1. Yorumla.Net yayın hayatına son verecektir. Bugüne kadar desteğinden ve katkılarından dolayı herkese teşekkür ederiz.

Dini hikayeler...

Konu, 'Dinimiz İslam' kısmında wodoo tarafından paylaşıldı.

  1. wodoo

    wodoo Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    2.555
    Beğeniler:
    457
    Nereden:
    Belirtilmedi
    Öncelikle İmam-ı Rabbani hakkında çok kısa bir bilgi verelim: İmam-ı Rabbani, Hindistan'da yetişmiş büyük bir İslam alimi ve büyük bir velidir. 1563 senesinde Hindistan'ın Serhend şehrinde doğmuş, 1624'te aynı yerde vefat etmiştir. Hz. Ömer'in soyundandır ve babası ve dedelerinin hepsi zamanın büyük alimler ve faziletli kişilerdir.
    En kısa şekilde anlatmak gerekirse, İmam-ı Rabbani, tasavvufun bütün inceliklerine ve yüksek kemallerine ermiş bir alim ve veliydi. Kendisinden önce yaşamış velilerin anlaşılmayan sözlerini ve vahdet-i vucüd bilgilerini açıklamış, yanlış inanışları temizlemeye çalışmıştı. Tasavvuf ve tarikat mefhumlarını tekrar açıklayarak yanlışlıkları düzeltti. Hayatı boyunca Ehl-i Sünnet itikadını yaymaya çalıştı. Kelam ilminde müctehiddir. Kısacası, Ehl-i Sünnetin temel direklerinden biridir. İslam ve dünya tarihi açısından çok önemli sıfatlara sahiptir, konuyu dağıtmamak için bunlardan bahsetmiyorum.
    Mektubat isimli eserde, İmam-ı Rabbani'nin birçok kişiye (alim, hükümdar,...) gönderdiği mektuplar derlenmiş, numaralandırılmış ve konu başlıklarıyla verilmiştir.
    Özellikle 283. mektupta, Miraç hadisesiyle ilgili yaptığı açıklamada varlığın mahiyeti üzerine dikkat çekici noktalar vardır.
    Şahsen, madde, zaman ve genel anlamda varlık üzerine düşüncelerimi genel geçer tabirlerin tamamen dışına çıkaran bu yazıyı aktarmak istedim. Düşüncelerimizi ve eylemlerimizi materyal düzlemin dışına çıkarmakta zorlandığımız bu dönemde inşallah hepimize bir faydası dokunur.


    283. MEKTUP - Miraç gecesinde peygamberimizin (s.a.v) Rabbini görmesi dünya yurdunda değil de ahiret yurdunda olduğunun beyanı hakkındadır. Mektup, Sofi Kurban'a (şeyh) yazılmıştır.

    "Şöyle bir soru soruyorsun:
    - Ehli sünnet vel cemaat ehli alimlerin icmaı; Cenab-ı Hakk'ın görünmesinin dünyada vaki olmadığı üzeredir. Hatta ehli sünnet alimlerinin bir çoğu Miraç gecesi Resulûllah efendimizin (s.a.v) Cenab-ı Hakk'ı göremesini reddetmişlerdir. Hüccetül İslam İmamı Gazali der ki:
    - En doğrusu Resulûllah efendimiz (s.a.v) miraç gecesi Rabbini görmemiştir.
    Halbuki sen risalelerinde; Resulûllah efendimizin (s.a.v) Rabbini dünyada iken gördüğünü itiraf etmiştin. Bu nasıl oluyor?

    Buna şöyle cevap veriyorum:
    - Resulûllah efendimizin (s.a.v), Miraç gecesinde Rabbini görmesi dünyada vaki olmamıştır. Bilakis ahirette vuku bulmuştur. Çünkü, Resulûllah efendimiz (s.a.v) ne zaman ki Miraç gecesinde mekan ve zaman dairesinden çıktı ve imkanın -yaratıkların- darlığından kurtuldu, ezel ve ebedi bir an olarak buluverdi, başlangıcı ve sonu bir nokta olarak gördü. Cennet ehlinin de binlerce sene sonra Cennete girdiğini, hatta Abdurrahman b. Afv (r.a)'ın ashabın fakirlerinden beş yüz sene sonra Cennete gireceğini gördü. Bu kadar müddet geçtikten sonra Cennete girdiğini görünce bu gecikmenin sırrını ona sordu.
    Öyleyse bu makamda vaki olan görüş, ahiretteki görülüşüdür. Bu Cenab-ı Hakk'ın dünyada görülemeyeceğine dair olan icmaya da ters değildir.
    Bütün işlerin hakikatini en iyi bilen noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tır."
    Kraliçe, beyazsis ve sonunu_düşün bunu beğendi.
  2. wodoo

    wodoo Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    2.555
    Beğeniler:
    457
    Nereden:
    Belirtilmedi
    Peygamber Efendimiz, hicret edip Mekke'den,

    Medîne beldesine teşrîf etti ve hemen,



    İlk icraat olarak, bir mescit etti binâ,

    Ve "Ağaç" lâzım oldu, o binânın damına.



    Hazreti Ebû Bekir, o Resûle gelerek,

    Dedi: (Yâ Resûlallah, üzüldüm bu işe pek.



    Zîrâ vardı ağaçlar, Mekkede benim evde

    Burada olsalardı, kullanırdık bu yerde.)



    Peygamber Efendimiz buyurdu: (İster misin?

    Ki senin ağaçların, buraya şimdi gelsin?)



    O, (İsterim) deyince, Resûlullah bu sefer,

    Buyurdu: (Öyle ise, onları çağırıver.)



    Hazreti Ebû Bekir, derhâl emre uyarak

    Seslendi ağaçlara, oradan bağırarak.



    O anda, ağaçları gördü hemen yanında,

    Ve onları kullandı, o mescidin damında.



    Yine bir gün, Yemen'den çıkıp bâzı müşrikler,

    İmtihân maksadıyla o Resûle geldiler.



    Yanlarında ayrıca, bir "Put" getirmişlerdi,

    Ve nefîs kumaşlarla, onu süslemişlerdi.



    Resûlullah, onları edince dîne dâvet,

    Dediler: (Bir mûcize görürsek, olur elbet.



    Meselâ şu bizim put, tasdîk ederse seni,

    Biz de tasdîk ederiz senin nübüvvetini.)



    O Server, asâsını koydu putun başına,

    Daha sonra, (Ben kimim?) diyerek sordu ona.



    O put dile gelerek, dedi: (Yâ Resûlallah!

    Sen, Allahın kulu ve Peygamberisin Vallah.)



    Kâfirler, putlarından işitince bu sesi

    Dehşete kapılarak, îmâna geldi hepsi.



    Yine "Süfyân bin Hâris" anatır ki şöylece:

    Ben, Peygamberimize îmân etmeden önce,



    "Âhir zaman Nebîsi gelir" diye, her yerden,

    Duyar ve gelmesini beklerdim her gün hemen.



    O günlerde garip bir "At" gördüm bir mahâlde,

    "Kelime-i tevhîd"i söylerdi fevkalâde.



    Buna çok hayret edip, düşündüm ki o sâat:

    "Ne garip, insan gibi gördüm bir konuşan at".



    O bana cevâb verip, dedi: (Ey gâfil insan!

    Daha acâyibini diyeyim sana şu an.



    Hak teâlâ, hiç yoktan yarattı önce seni,

    Ve her gün gönderiyor, sana yiyeceğini.



    Seni, Resûliyle de Cennete etti dâvet,

    Ama sen, bu dâvete etmiyorsun icâbet.)



    Ben suâl eyledim ki: (Dediğin Resûl kimdir?)

    Dedi ki: (Son Peygamber, Muhammed-ül emîn'dir.



    Mekkede zuhûr edip, Medîneye göç eder,

    Onun gelmesi ile, put devri sona erer.)



    Bu kadar mûcizeler görünce, ben o zaman,

    "Şehâdet"i getirip, hemen oldum müslümân.



    peygamber efendimizin daha birçok mucizesi vardır önemli olan bunlardan ders almak...
  3. wodoo

    wodoo Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    2.555
    Beğeniler:
    457
    Nereden:
    Belirtilmedi
    buharalı seyyid emir sultan

    seyyid muhammed buhara’da doğar. kendini bildi bileli ilim meclislerine koşar. okur, okutur, öğrenir, öğretir, hasılı iyi yetişir. babasının (seyyid emir külâl hazretleri’nin) vefatı üzerine medine’ye yerleşmeye niyetlenir. artık alemlerin efendisine komşu olmalı ve ömrünün sonuna kadar kalmalıdır orada. nitekim önce hacceder, sonra münevver belde’ye geçer. ama bakın şu işe ki, o yıl görülmedik bir kalabalık vardır. yine de misafirhanelerden birinde kıvrılıp uyuyacak kadar olsun bir yer bulur, döşeğini serer. ancak binaya bakanlar alelacele gelir, başına dikilirler. "ama efendim"; derler, "orası seyyidlere ayrıldı"; seyyid muhammed güler. "iyi ya"; der, "ben de seyyidim zaten."; görevliler "hadi canım sen de"; demezler belki, lâkin delil isterler. seyyid muhammed ellerini çaresizlikle açar, boynunu büker, "buraların yabancısıyım, söyleyin kim şahit olsun bana?"; der.
    -peki ama, biz nasıl inanalım sana?
    -durun. bir şahit buldum galiba.
    -kimi?
    -dedemi!
    seyyid muhammed "buyrun!"; der, önlerine düşer. mescid-i nebi’ye gelirler. genç seyyid kabre döner, "esselamü âleyküm ya ceddi!"; der. kabirden çok tatlı bir ses duyulur "ve âleyküm selâm ya veledi!";

    istikamet anadolu

    seyyid muhammed medine’de yerleşmeye niyetlidir, ancak bir gece rüyasında resulullah efendimiz’le, hazret-i ali’yi görür. ona, anadolu’ya gitmesi emredilir. üç nurdan kandili takip edecek, kandillerin söndüğü yerde yerleşecektir.

    seyyid muhammed uyandığında kandilleri karşısında bulur. hemen o gün hazırlanır, çıkar yola. seyahat haftalar sürer ve bir gün kandiller söner. uludağ eteklerinde yemyeşil bir beldededir şimdi... bursa’da!
    yöre halkı onu keşfetmekte gecikmez. etrafında halka olur sohbetine katılırlar. hatta sultan derler ona. emir sultan!
    o günlerde yıldırım bayezid macarlar’la savaşmaktadır. iki tarafta güçlü, haliyle kayıplar büyüktür. yaralılar öylesine çoktur ki çadırlardan taşar. üstelik cerrah sıkıntıları vardır. ancak, revirde o güne kadar tanımadıkları bir genç peydahlanır. görünüşe bakılırsa son derece mahir bir hekimdir. hatta günün birinde sultanın kolundaki yarayı sarar. kesik derindir, ama tutkalla yapıştırılmışçasına iyileşir. izi bile kalmaz. yıldırım bâyezid sargıyı çözerken hayretten dilini yutar. zira bu hanımının nişanlıyken kendisine verdiği mendilin yarısıdır. sırrı bilmek ister. ama esrarengiz genç yoktur ortalıkta.

    niğbolu müstahkem bir kaledir. osmanlı ordusu büyük kayıplar vermesine rağmen tek taş sökemez. görünen o ki, bu gidişle kaleye girmeleri ham hâyâldir. ama yıldırım kolay pes etmez. büyük bir âzimle yürür surların üstüne. tam ümidini yitirmek üzeredir ki, kale kapısı açılır. osmanlı ordusunu âdeta içeri buyur eden genç kolundaki yarayı saran hekimin ta kendisidir.

    fatima sultan’in rüyasi

    yıldırım o yıl edirne’de konaklar. ailesi bursa’dadır. bâyezid’in hundi fatıma adında hâya ve takva sahibi bir kerimesi vardır. bu kızcağız bir gece rüyasında efendimiz’i görür. ondan muhammed buhari ile evlenmesi istenir. ama kızcağız edebinden kimseye bir şey söyleyemez. ertesi gün server-i kainat yine rüyasını şereflendirir ve "eğer"; buyururlar, "ahirette şefaatime kavuşmak istiyorsan dinle beni!";

    hundi fatıma sultan’ın talibi çoktur. adı büyük paşalarla, namlı beyler sıradadır. görünüşte emir sultan gibi fakir ve garip biri onlarla aşık atamaz. ancak hundi sultan kararlıdır. bedeli ne olursa olsun emir sultan’la evlenecektir. ama sırrını kimselere açamaz. hem emir sultan’ın efendimizin emrinden haberi var mıdır acaba?

    çok geçmez. bir gün emir sultan dünür yollar saraya. valide sultan dudak büker. açıktan açığa "olmaz!"; demez; ama öyle demeye getirir. "söyleyin ona"; der, "kırk deve yükü altın getirsin, alsın kızımı!";
    emir sultan sakindir, "öyleyse!"; der, "göndersin develeri!";
    mübarek, devecibaşını karanlıkta karşılar, onları hiç dolandırmadan nilüfer çayına götürür. su yatağındaki çakılları göstererek "doldurun!"; der, "hatta kendi keselerinizi de.";
    devecilerden bazıları "bunda bir hikmet olmalı"; der, bazısı güler geçer. hele içlerinden biri "n’olacak bunlar"; deyip aldığı çakılları geri döker.
    muhammed buhari hazretleri valide sultan’ın huzuruna çıkar. heybeler ters yüz edilir. zemini kıpkızıl altın kaplar. valide sultan şaşırmanın ötesinde korkar. şimdi diyecek tek sözü vardır: "nasıl istiyorsan öyle olsun!";

    yildirim’in tepkisi

    nikah haberi edirne’ye ulaştığında yıldırım çok bozulur. "benim kızım, benden habersiz nasıl evlenir?"; der ve kızını cezalandırmak üzere süleyman paşa’yı bursa’ya yollar. valide sultan kızına ve damadına siper olur. dahası büyük âlim molla fenari araya girer, askeri ikna eder. hatta sarılır kaleme, padişaha bir mektup yazar. yıldırım bayezid’in molla fenari hazretlerine olan hürmetini bilen süleyman paşa boyun büker, döner geri.
    aradan aylar geçer. bayezid bursa’ya avdet eder. halk yollara çıkar, sultanı karşılar. yıldırım bir an kalabalığın içinde esrarengiz hekimi görür. derhal atından iner. ellerinden tutup sorar: "söyle yiğidim o maharet neydi öyle?"; emir sultan hazretleri feth suresinden bir ayet okur. "allah’ın kuvvet ve yardımı, biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir"; bayezid tekrar sorar: "ya mendilin öbür yarısı?"; emir sultan cebinden çıkarıp uzatır. sultan meraklıdır: -adını bağışlar mısınız?
    -muhammed!
    -yanında buharisi’de var mı?
    -var!
    -yoksa?
    -elinizi öpebilir miyim baba.
    -hayır. öpülecek el seninki.
    ve kucaklaşırlar.


    bursa ulu camii

    yıldırım bayezıd niğbolu zaferinde kazanılan gânimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. mimarlar bugün ulucami'nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. ancak yaşlı bir kadıncağız bir "evim de evim" feryadı tutturur ki sormayın. değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere "olmaz" der. önce vezirler, sonra bizzat sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışırlar. ama o direnir.
    sultan bayezid caminin yerini sevmiştir. hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. kadılar "mal onun değil mi" derler, "satarsa satar, satmazsa satmaz!" meclis çaresizlik içinde dağılırken bayezid'in aklına damadı gelir. emir sultan'ı bulur meseleyi anlatır. mübarek sadece tebessüm eder. "acele etme!" der, "bir gecede neler değişmez?"
    ihtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. o arada bir dalgalanma olur. insanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan efendimiz'in yanına koşarlar. şefaate kavuşan kavuşana. kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. feryad figan ağlamaya başlar. işte tam o sırada emir sultan'ı görür, "herkes cennete gitti" der, "ben bir başıma kaldım burada!" mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar, "kurtulmak istiyor musun?" kadın nefes nefese cevap verir:
    -hiç istemez miyim?
    -öyleyse sultanımızı üzme!
    ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye.

    ankara savaşi

    emir sultan, yıldırım'ın timur han'la savaşmasına razı değildir. ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş kavgasına mani olamaz. çekilir bir taraflara. hatta bu kayıtsızlığa mana veremeyen hundi hatun sorar:
    -babamı yalnız mı bırakıyorsun?
    -bak hatun! ne bu savaşın bir manası var, ne de babanın kazanma şansı. eğer elinden birşey geliyorsa hiç durma, geç olmadan çevir onu.
    -niye öyle söylüyorsun. babam mağlubiyet tatmamış bir sultandır.
    -evet timur da mağlubiyet tatmayan bir hakandır. sen onun kaç devleti yıktığını biliyor musun? üstelik ülkesi daha büyük, askeri daha fazla. dahası maveraünnehr illeri ilimde de, sanatta da çok önümüzde.
    -sen babamın manevi zırhı değil misin?
    -peki sen timur'u koruyucusuz mu sanıyorsun. o, zamanın kutbundan dua aldı. ancak hace hazretlerinin dahi böylesi bir savaşa rızası yok.
    -ne yapmalıyız peki?
    -baban aklını örten öfkenin farkına varmadıkça ne yapabiliriz ki?
    -diyelim ki öfkesi galip geldi.
    -zor günlere hazırlansanız iyi edersiniz.
    ankara savaşında yaşanılan acı mağlubiyetin ardından timuroğulları bursa'yı muhasara altına alırlar. şehir halkı zor durumdadır, hatta aç kalır. ahali gelip emir sultan'ı bulur ve çok yalvarırlar. mübarek bir kağıda birşeyler karalar, ordugâha yollar. o kağıtta ne yazılıdır bilemiyoruz, ancak hemen o gün çadırlar sökülür. asya yollarına göç düzülür.

    emir sultan kime gölge?

    ne hikmetse anadolu halkı hep emir sultan hazretleri ile yıldırım bayezid arasındaki menkıbeleri anlatır. hâlbuki bu büyük veli bâyezid'den ziyade çelebi mehmed'in yanındadır. ankara savaşının ardından anadolu çok karışır. şehzedelerden musa çelebi, isa çelebi'nin üzerine yürüyüp bursa'yı ele geçirir. süleyman çelebi ise edirne'yi elinde tutar. ancak bunlar devleti muhteşem günlerine döndürebilecek kıratta değildirler. şehzade mehmed iyi bir asker ve dirayetli bir liderdir. ancak fitne çıkarmaktan çekinir. çekilir köşesine işaret bekler. allah dostları ne derse onu yapacak. icabında kardeşlerinin emrinde çeri olacaktır. bir gece rüyasında murad-ı hüdavendigar'ı görür, yanında emir sultan hazretleri vardır. dedesi önce bir kılıç verir, sonra yerinde duramayan kar renkli küheylanı gösterir "haydi!" der, "vazife sende!" çelebi mehmet hâlâ mütereddittir. emir sultan bakışları ile cesaret verir ona. "korkma!" der, "yanında biz varız!" işte çelebi mehmed bu işaret üzerine yola çıkar ve tabiri caizse osmanlı devletini silbaştan kurar. tarihçilere sorarsanız çelebi mehmed'in başardığı iş osman gazi'ninkinden aşağı değildir. emir sultan vefatından sonra da büyük hürmet görür. meselâ yavuz selim, mısır seferine çıkarken büyük velinin nurlu türbesini ziyaret eder, imdat diler. kabirden çok net bir ses işitilir:
    -ya selim! üdhulu mısra inşaallahü aminin. (ey selim. inşallah mısır'a emniyet içinde girersin!)
    ...ve öyle de olur!
  4. wodoo

    wodoo Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    2.555
    Beğeniler:
    457
    Nereden:
    Belirtilmedi
    iyiki görmedin çünkü o halimi görseydin belkide benim ahiret teki acı akibetimi tahmin ederdin ve çok üzülürdün anne .amellerim iyi olsaydı ne rengim siyaha döner ne acı sesler çıkarırdım.ağzım köpürmezdi.bu acıklı halin aksine alnımda boncuk boncuk ter olurdu gözlerim yaşarır yüzüm nurlanır burun deliklerim genişlerdi.
    canım anacığım
    benden ruhumu nasıl aldıklarınıda anlatayım
    demiştim ya azrail yanıma meleklerle geldi hepsinide gördüm.bunlardan ikisi görevlerini yerine getimek üzere ayaklarımdan başlayarak vücüdum da köşe bucak kaçan ruhumu gögüs kafesine kadar getirdiler.
    bu sefer Azrail müdahale etti oda ruhumu çekip aldı ve azap meleğine verdi.azap meleği bana ruhumu bekleteceğini söyledi.zira gök kubbeleri günahkar olduğum için benim ruhuhmu kabul etmemiş.
    eğer amellerim iyi olsaydı azrail ruhumu rahmet meleğine verecekti,oda benim ruhumu Allah katına yükseltecekti.ve biliyormusunuz siz benim bedenimi kefenlerken onlarda ruhumu kefenliyordu Allah katın yükseltmek için.
    dünyadaki dostlarım omuzlarından indirip beni kabrime koyup toprakla örtünce melekler ruhumu tekrar getirip bedenime girdirdiler.aklımız başımıza tekrar iade olundu.biliyormusun anacığım melekler ruhumu dünya semasına götürüp kapının açılmasını istediklerinde iyi amellerim olmadığı için kapıyı açmadılar.onlarda siccine götürüp kötü amellerimi kayıt ettirdikten sonra yeniden cesedime iade ettiler.yaa anacığım eğer iyi amellerim olsaydı ruhumu rahmet melekleri alıcak sema ya götürüceklerdi sema kapıları ozaman açılırdı amellerimide illiyumda kaydettiriceklerdi.ayrıca orada iyi insanların müminlerin ruhları ile karşılaşıcaktım.
    Anacığım canım anacığım..
    Artık öldü diye Gözlerimi Kapadınız ya işte ozaman ben bir noktaya bakıyor ve bedenimden alınan ruhumu takip ediyordum.Bir kısmınız bağrıştı Yüksek sesle ağladı
    Ozaman çok üzüldüm.Orada bulunanlardan bazıları benim için rahmet dilediler hayır dua ettiler onlar beni nekadar sevindirdi bi bilsen çünkü onların duasına meleklerde amin! diyordu.
    Bu arada gözlerimi kapattınız o sırada ben bedenimden alınan ruhuma bakıyordum
    Sonra çenemi bağladınız
    Elbisemi çıkarmakta da zamının da davranmanız iyi oldu.ayak parmaklarımı birbirine bağlamakla da isabet ettiniz.
    Yalnız ölümümü dostlarıma duyurmakta biraz ihmalkar mı davrandınız?
    Cenaze namazımı kılan cemaatin daha kalabalık olmasını isterdim.çünkü onların çokluğu benim için şeffatti.cenazeme gelipte namazımı kılmadan gidenler..kılsalardı hem beni sevindirmiş olurlar hem kendileri karlı çıkarlardı.
    Anacığım Geçenlerde beni ziyarete gelmiştin selam verdin bana.bende sana selam verdim senin ziyaretime gelmeni hep hasretle bekliyorum.sık sık gel olurmu?
    Bide benim için mağfiret dilersen çok sevinirim.buna ihticanım var.kızma bana burada ben çok rahatsızım.ruhum hep ızdırap içinde ne semadayım ne arzda ikisi arasında kaldım.keşke dünyada iyi işler yapsaydım.o zaman illiyum da olacaktım yerimde belli olucaktı.
    Sanki cennetteymiş gibi bir kabir hayatı sürücektim.yinede durumuma şükrediyorum en azından geçte olsa beni kurtaracak imanım var.zira kafirlerin inkarcıların durumu çok daha kötü.
    Onların ruhu yedi kat yerin dibindeki siccinde siyah kuşların ağzında yada kursaklarında azab olunmakta..burada birbiri ile görüşmek mümkün ancak bunu iyi amel sahipleri yapabiliyor.sizin dünyanızdaki olmuş yada olacak şeyleri tartışıyorlar.ama herkes dilediği ile görüşemiyor ancak amelde birbirinim dengi ve derecesinde olanlar görüşebiliyor.ben hiç kimseyle göüşemiyorum anne.bir nevi tutuklu gibiyim telaşım okadar çok ki fırsat bulamıyorum yada buraya günahlarımla geldiğim için izin verilmiyor.
    Ne olurdu buraya iyi amelerle gelseydim o zaman babamıda görürdürm.onu ne kadar çok görmek istiyorum fakat onun güzel amelleri kendisini kurtarmış ki benim bulunduğum azap yerinde yok.
    Canım anacığım Üzerimi toprakla örtüp döndükten sonra ruhum bedenime girdi .ozaman beni kabre koyanların ayak seslerini duydum hemen sonra iki melek geldi.birinin adı nünker diğerinin adı nekir miş.öle heybetlilerdi ki korkumdan ne yapacağımı ne söyliyeceğimi şaşırdım.çünkü herşey ortadaydı.cehennemdeki yerim daha önce gösterilmişti zaten.kıyametin kopmasını hiç istemiyordum.ama ameli iyi olanlar varya onlar çok sevinçli nünker ve nekirden hiç korkmuyorlar biran önce kıyamet kopsada cennete ulaşsak diye bekliyorlar.
    Dedim ya anne korkmuştum birde bana Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne? Kitabın nedir? Kıblen neresidir? Amelin nedir? İmanın nedir? Gibi sorular sordular
    Ben iyice şaşırdım cevap veremedim.çok bağırdım anne beni duydunmu?
    Halbuki soruların cevabı çok basitti iyi amel sahipleri rabbim Allah dinim İslam peygamberim hz Muhammed s.a.v dediler
    Çünkü Allahın kanunu böyle herkes işlediğinin karşılığını görür.sevgili anneciğim az önce belirttim ya şimdi ben büyük bir azap içindeyim kabrim beni sıkıyor hep sıkıntıdayım yakınlarımla görüşemiyorum sizlerden haber alamıyorum.hele her gün sabah akşam cehennemde çekeceğim azabın bana tekrar tekrar gösterlilmesi varya o daha çok ıztırap veriyor.fakat yinede ümidimi kaybetmedim.zira bu azapla kurtulabilirsem mahşerde temiz olurum hiç olmasa .eğer bu azapla da temizlenemezsem ve yine mahşerde temizlenemezsem çok korkuyorum anne ancak cehennem ateşi ile temizlenicem.
    Kabirde veya mahşerde temizlenemeyenler cennete giremiyorlar buranın kanunu bu.temiz olmayanlar yani günahlarından arınmadan kimse cennete giremez.orası temizlerin yeri.";
  5. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Adalet Ve Tevazu

    Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

    Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

    - Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

    Fakat görevli itiraz edecek oldu:

    - Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

    Halife cevap verdi:

    - Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

    Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

    - Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

    Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

    - Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

    - Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

    - Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

    - Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

    Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

    - Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.

    İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
  6. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Ağız Tadı

    Padişahın biri hanımıyla birlikte bağ ve bahçelere doğru bir geziye çıkıyor. Manzarasını beğendikleri bir yere uğruyorlar. Yaşlı bahçıvan, bu değerli misafirini hoşnut etmek için elinden geleni yapıyor. Çeşitli meyve sularından bir içecek hazırlıyor(kokteyl) ve padişaha sunuyor. Padişah, meşrubatı çok beğeniyor. Konuşma esnasında yaşlı bahçıvan, çocukları olmadığını yaşlı hanımı ile burada vakit geçirdiklerini söylüyor. Padişah buradan teşekkür ederek ayrılıp yollarına devam ederken hanımı diyor ki, "Bir gün bunlar ölüp gidecekler, bu güzelim yer kime kalacak. Ben derim ki burayı yaşlı bahçıvandan satın alalım,arada bir istirahat için geliriz."; Padişahın da aklına yatar bu teklif. Akşam geçerken tekrar uğrarlar. Bahçıvan, "Sabah padişah efendimiz beğenmişti aynı meşrubattan tekrar yapayım"; der , yapar ve padişah ikram eder. Bu defa padişah,";sabahki meşrubat çok lezzetliydi, aynısından yapsaydın ya, bunu beğenmedim."; der. Bahçıvan da "Efendim, ben aynısından yaptım. Benim meşrubatta bir değişiklik yok isterseniz siz kendinizde meydana gelen değişikliği bir kontrol edin"; der.
  7. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Ağlayan Çocuk

    Hazret-i Ömer'in Halifeliği (Devlet Başkanlığı) zamanıydı. Başkent Medine'ye yabancı bir kervan geldi. Develerini yıkıp, konakladılar... Halife her zaman olduğu gibi, gece şehri dolaşmaya çıktı. Yolda, Eshâb'dan (Sevgili Peygamberimizin arkadaşlarından) Hazret-i Abdurrahman'a rastladı. Ona dedi ki:

    - Ey Avfın oğlu! Gel, seninle bu gece misafirimiz olan kervanı bekleyelim.Onlar rahat uyusunlar. Çünkü yorgundurlar.Canları ve malları herhangi bir zarara uğramasın!... Hazret-i Ömer bu teklifte bulununca, Hazret-i Abdurrahman da seve seve kabul etti. Birlikte kervanın etrafında göz-kulak olmaya başladılar. O sırada yakındaki bir evden çocuk ağlaması işitildi.Çocuğun sesi kesilmediği için, Halife evin kapısına gitti. İçeride bulunanlara, ''Küçüğü susturmalarını rica'' etti. Sonra dönüp geldi. Gece boyunca, çocuğun sesi işitildikçe, birkaç kere daha evin kapısına gitti.Çocuğun ağlaması bir türlü dinmiyordu. Seher vakti olunca, Hazret-i Ömer son defa oraya gitti. Çocuğun annesine:

    - Sen ne biçim anasın! Bütün gece evlâdını ağlattın. Belli ki, açtı! diye çıkıştı. Kadıncağız cevap verdi:

    - Halimi anlamadan niçin beni azarlıyorsun? Hazret-i Ömer, kendini tanıtmadan sordu:

    - Haline ne olmuş?

    - Çocuğu sütten kesmiştim..

    - Sütün yoksa başka şeyler yedirseydin.

    - Evde onun yiyeceği birşey yok ki, biz çok fakiriz...

    - Çocuğun kaç yaşında?

    - Daha yaşını doldurmadı. İşte bu cevap üzerine Hazret-i Ömer öfkelendi.

    - Peki niçin bu kadar küçük bir yavruyu sütten kestin? Kadıncağız içini çekti:

    - Halifemiz Hazret-i Ömer'e Cenâb'ı Hak insaflar versin.Çocuklar sütten kesilmeyince, bizim gibi bir fakire nafaka vermez.Fakirlik maaşı bağlamaz. Onun için yavrumu erkenden sütten kestim.Bunun üzerine Halife ağlayarak mescide girdi. Gözyaşları yüzünden namazı zorla kıldırdı. Selâm verdikten sonra cemâate döndü. Gene ağlayarak:

    - Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. diyerek kendini suçladı.Sonra bütün Medine halkına, tellallar (haberciler) çıkarttı. Onlar da bildirdiler ki:

    - Hangi Müslümanın oğlu veya kızı dünyaya gelirse, hemen Halifeye bildirsin.Beytülmal'dan (hazineden) nafaka (maaş) verilecektir. Hiç kimse nafaka yüzünden evladını vaktinden önce sütten kesmesin!.. O günden sonra artık Medine'de, açlık sebebiyle ağlayan çocuk sesi işitilmedi. Bu hadiseden epeyce zaman sonra Medine'de kıtlık baş gösterdi. Hazret-i Ömer, hemen bir deve kestirdi ve ''Etini fakirkere dağıtın!'' diye emretti. Görevli, etlerin güzel bir parçasını da Hazret-i Ömer'e ayırdı. Yemek zamanı olunca, iyice pişirip Halifenin önüne getirdi.Hazret-i Ömer hayretle sordu:

    - Bu yemek neredendir?

    - Efendim, kesilmesini emir buyurduğunuz deveden size düşen paydır... Hazret-i Peygamberin sevgilisi''Koca Ömer''in rengi değişti:

    - Devenin iyi yerlerini kendisi yiyip, artanı fakirlere vermek çok kötü bir şey dir,dedi. Hemen bu yemeği kaldır ve çocuk sahibi, fakir bir aileye götür. Az sonra önüne gelen ''Kuru arpa ekmeği ile zeytinyağını''Bismillahirrahmanirrahim'' diyerek afiyetle ve gönül rahatlığıyla yedi. İşte bu yüzden bütün âlimler fikir birliği etmişlerdir ki:

    ''Hazret-i Ömerin adâleti, kendinden önce ve sonrakilerden daha büyüktür''.
  8. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Allah'ın Emaneti

    Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:
    - Babasına haber vermeyin.

    Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:
    - Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.

    Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:
    - Ebu Talha, ödünç alınmış bir şey i geri vermek icap eder mi etmez mi?
    - Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.
    - O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
    Ebu Talha bu sözü duyunca :
    - Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder.

    Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):
    - Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder.

    Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur.
  9. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Annenin Hizmete İhtiyacı Var

    Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s)hazretleri şöyle anlatır:

    'İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:

    'Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.

    'Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona:

    'Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

    'Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona:

    ''Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.
  10. Yorumsuz

    Yorumsuz Yeni yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    0
    Beğeniler:
    0
    Aradaki Fark

    Hazret-i Ömer 'r.a.' anlatıyor:
    - Bir gün Resûl-i ekrem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emr etdiler. Benim malımın çok olduğu bir zemân idi. Gönlümden geçdi ki, her zemânda, kardeşim Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' sadaka husûsunda hepimizden fazla sadaka verirdi. Ammâ bu def'a ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm.
    Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' buyurdular ki,
    - Yâ Ömer! Ev halkına ne alıkoydun.
    Dedim ki,
    - Yâ Resûlallah! Yarısını alıkoydum. Bu sırada Ebû Bekr 'radıyallahü anh' cümle malını getirip, koydu. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ buyurdu ki,
    - Yâ Ebâ Bekr!Ev halkına ne alıkoydun?
    Ebû Bekr,
    - Yâ Resûlallah! Ehlime Allahü teâlâyı ve Resûlünü alıkoydum, deyince,
    - İkinizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir, buyurdular.
    Ondan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîkın her bir işde, önüne geçme ümmidimi kesdim.
  11. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    YAHUDININ SELAMI

    Resuli-Ekrem (.s.a.a)'in esi Ayse, Resul-i Ekrem (s.a.a)'in huzurunda oturmustu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdigi anda Selam un aleykum yerine
    - Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, baska biri daha geldi. O da selam yerine
    - Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadigi malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)'i dille incitmek için yapilan bir plandi. Ayse çok öfkelendi, ve
    - Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bagirdi.
    Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:
    - Ey Ayse küfür etme, küfür sekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumusaklik ve sabirli olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzellestirir, süsler ve her seyin üzerinden kaldirilirsa güzelligini azaltir. Niçin sinirlenip öfkelendin?
    Ayse:
    - Görmüyor musun ya Resulullah'in, bunlar küstahlik ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?
    - Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun' diye cevap verdim, bu kadari kafiydi.'
  12. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    ALIN TERI

    Imam Kazim (a.s) kendi tarlasinda çalismakla mesguldü. Fazla faaliyet Imamdin bütün vücundan terler akitmisti bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamin yanina, ve o manzarayi görünce:
    - Kurban olayim, niçin bu isi baskalarina birak miyorsun? diye sordu.
    - Niçin baskalarina birakayim? Halbuki benden daha üstün kisiler bile, daima bu gibi islerle mesgul olmuslardir.
    - Allah'in elçisi, Emirülmü'minin ve bütün ecdadim. Esasen tarlada çalismak ve ziraatla mesgul olmak Peygamberlerin, Peygamber vasilerinin ve Allah'in seçkin kullarinin basta gelen, en önemli adetlerinden biridir.
  13. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    Allah'IN BERATI

    Rufaî tarikatina mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken söyle dua etti:
    - Ya Rabbi Cehennemden azat olduguma dair bu aciz kuluna bir belge gönder.
    Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâgit geldi. Alip baktilar ki, kâgitta hiçbir yazi yok. Kâgidin geldigini görerek sevinen o mürid, içinde bir yazi olmadigini görünce çok üzüldü, mükedder bir vaziyette durumu seyhine anlatmak üzere kâgidi Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü.
    Ahmet Rufaî Hazretleri kâgidi eline alip bakinca kendinden geçti ve sükür secdesine vararak:
    - Ey bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayif kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek serefine eristirdin, dedi.
    Müridler:
    - Efendim dediler. Biz orada bir yazi görmüyoruz, siz ise bu sahsin cehennemden azat oldugunu nasil anliyorsunuz? dediler.
    O:
    - Ey benim müridlerim ve sadik dostlarim, kudret eli siyah yazmaz, siz buradaki yaziyi göremiyorsunuz, bu kâgidin üzerindeki yazi nurdan kalemle yazilmistir, buyurdu.
  14. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    Yeterki Kalbi kirilmasin

    Bir hükümdarın pek çok cariyeleri vardı. İçlerinde pek güzel dilberler bulunmasına rağmen, siyah bir cariyeye daha fazla alaka ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediğini fark eden padişah, bir gün kendilerine üzeri mücevheratla süsülü birer kristal bardak vermişti. Manevi değeri yanında maddi kıymeti de pek yüksek olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler, hayranlıkla bakarlarken padişah:


    - Herkes elindeki bardağı yere vurup kırsın, demişti. Güzel cariyeler hediyelerini sinelerine bastırarak:


    - Efendimizin bu kadar değerli bir hediyesini nasıl kırabiliriz! dediler. Siyah cariye ise padişahın emrini, hiç tereddüt etmeden ve vakit kaybetmeden der'akab yerine getirdi. Barfdak yere çarpılmış ve param parça olmuştu. Padişah siyah cariyeye hitaben:


    - Diğer cariyelerim bu kadar kıymetli bardağı kıramadıkları halde sen neden kırdın? dedi. Siyah cariyenin verdiği cevap ise çok takdire şayandı:


    - Bana efendimin kalbi lazım, kadehin ne kıymeti olabilir. Yeterk ki onun kalbi kırılmasın!


    Hükümdar, bu cevabın içerisinde diğerlerine gereken dersi vermiş bulunuyordu.

    Yüzü güze fakat özü çirkin bir kadın, kocasının kalbini kırmaya devam ettikçe, kalbte açtığı yaraya güzellik olamaz
  15. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    YILANDAN KAMÇI

    Sabahın erken saatlerinde, iki atlı arkadaş yola çıkmışlar. Fakat iki kişiden birisi âmâ imiş. Giderlerken âmâ olan şahıs, attan aşağıya kamçısını düşürmüş. Fakat itimad edemediği için, öbür arkadaşına da kamçının düştüğünü ve yerden almasını söylememiş, kendisi inip aramaya karar vermiş, inmiş atından el yordamıyla kamçıyı aramış, derken, kendi kamçısını bulamamış ama eline ondan daha güzel yumuşak bir şey geçmiş. Bu kamçı daha güzelmiş diyerek alıp atına binmiş. Fakat o kamçı diye bulup aldığı kamçı değil gecenin soğuğundan hareketsiz hale gelmiş bir yılanmış ve o âmâ gözleri görmediği için onu kamçı sanarak almış.

    Derken biraz sonra hayli ilerlemiş olan arkadaşına yetişmiş. Arkadaşı sormuş:

    -Yahu neredesin? diye... Âmâ cevap vermiş:

    -Kamçımı düşürmüştüm, gerçi düşürdüğüm kamçıyı bulamadım ama, ondan daha güzel ipek kaplamalı bir kamçı buldum, işte demiş.

    Tabii gözleri gören adam anlamış onun yılan olduğunu ve arkadaşını ikaz etmiş: .

    -At o elindekini, o" kamçı değil, soğuktan hareketsiz hale gelmiş bir yılandır. Biraz sonra ısınırsa sokar seni, demişse de âmâ inanmamış ve:

    -Sen yalan söylüyorsun, bana attırıp sen alacaksın değil mi?, diyerek yılanı elinden bırakmamış;

    Biraz sonra, havalar ısınıp yılanın sırtı kızdıktan sonra harekete geçen yılan, adamın müsait bir yerinden sokup zehirlemiş ve adamı mahvetmişti. Yılan soktuktan sonra adamın aklı başına gelmiş ama, iş de işten geçmiş tâbi...


    İşte böyle, adamın hakikati görecek gözü yok, kendisine yol gösterenlere de inanmaz, tabii ki sonu hüsran olacak.
  16. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    Güzelliğinde İmtihanı Var

    Süleyman bin Yesâr, bir arkadaşıyla "Ebva"; denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş yerinden bir şey ler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden gözetleyen bir bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:
    – Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.
    Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri alıp da kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu: – Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Yakışıklılığın hoşuma gitti. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda! Süleyman, bir imtihana tabi tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:
    – Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, İkimiz de rezil oluruz!
    Kadın, beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp çadırına dönerken, Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada çarşıdan aldığı şeylerle gelen arkadaşı Süleyman’dan yaşadığı durumu dinleyince o da ağlamaya başladı. Süleyman şaşırmıştı.
    – Sen niçin ağlıyorsun? diye sordu. Aldığı cevap şöyle oldu:
    – Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben muhatap olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana senin güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.
    Süleyman oradan kalkıp Medine’ye varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını açarak gelen Hazret-i Yusuf ona şöyle hitap eder:
    – Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine göre imtihanı vardır. Sen de benim gibi bu konuda imtihanlara tabi tutuldun, ama kazandın. Tebrik ederim seni.
  17. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    Allah’TAN KORK, MÜHRÜMÜ BOZMA!"

    Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.
    İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da, Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.
    Bu sebeple biri der ki:
    – Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!
    Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.
    İkincisi de şöyle der
    – Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.
    Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.
    Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:
    – Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime râzı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:
    – Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!
    Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:
    – Haydi gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.
    Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.
    Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.
    Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.
  18. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    ALAY ETMENİN CEZÂSI

    Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam'a gidip gitmediğini sordu. O da;
    "Gitmedim efendim" deyince;
    "Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?" buyurdu.
    İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam'ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh;
    "Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına;
    "O köy buraya uzaktır, görünmez efendim." diye cevap verdi.
    Bunun üzerine;
    "Doğu tarafına bak!" buyurdu.
    O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu.
    Gavs-ül-Memdûh;
    "Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu.
    O da;
    "Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim." diye sordu.
    Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;
    "Yeter yâ Abdürrahîm!" buyurunca, durdu.
    Boşi köyü de gözünden kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı.

    Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;
    "Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz." diyerek ağladı.
    Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.
  19. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    ALLÂH'I BİLMEYE YÜZ DELİL...
    Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?
    Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti.
    Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta,
    - Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât:
    - Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun.
    Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:
    - Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.
    - Sen, 'Müslümanlar'ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir' diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?
    - Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar.
    - Öyle ise anlat bakalım... İlmin hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?
    - Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ'yı...
    - Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû'l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?
    Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,
    - Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma.
    Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir:

    - Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir.
    Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:
    - Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize...
    * * *
    İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile, zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları...
    Zamanımız 'tartışmacıları'na örnek olması dileğiyle...
  20. PeNeLoPe

    PeNeLoPe Süper aktif yorumcu

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    7.217
    Beğeniler:
    1.932
    Nereden:
    İstanbul
    Allah'TAN UTANANDAN HER ŞEY UTANIR
    Ma'rûf-ı Kerhi Hazretlerinin bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma'rûf'u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor, bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu.
    Dayısı,
    - Köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi.
    Maruf;
    Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü.
    Ma'rûf;
    -Allah'tan utanandan her şey utanır, buyurdu.

    Dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.

Sayfayı Paylaş