geçerli olan bir kesitle, gelişigüzel ayrıntılarla yetinmez. Belirsiz, gelişigüzel, rastlansal özelliklerden uzak olanın aranmasında, rastlantı bir yana itilmiş, yenilmiştir. Varılmak istenen şey, kurallılık, geçer bir kuram, her zaman tam çıkan genel bir hesaptır.
    Böylece, gerçek bize önceden kestirebileceğimiz bir kurallılık içinde yaklaşır, hiç değilse öyle tanırız onu.Peki ya edebiyat? hiç bir zaman insan davranışlarının genel formüllerini bulgulamak gibi bir amaca yönelmiş değildir. Kuramlara ya da temel bilgilere ulaşmak için, rastlantıyı kendi içinden kovmaz. Geçici kesitlerle ayrıntıyı hiç bir zaman önemsiz gereçler olarak hor görmez.Edebiyatta bilme, geçici, öznel, değişmeye uğrayabüecek bilmedir.Bilimde anlama kesin bir tutumu gerektirirken, edebiyat bizi kazanılmış belli bir görüşü benimseyip benimsememe konusunda özgür bırakır.
    Başka deyimle, çekim yasaları karşısında söyleyecek tek sözümüz bile yoktur; buna karşılık Thomas Mann'm Hans Castorp'u bize kimileyin zamanını çar çur eden bir zavallı, kimileyin de hastalığıyle olgunluk kazanan bir yaşama hastası olarak gözükür. Edebiyat, iki yönlüye, belirsize, gelişigüzele kapalı değildir; bilimdeki bilme sürecinin tam tersine, edebiyatta yer almak bu niteliklerin hakkıdır.Bu, hem anlama, hem de bilme konusunda aynıdır.
    Edebiyatla bilim, her ne olursa olsun, aynı çıkış noktasından işe başlarlar: Bilgi. Ama şimdi hemen, bu iki başka anlamda bilginin ayrılıklarını belirtmeliyiz.Birinci durumda bilgi, bir düzene bir sisteme bağlanmış, kesin olgulara, tarihlere, sayılara dayanan güvenilir bir yer kazanmıştır. İkinci durumda hiç bir güvenceye dayanmayan bir bilgi çıkar karşımıza : Değişkendir, gelişigüzeldir, hep aynı kalmaz, ama dünyanın bir kavranışını dile getirdiği ölçüde, garip bir bütünlük de taşır.Kimyacı, yeni patlayıcı maddelerin formüllerini tanır, yönetir; yazar ise bu formüllerdea doğan korkuyu yönetir. Bu iki tür bilginin birbirinden başkalığı hiç ortadan kalkmaz, ancak, başkalık kalsa da bu iki tür bilgi birbirini bütünler. Bu nedenle, insanın ük bakışta var sandığı durumun, edebiyatla bilim arasında bir yarış du" umunun varlığına düpedüz inanmıyorum.Bilme süreci, bilginin niteliği... Bu yolda daha başka ayrımların araştırılmasında insan, bilim ile edebiyatın ortaya koydukları soruların da yüzde yüz karşıt sorular olmadığını görür. Bilim, sorularını kendi adına koyar ortaya; buna karşılık edebiyat, okurları adına da sorar.Bilim, sorularını bilinmeyene yöneltirken, edebiyat ise bilinir sanılana, dolayısıyle de, değişmez gibi gözükene yöneltir.En sonunda edebiyat, kendisi için, karşılıksız soruların da var olduğunu kabul eder; öte yandan, bilim belli birtakım soruların neden karşılıksız kaldığını araştırmak zorundadır
    Böylece, sorularını soruşlarında da, edebiyat ile bilimin birbirleriyle yarışan karşıtlar olmak zorunda bulunmadıkları açıkça ortaya çıkar. Çünkü bilimin ağına takılan ile edebiyatın kapanma düşen, birbirinden ayrı şeylerdir.Tabiî, edebiyatla bilimin birbirine karşıt olduğu sanısı bir yanlış anlamaya da yol açtığından, edebiyatın bilim çağında kendisine düşen görevi yeniden tanımlamak zorunda olduğu gerçeği küçümsenemez. Nasıl bir görev?Bu görev kuramsal olarak kavranan konularda bilgi vermek, katı bilgiler sunmak olamaz.Bilimlerle aydınlanmış bir dünyada edebiyat her şeyden önce tek bir görünümü konu edinir : Şaşkınlığı en son göz kamaştırıcı bilgilere sahip olduğu zaman bile geçmeyen şaşkın bireyin çarpıtılmış, karanlık resmi, görüntüsü.
    Bilim yan tutmaz kuramlarıyle bu işi yapamaz. Ama burada yan tutan bir edebiyatın görevleri başlar. Genel bir kaygının temel nedenlerini tanımlamak; tasarılarımızın neden başarıya ulaşamadığını belirtmek; korkuyu anlaşılır kılmak, umuda bir ad takmak: Bütün bunlar, görevin içinde yer alır.Ayrıca, şu girişimler de kolay kolay bir yana itilemez : Korkuları yatıştırmak, çekilen yokluğu değiştirebilir bir durum olarak anlatmak; dilin olanaklarını deneyerek, yanlış ya da doğru eylemlerin var olduğunu kanıtlamak. Bütün bunları, konuşan bir resim biçiminde, ya da şiirsel bir şifreye aktararak görünür kılmak: Yetmez mi bunca görev?Dahası da var.
    Edebiyat her çağda yapageldiği işi bilim çağında da sürdürebilir : Okurda, anlatılanları doğrudan doğruya paylaşma isteği uyandırmak. Başka deyimle: Stiller ile kimlik sorununu ortaya koymak, Oskar Matzerath ile aşağı orta tabaka cehenneminin boyutlarını vermek; Hans Schnier ile kuşkuyu doğrulamak, Karsch ile de bir sınırlılık durumunu belirlemek.Bu paylaşma isteğinden, kendimizle ilgili bilgiler doğar. Kendi olanaklarımızı dener, aynı zamanda kendi sınırlarımıza çarparız.
    İşte edebiyatın görevleri böylesine apaçık, olanakları da tanımlanabilir niteliktedir. Nerdedir bu olanaklar? Edebiyat, kendi çağıyle uyum göstermek, şimdiyi anlatmak uğruna, yalnız şimdiki belli bir dönemin sorunlarını ortaya koymakla kalmamalı, bilimin vargılarını da göz önünde tutmalıdır.Edebiyat kuşkusuz da olamaz, hele kendinden kuşkusuz hiç olamaz. Edebiyatın sorunsuz kaldığı an, yeni bir katı kurallar döneminin gelmesinden korkmalıyız.
    Edebiyat etkili olabilmek için karşıt sorulara karşılık verebilmeyi, ama her şeyden önce, okuduğu şeyleri onayladığı gibi yadsıyabilecek özgürlükte açık kafalı okurları gereksinir.Sık sık söylendiği, her zaman da söylenebileceği gibi: Edebiyat, ancak ikinci kişi, otelci, okur, bir yapıtı kendince kavrayıp tekrarlayacak, hatta yaratacak kişi varsa, vardır.
    Tabiî edebiyata ara sıra gerekli olan şey, büyük bir etkisizliğe düşmemek için, sorularını sürdürmekte direnmek, hiç yılmadan direnmektir. Siegfried LENZ.

Sayfayı Paylaş