Her türlü hayalin bir parçası olabilecek kadar güzel, gerçek, yalnızca içsel dokunuşlarla algılanabilecek bir dünya var bildiğim: Bana en az bir ışık yılı kadar uzakta, sizlere belki daha yakın. İçime akacağını bilmeden koyulduğu bardaktan masumca dökülüveren su gibi manalı havalarla ışıldayan, içi berrak, dışı berrak… Beden içinde servet, servet içinde beden… Bir başı var ki eğilir merdivenle çıkılası çatıların içine sığmak için ve dua eder tüm kuşlar saç tellerinin kokusunu duyacak kadar yüksekten uçma yetisine sahip olmak için. Başın yüz bölümüne yerleştirilmiş kumral, kavisli kaşların tam ortasından öyle bir ip geçer ki, ne başlangıcı, ne bitişi bellidir akıllara zarar kuvvetteki narin çizginin. Yaratılışın kutsal sözcükleri çeşitli kavram ve nesneler halinde oluk oluk akar ipin içinden sonsuzluğa devam etmeden önceki yolculuğunda. Ben, mesela; mutluluğu anlamlandırmam onun alnına düşlerimde bir kez olsun değmediğim sürece. Hem, belirtmeliyim; hiçbir suçlu daha kötü, hiçbir masum daha az temiz olmaz onu sevme şerefine erişme cesaretini içinde bulabildi diye.
Söz konusu, zamanın birinde ölmüş , kurumuş pire yavrularını terleten bir el, hiç kötü kokmayacakmış gibi insanlık dışı, korkutucu düşüncelerin anası, kutsal kalemin iziyle vücut bulmuş bir bedense eğer; ne onun hayalinin şaşırtıcı sınırlarında gezinmekte, ne aşırıya kaçmış övgülerin elleriyle inşa edilen tasvirinde bir mübalağa görürüm. Onun bastığı çimlerin boyunlarını büktüğünü görsem inanır mıyım dersiniz? Peki ya, tüm bunları söylüyorum diye çıldırmış olma ihtimalimi düşünenlerin sayısında herhangi bir artış olur mu? Hiç sanmıyorum. Öyle ki, sanki tüm bu düşüncelerimi ifade ediyorken ben, onu tanıyan, ellerinde kocaman çiçeklerle bana ulaşma gayesinde olan birbirleri ile yarış halindeki yüzlerce insan beni kutlamak için sıraya girmiş, beklemeyi göze alamayanlarsa elleri patlarcasına coşkuyla, ıslıklar eşliğinde alkışlamakta teşekkürlerini bildirmek için. Gerekçeleri, hayranlık duydukları şahsın karakter analizine giriş yapma hayalini kurup cesurca birkaç cümle çıkarabilmem ağır anılarımın altından. Elimi kıstırmam an meselesiyken, yüklerimin altından sızıp gün gibi gözlerimde nüfuz eden fakir, aciz cümlelerim dimdik duruyorlar karşınızda.
Eskiden olduğu gibi sürünmüyor artık bana has, sonradan keşfedilmiş melodiler. Sürüngenlerin bir suçu yoktu tabii, bütün suç, hayranlığımın sebebi gözlerin, tepeleri ev bellemiş olmasıydı kendine. İnemezdi bir türlü yükseklerden beyaz ayakları, o, bilmezdi inmeyi. Hep çıkardı, daha da çıkardı…Üzerinde yürüdüğü kemiğiyle hesaplayamadan yere düşürdüğü birkaç taş parçası hatırlatırdı acizliğini bize, yine de kimse kabul edemezdi, onun hata sözcüğüyle aynı cümlede kullanılmasını. Bana şu an teşekkür edip çiçek verenlerin içi götürmezdi onun günah işleme ihtimalinin varlığını. Ondan yanlışlıkla gelme ihtimali olan bir çıtırtıya hasret, ruhunun içinde varlığını kendine bile itiraf edemediği türde bir pusu kurmuş, şaşkın bakışlarla bekleyen ben, onun en derin kusurlarını bilirken, nasıl olurdu da Beethoven’ın tüm damarlarıma işleyebilen beşinci senfonisinin sanatsal değerine, yanlışlarla dolu bir insanın hayat oyunundaki başarısından daha çok şüpheyle yaklaşırdım? Sanıyorum bu sorunun cevabı çok mühim, derin bir mevzunun temelini oluşturuyor.
Sıcak, güzel evlerde görüyordum onu. Söylediği her söz müthiş bir mantık süzgecinden geçiyor, taneyle dökülen inciler tek tek, müthiş bir ritmle oturuyordu dimağlardaki boşluklara. Akıl ermezdi düşünce sınırlarına, bilinmezdi kederleri. Ağlamazdı sanırım kendisi. Herkes hemfikirdi, el eleydi, gülümsüyordu.
Elinin değeceği yerler bir bir siliniyordu önceden. Öyle temizdi ki soluğu, asansörde o ve sıradan iki insan kalsa, uzun bir müddet alırdı ölmeleri ve suç yine o iki kişinin olurdu. Soluğu en çok çay içerken konardı duvarlara. Her bir nefes, her yudumda sesli olarak verilirdi bana inat. Ruhumu kırbaçlayan nefesler bilerek verilmezdi üstelik o şekilde, anlamsız bir alışkanlığın dışavurumuydu sadece. Anlamsız…Kim demiş anlamsız diye? Bilgisayar masamda oturduğunda monitörümün ışığıyla sınırları belirginleşen kafasının arkasındaki telleri kurcalayan, dağıtan parmaklarının hareketi de mi anlamsızdı? Peki ya şu ana kadar laf olsun diye şahsıma yöneltmiş olan, onun dişleri arasından çıkan üç beş kelam? O şahsı sevenlerin derneği kurulsaydı üye olmak isteyen adayların hayranlıklarını kanıtlarcasına birbirlerini parçalamaları da bu anlamsızlıklar silsilesinin bir parçası mı olurdu?
Onun parmaklarının içindeki ergen olmuşluğun tatlı gülümseyişiyle etrafa yayılmaya çalışan eklemlerini yalnızca benim görmüş olmam bir gerçekse, Allah’ın kudretinin, içinde sıcacık aktığı damarın kanın oluşturduğu şişkinliği bastıramayıp elinin üst yüzeyine taşırmasına şahit olan da benimdir. Yeryüzündeki sonu üç noktalı tüm cümlelerin, var oluş sebebi bir kez daha vurgulanmış olur böylelikle. Kalabalığın içinde öne geçmek için tepişip durmalarımız, her birimizin kendimizi aşık olarak nitelememiz bundandır işte. Bu sebeple, o şahsiyete karşı duyulan hayranlık ifade edilebilsin diye tepişildi hep gizlice. Dalağım, böbreğim rakip oldu birbirlerine. Karınca sürülerinin içine çekirdek kabuğu atıp, oluşabilecek ahmakça devinimleri aradı gözüm, nafile…
Herkes hapsederdi kahramanını ahlak demirlerinin ardına. Şiir mi? Kimse yazamazdı zaten benden başka. Kabuk hep atıldığı yerde kalırdı. Herkes giderdi; ben sessizce onu alır, defterime yapıştırır, cansız yüzüne şarkılar söyler, gövdesindeki güzel çizgiler adına yine şiirler yazardım. En çok kırmızı yakışırdı ona şiirlerimde. Bir kere giydiği bir kazak vardı, bir kere…Ben de bir kerede doğmamış mıydım zaten? Ve bir kerede ölmeyecek miyim günün birinde?
Öyleyse onun “tss…”lamalarının kulağımda inceden, derin, başka hiçbir nağmeye benzemeyen tınısına verdiğim ifade edilemez mana benim mutlu olmayı hak ettiğim anlamına gelmiyor mu? Yeryüzünde başka hiçbir şahıs yok mu ki peltekliği eşsiz bir ninni olsun kulağıma, ki ben o kadar yatkınken müziğe? İsterim ki, sözünü etmekten hoşlanacağım başka karakterler çıksın karşıma yoksa ya hiç yazmamalıyım bu şahsiyeti, ya sadece ruhumun en derinliklerinde çok büyük bir sevgiyle bağlı olduğum ailemi anlatmalıyım ilk olarak. Bu temennimin gerçek olma ihtimalini, hayranlık duyduğum kumral gölgenin; dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan eşsiz, temiz bir meyvenin özsuyunun sarhoş edici tonlarında gezinen kokusuyla, ironik bir şekilde, her düşeceğinizde elinizden tutacağına emin olacağınız kadar güvenilir, iyi kalpli, kahraman, hayat dolu, içli, bir o kadar da gizli karakteriyle, kusursuz adımlar atmak suretiyle hep sizlerden belki biraz da olsa farklı yürüdüğünü belirterek, sizin yorumunuza bırakırım. Beni anlıyorsanız eğer, sevdiğiniz yaprağı istemeden, tamamen sonbaharın etkisiyle başınıza düşüren ağacın altında durup kalırsınız bir müddet. Artık söz konusu başka bir yaprağın daha düşecek olma ihtimali değil, gölgenin dibinde yaşamdan arta kalan kurumuş damarların kokusunu hissetmektir.
Ruhumun тam orta yerinde…GüLümsediğim küskünLükLer var