![]() |
|
|
|||||||
| Hayata Dair.. Hayata dair küçük hikayeler, tavsiyeler özlü sözler.. Hepsi bu bölümde.. |
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Merhaba,
Yaşamak; bir deneyin kültürü...... Yaşamak; özgürce.... Yaşamak; bir sevgi yaratarak!..... Ne yazık ki bizler, bir süre sevilip sonra unutulacağız. Ve sevgimizin, bir sevgi yarattığını yadsıyarak belki de yoksayacağız birbirimizi. En insan yanımızı ortaya koyarak soracağız..... Kimiz biz ?? Neyiz?? Biz diye başlayan bir sürü cümleler sıralanacak art arda. Ben de; biz diye başlıyorum sevgili küçüğüm. Biz diyorum; düşüncelerimiz, anılarımız, düşlerimiz için en büyük birleştirici güçlerden biri değil miyiz? Biz; geçmişin, bu günün ve geleceğin tek kurtuluşu, inancı, umudu ve sabrı değil miyiz? Çoğu zaman iç içe, kimi zaman birbirimize zıt düşen, kimi zaman da birbirimizi uyaran dost, arkadaş, yoldaş değil miyiz? Biz; birbirimizin yaşamında kazanılmış değerleri koruyan, sürekli kılan, bu uğurda acı çeken değil miyiz? Biz kimiz küçüğüm, neyiz? Biz sevdiğim; birbirimiz gökten inen fırtınalara olduğu kadar, süreç içerisinde yaşadığımız fırtınalara karşı da ayakta tutanız. Aynı zamanda hem bedenimizle, hem ruhumuzla yaşadığımız acılarız, hasretleriz, hayalleriz, yasaklarız. Biz; bir başına düş kurmanın yalnız sığınaklarındaki sessizliğin tadına yine bir başına varanız. Biz; kurduğumuz düşlerde birbirimizin beşiği, sıcacık korunağı, katıksız aşıyız. Biz; geçmişle yitirilen zamanın peşine düşüp, yıkılıp gitmiş süreleri yeniden yaşayamayacağımızın bilincinde olmamıza rağmen umutsuzca zamanın akışını durdurmaya çalışanız. Ne dersin küçüğüm? Yoksa biz uzun yalnızlıklar sonunda, somut zaman fosillerini mi bulduk birbirimizin içinde? Bu yüzden mi bütün kapılar kapalı, bütün perdeler inik? Bu yüzden mi bütün yürekler sağır, dilsizler uzak, gözlerin bakışı yok? Bu yüzden mi yorgunum. Ölüm için bile? Yaşadıklarımız çoktan anı oldu. Anılarımız devinimsiz, her biri yerleştiği ölçüde sağlamca tutunmuşlar yerlerine. Bir sis bulutu arkasında giz yüklü, bağlayıcı ve yazgımız üzerinde baskılı. Sevgim bir sevgi yarattı. Ama kısacık Ama küçük mutluluklarla dolu, ta ki !........ Ve bir alıntıyla şöyle devam ediyor yazar; 'Ancak kısacık ve küçücük mutlulukları olabilir sıradan ve sahici insanların, bunu fark etmezler bile ve bunu sadece şairler fark edebilir belki. Kısacık ve küçük mutlulukları, sıradan ve sahici insanların; ancak şiire dökülebilir, şiir olabilir, başka türlü anlatılamaz. Kısacık ve küçücük mutlulukları sahici insanların ömre bedel olur. Bu bedeli hiçbir sıra dışı varsıl ödeyemez, parası pulu yetmez. Upuzun ve kocaman umutsuz mutlulukları yetmez. Zira her şeyleri vardır varsılların, umuda ihtiyaçları yoktur. Ve her şeylerinin var olduğunu sanan varsılların sadece umutları yoktur .Oysa, hiçbir şeyleri yoktur sıradan ve sahici insanların. Ancak kısacık, küçücük mutlulukları olabilir ve upuzun, kocaman umutları...... Bunu ancak sahici insanlar bilebilir, duyumsayabilir. Sahici ve sıradan insanlar bunu fark ettikleri zaman umutları devinir; DEVRİM olur.......' Sen kimsin? Nesin? Ne zaman yitirdin upuzun ve kocaman umutlarını? Kısacık, küçücük mutluluklarını hangi korkulara gizledin? Hatırla sevdiğim!!! En son nasıl bir resimdin ve bundan ötürü pırıltılıydı düşlerin? En son hangi Eylüldü aklında kalan? Ardında kalan ayak izlerinde kim iz sürüyor hala, peşin sıra? Ne zamandır yok sayıyorsun ve de ayıp; yaşamayı kendi adına? Sen hiç ağlamaz mısın? Sen hiç hüzünlenmez misin? Koparıp zincirlerini bir sabah vakti, bir sevdaya yoldaş olabilir misin? Yaz mevsiminde isyanı yaşayabilir misin yıllar süren bir suskunluğun ardından? Sonbaharda geçmişinle hesaplaşabilir misin, kış mevsiminde yenilgini yaşayabildiğin gibi? Peki!!!! Beşinci bir mevsimin de olsun istemez misin? Dört mevsimin İlk bahar olabildiği, gündelik hayattaki özensizliğin kırıldığı, iç dünyandaki çelişkilerinin aşıldığı yeni bir mevsim....... Hemen şimdi!!. Hemen şimdi DEVRİM Hemen şimdi!!!. Ya yaşamak ? Hemen şimdi.......... Sen sevdiğim; anlatabilir misin çocuk gözlerinle mutluluğu bir resimde? Kuralsızlığın kurallarını koyabilir misin? Karanlığın kenarında kızıl bir ateş yakabilir misin, tüm evreni aydınlatacak? Yaşadıklarını, Yaşamadıklarını, Yaşamak istediklerini, istemediklerini, yaşamayı, yaşamamayı anlatabilir misin kendine? Yitirilen çocukluğunu, yani yetmeliğini, genç yetişkinliğini yaratabilir misin yeni baştan? 'Sevdin mi seveceğin tüm kadınları? Yazdın mı yazacağın tüm şiirleri? Yattın mı yatacağın tüm mahpushanelerde? Geçtin mi geçeceğin tüm şehirlerden? Bütün uykularını uyudun mu? Gördün mü göreceğin tüm düşleri? Yitirdin mi tüm yitireceklerini? Dokundu mu tüm güzelliklere, ellerin, gözlerin, dudakların, bedenin? Diyebilir misin? Söyledim söylenecek tüm türküleri? Türkülerin sevdiğim; on beşinde; varoşlarda çığlıklanan ker*** bir ev, on yedinde; çıkmaz bir yol, yirminde; taş kuyunun dibinde patlamaya hazır bir öfke, yirmi ikinde: bir kadının yarı ürkek teni, yirmi beşinde; hürriyetin dağlara vurduğun, çiçeklerin rengi yirmi beşin... Yoksulluğun, yorgunluğun, cigaranın ucundaki yüreğin. Dilledikçe; soğuğu, özlenen o sıcaklığa, karanlığı aydınlığa döndüren türkülerin. Bir başka sevdanın aleviyle yüklü aklından geçenlerde türkülerin. Kendinden gizlediklerinde, gizlemediklerinde. Okşadığın tende, giden gecede, hüzün e, onda bende, Anadolu’da bir dağın mavisinde, belki de yüreği yağmur altında bir kentte. Üç beş ay önce, geçen hafta, dün akşam, bugün, şimdi, hemen...... Vuruyor kurşun yarası gibi, yanık, yiğit, sıcak sesinle çığırdığın türküler.. Şimdi sabaha dönüyor gece. Gerçeğe karşı kendime sığınmalıyım. Seni sana, beni ben’e bırakmalıyım ya!!::: Son kez öpmeliyim dudaklarını, sarı lale kokan tenine son kez dokunmalıyım ve gitmeliyim, iri dalgalı yalnızlıklarda, anıları irin toplayan yaralara gömene dek....... Sana içimi susturdum küçüğüm, sana sustum; içimin içi susmuyor. Yalnızlığı, özlemi büyütürcesine, ince bir sızı gelip çörekleniyor, yüreğin duymuyor.... Dönüp dönüp geldiğim hep aynı başlangıç yavrum, iki gözümün bebeği yani; sevgilim, sevdiğim, uğruna sürgünlere gidip, geldiğim, yani; bitişim, bitiremeyişim, acım, direnişim, seni senden sakladığım, saklayamadığım, saklamaya çalıştığım yüreğim... Ömrümüz yetmeyecek gibi görünüyor, kısacık ve küçücük mutlulukları yaşamaya. Kendini tükettiğin gibi, gün gelecek fırtınaların, boranların, tayfunların bir yıldırım çarpımı parçalayacak beni ve sevdamı. Korkarım buna sevda da yetmeyecek...... Yine de senden bir şeyler bırakmalıyım geriye. Güzellikler kalmalı anılarda. Hoş bir gülümsemeyle, belki de biraz gözyaşıyla hatırlanacak şiirler, sesler, dizeler kalmalı senden geriye... Sevdam, bir sevda yarattı; toprağın, taşın, yaprağın içinden gözlerinden, ellerinden, teninden. Gül kokundan, lacivertten, yeşilden. Bir sevda yarattı sevdam; ay doğarken hüzünlenen denizden, on yıl geç kalan bir yolcunun gara girişi gibi Sevdam; sabah serinliğinde ak bir yol, bir ırmak kıyısı, ince ince göz alabildiğine yağmur, biraz Eylül biraz Nisan’da hüzün, bir sevda yarattı sevdan; ama zor, ama uzak, ve bıçak yarası gibi, Ve yasak, Ve MUCİZE............. ![]() |
|
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Majeure For This Useful Post: | Apяanaχ.Fσят (06-24-2007), cokmuzor?! (05-25-2007), mecbur601 (05-25-2007), mert_fb_07 (06-25-2007), sonunu_düşün (05-25-2007) |
|
|
#2 (permalink) |
|
Merhaba,
Uzun zamandır, (ki; yaz bitti, sonbahar bitti ve hatta kışın son demleri, baharın eli kulağında) tek kişilik zaman dilimleri yaşıyorum duygudan yana. Her yeni güne umut kuşanarak başlasam bile, içime hanidir çöreklenmiş tarifli sıkıntıları bir türlü alt edemiyorum. Henüz gün ortasında suya değiveriyor, sabah kuşanılan eğreti umut. Gün uzuyor, uzuyor, sabah kızıllığından akşamın mavisine inen zaman dilimi 48 saat. Bir ağacın çiçeğe kesmesi, bir minik kuşun usul şarkısı, güneşin kızıl ışıkları, gümüş gökyüzü, hiçbiri bana şimdi olduğundan daha yabanıl, daha uzak olmamışlardı. Elimi uzattığımda dokunabildiğim tek yalansız şey bembeyaz kağıtlar. Ama ne diyordu şair; Bütün renkler hızla kirleniyordu / önceliği beyaza verdiler. Bütün beyaz kağıtlar, beyaz yürekler, beyaz sanılan sevgiler önceliği kendilerine verdiler, hızla kirlendiler... Saat gece yarısını çoktan geçti, oda hafif loş, Tschaikowsky (Çaykovski olarak okunmakta) çalıyor fonda müzik olarak, nescafemi de almışım yanıma, yarımda dönmekte cigaramın dumanı. Çok değil, bundan 6-7 ay önce bana inanılmaz huzur veren bu ortam, benzer duyumsamaları bir kez daha mı yaşıyorum düşüncesi beraberinde, şaşırtıcı bir biçimde "tarih tekerrürden ibaretmiş" yinelemesini kabul ediyor olmamdaki karşıt duyguların yarattığı başımı alıp gitme isteğimi su yüzüne çıkarıyor. Daha önce seyrettiğim benzer bir filmi farklı karelerine rağmen yeniden seyrediyor olmanın yarattığı sıkıntı gibi. Aklımın bana bir kez daha ihanet etmesi gibi, tanıdık bir zaman tünelinden farklı zamanlarda, farklı mekanlarda, farklı kişilerle, farklı sayılan duyumsamalarla geçip, aynı sonu tekrar yaşamak gibi... Çokça, alıp başımı gitsem türünden duyguların ağır basmasının nedeni bu. Nereye?Üstelik de şu ara bana yabancı olan benle. Şimdi, bu bana bile yabancı gelen beni, alıp yanıma gitsem; NE FAYDA!!! Engin bir sessizlik içerisinde yıkanmak istiyorum. Ta ki sahici bir çift göz, sahici bir yürek, çiçek, insan, akıl, duygu, tebessüm, dostluk, bir tek gül ve hatta dalından kendiliğinden düşen bir yaprak bulana dek. İşte bu nedenle koca bir okyanusun ortasında, bir minicik fındık kabuğunun içerisinde hissediyorum kendimi. Okyanusun çılgın dalgaları bir o yana, bir bu yana sürüklemekte beni. Duygularımı denetlesem, aklım yetmiyor, aklımı zaptırapta alıyorum, bu kez de duygularım sonsuz bir isyanda. Sakin bir liman düşlüyorum, kıpırtısız denizin tuz tadında tenini, usulca başımı yaslayacağım koynunu, kumsalın sıcaklığına sokulmayı özlüyorum. Orada sonu gelmez bir uykuya dalmak, düşlerimde yeni sahicilikler yaratmak, yeni sevgiler yaşatmak ve bu düşten hiç uyanmamak istiyorum. Sevgi dedim de; hatırlarsan bir keresinde bu yönde paylaştığımız yarenliğimizde sana "sende olanı ver, paylaş, bölüş: sevgiyse eğer çok şey çıkaracaksın içerisinden" demiştim. Sendeki; insana değer veren, mutlu kılan, önemseyen, bin bir ışık seli içerisinde yıkanan bir sevgiyse, koşulu yoksa, içinde yalan barındırmıyorsa, sevgiymiş gibi sunulmuyorsa ve sahici ise, karşındakine sunduğunda böyle oluyor. Bu değerler kişide olmayınca da sunulanın sadece adı "sevgi" oluyor. Nasıl oluyor da sevgi denilen bu en güzel, bu en elzem duyguyu bir anda böyle çözülemez bir kördüğüm haline getiriyoruz? Hangi akıl buna yol veriyor da, hem kendini, hem de onca insanı bir anda hiçbir gücün yetmeyeceği bir biçimde paramparça edebiliyor? Nasıl oluyor da karşımızdaki kadını / erkeği sevdiğimiz söylerken, nasıl oluyor da bir başka duygunun sınır tanımaz özlemini duyuyoruz ve de bir öncekine hissettiklerimizin hala sevgi olduğu konusunda diretiyoruz?Aklımızı sevgi yaratısı için kullanacak yerde neden aldatmalara sarıp sarmalıyoruz? Sonra da mutsuzluğumuzun nedenlerini kendi dışımızda arayıp, faturasını başkalarına çıkarıyoruz. Ne kadar sıradanlaşıyoruz, ne kadar çok şey yitiriyoruz gitgide. Ve yitirdiklerimiz içerisinde kendi payımızı göz ardı edip, bazı değerleri yerine koyamadığımızda da, bu kez geçen yıllara hayıflanıp bir "KEŞKE"nin koynuna sığınıyoruz. Hele o uzun yalnızlıklara alışırken;"doğruydu yaptığım"la teselli bulmaya çalışıyoruz. Nasılsa gece yastığımızdan başka tanığı yok gözyaşlarımızın. Nasılsa, içinizdeki bir serçe kuşu kanadı sevgiyi örselediğinizi gören sizden başka kimse yok. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz sevgi sandığınız birliktelikler içerisindeki ıssızlığınızı. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz bu çokça sevgisizlik içinde şaşırarak kendinizi nasıl da yalnız bulduğunuzu sonunda. Nasılsa, bir tek siz biliyorsunuz ihanetlerinizi, bir tek kendinize yaptığınız ihanetinizi yadsıyarak. Sonra da açıyorsunuz kendi kapınızı kendinize; içeride isyanlara baş kaldıran bir çok duygu merhabalıyor sizi. Binlerce yıl önceden ardınıza takılmış olan geçmişinizin çelişkileri, nasılınızı, nedeninizi, "niçin"inizi sorgulayarak karşınıza dikiliyor acımasızca. Sevgili dost, yine oldukça uzun yazdın bu mektubu dediğini duyuyor gibiyim. Bu akşam veda edelim istersen ne dersin?. Yukarıda sözünü ettiğim nasıl, neden ve niçin’lerin çıkış noktalarına, neden ve "niçin"lerine bir sonraki gece yarısı mektuplarında devam edelim derim .Umarım, sevdanın nasıl da beyaz yağdığını bir parça duyumsatabilmişimdir sana..... ![]() |
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Merhaba,
Şimdi, güç bulunmuş ve yeniden yitirilmiş değerler arasında bir başıma zaman ister istemez geçmişi anımsatıyor bana, sancılarımın bedelini tek başıma ödeyerek. Yaşadıklarımız çoktan anı oldu siyah beyaz bir fotograf karesinde hüznü çağrıştırırcasına. Geriye dönüp baktığımda onca güzelliğin, bir günde, bir gecede şafağın o en karanlık anında soğuk çığ tanelerine dönüşmesini görmek..... Her şeyin, yaşanan her şeyin, sayısız anın bir yıldırım çarpmışcasına darmadağın olması bu sessiz fırtına dayanılacak gibi değil. İçimde çok şey olup bitiyor.O dingin, duru, lacivert usul denizin dalgaları şimdi yüreğimin derinliklerinde patlıyor. En sessiz sözcükler çığlıklanıyor dört bir yanımda sabaha dek. Düşlerimde bölük pörçük bin uzun anı. Gündelik ilişkilerin pürüzlü yüzeyleri sızıyor aramıza. Ellerimi uzatsam; minicik ellerim, kaybolup gidiverecek avuçlarında -o deniz kıyısındaki gece kadar sıcak, kocaman ellerin- Ellerin ne kadar uzak!!! Bir martı kanadında hiç tanımadığım bir kente gitmek üzere yola koyulduğun ve seni hava alanına bıraktığım gece o hep aramıza gelip oturan mavi hüzün yüklü gözlerin...... Gözlerin ne kadar uzak..... Ve eskiyen güzellikler, iki üç kelime ile ertelenen iç hesaplaşmalarımız.... Çoğu kez yola çıkarken başladığımız öykü ile sona erişi arasındaki dipsiz uçurum. Ve o çocuk gözlerinle her defasında yüzüne yerleşen sımsıcak tebessümün. Türkülerin o gece sustu. Bir teki gülen gözlerinin masumluğu da. Şimdi aramıza giren zaman, seni bana uzak kılmakta onca yıla bir kalemde mil çekerek. Kendine, bana, herkese karşı duyduğun bu sonsuz öfke, bu anlaşılmaz kin, bu aklımın yetmediği an, hangi savaştan hangi ganimetlerle döndürüyordu da seni daha zengin kılıyordu sevdadan yana. Şimdi hayatın yaşadığımdan da, yazdıklarımdan da, sandığımdan da acımasız olduğunu anlamak ...... Senin yaşamının iki metrekarelik bir hücre olarak kalacağını; benim, bu yıkılmaz duvarların ardında senin için bir ses, bir umut, yaşamla arandaki tek bağ olacağını anlamak. Sana seni anlatabilmek. Yanılgılarını, aşk diye yaşayıp yaşadım sandıklarını, o küçücük, dar, ışıksız maphusluğundan, o işkencede geçen günlerinden geri kalan bu hayatla didişmeni, kendi kendini parçalamanı, yok etmeni anlatabilmek sana. İncinmiş görünmemeyi başararak seni sana yazmak. Sonra bir gün, etrafımızdaki insan gölgeleri arttıkça sende tanımadık bakışlar yakalamak, tanımadık sözcüklerin birleşimi cümleler duymak. Geriye siyah beyaz bir fotograf karesinde geçmişten kalan çığlık çığlığa bir yürek sesi bırakmak. Bir anda son taşı koyuvermek yerine. Bir anda on yıl öncesine dönmek, bu yaşta örselenmiş bir yürek ve üzerime çöreklenmiş bunca yorgunluk, bunca sancının, hüznün imbikten süzülür gibi incecik aktığı benzer bir akşamı Pera’da yaşamak. Pera’da hiç şahitsiz olmadık biz.başkaları ile yaşanan geçmiş zaman dilimleri köhne masaların üzerindeki sigara tablalarında, duvarlara kokusu sinmiş insan yalnızlıklarıyla hep yanıbaşımızdaydılar. Peçetelere şiirler yazıyordun tanıdık bir oyunu bir kez daha tekrarlarcasına sonunu hiç getirmeden, üstelik de ilk olduğuna inandırarak. İlk ve benzersiz. Yaşanılmamış ve sadece bize özgü. Geliş kalkış saatlerini senin belirlediğin bir zaman treninde yaşıyordum ve gitmek istiyordum ve kaçmak bu kuralları beni hiçe sayarak konulan oyundan. Çoğul yalnızlıklar içindeki kaybolmuşluğuna dönüyordum hep aynı trende, hep aynı oyunu yinelemek üzere. Sana kahkahamın rengini soruyordum yüzüme takılı kalan hüzünlü yalnızlığın tebessümünde. Beni duymadığın, görmediğin türkülere yol alıyordum taze kar serinliği bir havada. Günler sonra bir kez daha gittim Pera’ya Sensiz, bu kez şahitsiz. Anıların beni kanatmayacağını kanıtlamaya kendime. Ağladım, gözyaşlarımla yıkanıncaya dek ağladım. Bir daha hiç yolum düşmedi Pera’ya. Nere de benzeşiyorduk? Öykülerimiz farklı, geçmişimiz ayrı.Doğrularımız bile..... Bana doğrular sunuyordun bir demir saflığında olduğunu sandığım, inanıyordum.... İki ses, iki kurşun...... Bir merdiveni çıkan ayak seslerini dinlemek gibi bir zaman, nice tanrı tanımaz gibi sessizce yakarıyordum bunca yanılgının, bunca güçsüzlüğün içinde. O yıllar, adımda çiğneniyordu çamurlarda, evler çöküyor, ekinler çürüyor, gizlice geliyordu geçmiş hayalet gibi yakıcı rüzgarlarla. Biz farklıydık, öykülerimiz farklı, geçmişimiz ayrı.Yalanlarımız bile...... Binlerce kez bu yalan tuzağına düştüğümde kendimden cayıyor, vazgeçiyordum. Kaygı bulutları çöküyordu üstüme, ayrılıyorduk alışılmadık bir biçimde. Sessiz sedasız, alakargaların bilenmiş dişlerinde parçalanıyordu düşler.Herkes vefasızdı günümüzde. Herkes kazanılmış ganimetlerle dönüyorlardı yitip giden yıllardan. Herkeste erkekçe bir dostluk ve sinsi ve namert ve alçakça bir baş ağrısı gibi yaşanıyordu..... Ya hep, ya hiç ve dostluk deniliyordu adına..... Nasıl yaşanacaksa bütün sevdalar, öyle yaşandı sevdamız. Uğursuz bir sessizlik gökyüzünde, ipe çekildi bütün direnenlerde. Garip ve anlatılması güç ya; ipe gerildi boyun eğenler de. Geçmişin anılarından uyanan pas rengi bir gecede büyük, kara alevler parlıyordu devasız dertlerle. Sonsuz deniz derinliklerinde hergün yinelenen bir yalan gibi, verilen tutulmayan bir söz gibi çok uzun sürüyordu her şey. Ağır, kalın zincirlere vuruluyordu gün. Yüzün bir celladın yüzü, yalnız yapayalnız yazılan son itiraf gibi gözlerin tetikteydi boyuna. Dudak kıvrımlarında yılların uzun izleri, alnında derin çizgiler, ipek perdeler geriyordu ellerin. Bin gecenin ardından dev bir sütun gibi devriliyordu şehir. Sonsuz yıldızlar dökülüyordu. Bütün taşlar, bütün deniz kabukları, kumsal yolsuz, yordamsız, delik deşik bin bir endişe dumansız bir parıltıyla alev almış yanıyordu. Büyük kara alevler dalgalanıyordu. Sonsuz deniz derinliklerini baştan başa geçip, bir kızıl tan aralığında ağlıyordu sabah. Nasıl yaşanıyorsa bütün sevdalar, öyle yaşandı sevdamız........ Hergün yinelenen bir yalan gibi, verilen tutulmayan bir söz gibi. Yeniden ısmarlandı ölüm, özlemi büyüten günler yerine Artık ne dense beyhude..... ![]() |
|
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Merhaba güzel insan,
Meğer ne çok özlemişim seni, meğer ne çok severmişim. Elime tek dokunuşunla sana ilk aşık olduğum akşam yüreğime ılık ılık akıveren tarifi mümkün olmayan o duygu, nasıl da sarıverdi yıllar sonrası ilk günün heyecanı ile yüreğimi. Sevdalar bitmez gülüm derdim, eğer sahici iseler. Bendeki de işte öylesi bir sevda....... Sanıyordum ki türkülerini duymasam, yazdıklarını okumasam, resimlerine bakmasam, seninle yaşadıklarımı anımsamasam seni unutacağım. Oysa; Ahmet Arif‘in dizelerindeki gibi, ‘Ve ellerim kelepçede/Tütünsüz uykusuz kaldım/Terk etmedi sevdan beni’ Belki konuşabilseydik, uzun zamanlar boyu süregelen sessizliği bozabilseydin, bana anlatacak birşeylerin olabilseydi, karşılıklı birbirimize akabilseydik, hiçbir zaman aynı sözcüklerle konuşamayacağımızı bilmemize karşın, aynı duygusal deneyimlerin farklı duyumsamaları ve anılarının çağrışımları ile birbirimizi anlamaya çalışsaydık kan değil sevdamız akardı geceye........ Birikmişliklerle, yaşanmışlıklar bir araya geldiğinde yaşamı oluşturduğunun ayırımına vardığında, içinden yükselen sesleri bastırma yolundaki çabaları hırpalıyor insanı; ola ki derindeki anı filizleri gün ışığına çıkana dek gece boyu var oluşun duvarlarına çarpmadan ilerlemenin yollarını arıyor kişi. ‘Üç Bordeaux’luya saygı’ adlı yazıdan kavramsal var oluşa bir örnek sunmak istiyorum sana. ‘Eğer insan gecenin içinde kendini arıyorsa ya da soluk alabileceği bir küçük boşluğa gerek duyuyorsa, o zaman uzaklara, daha uzaklara doğru yürümesi gerekir. Gecenin sınırlarına doğru!... Varoluştaki belirsizlikleri, çevredeki hiçliği, görünür ahlakın arkasına saklanmış kural dışılıkları bir bir duyarak yürümek....’ Zamanca derinliğe sahip tortulu mekanlar, fotoğraflar, izler, sözler, yüzler, duyarlılıklar alıp götürüyor ötelere.. Tortular birikiyor anıların irin toplayan yaralarında. Sanki içimdeki binlerce kuş beni terk ediyor, yüz binlerce kanat çırpışlarıyla. Sadece bir başlangıç düşlüyorum, soluk alabileceğim küçücük bir gece boşluğu sabaha doğru tüm sınırlarımı zorlarken. Yeniden kurgulanacak doğru ve güzel olmasını istediğim incelikli bir yaşamın başlangıcı.Yeni umutlardan yorgun bir yürekle duyumsanan kanat çırpışların sessiz gürültüsü ile... Güvercinlerin kanat çırpıntısı ile içime akıyor zaman..... İçimden çıkıp gidiyor zaman.... Yalnızlığın yarattığı insana doğru aktıkça gece zamanlar tükeniyor..... Ve sonra güzelim, zamanlar tükendikçe yazılar başlıyor. Sonra bir bakıyorsun; Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış, parlak ve canlı duran biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı yer bulmuyor, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz, bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyor ve soruyoruz kendimize: Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi? Bu kararsızlık yüzünden kayıplarımız olmadı mı? Bilirsin, insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır. Sen de yaşamışsındır. Yaşamsal konumları korumak için daha az önemli konumları terk etmek gerektiği anlar. Belki de yaşamsal konumlarla, daha az önemli konumlar arasındaki dengenin kurulamamış olmasıdır insanı bazı sorunlar çıkmazına iten.... Oysa birbirimizi duyabilmeyi öğrensek, endişelerimizi paylaşabilir, yaşamın tarifsiz sıkıntılarının dar kalıpları içerisinde beynimize hükmetmeyecek kadar önemli olduğunu hatırlatabilirdik birbirimize.Yaşamın ve dünyanın ne denli görkemli olduğunu..... Biliyorum o güzelim gözlerine kara bulutlar indirecek kadar ağır tarifsiz kaygılar içindesin. Bir deniz kıyısı düşlüyorsun mavi. İstiyorsun ki denizin suküneti, sulara vuran yakamozlar yüreğini aydınlatsın. Ve kendini hiç olmadığın kadar özgür büyük ve sonsuz duyumsayasın. Yaşamının öncesi ile sonrasında yer alan ikilem arasında imkanların ötesini düşünmekten kendini soyutladığında bakacaksın ki ilk önce özgürlüğü yakalayan yüreğin... Önce yüreğini özgür kılacaksın ki, hayatın anlamının gerçekte sevgi dolu bir yaşamda somutlaştığının farkına varmak seni ürkütmesin. Ne bilinmez olayların ve ne bilinmez insanların yolları kendisinin, diğerinin, ötekinin yer, zaman ve ruh halleri dışında kesiştiğinde işte bu rastlantıdaki büyü senin gittiğin yolda giderken, bir ara yola saptığında karşına çıkacak olanla nasıl olsa önceden kestirdiğin beklenmedik bir buluşma değil mi? Şimdi iki seçenekle karşı karşıyasın. Bunlardan biri bu halin içerisinden geçerken bir imkanı aklından geçirmek ve her türlü meydan okumayla bunu gerçekleştirmek, diğeri bu büyüden bu rüyadan ürküp çoğul yalnızlıkların peşi sıra gitmek. Çoğu kez çoğul yalnızlıkları seçişimiz hep bu ürküntünün sonucu. Hangimiz yaşamadık? Bu yüzden en güzel rüyayı bir iç çekişle geçiştirip, sözde yaşamayı seçtik çoğumuz. Ya da bir çok kez , tek kişilik mutluluklara uzanıp, dünya tatlısı insanları görmezden geldik. Duygularımızdan emin gibi görünsek de, hayatımızdaki yeri konusunda çelişkilere düştük. İşte bunun için hüzünlü rol oynadığımız öykümüzle, gerçek yaşam arasındaki her bağ bize karışık, belirtisiz ve rastlantısal geldi. Bana gelince yaşamı; bir sevda şarkısı gibi duyup/birer birer ve hep beraber/ipekli bir kumaş dokur gibi yaşamak mısraları tadında önemsiyorum. Benim mutluluğum seni, ötekileri mutlu kılabilmekte yatıyor. O zaman yaşamı her anı ile ona katkıda bulunduğum oranda değerli ve anlamlı buluyorum. Yoksa onca sıkıntının ardından gelen huzurun seni, beni, ötekileri mutlu kılması olanaksızlaşırdı. O zaman insan olmamızın değeri kalkardı ortadan. Ve birey olarak yaşamdan, yaşamımızdan sorumlu olduğumuzu göz ardı ederek kimi mutsuzlukları yaşamamak adına yaşamı bir sinema perdesi üzerinde film izler gibi izlemeye kalkardık.Güçlü bir biçimde inanıyorum ki tek umut paylaşımda. Ama; bütün kahramanları ile yaşamı bir sinema perdesi üzerinde seyretmek isteği ile sen ‘elimde olan benimdir’ diyorsun. Oysa gerçek olan ‘paylaştığın senindir’ ![]() |
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Merhaba,
Neredeyse gölgelerden bile korkar olduk. Selam vermekten, rüya görmekten, kapımızı çalan dilenciden, mektupları taşıyan postacıdan; neredeyse korkar olduk kendi gölgemizden....... Böyle yazmıştı şair; Fakat ben!!!! Sözümü size Gözü mü göğe çevirdim Karamsarlık alıp, Sevinç veriyorum yerine Anlayın artık Sürümden kazanıyorum böylece........ Zaman hızla Nisan'a doğru yol almakta. Son günlerin sıradanlığında kaybolmamak için çaba harcadığım bir hayat dilimindeyim. Saat 24’e yaklaşırken sana yazmaya oturmuştum ki; darmadağınık notlarım arasında, birzamanlara yönelik umut, huzur, sevgi, hoşgörü yüklü satırlarda çoktan üşümeye yüz tutmuş yüreğimin kor sıcaklığını buluyorum. Ve sararmış bir iki gazete küpürü. Süreç içerisinde kesip saklamış olduğum, altı kalın çizgilerle belirlenmiş cümleleri paylaşmak istiyorum seninle. ‘Köprüleri atma, aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşacaksın’ ‘Hayatını bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa’ ‘Hayatınızın başlangıcında bir hata varsa, önce; yeni bir hayat haritası çizerek başlayın işe’ Ve bu şekilde sürüp giden, insanı mutlu kılan, motive eden, yüreklendiren, boşa geçirilmemiş bir ömrün paha biçilemez tecrübelerini aktaran bir kaç cümle. Düşünüyorum da; nedenli çabuk, ne kadar çok iniş çıkış yaşanarak, tek bir anından pişmanlık duyulmaksızın, hüzünler, hayalkırıklıkları, mutsuzluklar, sevinçler, kahkahalar, sevdalar konuk olmuşlar... Çevrene bir bak, hayatının başlangıcı yanlış haritalanmış bir sürü tanıdık insana rastlayacaksın. Ne kadar çabalasalar da üstünü bir türlü örtemedikleri hata yüklü bir hayat. Kaçan bir çorabı dikmeye çalışmak gibi bir hayat. Hep bir yerlerde sırıtan, seni, kendi kendini rahatsız kılan bir hayat. Geriye dönüp kaçan bir çorabı eski haline getirmek mümkün mü? Ya yamadığımız eski bir giysiyi? Git gide; yeni bir kaçık, yeni bir yama. Bir yenisi, bir yenisi daha. Kaçarak, saklayarak. Peki, nereye kadar? Hayatımız, yerine bedelini para karşılığı ödeyip de yenisini alabileceğimiz bir malzeme de değil. O zaman iki seçenek çıkıyor önümüze. Kendine alışmak, bu birincisi. İki; yeni bir yaşam kurgulamak. Bütün sana öğretilen yanlışlardan sıyrılarak yeni bir yaşama yol almak. Zor olan ikincisi. Çünkü çoğu insan kendine alışmayı yeğ tutarak sürdürüyor yaşamını. Kendine alıştıkça hep aynı kısır döngü yinelenip duruyor. Zaman geçiyor, insanlar gelip geçiyor önünüzden. Yaşam akıp gidiyor. Bir siz kalıyorsunuz olduğunuz yerde çakılmış kalmış bir halde. Ve git gide daha da büyüyorsunuz geçmişiniz içinde. Geçmişiniz bugününüz oluyor, daha da ileri giderek yarın oluyor geçmişiniz. Geçmişte yarım bıraktığınız anlar, insanlar, olaylar, mekanlar acımasızca işgal ediyor bugününüzü. Çünkü korkuyorsunuz yarından, yeni bir yeniden. Dünden acı duydunuz, belki; hüzünlendiniz, birçok yaranız vardı kanayan. Ve hayatın bir parçası gibi kabullenemediniz bir türlü. Yaşandığı hali ile koruyacak yerde, tekrar dürtüklediniz dünü. Artık gelecek sizin için anlamsız, uzak ve korku yüklü. Bunun için dönüp dönüp insanların ne yaptığı ile, ne söylediği ile daha çok ilgilisiniz. Gözlemleyerek, sorgulayarak, kendinizin dışında her şeyi yargılayarak sessiz ve bıçaktan keskin gözlerinizle... Hiç sordunuz mu kendinize neden başkalarının hayatına bu denli müdahaleci olduğunuzu. Ötekileri koruma altına alma çabalarınızı. Sanki siz olmazsanız hiçkimsenin yaşamak için nelere ihtiyaçları olacağını düşünemeyeceklerini. Ve herkese bireyler vermek çabası içindeyken, bunu neden yaptığınızı? Herkesin yaşamına bu kadar hükmediciyken, kendi yaşamınız için nelerin gerekli olduğunu!! Hayır!!!!! Siz kendinizi böyle mutlu kıldığınızı sanıyordunuz. İnsanlara size göre doğru, size göre güzel olduğunu sandığınızı sunarak. Karşınızdaki de kendine göre güzel ve doğru olmayanı siz sunduğunuz için almak durumunda kalarak. Ya almak beceriniz!!! Bu bana öğretilmedi ki dediğinizi duyuyorum. İşte bir gün bununla karşılaştınız. Dışınızdan biri size içinde dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık bulunan bir sevda sundu. Bazen sevgili, bazen anne, bazen kardeş, evlat, bazen gözbebeğinizdeki yaş, yüreğinizdeki telaş oldu. İlk kez karşılığını ödemek durumunda olmadığınız bireyler sunuluyordu size; şaşırdınız..... Hayatınızın ta başlangıcından bu yana taşımakta zorlandığınız geçmişinizle birbirinize alışmış yaşayıp gidiyordunuz işte. Ne yaptıysanız, ne başardıysanız tek başınaydınız hep, dimdik, bir sütun kadar yalnız. Tartışması bile söz konusu olmayan, tek başına acı çekmenin keyfini tek başına çıkarmaya alışmış olarak. Kendinizi, kendinize dost kılmayı denemeden, dünyaya dair kaygılarınızı gözlerinize yansıtarak. İnsana dair güvensizlikler içinizde, kimi pişmanlıklar inkarında, gölgenizle bile kavga ederek. Hep üvey duygular, üvey sevgiler yaşayarak. Hep başkaları için yaşadığınızı kendinize kabul ettirmeye çalışıp bundan gururlanarak. Kendinizle yüz yüze gelmekten kaçınarak, kendinizle hesaplaşmadan, kendinizden bir şeyler öğrenmeye çalışmadan. Durmadan başkalarını anladığınızı sanarak, herkesin size sürüklenmesini arzulayarak ve herkesin öyküsünü kendinize göre kurgulayarak ve tek başına...... Ve; yargı yetkesini elinizde tutarak...... Oysa, yargı dedin mi orada bir durup düşüneceksin. Önce kendini yargılamaktan başlayacaksın işe. Zor olandan. İçindeki gerçek doğruları, yanlışları, güzellikleri, çirkinlikleri, incelikleri, kabalıkları, yalanları, aldatmaları, örselemeleri tek tek çıkaracaksın ortaya. Seni yargılayacak tek kişi olan kendine vereceksin hesabını. İçindekilerle yüz yüze gelmeyi gerçekten başardığında inceliklere ve güzelliklere karşı yeşeren bir duygu varsa onu alıp çıkarmaya bak derim. Önemli olan kimi yanılgılara rağmen içindeki güzelliklerden hiç bir şey yitirmemen. İşte bunu korumayı başarabiliyorsan, orada, içinde, yüreğinin ta derininde biryerlerde kendini korumayı başarabiliyorsun demektir. Gölgenle kavgalı değilsen, iç huzuru her şeye rağmen duyabiliyorsan, başkalarının mutluluğu ve başarısından tat alabiliyorsan, kim olursa olsun dostum diye sarıldığın insanı sıkı sıkı tutabiliyorsan, bir çift gözde yenilmemiş sevdalar yakalayabiliyorsan, bir tek sözde yılları duyabiliyorsan, ne kendine bir koltuk değneği arayıp, ne de başkalarına bu bağlamda bir değnek olmalıyım gibi bir saplantıdan kurtulabilmişsen, dahası hala yağan karda, inen yağmurda, esen rüzgardaki ezgiyi duyuyorsa yüreğin beklentisiz sunabiliyorsan sende ne varsa ve alabiliyorsan sana sunulanları art niyetsiz, bir tek papatyadaki güzellikleri özlüyorsan, iç trompetlerinin sesini dinlemeye devam et. Seni doğru yola götürecek iç seslerindir. Ve inan bana onlar yalan söylemezler, seni aldatmazlar. Belki biraz hırpalarlar, örseler, canını acıtır ama bil ki gerçektir duydukların. Dahası dost kılar seni sana. Seni seninle yener. Sen seni yendikçe daha da güçlenirsin. Bin türlü mutluluk çıkaracaksın bundan eminim. O zaman karşındaki sana dostmuş, değilmiş, aldatmış, kandırmış, örselemiş, parçalamış. Çoktan aşmış olacaksın bunları. İçinin sesini dinlerken karşındakinin yanlışı, seni yanıltması her ne olursa olsun kendine mal etmemeyi öğreneceksin. Bu duyguların içersindeki tutarlılığın ve kalıcılığın doğrultusunda salt kendi davranışlarından sorumlu göreceksin kendini. Ve tüm dünyadan sorumlu olduğunu duyumsayacaksın yüreğinde. Şunu hiç unutma dostum;... Kendini aramayan insan mutlu değildir. Önemli olan, kendini ararken her şeyi çırılçıplak ortaya koyabilmekteki cesaretin. Her şey orada olup bitiyor. Doğuyor, büyüyor, yaşıyor. İçin doğuruyor her şeyi, için büyütüyor ve yaşatıyor. Yeter ki yüzleşebil kendinle. O zaman ne kadar zenginleştiğini, güzelleştiğini göreceksin. Şaşırma!!! Bu zor ama keyifli bir yolculuktur. Her zaman, önce kendine sun kendini ki; başkalarına sunabilecek bir sen olsun. Kendini kendinle sev ki; ötekileri sevecek bir sen yaratasın. İçine dön önce. Dışın açık Üstünden bak Yeniden doğur kendini Göreceksin ne denli güzelleştiğini Zamanını aldım kusura bakma Seni dost kıldığım için kendime Paylaşmak istedim bu duygularımı Şimdilik dostça kal ![]() |
|
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Merhaba,
Seninle birlikte olduğum, sanıyorum ikinci gönül yolculuğumuzun sonlarında, binlerce yıl önceden ardına takılmış olan geçmişin çelişkilerinin nasılını, nedenini, niçinini sorgulayarak karşına acımasızca dikiliverdiğini söylemiş ve bu nedenleri, niçinleri, nasılları daha sonra konuşalım istersen demiştim. Bazen öyle hissederiz ki, sanki dünyadaki tüm insanlar (ya da çevremizdekiler / çevrenizdekiler şeklinde daraltalım istersen) elbirliği etmişler de, sayısız dertlerle üstüne gelir gibi duyumsarsın. Acaba bu sayısız dertlerin çıkış noktası sen olabilir misin? Acılara sığınarak, kendinden kaçarak. Her insanın ama iyi, ama kötü, kendine göre yaşadığı göreceli güzellikler ve de acılar vardır geçmişinde. Ama bilmelisin ki; güzellikleri de, çirkinlik ve acıları da yaratan insanın kendisi. Başka birini sebep göstermemeli insan. Kendini kendine gerçekten içten, tüm doğru ve yanlışı ile açabildiğinde görecek ki insan, güzellikleri de yaratan kendisi, acıları da. Bizler ne yapıyoruz? Yani sıradan insanlar. Güzellikleri ince bir kalemle çizip, acıların izlerini sürüyoruz. Olayların akışı içerisinde, kendi payımızı sorgulayacak yerde, bu sonun nedeni olarak birilerini arayıp duruyoruz. Çokça kolaya kaçarak, birzamanlar tek bir tebessümle yetindiğimiz, tek bir dokunuş ile ürperdiğimiz, bir göz ışıltısı ile kanatlandığımız zaman dilimlerini bile anımsanmayacak kadar yüksekte tozlu bir rafa kaldırıp, borsanın değer kaybeden hisse senetlerinden biriymişcesine çabucak, yok pahasına elden çıkarıyoruz.Oysa tek bir tebessümün sebebi olan yürek coşkusunu, bir dokunmanın, bir göz pırıltısının nedeni olan o gerçek, sahici sevgiyi her zaman bulmak mümkün mü? İşte daha önceleri de söyledim ya! Ancak sende olanı verebilirsin diye, seninle yaptığım BİR GÖNUL YOLCULUĞU sohbetlerinde, saatler ilerleyip, sessizlik zamandan ağır bastıkça, o hem kendini hem de başkalarını yalansız, hesapsız, çıkarsız seven kadını yeniden keşfediyorum. Elimde, avucumda ne kaldı ise, kırık dökük parçalarına rağmen yeni bir ben yaratacağıma inancım güçleniyor böyle akşamlarda. Duygudan yana yaralanmış, örselenmiş ne varsa tekrar onarabilir, besleyebilir, ayağa kaldırabilir, büyütebilirim, bunu anlıyorum. Ne yapmalıyım ? Pera'da şiirler okuyan, sahici bir sevdanın ilk ateşi gözbebeklerinde, sevda şiirleri okudukça güzelleşen bir adam silüeti geçiyor gözlerimin tül gibi karartılan geçmişinden. Belki de sadece şiir yazmalısın diye düşünüyorum. Belki de bir tek o birkaç şiirdi gerçekten sahici olan. Şiirler yalan olabilir mi? Ya mektuplar, bir geceyarısı hiç tanımadığım birine yazmaya uzandığım.Yalan olabilirler mi? Şiirlerde sevdalar daha da uzun sürmez mi, büyüyerek koca bir çınar olmaz mı git gide? Ya mektuplar da, bir gece yarısı hiç tanımadığın biri ile paylaştığın / paylaştığım duygular? Mektupları neden seviyorum biliyor musun? Çoğu yine görüşmek üzere diye biter. Bir veda kokusu hissetmezsin bu bitişte. Bilmiyorum en son bir başkasından ne zaman bir mektup aldın, ucunda bir sevda ateşi tutuşan, ya da yolladın? Şimdilerde günümüz insanı yeni teknolojiye yenik düşüp, cep telefonu kullanmakta ya da bilgisayarın tuşları ile iletişim kurmakta birbirleri ile. ‘Ararım, sonra görüşürüz’ türünden çokça veda kokusu çağrıştıran, ancak bunun bile ayırımına varamadığımız kelimelerin ardına sığınılarak. Bir kaçış mı bu?Bir kaçışsa bu; kimden? Mektuplarda böyle bir kaçış yok. Neysen osun. Maskesiz, içten. Yazarsan yazarsın, yazmazsan en çok bir iki ay ardı arkası kesilir. Uzar, uzar zaman. Hiç ummadığın bir anda, bir bakarsın postacı çalıvermiş kapıyı onlarca birikmiş mektupla. Telefon gibi değil anlayacağın. Bataryası bitmez, alış sahası dışına çıkmaz. Toplantı saati falan yoktur. Gece yarısı bile, gün ortası bile yazılanları duyumsamak olası. Hep yaşıyoruz ya, sen de yaşamışsındır; ikili ilişkilerin zaman denilen testerenin kör ucu ile nasıl da zedelendiğini. Güzel bildiğin insanların inanılmaz bir biçimde kendilerini, yüreklerini bir perde ardından sana sunduklarını. Kimi yalanların ardısıra gecelerin nasıl da kabusa dönüşüverdiklerini, yaşam sevincinin bir anda elinden uçup gidiverdiğini ve hatta kendince haketmediğini düşündüğün kimi davranışlara maruz kalıp da uzun geceler boyu derin kuyu sessizlikleri yaşadığını. Gözünden bin yağmur damlası gibi inen yaşların bir tek tanığının kendin olduğu zaman dilimlerini. Benden sana küçük bir hatırlatma, eğer kabul edersen. Her kimle olursa olsun ikili insan ilişkilerinin kabusa dönüşmesine izin verme, koyu bir bulut ortalığı kaplıyormuş gibi hissettiğinde el sıkışmayı bil. Şimdi bunu söylemek kolay da, yapmak diye soruyorsun değil mi? Elbette kolay dostum, elbette kolay. Bir insanı sevmekle başlar her şey..... Bu insan neden sen olmayasın? El sıkışma derken ne anlatmaya çalıştım sen, önümüzdeki bir hafta bunu düşün derim, ben bir sonraki gönül yolculuğuna el sıkışma derken, diye başlayacağım ve bir sabah kalktığında baktığın aynada kendini nasıl gördüğünü soracağım sana....... Şimdilik hoşça kal, seni öperim; yüreğini de ... ![]() |
|
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Merhaba,
İşte bak koca bir hafta geçip gitti bile. Hiç düşündün mü bir haftalık zaman dilimine ne çok olaylar, yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar sığdırıyoruz. Başka bir saklambacın oyuncusu olmaktan yorgun, yarı örtülü bir perdenin ardında buruşuk bir bekleyiş, bu bekleyişin son noktasında, bir el sıkışmanın imbikten süzülen, damıtılmış ince sızısı........ Evet; parçalanma, acıtma, kapıyı vurup çarpma anına gelmeden el sıkışmaktan bahsettiğimi anlamışsındır sanırım. Nasıl mı? Ne bileyim; biryerlerde birşeyler eksik kalmıştır mutlaka. Mesela tanımadık sözler sızıyordur aranıza. Birgün beyaz olduğu söylenen yalanlarla tanışmışsındır. Bu içinde gece karanlığı koyuluğunda korkular büyütmeye başlamıştır. Sonra, bir sabah kalktığında aynada apansız kendini çirkin bulmaya başlarsın. Karşılıklı yudumlanan bir kadeh beyaz şarap bile başını döndürmüyordur artık. İşte sana el sıkışmak için yeterli bir kaç sebep. Böyle yapmadın mı, sonrası hızlı bir çöküşü getiriyor beraberinde. Ardı sıra çekiciliğini, sevecenliğini, yitirmiş ses tınıları, tacizkar sözler, haklılığı kanıtlama yolunda gereksiz çabalar, adeta kaçarcasına yapılmış iki saniyelik telefon görüşmeleri, bir saatle sınırlandırılan randevular. Zaman ne kadar acımasız değil mi? Sen kalk sevgi yüklü, katıksız, hesapsız, yalansız bin bir güzellik içeren günler, haftalar, yıllar yarat, sonra da bir saat için buruşuk bir bekleyişe yenik düş. Ne dersin? Bu yaşananlar içerisinde hangisi doğru, hangisi gerçek? Bu nedenle sevgili dost en iyisi yazmalı. Benim burada, ister kendimle de, istersen seninle, istersen bir başkası ile söyleşmemi, sevgi sunmamı, yaşatmamı, büyütmemi, aklına daha ne geliyorsa yapmamı engelleyecek ne bir insan var, ne de bir zaman mefhumu. Ben yazarım, sen en fazla okumazsın, hepsi bu. Ben, yazdığım sürece, içimde güzelliklerden, sevgiden, yalansızlıktan, sahicilikten yana tüm duyumsamaları ayakta tuttuğum ve de gece yarıları ve bu gönül yolculukları bitmediği sürece sık sık birlikte olacağız. Sen bilmem hangi önemli/siz kişi ile randevulaşmışsın, saat bilmem kaçta şurada olacakmışsın, toplantın bitince arayacakmışsın, hiçbirinin önemi yok burada. En güzeli de ne biliyor musun sana yazmanın; takvim yaprakları yıllarla düşse de sen belleğimde seni en son gördüğüm halinle yaşayacaksın. Gözlerinde yüreğinin hüznü, sevgisini saklamaya çalışan o hiç büyümemiş çocuk olarak hatırlayacağım seni. Minik yaramaz bir çocuk olarak, elinde paketi yarım açılmış bir çikolata ile ve güzel !..... Böylece yıllar aramıza giremeyecek, yeni sevdaların var mı, yok mu merak etmeden geçecek zaman. Hangi yanlışın hesabını kendine verirken nasıl hüzünlendiğini, ağladığını geceler boyu ve yaslanacak bir omuza hasret olduğunu bilmeden. Seni yüreğimde hiç eskitmeden, her küçük saatte, belki bir an....... belki bir ömür........... Bil ki; bu küçük saatlerde büyük sevgiler doğuracağım. Kimi İstanbul’da bildik bir denizin usul maviliğinde, kimi birlikte uzanıp, yıldızlı gökyüzüne ulaştığımız o küçük yaldızlı kumsalda, kimi iki kara yılan gibi önümde kıvrılan yolların başında, kimi türkülerde sürgün gittiğim bir kıyı kahvehanesinde, kimi bir şömine alevinin tamirden geçirdiği yaşantıların geçmişi süren filizlerinde, kimi yağmurun sıcak ve küçük elleri dokunurken ellerime, kimi her gölgeye sevinçle seslenirken bir saklambaç oyuncusunun incecik sızısı ile, kimi bir fırtına sonrası ürperirken mavi beyaz dalgaların tenimi okşayan sokulganlığında, kimi dört mevsim, çokça on iki ay, en az bir hafta boyu, ama mutlaka gece yarısı .................. Seni öperim, yüreğini de........ ![]() |
|
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Merhaba Sevgili,
Ataol Behramoğlu nun "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var"mısrası ile başlayan, "Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana" şeklinde biten şiirinin tümünü burada sana yazmam olanaklı görünmüyor. Ama zaman yaratıp okumanı salık veririm. "Değişmemelisin hiç bir şeyle, bir bardak içmenin mutluluğunu" diyor ara mısralardan birinde... Daha da güzeli sen o sevdiğim sesinle bu şiiri oku ve ben yarı örtük kirpiklerimin ıslaklığında kumsala vuran dalga beyazı tadında sesini duyumsamaya çalışayım. Ne dersin? Hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunu kaçımız kabul ediyoruz? Evler ediniyor, en iyi şekilde içlerini döşüyor, bütçemiz elverdiği ölçüde en güzel mobilyalarla donatıyor, itina ile koruyoruz. Arabalar alıyoruz, yağına suyuna hiç aksatmadan bakıp, sigorta elzem deyip bir kenarında oluşan en ufacık bir çizikle dünyayı kaldırıyoruz ayağa. Ya, çok uzun sürdüğünü sandığımız hayatımız için ne yapıyoruz? Bize sunulan bu en değerli armağanı, yılları, yaşananları geri getiremeyeceğimizi bilebile nasılda hoyratça kullanıyoruz. Kendi hayatımızı hoyratça kullanmak bir yana, bu süreç içerisinde başka hayatları da hoyratça kullanma hakkı buluyoruz kendimize. Hele bir de karşımıza bu ya da şu şekilde çıkan bir başka kişinin hayatı size bağımlı kılınmışsa öyle bir parçalıyoruz ki; ama ne parçalama!!.. Kendi hayatımızı bize sunulan bir armağan olarak kabul etmeyi öğrenmediğimizden olsa, karşımızdakinin hayatının da onun en değerli armağanı olduğunu göz ardı ediyoruz. Benim, hayatımı bana sunulmuş bir armağan olarak kabul ettiği mi bilirsin. Kabul etmenin ötesinde hayatımı güzelliklerle, inceliklerle, sevecenliklerle donatmak yolunda çaba gösterdiğimi de bilirsin. Zaman zaman hayatımıza giren insanlar ve yaşadığımız kimi olaylar bu güzel gidişin önüne set çeker gibi olsalar da kederi de namusluca yaşadığı, yaşadım mı büyük yaşadığımı, girdim mi kavgaya bedenimle tutkumla girdiğimi, yaşadım mı yoğunluğuna yaşadığımı her şeyi bilirsin. Yaşamak; zor zanaat..... Yaşadıkların söylediklerinle ,duyumsamalarınla, eylemlerinle bire bir örtüşecek. Bütün benliğin seslerle, ezgilerle dolarcasına balıklama dalacaksın hayatın içine. Kanın karışacak hayatın tüm dolaşımına. Böyle yaşadığında hayatını hiç bir şeyle değişmemeyi öğreniyorsun ve doğduğun gün sana sunulan bu armağanı ,ömür boyu paha biçilmez bir mücevher olarak korumayı başarıyorsun herkese ve her şeye rağmen. Yıllar boyu "yaşamak"serüvenin yorucu olsa da, bu yolda verdiğin emek değerli kılıyor hayatı. Bu nedenle, dost dediğini kucakladın mı sımsıkı kucaklıyor, Sevdin mi tüm benliğinle seviyorsun. Bu nedenden ana, arkadaş, sevgili, yoldaş, çocuk ve kardeş oluşun... Şimdi soracaksın bana; tüm bu süreç içerisinde geri çekilmek durumunda kaldığın, tökezlediğin, sersemlediğin ve hatta yere düştüğün anların olmadı mı diye? Oldu elbette..... Ama inandığım şu ki; size sunulan hayat denilen bu değerli armağanı kim sizden daha fazla önemseyebilir? Ben mi ne yapıyorum? Karşımdaki insanın bana yapmış olduğu yanlışın hesabını, çetelesini tutmamayı öğrendim artık. Böyle bir durumda kaçmadan, bir yerlere sığınmadan içsel bir yolculuk yapıyorum. Benim doğrularımla karşımdakinin doğrularının kimi zaman örtüşmeye bileceği ihtimalini göz ardı etmeksizin soruyorum karşımdaki insana yapılan yanlışın nedenlerini. Bu kez karşımdakini bırakıyorum kendi iç yolculuğu ile baş başa. O yanlışını bulmuş, kabul etmiş, ya da hayırlamış, doğrulamış onun bileceği bir iş. İnsan ancak kendi iç hesaplaşmasında yalansız ve yalın olabilir ki bunun sonrasında kendini bir başkasına çırılçıplak sunabilsin ve cesaretle...... Yaşamım boyunca en büyük desteğim doğru kurgulanmış olan iç dünyam oldu. Bu nedenle olsa gerek dostum deyip de sımsıkı sarıldığım insanların gün gelip beni aynı sıcaklıkta kucaklıyor olmamalarının sebebini yine o dostlara bırakmam. Dostlar!!..... Onların bana sımsıkı sarılmak istememeleri, benim onlara sımsıkı sarılma isteğimi neden etkilesin ki? Ben birey olarak kendi davranış ve duyumsamalarımdan sorumlu isem bir dost bana sımsıkı sarılmaktan vazgeçti diye ben neden vazgeçeyim? Bir insan size yalan söyledi diye nasıl siz yalan söylemek durumunda değilseniz, ya da birisizi aldattı diye siz, sizi aldatan, örseleyen kişiye aynı şekilde yanıt vermek durumunda değilseniz bu da onun gibi, dostunuz sizi sımsıkı sarmıyor diye, siz bu sıcaklığı ondan esirgeyemezsiniz. Aslına bakarsan uygulanabilirliği kolay ama biz insan oğlu "yaşamak"ı içinden çıkılmaz bir hale getirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Zor gelmesi bu yüzden. "Yaşamak"ı bir savaş olarak algılayıp kısasa kısas yapmamız bu yüzden. Eğer sahici iseniz, eğer kendinizi hesapsız, çıkarsız, çırılçıplak sunmuşsanız, eğer duyumsamalarınızdan sorumluluk duyuyorsanız karşınızdakine kollarınızın hep açık durması en olağan durum. Ve bilmelisiniz ki siz birilerini her zaman kucaklama hakkına sahipsiniz. Kayıp söz konusu ise bırakın karşınızdaki üzülsün bu duruma. Çünkü siz kaybedilmeyecek kadar değerlisiniz kendiniz ve yaşamınıza giren bütün ötekiler için. Dostların kollarının sizi kucaklamaya kapalı olmasının nedenini ve sonrasını onlara bırakın. İleriye baktığımda yaşanacak hayatın, yaşadıklarımdan daha az olduğunu biliyorum. Hayat bana kimi zaman acıları bal eylemeyi, kimi zaman inceliklerden güzelliklere doğru bir dantel işlemeyi, insanı olduğu gibi kabul etmeyi, yargılamamayı, örselememeyi, yanlışın çetelesini tutmamam gerektiğini öğretti. Ve "YAŞAMAK"ı...... Ve sevgiyi...... Çıkarsız, hesapsız, yalansız, beyaz bir dilim ekmek kadar bereketli........ Hayat sana teşekkür ederim!!!! En sahici yanımla sunduğum sevgi armağanlarıyla sevinçler iletiyorum gülüşlerine...... Hoşça kal, Seni öperim,yüreğini de........ ![]() |
|
|
|
|