![]() |
|
|
|
#1 (permalink) |
|
Türkiye çöl mü oluyor
1. ÇÖLLEŞME Kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanlarda iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere, çeşitli faktörlerden kaynaklanan toprak bozulmasıdır. Toprağın aşırı kullanımı, aşırı otlatma, sağlıksız sulama yöntemleri, ormanların tahribi ve özellikle son yıllarda ekolojik dengenin bozulması sonucunda meydana gelen iklim değişiklikleri, çölleşmeyi meydana getiren en önemli etkenlerdir. Çölleşme ve kuraklık sorunları küresel bir nitelik taşımakta ve dünyanın bütün bölgelerini etkilemektedir. Bu sebeple çölleşmeyle mücadele etmek ve kuraklığın etkilerini hafifletmek için, uluslararası ortak bir eyleme ihtiyaç duyulmaktadır. Çölleşme: Kurak, Yarı Kurak ve Kuru Alt Nemli Alanlarda iklim değişimleri ve insan aktivitelerinin de dahil olduğu çeşitli etmenlerin sonucunda oluşan “Arazi Bozunumu” dur. Arazi Bozunumu: Doğal olaylar ve/veya insan aktiviteleri nedeniyle orijinal doğal ekolojik görevinin ve/veya uygun şekildeki ekonomik işlevinin sürdürülebilirliğinin çok uzun olamayacak kadar zarar görmesidir. Toprak Bozunumu:İnsanlar tarafından genellikle yanlış kullanımların neden olduğu eylemler sonucunda toprağın fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik özelliklerinin bozulmaları sonrasında ortaya çıkan ve verimliliklerinin düşmesine neden olan toprak kalitesindeki azalmalardır. Arazi/Toprak bozunumuna etki eden ana etmenler: I. Su ve rüzgar erozyonu II. Toprakların fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklerinin düşmesi sonrasında uzun süreçlerde doğal bitki örtüsünü destekleme potansiyelini kaybetmesi. Çölleşme ile Mücadele: Kurak, yarı-kurak, ve kuru alt nemli bölgelerdeki arazilerin sürdürülebilirliğinin geliştirilmesi ve kullanımının sağlanması için hedeflenen: III. arazi bozunumunun önlenmesi ve/veya azaltılması IV. kısmen bozunmuş arazilerin iyileştirilmesi V. çölleşmiş alanların iyileştirilmesi Kurak, yarı kurak ve kuru alt nemli alanlar: Yıllık yağışın potansiyel evapotranspirasyona oranının (P/PET) 0,05 ile 0,65 arasında değişim gösterdiği alanlardır. Kuraklık: Yağışların normal düzeylerinden aşağıda olmaları ve/veya düzensizlikleri durumunda önemli hidrolojik dengesizliklerin oluşması ve buna bağlı olarak arazi doğal üretkenliğinin olumsuz biçimde etkilendiği doğal bir olaydır. Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre, çölleşme ve kuraklık yerküredeki 4 milyar hektardan fazla alanı ve 110 ülkede yaşayan 1,2 milyar nüfusun yaşamını doğrudan tehdit etmektedir. Dünyamızın geleceği için tüm insanlığın ortaklaşa mücadele etmesini ve tedbirler almasını zorunlu kılan çölleşme ve kuraklık sonucunda, insanlık birçok olumsuzluklarla yüz yüze kalmaktadır. Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi (BMÇMS), 1992 yılında düzenlenen Rio Dünya Zirvesi’nde benimsenen ve 1996 yılında yürürlüğe giren en önemli uluslararası sözleşmelerden birisidir. Sözleşmenin amacı, özellikle Afrika’da olmak üzere ciddi kuraklık ve/veya çölleşmeden etkilenen ülkelerde sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunmak için, uygulanan aktif eylemler vasıtasıyla çölleşme ile mücadele etmek ve kuraklığın etkilerini azaltmaktır. Bu bağlamda sözleşme amacına ulaşılması için, çölleşmeden etkilenen alanlarda arazi rehabilitasyonu ve verimliliğini artırarak sürdürülebilir yönetimin sağlanmasının, özellikle toplum düzeylerindeki hayat şartlarının iyileştirilmesinin gerekli olduğu önemle vurgulanmaktadır. BMÇMS’ne 1998 tarihi itibariyle resmen taraf olan ülkemiz, Kuzey Akdeniz Bölgesel Uygulama Eki’nde çölleşmeden etkilenen ülke olarak yer almakta ve bölgedeki diğer ülkelerle (Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya) işbirliği içerisinde başlatılan bölgesel çalışmalara katılmaktadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi konum, iklim, topografya ve toprak şartları, ülkemizin çölleşme ve kuraklığa karşı hassasiyetini artırmaktadır. Çölleşmeyi oluşturan ve toprakların fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerinin bozulmalarına veya yitirilmelerine neden olan bir çok etmenden bir bölümünün ülkemizdeki boyutunu gösteren yeterli bilimsel verisi bulunmamasına karşın; tarım alanlarımızdaki çoraklaşma, ormanlık ve mera alanlarımızdaki tür çeşitliliğinin ve doğal yapının bozulması, yanlış ve amaç dışı arazi kullanımı uygulamalarından kaynaklanan tarım, orman ve otlakçılık gibi farklı sektörlerin yanlış arazi üzerinde yapılanışı ve turizm, sanayi, toprak sanayi, kentleşmedeki inşaat gibi sektörlerin de verimli ve iyi nitelikli tarım toprakları üzerinde betonlaşması, toprak kirliliğinin devam ediyor olması, erozyon ve toprak kaybının önemli boyutlara varması, ülkemizin çölleşme riski yüksek olan bir kara parçası durumunda olduğunu ortaya koyan gerçeklerdir. Çölleşme ve kuraklıkla mücadelede en önemli mekanizma, ülkelerin kendi dinamiklerine ve özel koşullarına uygun ulusal eylem programları ile benzer özellikleri olan ülkelerin bölgesel eylem programlarını hazırlamaları ve bu programlarda yer alacak strateji ve eylemleri aktif olarak uygulamalarıdır. ÇÖLLEŞME ÇALIŞMALARININ TARİHSEL GELİŞİMİ Çevre sorunlarının Birleşmiş Milletler düzeyindeki ilk konferansı 5 Haziran 1972 tarihinde Stokholm’da yapılmıştır. Bu konferans çevre olgusunu Dünya Çevre Günü olarak tüm dünyadaki ülkelere taşımıştır. 1973 yılında Birleşmiş Milletler, Çevre Mültecisi kavramından yola çıkarak Sahel Ofisi (UNSO)’ni kurmuştur. 1976 yılında Kanada’nın Vancover şehrinde Habitat-I zirvesi toplanmıştır. 1977 yılında Birleşmiş Milletlerce, Çölleşme ve Eylem Planı konferansı düzenlenmiştir (Nairobi, Kenya). Bu konferansta çölleşme ilk kez evrensel bir problem olarak vurgulanmış ve çölleşmeyle mücadele eylem planı benimsenmiştir. 1983 yılında Birleşmiş Milletler, Dünya Çevre ve Kalkınma Araştırma Komisyonu’nu oluşturmuştur. 1987 yılında Bruntland Komisyonu, Çevre ve Kalkınma üzerine Dünya Komisyonu Raporunu açıklamıştır. 1992 yılında Rio de Janerio’da Birleşmiş Milletler, 179 ülkenin katılımıyla, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında (UNCED), içinde Gündem 21’de olan 5 adet Rio Belgesi açıklanmıştır. Bu Dünya zirvesinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, çölleşme ve kuraklıkla yüz yüze olan ülkelerin bu sorunlarını yasal bir enstrüman halinde ele almak üzere Çölleşme ile Mücadele Hükümetlerarası Müzakere Komitesini (INCD) kurmuştur. Beş defa toplanan Komite, Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesinin taslağını hazırlamıştır. 17 Haziran 1994 tarihinde Paris’te, Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi kabul edilmiştir. 14-15 Ekimde imzaya açılan sözleşme 26 Aralık 1994 de yürürlüğe girmiştir. Böylece 17 Haziran, Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü olarak ilan edilmiştir. 13-14 Haziran 1996 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri konferansı Habitat II kent zirvesi İstanbul’da yapılmıştır. Sözleşmenin en yüksek organı olan Taraflar Konferansı (COP), ilk toplantısını 1997 yılında Roma’da yapmıştır. Bu ilk toplantıda, COP’un yönetim kuralları ve bağlı organlarının kurulması, Global Mekanizmanın fonksiyonlarının oluşturulması ve Daimi Sekreter’in atanması ile ilgili kararlar alınmıştır. Sonra sırasıyla, Dakar, Senegal (1998), Racife, Brezilya (1999) Bonn, Almanya (2000), Cenevre, İsviçre (2001) ve Havana, Küba (2003) olmak üzere 6 Taraflar Toplantısı gerçekleştirilmiştir. 1998 yılında Türkiye 14 Şubat 1998 tarih ve 23258 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4340 sayılı yasa ile Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi’ne taraf olmuştur. BMÇMS yi 1998 yılında imzalayan ülkemiz o tarihten beri sözleşme kapsamında yapılan uluslararası ve bölgesel çalışmalara katılmaya ve katkı sağlamaya özen göstermektedir. Sözleşmenin 4 üncü Eki olan Kuzey Akdeniz Bölgesel Uygulama Eki’nde çölleşmeden etkilenen ülke olarak yer alan ülkemiz Sözleşme ile olan uluslararası işbirliğini bu Ek çerçevesinde yoğunlaştırmaktadır. Başta bölge ülkeleri olan Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya ve diğer Akdeniz ülkeleri ile ortaklaşa yürütülen MEDRAP, MEDCOASTLAND ve CLEMDES gibi ortak projelerde yer alarak, ulusal kapasite, bilgi ağı ve ilgili kurumların sözleşme ve çölleşme konulardaki bilgi deneyimlerinin açığa çıkarılması ve bu ülkelerle bilgi değişim/paylaşımı amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir. Sözleşmenin ulusal temas noktası koordinatörlüğünde Taraflar Konferansları (COP), Sözleşmenin Uygulanmasının Gözden Geçirilmesi Komitesi (CRIC), Bölgesel Eylem Programı (RAP) ve Alt-Bölgesel Eylem Programı( SRAP) gibi süreç ve toplantılara katılarak, diğer ülkelerin sahip oldukları bilgi ve deneyimlerden yararlanmaya veya ülkemizin bu alandaki çalışmalarını tanıtmaya önem verilmektedir. Çölleşmeyle mücadelede, ulusal önceliklerimiz doğrultusunda işbirliğinin geliştirilmesi için başta ÇMS olmak üzere diğer ikili, bölgesel ve küresel süreç ve sözleşmelerle aktif işbirliğinin sağlanması ve ulusal yükümlülüklerimizin yerine getirilmesinde ve gelişen yeni tekniklerin ve yaklaşımların ülkemizdeki uygulamalara uyumlaştırılması için aktif bir izleme programının geliştirilmesi gereklidir. ÇÖL ÖZELLİKLERİ ve ÇÖLLEŞME MEKANİZMALARI Bu terimler değişik şekillerde tanımlanmaktadır. “Desert” terimi Latince kökenli olup ıssız, yalnız gibi anlamlara gelmektedir. Genelde “desertifikasyon”, çölleşme terimi toprağın degradasyonu yani aşınma, bozunma, azalma ve kaybını tanımlamaktadır. Sıcak, kurak veya çok soğuk iklimle birlikte düşünülmektedir. Daha bilimsel olarak da evapotranspirasyonun toplam yağıştan fazla olduğu veya suyun katı halde bulunduğu ve bitkilerce alınamadığı dönemlerin doğal yaşamı zorlayacak derecede uzun olduğu dönemlerin uzun olduğu bölgeleri tanımlamaktadır. Yıllık evapotranspirasyonun toplam yağıştan fazla olduğu kurak alanlarda su azlığı ve bu nedenle yüksek sıcaklıklar canlıların yaşamlarını zorlaştırır ve kısıtlar. Bu aşırı kurak (hiperarid), arid (kurak) ve semi-arid (yarı-kurak) alanlar da erozyonun artışına neden olur ve diğer erozyon etkilerine açık hale getirir. Ortalama hava sıcaklığı 30 dan 40oC a çıkarken kum yüzeyi sıc. 35 den 85e çıkıp, geceleri ise daha da hızlı olarak düşer. Havanın bağıl nemi (Rh) ise tam tersi ilişki gösterir, %40 dan 0 a iner ve tekrar 40a çıkar. Kışın Rh ve toprak nemi yoğuşma ve donma ile düşer, kuraklık etkisi yapar (fizyolojik kuraklık). Nemli bölge ile yarı kurak (semiarid) bölge sınırını yağış ile potansiyel evaporasyon ile yağış dengesi çizdiği ve evapotranspiranspirasyonun esas alındığı iki tanımlama kullanılabilmektedir. Evapotranspirasyon da nem ve sıcaklığa bağlıdır. B.M. Besin ve Tarım Örgütü (U.N. Food and Agriculture Organization-FAO) yıllık yağış ortalamalarının 300mm.ve altı olan yöreleri kurak, 300-600mm olan bölgeleri yarı-kurak olarak kabul etmektedir. Fakat çölleşmenin tek sorumlusu yağış azlığı değildir; yağış rejimi, yani yıllık dağılımı, sıcaklık ve doğal bitki örtüsü ile toprak ile kaynağı olan ana kayanın özellikleri yanında topoğrafya, rüzgarlar ve insan etkileri de çok önemli rol oynar. Jeoloji ve jeomorfoloji ve Ana kaya jeolojisi çok önemlidir, hem morfolojiyi hem de erozyona dayanıklılığı etkiler. Çöl ortamı ana kayaç jeolojisi ile yeryüzünde cereyan eden olayların uzun süreli ilişkisi sonucudur ve aynı bölgede farklı koşullara yol açar; yani çölleşme piyesinin sahnesidir. Yeryüzündeki kayaların şekil, büyüklük ve dağılımını, ilişkilerini belirler. Erozyona bağıl dayanıklılık oranlarını hem fiziksel ve kimyasal özellikleri hem de topoğrafya ile belirlediği gibi erozyonla doğan yapıların tanecik şekil ve boyutlarını, çözünürlük ve taşınabilirliklerini de belirler. Genelde dayanıklı ana kayaç kayaları yüksek rakımlarda çölleşmeye neden olur ve kaya yapılarının geometrisi ve dizilişi de çöllerin coğrafi şekillerini belirler. Yeryüzünü etkileyen jeolojik olaylar iç ve dış olarak gruplandırılabilir. İç olaylar kırılma ve bükülme gibi etkilerle topoğrafyayı oluştururken rüzgar etkisine açık olma, su drenaj yolları gibi özellikleri de ortaya çıkarır. Orta kurak bölgelerdeki çorak alanlarda suyun etkileri sürekli olduğundan ağırlığı fazladır ve topoğrafik izler bırakır. Özellikle kalker gibi çözünür kayaçları çok etkiler, yüzeydeki çentikli, oyuntulu görünümle kendini belli eder. Çöllerde toprak nemi sıcaklık farklılıklarının etkisi ile hareket eder. Yağıştan sonra ısınan yüzey tabakası nemi yukarı çeker ve yüzey altında depolanmasına neden olur. özellikle kil ve siltlerde kimyasal osmoz etkili olur. Çok heterojen bir dağılım gösteren toprağın kapileritesi önemli rol oynar. Kapilariteye bağlı olarak taban suyu evapotranspirasyon etkisi ile daha kısa veya uzun sürede yeryüzüne ulaşır. Tipik olarak düzlükleri çevreleyen yamaç ve dağlardan düzlüğe süzülen ve yer altında toplanan su bu yoldan evapotranspirasyonla atm.e geçer. Büyük düzlüklerde veya 20-40mm.lik yağışlarda ise yeryüzüne yakın kısımdan yukarı çıkarak kısa sürede evapotranspirasyona uğrar. Araştırmalar kum çölleri dışında kalan çöller, yani toprak çöllerinin büyük bir kısmının topraklarının bitki örtüsünü yaşabilecek düzeyde verimli olarak kaldığını, ancak eğim ve şiddetli yağış, rüzgar gibi etkilerle şiddetli erozyona maruz kalma süreleriyle orantılı şekilde verimliliklerinin azaldığını göstermiştir. TÜRKİYE’DE ÇÖLLEŞME Türkiye’nin iklimi, topoğrafyası, jeolojisi, hidrolojisi, bitki örtüsü, işlemeli tarıma uygun olan ve olmayan arazi varlığı, mera ve orman alanlarının özellikleri ile birlikte nüfus etkisi değerlendirildiğinde, söz konusu doğa ve insan etkileşiminin sonrasında ülkenin çölleşme riskiyle karşılaşması beklenen bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Genel olarak subtropikal kuşak anakaralarının batısında egemen olan Akdeniz büyük iklim bölgesine dahil edilen Türkiye iklimi, Kuzeydoğu Atlantik ve Akdeniz kaynaklı cephesel depresyonların, subtropikal antisiklonların ve muson alçak basıncının Orta Doğu’ya doğru uzantısını oluşturan Basra alçak basınç alanının mevsimsel yer değiştirmelerinin bir ürünüdür. Kuzey Afrika ve Arap çöllerinden gelen karasal tropik hava akımları, Türkiye’nin Karadeniz bölgesi ve Kuzeydoğu Anadolu bölümü dışında kalan yerlerinde yaz aylarında uzun süreli kuru ve sıcak iklim koşullarının oluşmasına neden olur. Türkiye’de çeşitli iklim tipleri vardır. Bu çeşitliliğin nedenlerinden birincisi, Türkiye, kutupsal ve tropikal bölge orijinli hava tipleri ve çeşitli atmosferik olayların etkisi altındaki geçiş bölgesinde bulunmaktadır. İkincisi, ülkemizdeki topoğrafik özelliklerin değişkenliği ve yükseltilerin kısa mesafedeki ani değişimleridir. Türkiye beş ana iklim bölgesine ayrılmıştır. Düzensizyağış ve sıcaklık dağılımı gibi iklimsel değişimler ülkede çölleşmeye neden olmaktadır. Ülke topoğrafyası dağlık bir yapıdadır. Dağlık yapı nedeniyle ülkede doğal eğim oldukça yüksektir. Bu da yağış düzeyi düşük de olsa suların hızla yüzey akışına geçmesi sonucu erozyonun düzeyini arttırmaktadır. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
![]() Majeure Kullanıcısına Teşekkur Edenler |
_4NirvanA_ (02-27-2008) |
|
|
#2 (permalink) |
|
Türkiye İklim Bölgeleri Haritası
Ø Akdeniz iklimi: Ege bölümü ve Akdeniz bölgesinin kıyı kuşağında etkindir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık (mild) ve yağışlıdır. o Nemli(humid) Akdeniz İklimi: Kıyı kuşağı boyunca kar ve don olayları çok nadir olarak görülür. En fazla yağış kış mevsiminde düşer. Ortalama yıllık yağış miktarı yaklaşık 1000 milimetredir. o Yarınemli (semi-humid) Akdeniz İklimi: Ortalama yağış yaklaşık 600-800 milimetredir. Yağışlar genelde yine kış aylarında meydana gelir. Ø Karadeniz iklimi: Karadeniz kıyıları boyunca denizin etkisi kuvvetle hissedilir ve her mevsimi yağışlı bir iklim egemendir. Ortalama yıllık yağış 1000 milimetrenin üzerindedir. Yıllık yağışın büyük bir kısmı sonbahar ve kış aylarında düşer. Ortalama yıllık sıcaklık yaklaşık 8-12 °C civarındadır. Ø Yarınemli (semi-humid) Marmara İklimi: Trakya’nın iç kesimleri ve Karadeniz kıyıları hariç bütün Marmara bölgesinde egemendir. Yaz aylarının sıcaklığı Akdeniz iklim bölgesi kadar yüksek değildir. Buna karşılık kış aylarında sıcaklık düşüktür. Yıllık yağış miktarı 500-700 milimetredir. Ø Yarıkurak (steppe) İklimi: İçbatı Anadolu bölümü ve göller yöresi dahil, bütün İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin batı kesimleri ile Güneydoğu Anadolu bölgesini içine alan çok geniş bir yayılma alanına sahiptir. Karasallığın etkisiyle mevsimler arasında sıcaklık farkları fazladır. o Yarıkurak (semi-arid) İç Anadolu İklimi: Kışlar soğuk geçer ve soğukların şiddeti karasallığın etkisiyle doğuya doğru artar. Yağış maksimumu ilkbahara, minimumu ise yaza rastlar. Yaz mevsimine ait yağışın payı %10 civarındadır. o Yarıkurak Güneydoğu Anadolu İklimi: Yaz ayları çok sıcaktır. Sıcaklık rejimi üzerinde karasallığın ve güneydeki tropikal çöllerin etkisi vardır. Yıllık yağış miktarı 500 mm’ nin altındadır. Türkiye’de buharlaşmanın en fazla olduğu bölge burasıdır. ØKarasal (continental) Doğu Anadolu İklimi:Kuzey Doğu Anadolu platoları ile Bingöl- Bitlis yörelerini içine alan bu bölgede şiddetli karasal koşullar baskındır. Kış mevsimi soğuk ve uzundur. Yağışlar İç Anadolu bölgesinden fazladır. Kışın azalan yağışlar genellikle kar şeklindedir. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Ülke jeolojik yapı olarak çok geniş bir çeşitliliğe sahiptir. Ancak özellikle Arap plakasının bindirmesiyle yükselen Doğu Anadolu bölgesindeki ofiyolitik kayaçlar ve üzerlerinde yer alan toprak yapısı aşınmaya; İç Anadolu’da büyük bir alanda yayılım gösteren iç denizin kurumasıyla açığa çıkan marnlı-karbonatlı çökel kayaçlar ve üzerlerinde yer alan toprak yapısı ise rüzgar erozyonuna açıktır. Kristalen kireç taşlarının yaygın olduğu Akdeniz bölgesi ise doğal vejetasyonu yeterince destekleyemeyecek kayalıklı ve sığ topraklara sahiptir. Ayrıca ultrabazik (pH>9) kökenli olan ofiyolitik kayaçlardan oluşan toprak profillerinde yüksek reaksiyon (pH) derecelerinde, tuzların ve özellikle sodyum iyonunun yüksek oranlarda birikimiyle meydana gelen çoraklık ortamı bir çok bitkinin yetişmesini de önlemektedir. Jeolojik çeşitliliğin neden olduğu bir diğer sorun da açık maden sahalarının özellikle fosil yakıt, mermer ve kil yataklarının işletilmesiyle ivme kazanan arazi bozunumlarıdır.
Türkiye su kaynakları açısından değerlendirildiğinde Akdeniz Havzası ve Ortadoğu’da en yüksek su potansiyeline sahip olan ülke konumundadır. Buna karşın ülkenin ortalama denizden yüksekliği 1100 m’nin üzerinde olması ve dağlık topoğrafyası bu su kaynaklarının ülke içerisinde yeterli biçimde dağıtılmasının yüksek maliyetlere çıkmasına yol açmaktadır. Türkiye’de %12’den fazla eğim gruplarındaki dik, çok dik ve sarp araziler, toplam arazi varlığının yaklaşık % 62’sini oluşturmaktadır. Ayrıca erozyona karşı amenajmana dikkat edilmesi gerekli ve önlem alınması zorunlu olan orta dik eğimli arazilerin yayılım oranı da yaklaşık %14’dür. Bu topoğrafyaya bağlı olarak Türkiye topraklarının yaklaşık %72,1’i Toprak Araştırmaları İçin Dünya Temel Başvuru Kitabı ve Amerikan Tarım Bakanlığı Toprak Sınıflama Sistemlerine göre sığ ve çok sığ derinlik sınıflarına girmektedir. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
enleriyle de erozyon tehdidi altındadır. Bunun dışında aşırı nüfus baskısının getirdiği tarım topraklarının amaç dışı kullanımı, tarımsal yönden verimli alanların ve değerli doğal yaşam alanlarının geri dönülmeyecek biçimde elden çıkmasına yol açmıştır.
Türkiye’deki Durum Yurdumuzda da en az 500 milyon t./yıl hızla toprak kaybedilmektedir. 2002 yılında Tarım Bakanlığınca da Türkiye’nin çölleşme toplam kaybının > 40 milyar $ olduğu hesaplandığı açıklanmıştır. . 2025-30 yıllarında Türkiye’nin sıcaklık ortalamalarının kışın 2, yazın 2-3oC, ortalama yıllık yağışının da çöl sınırı olan 250mm.in altına düşeceği hesaplanmaktadır. Buna yaz sıcaklığı ortalamalarında beklenen artış da eklenince bitki örtüsü baskı altına girecek ve erozyon daha da hızlanacaktır. 2002 yılında ülkemiz akarsularının sıcaklık ortalamalarının 0.5oC artışı sonucunda alabalıkların çoğalma hızlarının düştüğü, çöl karıncalarının Toroslara yerleşmeye başladıkları, alabalıkların üreme hızlarının akarsuların ısınması sonucunda azalmakta olduğu saptanmıştır. Ani ve şiddetli yağışların neden olduğu seller, taşkınlar, erozyon ve heyelanların zararları gibi birçok konunun sağlıklı olarak hesaplanmakta olduğu da söylenemez. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
TÜRKİYE’DEKİ ÇÖLLEŞME NEDENLERİ VE TANIMLAMALAR
Türkiye’de başlıca çölleşme nedenleri: 1.doğal nedenler, 2. teknik nedenler ve 3. sosyoekonomik, yönetimsel ve yasal nedenler olarak üç başlık altında değerlendirilebilir. 1. DOĞAL NEDENLER Toprak aşınımı; su ve rüzgar erozyonu, kumul hareketleri: Toprak ve jeolojik materyallerin doğal nedenlerle (iklim- su, rüzgar, buz ve yerçekimi–, topografya değişkenliği, toprak özellikleri- organik madde içeriği, tekstür ve strüktür konumu, etken profil derinliği ve horizonlarının geçirgenlikleri-, bitki örtüsü- orman, çayır ve mera alanları-jeolojik materyaller- gevşek çökeller ve ayrışmış/dağılgan kayaçlar) bulundukları yerden aşındırılması koparılması ve taşınması olaylarıdır. Doğal olayların ileri evrelerinde denizel (kıyı) ve/veya karasal ortamlarda oluşan/biriken kum boyutu materyallerin, başka bir deyişle rüzgarla yığılan gevşek kum topluluklarının ve rüzgarın sürekli etkinliği ile kum tepeciklerinin yer değiştirmesi ve kumul hareketlerinin oluşturulması. Topraklardaki bitki besin elementlerinin yüzeyden veya yıkanmayla profilden uzaklaşarak toprak verim kalitesinin bozulması: Fazla yağış alan bölgelerde veya bir defada normalinden çok fazla veya dengesiz yağışların oluşturduğu yüzey erozyonuyla ve/veya toprak profilinden sızan suyla, bitki besin elementlerinin yüzeyden ve/veya bitki kök derinliğinden yıkanarak uzaklaşması. İklimsel değişimler: Doğal ve insan etkileriyle oluşabilen yerel veya küresel iklim değişimlerinin (sıcaklık artması ve iklim salınımlarının oluşması) makro ve mikro havza düzeylerinde kuraklığa neden olarak, biyo-çeşitliliğin azalmasına ve bitkisel üretim verimliliğinin düşmesine neden olması. Ayrıca tarımsal ürünlerin gelişme evrelerinin (vejetasyon sürelerinin) söz konusu iklim salınımlarıyla uzaması veya kısalması da bitkisel üretim verimliliğinin düşmesine neden olması. Bu başlık altındaki nedenler: - İklim (Yağışların düzensiz dağılımı, rüzgar vb.), - Topografya ve jeolojinin değişkenliği, - Toprak özellikleri (organik madde içeriği, toprak derinliği vb.), - Bitki örtüsü (orman, çayır- mera alanları vb.) şeklinde özetlenebilir. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
2.TEKNİK NEDENLER
Ormansızlaşma: Orman alanlarının; yangın, açma-yerleşme, usulsüz-kaçak kesim ve aşırı otlatma ile bozunumu ve/veya yok olması. Meraların, özellikle yamaç alanlardaki meraların, yanlış, düzensiz, kontrolsüz ve zamansız-ağır biçimde otlatılmaları: Ayrıca gübreleme, yabancı ot mücadelesi, tohumlama, ot kontrolü gibi yönetim işlemlerinin eksik yapılması veya yapılamaması nedenleriyle meralarda yoğun bir ot örtüsünün kurulamaması ve yanlış amaçlarla kullanılarak korunmasının sağlanamaması. Yanlış yönetimin doğal sonucu olarak özellikle yamaç alanlarda bozunuma uğrayan meralarda erozyonun hızlandırılması. Hidrojeolojik yapının veya Hidrolojik döngünün yapay yollarla etkilenmesi: Plansız ve çok sayıda artezyen kuyularının açılması ve aşırı ve/veya gereksiz sulamaların yapılmasıyla yer altı su yataklarının giderek azalması ve derine inmesi ile deniz kıyılarına yakın yerlerde tuzlu suyun çekilmesi (ekstraksiyonu). Anız yakımı: Üreticilerin hasat sonrası tarlasında kalan anız artıklarını veya malçını yakarak toprakların humus kaybına, toprak neminin korunamamasına ve erozyonun hızlandırılmasına neden olması. Anız, yağışın özellikle eğimli arazilerde toprakla doğrudan doğruya değinmesini önleyerek ve yağmur şiddetinin düşmesine neden olarak yüzey akışın hızını düşürmekte; yağmur suyunun toprağa sızmasını artırmakta ve erozyonun şiddetini azaltmaktadır. Tarım topraklarının yanlış yönetimi ve toprak yorgunluğunun oluşması: Polikültür sistemlerinin ve uygun toprak işleme (mekanizasyon) yöntemlerinin uygulanmaması, aşırı gübre kullanımıyla antagonist etkileşimin ortaya çıkması, aşırı pestisit kullanımıyla pestisit kirliliğinin gündeme gelmesi vb. gibi yanlış toprak yönetiminin neden olduğu toprak yorgunluğunun gündeme gelmesi ve bitkisel üretimin azalması. Çiftçi bazında tarla içi plansız sulamanın neden olduğu yüksek taban suyunun sürekli etkisi: Özel doğal koruma alanlarında taban suyu yönetiminin uygulanmaması.Planlama yapan kuruluşun çiftçilere su kullanımında ve patem uygulamasında müdahale yetkisi olmadığından dolayı su kaynaklarının ve sulama suyunun kullanılma oranının ve randımanının düşüklüğü. Ayrıca su kaynaklarının ve sulama suyunun aşırı kullanımı. Tarım ve orman alanlarının amaç dışı kullanımı (Toprak betonlaşması): Kentleşme, konut, turizm, sanayileşme, toprak sanayine hammadde alımı, maden işletmeciliği yerleşimleri nedeniyle üretken ve verimli arazilerin geri gelmemek üzere yitirilmesi olgusu. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Özellikle tarım topraklarındaki tuzlulaşma, alkalileşme gibi çoraklaşma ile asitleşme gibi sorunlar: Aşırı sulama; niteliği iyi olmayan sulama suyunun kullanılması; drenaj koşullarına dikkat edilmemesi; sulama ve drenaj planlamasına uyulamaması; aşırı gübreleme veya yanlış gübre çeşidi kullanımı nedenlerle topraklarda verimliliği olumsuz etkileyen tuzların ve/veya değişebilir sodyum iyonunun istenmeyen oranlarda birikmesiyle çoraklığın ve yüksek oranda yağış alan alanlarda ve/veya aşırı derecede sulamayla toprak profilinde yıkanma olayının gündeme gelmesiyle özellikle toprak alkalisi ve alkali katyonların ortamdan uzaklaşarak asidik katyonların ortamda artış göstererek asit ortamın meydana gelmesi.
Toprak Kirlenmesi: Endüstrinin organik ve/veya inorganik atıkları ve deterjanlar gibi evsel atıklarla toprakların kimyasallarla bulaşmalarıyla toksik elementlerin birikimi. Arazilerin fiziksel bozunumları: Özellikle yüksek tonajlı tarım makinaları ve ekipmanlarının toprağın tav koşulları dışında işlenmesi ve ağır trafik koşullarına uğramasıyla tarım topraklarında sıkça görülen kompaksiyon (toprak sıkışması) ile levhalı strüktür hakimiyeti, strüktürsüzlük oluşumu veya masifleşmeyle oluşan trafik (pulluk) tabanı katmanı. Toprakların tekstürel ve mineralojik kompozisyonlarının ayrıcalıklı yapıda olmasıyla sulama veya yağmur sonrasında erozyonla taşınan toprakla ve/veya toprağın yeterli üst horizonunda yüzeyinde orijinal ve arzu edilen strüktürlerin bozularak masif bir konumda ortaya çıkan kabuklaşma. Tarım ve Orman ekosistemlerinin plansız olarak yönetimi veya arazilerin yanlış kullanımı veya tarım, mera ve orman alanlarının karşılıklı olarak yanlış yapılanmaları (orman alanının tarım, tarım alanının mera, orman alanının mera vb. gibi yanlış kullanımları ve bu yapılanmaların yasal eksiklikler nedeniyle önlenememesi): Özellikle Akdeniz İkliminin baskın olduğu yerlerde insanların neden olduğu bozunumlarla oluşan maki ve/veya bozuk Akdeniz Bitki örtüsünü içeren alanlar, Akdeniz ve Ege Bölgesinin alt bölümleri bu alanların orman ekosistemlerini oluşturmaktadır. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Sürdürülebilir Arazi Yönetimi (SAY) yaklaşımı ile söz konusu çalışmalar noktasal olmaktan çok, bütünleşik çalışma biçimine dönüştürülmüş olacaklardır. Yukarıda sözü edilen bütün uygulamaların veya planların doğal kaynaklar ve özellikle biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla çelişmemesi, bozulmuş doğal alanların ise niteliğini yitirmiş alanlar olarak anılıp başka amaçlarla kullanıma açılmasından çok, bu alanların restorasyonunun yapılarak tekrar doğaya kazandırılmasına çalışılmalıdır ve SAY programlarının hazırlanarak insan faktörü ile birlikte dikkate alınmalıdır. Bunun tersi uygulamalar, bu tür doğal alanların yok edilmesini hızlandıracağından erozyonun artmasına neden olacaktır. Teknik nedenleri,
- Arazilerin doğal nitelik ve yeteneklerine uygun biçimde kullanılmaması, - Doğal bitki örtüsünün bitki ticareti, tarım ve yerleşim alanı oluşturmak amacıyla yok edilmesi, - Dik ve çok dik eğimlerde korumasız tarım yapılması, - Geniş alanlarda nadas uygulanması, - Anızların yakılması , - Arazi uygunluk sınıfları ve alt sınıflarına uyumlu kültür bitkileri deseni veya uygun ekim nöbetleri uygulanmaması, - Gübre ve pestisit kullanımında bilimsel ölçütlere uyulmaması, - Ormansızlaşma, - Meraların düzensiz, kontrolsüz, zamansız ve ağır biçimde otlatılmaları, - Gerekli bitkisel, kültürel ve fiziksel toprak koruma önlemlerinin yeterince alınmaması, - Hidrolojik döngünün yapay yollarla etkilenmesi, - Plansızca yapılan sulamalar, - Su kaynaklarının ve sulama suyunun kullanılma oranının ve randımanının düşüklüğü, - Yanlış uygulanan sulamalar, - Toprak kirliliği (endüstriyel ve evsel atıklar nedeniyle) şeklinde özetlemek mümkündür. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
3. SOSYOEKONOMİK, YÖNETİMSEL VE YASAL NEDENLER
Yasal mevzuattan kaynaklanan sorunlar: Farklı amaçlar için arazi yönetimi ve kullanılması yetkisinin birçok kurum ve kuruluşun idari tutumunda olması ve kendi aralarındaki eşgüdüm eksikliği nedeniyle toprak kullanımının ve korunmasının kavram kargaşasına neden olması ve doğal kaynakların rasyonel kullanılmadığı mevzuatın varlığı. Çıkarılan yasaların doğal kaynakların kullanılması veya korunmasında populist veya politik kaygılardan uzak gerçekçi temeller üzerine oturtulmuş olması gerekmektedir.Ayrıca arazi mülkiyet dağılımının düzensizliği ve gerekli yasaların olmayışı ile ilgili sosyoekonomik sorunların giderilememesi. Göç: Tüm sorunların neden olduğu doğal kaynakların yitimi ve bu kaynakları doğrudan veya dolaylı biçimde kullanan ülke insanlarının gelirlerinin önemli düzeyde düşerek ve göreceli olarak daha varsıl doğal kaynak alanlarına göç. Eğitimsizlik: Uygun/modern ve yenilenmiş geleneksel sürüm-ekim-dikim yöntemlerinin çiftçiye eğitimle ve uygulamalarla benimsetilmesi. Doğal alanlar ile iç içe yaşayan köylünün bu alanların (bitki, hayvan, habitat, ekosistem gibi) öneminin bilincinde olmaması. Özet olarak: - Arazi mülkiyet dağılımının belirsizliği ve küçük işletmelerin çokluğu, - Arazi toplulaştırmaya yeterince girilememesi, - Toprakların büyük kısmının kiracılık veya yarıcılıkla işletilmesi, herhangi bir önlem alınmaması, - Eğitimsizlik, - Toprak ve su kullanımına ve korunmasına ait düzenleyici bir yasanın bulunmamasıyla birlikte hukuksal ve yönetsel düzenlemelerin gözden geçirilerek yeniden yapılandırılmaması veya gerekli yasaların olmayışı, varolan yasaların da etkin bir şekilde uygulanmaması ve yasal mevzuatlardaki eşgüdümün yetersizliği, - Göçler ülkemizdeki çölleşme sürecini hızlandıran başlıca sosyal, ekonomik ve yasal düzenlemelerin yetersizliğinden ve uygulanamamasından kaynaklanan nedenler olarak ele alınabilir. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
ÇÖLLEŞME SORUNLARININ SINIFLANDIRILMASI
Türkiye’de çölleşme etki ve çözüm önceliğine bağlı sorunların düzeltilemeyen ve düzeltilebilir olarak iki başlık altında değerlendirilmesinde yarar görülmektedir. 1. DÜZELTİLEMEYEN KALICI ÇÖLLEŞME SORUNLARI Geri kazanılamayacak biçimde toprak/arazi ve su kaynaklarının kaybına neden olan öğeler: A) Toprak Betonlaşması. B) Yapı ve diğer endüstrilerde (tuğla, seramik) toprakların, yerüstü ve yer altı kayaçlarının hammadde olarak aşırı düzeyde kullanımları. Toprak Betonlaşması, Avrupa Birliği Çevre Proğramı/ Avrupa Çevre Ajansı’ na göre “Toprak Örtülmesi”; ABD Tarım Bakanlığına göre “Kaynak Tüketimi”, birçok yerel kaynakta “Çarpık Kentleşme” veya “Yanlış Kentleşme” ve “Amaç Dışı Arazi Kullanımı” olarak da adlandırılmaktadır. Ülkemizde mutlak tarım topraklarının ve özellikle tarım yapılan verimli ova topraklarının; özel Tarım Ormancılığı alanlarının; ayrıca yerel ve küresel iklimin korunmasında ana etmen olan ve ülkemizin dağlık kesiminde yaşayan nüfusun ana gelir kaynaklarından biri olan dağ/orman ekosistemlerinin yok olmasına (bozunumuna) neden olan Toprak Betonlaşması, yalnızca kentlerin yanlış büyümesinde değil; endüstriyel alanların da, söz konusu verimli ova ve özel kullanımlı topraklar üzerinde genişlemesiyle gerçekleşmektedir. Çarpık Kentleşme olarak tanımlanan bu olaya verilebilecek çarpıcı örnekler Bursa, Adana, Mersin, İzmir, İzmit, İstanbul, Gaziantep ve daha bir çok kentin çevresinde gözlenebilir. Özellikle Trakya’da görüldüğü gibi havza boyutundaki sorun, amaç dışı arazi kullanımı ile gündeme gelen toprak betonlaşması, bölgesel de olabilmektedir. Yüzyıllardır ve özellikle son 50 yılda köyden kente göçün ve kent nüfusunun artmasıyla alt ve üst yapılaşma için toprak sanayine; diğer sanayi kollarına hammadde için ve sorunun önemli bir diğer boyutuyla da kıyı şeritlerimizde kumullarımızın inşaat sektörüne, malzeme sağlamak amacıyla sürekli ve geri kazanılmayacak biçimde doğal kaynakların aşırı kullanımı söz konusudur. Ayrıca Akdeniz iklimi yaygın olan karstik arazilerde aşırı düzeyde yapılanan sera tarımı için gerekli üretim toprağının sağlanması için orman ve karstik yapının üzerinde ve kayaç dokusu içinde oluşmuş toprağın kullanımı da gündemdedir. Bu amaçla çoğu kez verimli düz ovalarda kurulan fabrikaların yakın çevre topraklarını kullanmalarıyla bulundukları ekolojik yörelerindeki en üretken tarım toprakları ve kimi alanlarda da su kaynakları dönüşümsüz olarak kaybolmuştur. ![]() Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır... |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|