Bazı deyimlerin hikayesi

Konu, 'Hayata Dair' kısmında Anarchist tarafından paylaşıldı.

  1. Anarchist

    Anarchist ilgisiz admin

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.406
    Konular:
    1.929
    Beğeniler:
    715
    Nereden:
    İstanbul
            
    ABAYI YAKMAK
    Birisine aşık olmak, tutulmak, gönül vermek mânâsında kullanılan bir tabirdir.

    "Aba", bilhassa tekkelere mensup olan dervişlerin giydiği, kalın yün kumaştan, elbise üstüne giyilen bir çeşit üstlüktür. Eski tekkelerdeki klasik olarak bir cami veya mescidin yanı sıra, şadırvanlı bir iç avlu bulunurdu. Bu dört köşe avlunun etrafında dervişan hücreleri, büyük bir dersane, mutbak, kiler ambar gibi binalar olurdu.

    Kış aylarında dershanenin ocağı hani hani yanarak içeriyi ısıttı. Böyle bir dergâhta bir gün, sırtlan abalı dervişler, şeyh efendinin dersine ve tavvuf bahsinde anlattıklarına o kadar dalmışlar ve ken*dilerinden geçmişler ki, arkası ocağa dönük olan bir dervişin sırtın*daki abası yanan derviş bile kendi sırtından çıkan dumanı fark etme*miş. Ar aşkına, yâr aşkına (Allah aşkına) yanan derviş, dünya ateşi*nin farkına varmamış.

    Bu olay, dilimize, şimdilerde "argo" olarak kabul edilen deyimi kazandırmış.


    --------------------------------------------------------------------------

    ATI ALAN ÜSKÜDAR'I GEÇTİ

    Becerikli, kurnaz, eli çabuk olanların, bir işi ötekilerden daha önce sonuçlandırdığını belirten, "İş işten geçti" anlamında bir deyim.

    Bolu Bey'ine başkaldıran, çoğunlukla ünlü halk şairi ile karıştıran eşkıya Köroğlu, bir gün atını çaldırmış. Köroğlu, değerli ve akıllı bir hayvan olan atını aramak için diyar diyar dolaştıktan sonra, İstanbul'da satılık hayvanlar arasında kendi atını bulmuş. O'nu tanımayan satıcıya müşteri gibi görünmüş. Önce şöyle bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da sahibini tanıdığından, atı mahmuzlamasıyla şimşek gibi fırlayıp kaybolmuş. Kıyıya varınca da sala fazla para verip Üsküdar'a çektirmiş. Öfkesinden küplere binip izlemeye yeltenen at cambazına, kalabalıktan biri seslenmiş:

    Beyhude çabalama atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlunun kendisi idi.


    --------------------------------------------------------


    AĞACA ÇIKSA PABUCU YERDE KALMAZ
    "Çok ihtiyatlıdır, kolay kolay başı derde girmez" mânâsında bir deyim. Nasreddin Hoca merhum bir gün ayağında yeni papuçları ile dolaşırken, mahallenin şakacı afacanları, papuçlarını saklamak ve Hocaya arattırmak için bir plan kurmuşlar. Hoca karşıdan gelirken, güya kendi aralarında bahse giriyormuş gibi davranarak, yüksek sesle konuşmuşlar. Hoca şu ağaca çıkar çıkmaz diye çekişmişler. Hoca çocukların yapmacık hallerinden kuşkuya düşmüş; işin içinde bir bit yeniği sezmiş.

    Çocuklar aralarında bahse tutuştuklarını söylemiş, Hoca'ya ağacı çıkıp çıkamayacağını sormuşlar.

    -Çıkarım elbet, demiş Hoca, ve yeni papuçlarını koynuna soktuğu gibi başlamış ağaca tırmanmaya.'

    Çocuklar hep bir ağızdan:
    Hocam, papuçlarını yerde bırak, ağacın üstünde onları ne yapacaksın? diye sorunca, işi anlayan Hoca, cevabı yapıştırmış:

    -Belki ağaçtan öteye, karşıma bir yol çıkar.

    Akıllı ve uyanık kişiler için "ağaca çıksa, papucu yerde kalmaz" denmesi bu fıkradan kalmıştır.


    --------------------------------------------

    AYAKLARI SUYA ERDİ
    Hatasını anladı, gerçeği buldu, anlamına bir deyim.

    Uykuda gezme hastalığı olan kişilerin yatağı etrafına, sahanlar ve tepsiler içinde su koyarlarmış. Hasta, uyku arasında yataktan kalkıp yürürken ayaklan bu sulara deyince uyanırmış.

    Günlük hayatta, yanlış bir iş yapmağa yeltenirken, herhangi bir ikaz üzerine hatasını anlayarak vazgeçen ve doğru sapanlar için "ayaklan suya erdi" deyimi kullanılır.
  2. Anarchist

    Anarchist ilgisiz admin

    Kayıt:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.406
    Konular:
    1.929
    Beğeniler:
    715
    Nereden:
    İstanbul
    ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞİŞHANE
    Beceriksizce giyinmiş, giysilerini birbirine uydurup yakıştırma*mış, yeni ile eskiyi bir anda giyinmiş kişilere söylenen bir deyim.

    Tüfek çeşitleri arasında, avcıların kullandığı, adına çifte denilen bir cins tüfek vardır. Çiftlerde paralel namlulardan birisinin, kaval, yani, yivsiz, setsiz olup, saçma atmaya yarayan namlu yapmış, üstüne de şişhane denilen geniş çaplı namlu takmış.

    Bu uydurma durumu ile tüfek gülünç bir hal almış. Öteki avcılar arasında alay konusu olmuş. "Altı kaval, üstü şişhane, ne biçim tüfek bu böyle" demişler. Bu deyim de bu hikayeden kalmış.


    ------------------------------------

    AKLI KESMEK
    Deyiminin kullanıldığı söz gelişi:

    Bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığını tartmak, yollamak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyim.

    Bu ünlü tâbirin hikâyesi şöyledir:

    Bilindiği gibi, Halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof İbni Sina (Ebu Al'i Hüsyeyin) -980-1037 aslen Belh şehrinin yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur.

    Samani Devletinin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Afşan kasabasında doğdu. On yaşında Kur'anı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok Tıp dalına merak etti, tıpla uğraştı.

    Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu: Tıp, Fizik ve Astronomiye aittir. İbni Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında (Riyaziye) denilen Matematik derslerim pek kavrayamamıştı. Bir türlü aklı eriniyordu.

    Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bile*zik vardı, kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti... Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti.

    Derin derin düşündü ve şöyle dedi:

    -Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da Mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu? demek ki herhangi.bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.

    Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.

    O günden sonra Matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkale sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

    Dilimizdeki: (Aklın kesiyor mu?) deyiminin kökü bu olaydan geldiği söylenmektedir.


    -------------------------------

    ARKANIZ DENİZ ÖNÜNÜZ DOMUZ
    Bir gayeye ulaşmak için, iyi karar vererek bir işe başlayınca; so*nuca varmak için çaba göstermenin daha iyi olacağını, yanda bırak*mak veya geri dönmenin daha tehlikeli olduğunu anlatmak için söy*lenen bir deyim.

    Endülüs'ü fetheden ve Müslüman bir kumandan olan İbni Zeyyad, Hazar Türklerinden Afrika'ya göç etmiş bulunan Berberi kabile*sine mensuptu.

    Babası Zeyyad Müslümanlığı kabul etmişti. Endülüs'ü almaya gönderilen Tank, 711'de kendi adını taşıyan Cebel-i Tank sahiline çıktı. Askerlerinin geri çekilme ümidini kırmak için gemilerini yak*tıktan sonra, onlara hitaben: "Önünüzde düşman, arkanızda deniz; zaferden başka selamet yolu yoktur", dedi.

    Türk asıllı cesur kumandanın bu sözü dilimize böylece yerleşti.


    -------------------------------------------------------------------

    AĞZINLA KUŞ TUTSAN NAFİLE
    Bir kişi kendini, ya da yaptığı bir işi, karşısındakine bir türlü beğendiremediği, sevdiremediği hallerde söylenen bir deyim.

    Bu tabirin hikayesi, Osmanlı devrinden kalmadır.

    Osmanlı Devletinin güçlü zamanlarında, Fransa ile iyi ilişkiler kurulmuş, bu arada, İspanya Kralım ezmek için Osmanlı Devletinin desteğini gören Fransa, Osmanlı Padişahını en büyük hükümdar olarak tanımıştı. Akdeniz'de Türk bayrağı çekerek, Barbaros'un enirine giren Fransız donanması gibi, Fransız ordusu da Osmanlı desteğine güveniyordu.

    O devirlerde, Topkapı Sarayı'nın arz odasında, huzura kabul edilmeyi bekleyen Fransız elçisi. Kızlar Ağasına, işinin önemli ve acele olduğunu bir türlü anlatamamış, içeri alınmayı sağlayamamıştı.

    Bin bir rica ve ısrar sonunda Kızlar Ağası, sabırsızlanan elçiye şöyle dedi:

    -Siz ne lâf anlamaz adamlarsınız yahu! Şevketli Sultanımız hazretleri bugün çok hiddetli. Demincek bir Frenk hokkabaz burada idi. Adamcağız ne hünerler gösterdi: Külahının altından tavşanlar çıkardı, alev alev yanan demir çubuklan ağzında söndürdü, sekiz arşın uzaklıktaki iğneye iplik taktı, havaya bir kuş uçurdu, uçun kuşa bir şeyler söyledi, kuş gelip ağzına kondu, o da ağzıyla ayaklarından yakaladı. Sultanımız onu bile huzurdan kovdu. Senin anlayacağın, ağzınla kuş tutsan nafile; ama daha büyük hünerlerin varsa bir kere Zat-ı Şahaneye arz edeyim.


    ----------------------------------------------------------

    ANASININ ALGISI BAŞINDA İMİŞ
    Daha çok kadınlar arasında kullanılan bir deyim, herhangi bir tehlikeyi ucuz atlatan kadınlar için söylenir.

    Algış, sevgi, vergi, çalgı kelimeleri gibi, "almak" yükleminden türemiş olan "algı" kelimesinin değişmesi ile ortaya çıkmış bir kelimedir.

    Geleneklerimiz arasında "Gelin almaya gitmek" özel bir yeri olan, güzel bir törendir.

    Ana-baba evini terk eden, yeni bir yuvaya, yeni bir yaşantıya giden gelin, gelecekteki hayatı ile ilgili olarak tedirginlik ve kuşku içinde olurdu.

    Kızının, yeni yuvasında, bolluk, bereket, sağlık ve mutluluk içinde yaşamasını isteyen anası, gelinin başını okuyup üfler, dua eder, geleceği için iyi dileklerde bulunur. Buna "Algış Duası" denir.


    --------------------------------------

    AKIL TOKMAĞI
    Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylar*dan söz edilirken, akıl tokmağı deyimi kullanılır. Eskiden sinirleri bozulanları, evliyalara, türbelere götürüp, oku*turlardı.

    Türbenin postnişini, türbedar olan zat, hastayı muayene eder, sonra ya alı koyar veya başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi.

    Bazen, birkaç gün için türbede bırakılan hasta, gündüzleri türbedar tarafından okunup, üflenir, kimi zaman, akıl Tokmağı denilen, ağaçtan yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafiften indirirdi.

    Habersiz başına indirilen tokmak darbesiyle hasta, aklını hafızasını yeniden toplardı. Belki de şimdiki şok tedavisinin elektriksiz bir çeşidi olan bu usul, kişilerin üzerinde ani ve olumlu tesiri olan olaylarda, akıl tokmağı deyiminin kullanılmasına neden olmuştur.


    -----------------------

    AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
    Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya uğraşırken, bazen hiç beklenmedik sürpriz olayları çıkar ve daha büyük engeller karşımıza dikilir. O zaman "Ayıkla pirincin taşım" deyimini kullanırız. Tabirin hikayesi, Osmanlı tarihine dayanır, Yavuz Sultan Selimin Yemen'i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra, Yemen'de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa, duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştı..
    Söylentiye göre, Sinan Paşa'nın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere, hasır torbalar içindeki Mısır pirinçlerine yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.
    Bu sırada bir firtına çıkmış ve rüzgârın savurduğu bir kum bulutu, pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış.
    Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:
    -Biz Allah'ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkâr kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu Rabbimiz, Kabe'ye hücum eden fil sahiplerinin başına Ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim diyerek arkadaşlarını güldürmüş.

Sayfayı Paylaş