Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Muhabbet > Hayata Dair..

Hayata Dair.. Hayata dair küçük hikayeler, tavsiyeler özlü sözler.. Hepsi bu bölümde..

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 07-18-2007, 21:06   #1 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Thumbs up Hayata dair öyküler




Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir
şeye çarptığını fark
etti.
Eğildi baktı. Aman Allahım!... Ayaklarının
arasında, yuvasından ustalıkla
sökülmüş bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi
diri ve kanlıydı. Onu
büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetinden
çıldıracak oldu.
Kalp tıp tıp atıyordu. Ve sıcacıktı. Delikanlı,
sanki ellerine yapışıp bir
başka uzvu haline geliveren kalpten
kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği,
kestiremediği duygular
tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra
sakinleştiğinde, onun sahibini
bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve
zincir aralığından bakan
genç kıza:
- Bu kalp sizin mi? diye sordu. Biraz önce buldum
onu.
Kız, mahcup bir ifadeyle;
- Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza
kaptırdım, dedi. Yandaki
eve sorun, onların olabilir.
Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı.
Kapıyı açan
hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine
götürdüler.
Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan
kanları ayağıyla örtmeye
çalışırken:
- Bu kalp sizin mi acaba? diye sordu. Hala atıyor
da...
Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden
höpürtülü bir yudum
çekerek:
- Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom, diye sırıttı.
Komşu evde bir meczup
var, o bilir sahibini.
Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları
gittikçe yavaşlayan kalbi
bitişik kulübedeki ihtiyara koşturarak:
- Bu sizin mi? diye sordu. Çabuk olun, neredeyse
duracak.
Yaşlı adam, okumakta olduğu Kuran ı yavaşça
kapatırken:
- Ben kalbimi, her şeyimle Allah verdim, evlad,
diye gülümsedi.
Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana
sormuyorsun?
- Her ikisi de yaşlanıp bunadı, diye üfüldendi genç.
Bir bebek gibi alaka
görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip
onları terk etmiştim.
İhtiyar adam, büyük bir üzüntüyle:
- Terk ettin ha..! diye mırıldandı. Terk ettin
demek.
Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu.
Oysa ki yaşlı adam,
beklediği cevabı çoktan almıştı.
Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki
eliyle kavradığı gömleğini
bir hamlede yırtarak açıverdi. Delikanlının sol
göğsünde, avuçlarında
tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı
bir boşluk vardı.



İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla

sonunu_düşün Kullanıcısına Teşekkur Edenler
PARADİZ€ ON€ (07-19-2007)
Eski 07-18-2007, 21:09   #2 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Göçmen ve Serçe Kuşu..
İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye



Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber



Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.



Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...



Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
Ayrılmayacağız diye.



Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,



Serçe ise her zamanki gibi sadık
Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.



Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.



O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...



Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı



Ama kış acımasızdır. demiş göçmen,
Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz



Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.



Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye



Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bir bahara...



Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıfmış,
onun kanatları uzun uçuşlar için değil.



Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş



Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara



Bir fırtına yaklaşıyormuş.
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış



Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım demiş artık.



Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.



Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
Ama göçmen yürü demiş serçeye
birazdan okyanuslara varacağız



Serçe sevgisine uymuş ve
peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
Birazdan varmışlar okyanusa



Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları



Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi



Serçe artık dayanamıyormuş,
Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene



Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş........



Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...



Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...*


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:15   #3 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Dinî inançlara ve yasayışa uzak bir gençtir Ertan. Öğrencilik yılları da hep böyle geçmiştir. Sadece kendi düşünceleri doğrudur. Mezun olup askerliğini yaptıktan sonra bankada çalışmaya başlar, bu arada evlenir, çoluk çocuğa karışır.

Namaz kılma, oruç tutma gibi Alla'ın emirlerini yerine getirmez, hatta oruç tutmayı saçma bulur. "Ne o öyle, insan akşama kadar aç kalıyor, hiç bir anlamı yok" der. "Aç, susuz kalmayla ibadet mi olurmuş?" diye etrafındakilere söylenir. Yalnız ibadetlerini yerine getirenleri saygıyla karşılar. Devamlı çay ve sigara içer. Bunların üzerine yoğun iş temposu da eklenince vücudu yorgun düşer. Gırtlak kanserine yakalanır. Genç eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte zor günler geçirir.

Hayat aynı yol üzerinde gitmemektedir. Sağlıklı ve mutlu günlerin arkasından, çetin bir hastalıkla boğuşmayla geçen acılı yıllar gelir.

Yapılan tedkiklerden sonra ameliyattan başka bir çözüm olmadığı ortaya çıkar. Saatlerce süren bir ameliyat geçirir. Ameliyatı risklidir, eğer hastalık vücudunu sardıysa belki birkaç aylık ömrü kalmıştır. Ne var ki, çektiği acılar ve ıztıraplardan sonra bile yine düşünceleri değişmemiştir. Dünyanın faniliğini, ahiretin önemini hissetmesi gerekirken, yine aynı boşvermiş hayata devam etmektedir. Bankadan malûlen emekli olur ve tedavisi birkaç sene devam eder.

Böylece yıllar geçer. Artık iyileşmiştir. Çektiği onca acıyı geride bırakmıştır. Eşi ise, kendisinin aksine daha bir inançlıdır, elinden geldiğince ibadetlerini yerine getirir. Ramazan aylarında eşi tek başına sahura kalkar, oruç tutar, kendisine de:

- Ibadetlerini yerine getirmiyorsun, hiç olmazsa Ramazan boyunca orucunu tut, der. Ama Ertan Bey, her zaman olduğu gibi aldırış etmez.

Bir Ramazan günü yine eşi sahura kalkmıştır, tüm ısrarlarına rağmen yine beyini oruç tutmaya ikna edemez. Ertan Bey o gün pencereyi açmıştır ve tam o sırada sabah ezanı okunmaktadır. Her yer sessizdir, sadece diğer camilerden de gelen ezan sesleri semayı çınlatır.

Bu ses, her zaman duyduğu ezan sesiydi, ama hiçbir zaman o Ilâhî davet onun dikkatini bu kadar çekmemişti. Fakat bugünkü bambaşkaydı sanki. Ezanın her cümlesi, sanki onun ruhuna, kalbine hitap ediyordu.

Acaba o manevî çağrı yeni bir yaşantının başlangıcı mı olacaktı? Neden her Müslüman oruç tutuyordu, aç susuz kalıyordu? Kendi de bir gün oruç tutmayı denese, Yaratanın verdiği nimetlerin değerini anlayıp aç kalan insanların durumunu anlasa, ne olurdu?

Tüm bunları düşünürken ezan sesi evin içini doldurmuştu. Sanki müezzin evin içinde okuyormuş gibi, davete icabet etmesini istiyordu.

Birden yaşantısı gözünün önünden geçti. Kimdi, dünyaya niye gelmişti, niçin insanlar bu mübarek ayda ibadet edip 'a kulluklarını yerine getirmeye çalışıyorlardı? Kafası iyice karışmıştı. Yıllardır geçiştirdiği sorular beynine hücum etmişti. Sanki kaçış yoktu artık.

- Aman Allah'ım, dedi. Ne oluyor bana? Sanki her şey anlamsızdı. Ezanın meydana getirdiği ulvî düsünceler ve duygular sanki her şeye bir mana veriyordu. Vücudunun titrediğini hissetti. Bugün ne olmuştu ona? Her zaman duyduğu ezan değil miydi bu? Ama bugün garip düşüncelere dalmıştı. Elinde olmadan hüngür hüngür ağlıyordu.

O gün sahur yemeği yemediği halde oruç tutmaya karar verdi. Garipti. Hayatının ilk orucunu, sahursuz ve aç bir şekilde tutuyordu. O gün tarifsiz bir huzur vardı içinde. Aynı gün namaz kılmak için sureleri ezberlemeye çalıştı ve namaza başladı.

Bu büyük değişim herkesi şaşırtmıştı. ne büyüktü! Onca acıya, sıkıntıya rağmen ölüm ve ahireti düşünmeyen bir insan, ezan sesiyle hidayete ermişti. Tabiî bu değişimden en çok mutlu olan eşiydi. Artık sahura birlikte kalkıyorlar, birlikte namaz kılıyorlardı


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:29   #4 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Ailesinden yaklaşık üç yıldır ayrı olmak ona çok zor geliyordu. Ama bir hasret, bir ateş vardı ki içinde, onu hiçbir şey dindiremiyordu. Henüz ortaokul son sınıf olmasına rağmen yüreğinde taşıdığı Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin aşkı, onu her gün daha fazla eritiyor, ama firkat ateşi bir türlü dinmek bilmiyordu.
Babasının Arabistan'da çalışıyor olması, onun,Allah Rasûlü'ne kavuşma ümîdini her geçen gün kuvvetlendiriyordu. ,Allah Esmâ'nın gönülden duasını kabul etti. Hayalleri hakikat oldu.
Babası, yaz tatili için Arabistan'a gelmesini istemiş, hatta bunun için biletini bile göndermişti. Artık kanatlanmış uçuyordu. Artık o, Rasûlullah'a kavuşacak, O'nun kabr-i şerifine gidecek, bir nebze de olsa hasretini dindirecekti. Medine'nin asr-ı saadetteki o hatıralarını tadacak, o saadeti yaşayacak, yüreği o feyizli hâlin ahengine bürünecekti.
Nihayet nurlu Medine'ye vâsıl oldu. Heyecanla koştuğu ilk mekan, Kubbe-i Hadrâ'ydı,Allah Rasûlü'nün huzuruydu. Kendini Ravza'nın direklerinin dibine attı. Ziyaret boyunca hıçkırıkları dinmedi Esmâ'nın. Hasreti bir yangın haline geldi. Vecd ve istiğrak içinde:
"-Ey Nebi! Bana ümmetim, der de beni sevindirir misin? Buna layık değilim, biliyorum. Senin huzûruna, ellerim boş, boynum bükük, bîçare ve günahkar geldim. Başka gidecek kapım yok ki! Bu cür'etimi, Sana olan muhabbetim ve hicranıma bağışla!" diyordu.
Bir taraftan da gönlünün tercümanı olan gözünden yaşlar sızıyor, o mübarek topraklara damlıyordu.

***

Üç ay Arabistan'da kaldı. Babası dönüş biletini aldığı halde, Esmâ'ya dönmek zor geliyordu. Bir türlü dönmek istemiyordu. Buraların hasretiyle yanmış, Rasûlullah'ın nefesiyle dolu Medine'nin feyizli havasına doyamamıştı. Oradan ayrılmak, onun için ne büyük hicrandı. Babası ise:
"-Liseyi bitir, diplomanı al, ne yaparsan yap!" dedi. Hatta geri dönmesini sağlamak için Esmâ'ya bir müddet küstü. Esmâ ise:
"-Baba, sen benim dünyamı düşünüyorsun. O diploma dediğin sadece bu dünyada geçerli! İstikbâli lutfeden ise Allah'tır. Yerin ve göğün hazineleri ona aittir. Mühim olan benim âhiretim. Sonra, ya benim hasretim ne olacak?!." diye itiraz etti ve geri dönmedi.
Orada 3 yıl, gönlünce imanının vecd ve istiğrakı içinde yaşıyor, zaman zaman da ailesini irşad ediyordu. Hep birlikte huzurlu bir hayatın neşvesindelerdi. O sıralarda 'ı zikretmenin, ve Rasûlüne salât etmenin de tadına varmaya başlamıştı.


18 yaşındaydı. Gözü yaşlı, gönlü kırık, hasretle, ailece mecbûrî dönüşlerini yaptılar. Güzel bir genç kızdı. Bu güzelliğini tesettürüyle setrediyordu. Bir çok akraba ve tanıdığı, tesettürüne dil uzatsalar da, o sabır ve yumuşak bir lisanla bıkmadan, usanmadan tebliğe devam etti. Bazı arkadaşları da onun feyiz ve şahsiyetli karakterinden nasib alarak örtündü.
Köyünde de yârenleriyle hasbihâl edeceği bir grup oluşturmuştu. Devamlı kitaplar okuyarak kendini, bilgilerini tazeliyor; sohbetlerle gönlünü feyizlendirip gerçek istikbale hazırlıyordu.Allah'ın kendisine ihsan ettiklerini infak etmek, onda bir neş'e ve zevk haline gelmişti.

***

Günlerden bir gün, Almanya'dan bir tâlibi çıktı. Görüşmek üzere çok ısrar ettiler. Esmâ'nın ise yegâne şartı vardı:
"İslâm'ı yaşama gayreti içinde olmak!.."
Resimden tanıdığı, komşusunun Almanya'daki oğluyla nişan yapıldı. Aradan iki yıl geçmiş, komşusunun oğlu gelir gelmez Esmâ'nın evine uğramıştı. Bu ilk görüşmeleriydi. Genç, tokalaşmak üzere elini uzatınca, Esmâ'nın bütün ümitleri yıkıldı. Nasıl olurdu da, nikahsızken elini uzatabilirdi. Hani dindârdı, hani İslâm'ı biliyor ve yaşıyordu? Aklı bir türlü almıyordu. Ama yine de biraz zaman tanımak istedi. Tanıdıkça, namaz kılmadığını da gördü ve iyice kahroldu.
Düğüne üç gün kalmış, davetiyeler basılmış ve dağıtılmıştı. Her şey hazırdı. Alış verişe çıktılar. Damat bey, altın yüzük ve bileklik isteyince, Esmâ artık dayanamadı.
"-İslam, bu istediklerinizi erkeklere haram kılmıştır; benim gönlüm bunları takmanıza râzı değildir!.." dediyse de, Damat bey aldı ve taktı.
Esmâ eve dönünce, odasına girdi. Karar vermeliydi. İçindeki ses:
"-Ya dünyanı seç, ya da âhiretini!.." diyordu. Evlenirse, belki bütün hayatı ten rahatı içinde geçecekti, lakin mukâbilinde âhireti zedelenip, zaafa uğrayacaktı. Kararını çabuk verdi. Düğününe üç gün kala âhireti için nişanı attı. Bir çok genç kızın hasretle kavuşmak arzu ettiği o hayattan, o vazgeçti. Herkesin iknâ teşebbüsleri, damat beyin özürleri, hac ve umre vaatleri de, onun fikrini değiştiremedi.
Bütün köy dedikoduya başladı. Esmâ,Allah için bunlara katlanmalıydı.
"Allah'ım üzerime sabır yağdır, âhiretimi sattırma!" diye duâ ediyordu ve daha fazla dayanamadı. Ailesinden izin alarak, çalışmak bahanesiyle Denizli'ye gitti. Geceleri yatılı bir Kur'ân Kursunda kalmaya, gündüzleri de çalışmaya başladı.
Maaşını alır almaz, meyveler alır, kendi elleriyle soyar, hazırlar ve kurstaki hâfız talebelere ikrâm ederdi. Bazen kursta kalan talebelerle ilgilenir, onlara hâfızlığın kıymetini ve ne kadar gerekli olduğunu anlatırdı. Etrafında toplanan talebeler, onu gözyaşlarıyla dinlerler ve:
"-Ah Esmâ ablacığım, sen olmasaydın, belki de hâfızlık zor gelecek, bırakacaktık!" derlerdi.


Geceleri kalkar, Kur'ân talebeleri üşümesin, "onlar Allah'ın sevgilileri olmaya aday" diyerek, üstlerini örter, kirli gördüğü yerleri temizler, öğrencilere kahvaltıda sürpriz yemekler yapardı.
Talebeler kalkıp masalarında nefis yiyecekleri görünce şaşırırlar ve sevinirlerdi. Teşekkür etmek istedikleri Esmâ ise çoktan işine gitmiş olurdu. Bütün maaşını böylece talebelere harcayan Esmâ, o yıl, bulunduğu kurstaki hafızlığa başlayan bütün talebelerin hıfzlarını tamamlamasına vesîle olmuştu. İmtihandan sonra, hepsi gelip Esmâ ablalarına sarılmış, o ise sevinç gözyaşlarıyla mukâbele etmişti.
Ona dünyada haz veren iki şey vardı: Kur'ân kursu talebelerine hizmet etmek ve rüyasında sıkça gördüğü Rasûlullâh'a bir an önce kavuşmak...

***

Sünnet-i seniyyeyi yaşamaya çok dikkat eden Esmâ, insanları sever, kendini de sevdirirdi. Bu minvâl üzere devam eden hayatında, iki yıl aradan sonra Almanya'dan bir tâlibi daha çıktı. Çok tedirgindi, ama bu sefer içi ısınmıştı. Namazında, dinini yaşamaya gayret eden, temiz yüzlü ve merhametliydi, yeni damat adayı...
Kısa zamanda nişanlanmış, nikahı da kıymışlardı. Tanıdıkça daha çok şükrediyordu, Rabbine! Düğünü Kur'ân sadâları arasında oldu. Çok mutluydu.
Evliliğinin 29. gününde eşi Almanya'ya dönecekti. Esmâ'nın evraklarında problem çıktığı için, onun gidişi sonraya kalmıştı.

***

Efendisi, Almanya'ya gitmişti. Evliliğinin 40. günüydü. Kendisi de dışarı çıkıp bir şeyler almayı düşündü. Hazırlanırken kız kardeşine:
"-Ben bugün şalvarımı giyeceğim. Ne olur, ne olmaz; sen de giy! Bugün içimde ifadeden aciz kaldığım değişik hislerim var. Böylece tedbiri de elden bırakmamış oluruz!" dedi.
Minibüse bindiler. Esmâ'nın içinde bir sıkıntı vardı. Avucuna gülsuyu döktü, dudaklarından da Rasûlullah'ın salavâtı dökülüyordu. Bir an gözünün önüne Allah Rasûlü'nün mütebessim çehresi geliverdi. Daha da şevklenerek salavât getirmeye devam etti. Sevinçten gözünden akan yaşlar pembe yanaklarını ıslattı.
Yanındaki hâfıza kardeşine baktı. Onun hâfız olması için elinden gelen desteği vermişti.
Minibüs oldukça hızlı gidiyordu. Bir anda ne olduğunu anlayamadılar. Minibüs hatalı sollama sonucu şarampole yuvarlanmış defalarca takla atmaya başlamıştı. Kızkardeşi gözünü açtığında minibüsün içinde kendisinden başka kimse kalmamıştı.
"-Esma ablacığım!.." diye seslendi. Çıt yoktu. Kızkardeşi hemen arabanın kırılan camından dışarıya süzüldü. Kendisine bir şey olmamıştı. Arabadaki yolcular etrafa saçılmış, üstü başı açılan kadınlar hoş olmayan bir manzara ortaya çıkarmıştı. Gözü, Esmâ ablasını arıyordu. En sonunda gördü. Yerde boylu boyunca uzanmış, pardüsesi yüzüne kapanmıştı. Tesettürüne hiçbir halel gelmemişti.
Kazayı fark eden bir araba durdu. Kızkardeşinin de yardımıyla Esmâ'yı arabaya bindirdiler. Esmâ sadece nefes alıyordu. Hastahaneye varılır varılmaz, Esmâ'nın beyin filmi çekildi. Doktor:
"-Beyin fonksiyonları durmak üzere." dedi. "Yaşamaz; yaşayacak olsa da şu andan itibaren bitkisel hayata girmiştir, konuşamaz."
O sırada hastahaneye gelmiş olan yaşlı bir teyze, kenarda duran ve ümitleri kesildiği için doktorların ilgilenmediği Esma'yı fark etti. Yanına gittti. Çok şaşırmıştı. Zîrâ doktorun dediklerini duyan kulakları Esmâ'nın Allâh zikrini de duyuyordu. Gözleri yaşardı. Hastaya doğru eğildi ve:
"- Allah'hım de, kızım!.. bugün Allah 'dan başka çalınıcak kapılar he beyhûde. Hem Allah 'dan başka kimimiz var bizim!.. Allah,Allah !" diye hafifçe seslendi. Esmâ'nın dudaklarından daha yüksek bir sesle Allah zikri dökülmeye başladı. Doktor ve orada bulunanlar tıbbın imkanları dışında olan bu olay karşısında hayretler içinde kaldı. Hasta hemen yoğun bakıma alındı. Ama Esmâ'dan güçlükle alıp verdiği nefes dışında, bir daha hiçbir ses çıkmadı.
Hasta komada iken, başındaki akrabaları,
"-Bizi hisseder mi?" diye doktora müracaat ettiler. Doktor:
"-Eğer hissederse, şu kalp grafikleri hareket eder." dedi. Bütün gözler bir hareket görebilme umuduyla, bağlı olduğu cihaza döndü. Hiçbir hareket yoktu.

***

O akşam, refakatçi olarak başında bekleyen kızkardeşi, hâfızlık yaparken ablasının teşviklerini hatırladı. "Keşke ben de ona moral verebilseydim." düşüncesiyle, ablasının çok sevdiği ve sık sık okuttuğu, Tevbe sûresinin sonlarındaki aşrını tilâvet etmeye başladı:
"Allah'hım mü'minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. (Bu), Tevrat'ta, incil'de ve Kur'ân'da Allah üzerine hak bir vaaddir.Allah 'dan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük bir kazançtır." (Tevbe, 111)
Bir yandan da elini sımsıkı kavramıştı. İnanılmaz bir hâdise, kalp grafikleri hareketlenmeye başladı. Ablası sesini duyuyor, duygularını bu şekilde ifâde ediyordu

"Andolsun size kendi içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe, 128.)
Aşır bittikten sonra, Yâsin-i şerîfe geçti. Âyetler bitince çizgiler eski haline döndü.
Ertesi sabah doktor gelmiş, mûtâd olan iğnesini yapmıştı. İşte o anda Esma yatağında doğruldu, duâ eder gibi ellerini açtı, yüzüne sürdü ve tekrar yattı. Doktorun hayret dolu bakışları arasında da son nefesini verdi.
Sanki onun bu kısa ömrü, bir şeb-i arusa, gerçek düğün gecesine hazırlıktı.
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz! Nasıl ölürseniz, öyle haşrolunursunuz!" (Hadis-i Şerif)


<<<<Ölümünden Sonra Bir Rüya :>>>>

Annesi Esmâ'yı çok merak ediyordu. Bir gün rüyasında kızını gördü. Esma, beyaz elbiseler içinde annesinin yanına yaklaştı, gülümsüyordu. Annesi kızına:
"-Nasılsın, rahatın iyi mi?" diye sordu.
"-Anneciğim benim rahatım çok iyi. Çünkü hiç namaz borcum yok! Fakat kabir komşularım ızdırap içinde... Namaz borçlarının hesabı onlara çok ağır geliyor. Anneciğim, namaza dikkat edin! Anneciğim, namaza dikkat edin! Anneciğim, namazı huşû ile kılmaya dikkat edin! Önce namaz, önce namaz!"
Bu rüya vesilesiyle, tanıdıklarının bir çoğu namaza başladı. Böylece ölümünden sonra da insanlara tebliğe devam etti.

. Kızkardeşi hem ağladı, hem okudu.

Allah Rahmet eylesin ..... Vesselam...

alıntı


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:31   #5 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
George'ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
"Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı
çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce
"Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.
Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."
Eczacı Sally'e bakarak:
"Anlayamadım" dedi.
"Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar
ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük
kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George
için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça
malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:42   #6 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

TEVAZU
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
* * *
Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde." demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:51   #7 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-18-2007, 21:57   #8 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim"
Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime’mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece o yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-24-2007, 20:48   #9 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

BOSNALI KIZ VE ANNESİ

Benim adım Najia. 6 yaşında Bosnalı bir kızdım. Çok uzun bir zaman önce bir apartmanın bodrum katına taşınmıştık. Orada çok arkadaşlarım vardı. Her gün bodrumun direkleri arasında saklanbaç oynuyorduk. Bodrumun penceresinden iki katlı boş bir ev görünüyordu. Yarısı yıkık bir merdiveni vardı. Oraya çıkmayı çok istiyordum. Annem de bana; '' O merdiveni Sırp topu yıktı. Oraya çıkarsan ölürsün!... '' derdi. Yaprakların, taşların, çiçeklerin, kuşların geceleri bile korkmadan dışarda nasıl durduklarını merak ederdim. Onlar, Sırp askerlerinden neden korkmuyorlardı? Ben de hiç Sırp askeri görmemiştim. Onlar siyah dar elbise giyerler, susadıkları zamanda çocuk kanı içerlermiş.

O gün bodrumun dış kapısı açık kalmıştı. Biz yine saklanbaç oynuyorduk. Kapı aralığından dışarı çıktım. Ebe beni hiç bulamayacaktı. Tam karşımda yıkık merdivenli ev duruyordu. Hızlı hızlı merdivene doğru yürüdüm. Eğilmiş demirlerine tutunarak yarısına kadar tırmandım. Daha yukarı çıkmak için ayağımı kaldırırken, kulaklarımın patladığını sandım. Sonra ağzımda değişik bir tat hissettim. Doğum günümde annemin aldığı beyaz gömleğim kıpkırmızı olmuştu. Az sonra bir çığlık duydum. Bu annemin sesiydi. Bir sıçrayışta merdivene tırmandı ve beni kucağına aldı. Tam o sırada yine bir patlama sesi daha geldi. Annemle birlikte yuvarlandık. Yere düştükten sonra annem hiç kıpırdamadı. Başımı kaldırınca, karşıdaki duvarın dibinde bir Sırp askeri duruyordu. Bir an gözgöze geldik. Utancından mı ne, yere bakmaya başladı. Bize neden yardım etmediğini anlayamadım. Bodrumdaki teyzeler yardıma geldiğinde, konuşmalarını duyuyor, gözlerimi açamıyordum.

O gece hastanenin bodrumunda soğuk bir odada kaldık. Üzerimize yazılı kâğıtlar yapıştırdılar. Ertesi gün bir camiye götürdüler. Uzun sakallı, parlak yüzlü bir amca, benim annemle aynı yerde kalabileceğimi söyledi. Sanki sevinçten uçacaktım. Önce annemi sonra beni yatırdılar. Onlar görmeden annemin yanına iyice sokuldum. Üzerimize yavaş yavaş toprak atmaya başladılar... Bana bol bol dua gönderen kardeşlerimin olmasına öyle seviniyorum ki...
_________________

--------------------------------------------------------------------------------

nasihat istersen ölüm yeter. evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalışır.
iman, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır...


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-24-2007, 20:54   #10 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumcu
 
sonunu_düşün kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Mar 2007
Şehir : Ankara
Yaş: 19
Mesaj: 3,380
Rep Gücü: 453
Rep Puanı : 44859
Rep Seviyesi: sonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisisonunu_düşün Repin Efendisi
Varsayılan

Kısa bir süre önce, benden bir fizik sınavı puanlamasında hakemlik yapmamı isteyen meslektaşımdan çağrı aldım. Meslektaşım, fizik sınavındaki bir soruya verdiği yanıt nedeniyle öğrencilerinden birine "sıfır" puan takdir etmişti. Öğrencisi de, eğer puan yöntemi adil olsaydı en yüksek puanı alacağını, iddia etmekteydi. Meslektaşım ve öğrencisi sonunda verilen yanıtı, tarafsız bir hakeme puanlatmak için anlaşmaya varmışlardı. Hakem olarak da beni seçmişler. Arkadaşımdan çağrıyı alır almaz, kendisine uğradım ve sınavda sorulan soruyu okudum:

Soru şuydu:


"Barometre yardımıyla bir binanın yüksekliğinin ne şekilde saptanacağını gösterin."

Öğrencinin yanıtı da şöyleydi:

"Barometreyi binanın en üst katına çıkarırız. Barometrenin ucuna bir ip bağlar ve yukarıdan caddeye sarkıtırız. Tekrar ipi yukarı çeker ve ipin uzunluğunu ölçeriz. İpin uzunluğu bize binanın yüksekliğini verir."

Yanıt çok ilginçti, fakat öğrenciye bunun için puan verilebilir miydi?

Öğrencinin bu sorudan tam puan almak için güçlü bir nedene sahip olduğunu anladım. Diğer taraftan öğrenciye tam puan verilecek olursa, öğrenci fizik dersinden iyi bir notla geçecekti. İyi bir not ise öğrencinin fizik dersiyle ilgili davranışları kazandığının göstergesiydi. Fakat sorunun yanıtı onun fizik bildiğini ortaya koymuyordu. Bunun üzerine öğrenciye aynı soruyu bir daha yanıtlamasını önerdim. Anlaşmaya vardıktan sonra, öğrenciye soruyu yanıtlaması için altı dakikalık bir süre tanıdım ve yanıtın içinde onun fizik dersinde kazandığı davranışları ortaya koyması gerektiğini söyledim. Beş dakika geçmesine karşın, öğrenci hiçbir şey yazmamıştı. Başka bir sınıfta dersimin başlamak üzere olduğunu söyleyerek yanıt vermekten vazgeçip geçmediğini somdum; fakat öğrencinin cevabı,

"Hayır, vazgeçmedim" şeklindeydi.

Bu soruya verilebilecek pek çok yanıtı olduğunu, bunlardan en iyisini seçmeye çalıştığını, belirtti. Karıştığım için özür dileyip, soruyu çözmeye devam etmesini söyledim. Bir dakika sonra öğrenci yanıtını verdi:

"Barometreyi binanın en üstüne çıkarırım ve çatı katından aşağı eğilerek barometreyi bırakırım. Bırakır bırakmaz kronometreyle zaman tutmaya başlarım. Barometre yere çarpar çarpmaz kronometreyi durdurur ve "S= 1/2 at2" (S eşit bir bolü iki at kare) formülü ile binanın yüksekliğini hesaplarım." Bu yanıt karsısında, meslektaşıma devam etmek isteyip istemediğini sordum. Meslektaşım öğrenciye hak ettiği puanı vereceğini söyledi.

Tam yanlarından ayrılırken öğrencinin "pek çok yanıtı bulunduğunu" söylediğini hatırlayarak, diğer yanıtların neler olduğunu sordum.

"Evet, barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğini bulmanın pek çok yolu vardır" dedi ve anlatmaya başladı,

"Örneğin, güneşli bir günde dışarı çıkar, hem barometrenin gölgesini hem de barometrenin boyunu, daha sonra da binanın gölgesini ölçerek, basit bir oranlamayla yüksekliğini bulabiliriz."

Çok güzel, dedim ve diğer yöntemlerin neler olduğunu sordum.

Öğrenci gayet rahat bir şekilde konuşmaya başladı:

"Çok basit bir yöntem daha var ki onu siz de beğeneceksiniz. Bu yöntemde, barometreyi elimize alır ve binanın merdivenlerinden en üst kata doğru tırmanmaya başlarız. Merdivenleri tırmanırken barometrenin boyu kadar duvar boyunca işaretleyerek ilerleriz. Daha sonra işaretleri sayarız ve işaretlerin sayısı bize barometrenin birimi cinsinden binanın yüksekliğini verir. Bu yöntem doğrudan ölçmeye örnektir. Daha karmaşık bir yöntem isterseniz, bunun için barometreyi bir ipin ucuna bağlar ve sarkaç gibi sallamaya başlarsınız. Böylece en alt katta ve binanın en üstünde ‘g‘ değerini saptayabilirsiniz. Bu iki ‘g‘ değerinin farkından ilke olarak binanın yüksekliğini bulabilirsiniz."

Sonunda öğrenci sözlerini şu şekilde tamamladı:

"Eğer çözüm için, fizikle bir sınırlama getirmezseniz daha pek çok yanıt bulunabilir. Örneğin, barometreyi alıp alt kattaki kapıcının odasına gidersiniz. Kapıcıya eğer binanın yüksekliğini size söyleyecek olursa barometreyi ona vereceğinizi bildirir ve binanın yüksekliğini öğrenebilirsiniz."

Ne diyeceğimi tamamen şaşırmıştım. Fizik öğretmeni arkadaşıma baktığımda onun tam bir şok içinde olduğunu gördüm. İkimiz de öğrencinin zekâsına ve hayal gücüne hayran kalmıştık. Neticede ben ve arkadaşım öğrenciyi tebrik ederek başarılar diledik.


İNNEDDİNE İNDALLAHİL "İSLAM"...

(ALLAH cc KATINDA GERÇEK DİN "İSLAM"DIR...)


sonunu_düşün Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları
Düzenli Mod Düzenli Mod
Karışık mod