![]() |
|
|
|
#1 (permalink) |
|
Vatikan'ı Öfkelendirmek Adına...
Popüler olmuş hatta bir tür salgın haline gelmiş kitapların sinemaya uyarlanmaları genellikle beklentileri ikiye böler. Kitabın fanatikleri çeşitli önyargılarla (haklı da olabilirler) projeyi önemsemezler, fanatik olmayanlar ise beyazperdede canlanacak görüntülerin hayalini kurarlar. Sinemayla edebiyat arasındaki ilişki her ne kadar sıkı sıkıya bağlıymış gibi gözükse de, görsel canlandırma düşsel canlandırmanın ötesine düşmektedir. Langdon’un “kripteks”in şifresini çözerken yaratılan canlandırmanın, kitabın okunuşu sırasında ortaya çıkan zihinsel aktiviteden farklı olduğu açıktır. Umberto Eco’nun tapınak şövalyelerini, Kabala’yı ve dinler tarihini fon alan romanı “Foucault Sarkacı”ndaki şifre bulma çabasını ele alalım. Bunu görsele indirgemenin bir yolu var mıdır? Var ise bu, romanın yarattığı etkiden ne kadar farklıdır? Dan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” de buna benzer sayfalar dolusu metne sahip ve Ron Howard’ın elinden fazla bir şey geldiğini söylemek güç. Filmdeki birçok sahne, kitabın yarattığı etkiyi sağlamakta zorluk çekiyor ama Newton’un cenaze törenine dair görüntüler gibi eşsiz buluşlar da yok değil… ![]() Edebiyatta olup da sinemada aynı biçime kavuşamayan unsurlardan söz ettiğimize göre, şimdi de sinemada olup da edebiyatta olamayan bazı etmenlerin filmi nasıl etkilediğine gelelim. İlk olarak müzikler… Hans Zimmer’in olağanüstü müzikleri, zaten topu topu birkaç saatte geçen olayların yarattığı gerilimi arttırmakta muvaffak olmuş. Filmin sürükleyiciliğine sürükleyicilik katan müzikler, aday olduğu takdirde birçok festivalden eli boş dönmeyecektir. Oyunculuklar açısından bakıldığında; kadrosunda bu kadar şöhret bulundurmasına rağmen, performansıyla öne çıkan bir aktör ya da aktris olduğunu söyleyemeyeceğim. Bunun en önemli sebepleri; hikayenin akışındaki sürat ve karakterlerin rolleriyle öne çıkmalarının bilinçli bir şekilde (kurgusal kesmeler, kısa diyaloglar, çekimler ve benzeri yollarla) engellenmiş olması. Howard’ın hikayenin öne çıkması için büyük çaba gösterdiği açık… Filmin Vatikan’ı öfkelendirmeyi başaran hikayesi, gerçekten görülmeye/bilinmeye değer. En azından bazı soru işaretlerini aydınlatmayı amaçlıyor Brown, bir yandan da yeni soru işaretleri yol açarak… Da Vinci Şifresi; Gül ve Haç, Opus Dei, Sion, Kara Riya, Tapınak Şövalyeleri, İznik Kurulu gibi kavramlarla tanıştırıyor izleyicilerini. Isaac Newton’a, Leonardo’ya, Magdalalı Meryem’e, Kabala’ya karşı merak uyandırıyor hikaye. Bu bakımdan, başlangıcı itibariyle kültürel manâda art niyet taşıması da sona doğru sertleştiriyor söylemini, ardından kiliseyi karşısına alıyor ve kimi tabuları yıkmaya çalışıyor. Hem de mevcut düzenlerinin yerle yeksan olmasını sağlayacak şüpheleri arttırarak. Sonuçta filmin, propaganda taşımadığını savunmak yanlış olur… ![]() Burstein gibi ayrıntılı çalışmalara ve sayısız belgesele konu olan, tüm dünyada fenomen haline gelen Da Vinci Şifresi; eli yüzü düzgün, tempolu bir macera filmi. Dur durak bilmeyen yapısıyla Kamçılı Adam serilerini ve Büyük Hazine (National Treasure) filmini, zengin alt-metinleri ve dinî göndermeleriyle Foucault Sarkacı’nı, cinayetler sayesinde yarattığı ürperti ve uyandırdığı merak duygusuyla Gülün Adı'nı anımsatan Da Vinci Şifresi; sinemada iyi vakit geçirmek için güzel bir seçim. Ama kitabın müptelâsı olanları üzmesi, sükut-u hayale uğratması da kuvvetle muhtemel. Demedi demeyin… |
|
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Çizgi romanlarını takip etmemiş olsam da Bryan Singer imzalı ilk iki film sayesinde ben de bir X-Men hayranı olup çıkmıştım. Singer’ın her nedense programını ayarlayamayıp Superman Returns uğruna bu seriden vazgeçmesi herkes gibi beni de üzmüştü. Yerine atanan yönetmenin, Bitirim İkili serisi ve Kızıl Ejder gibi karaktersiz piyasa filmlerinin ardındaki isim Brett Ratner olması serinin hayranlarını iyiden iyiye endişelendirmişti.
Serinin 3. filmi X-Men 3 (X-Men: The Last Stand), ilk iki filmin çizgisini aynen takip eder şekilde başlayarak umut veriyor. Amerikan hükümeti idaresinde, mutant'ların tedavi edilmesi için bir ilaç geliştirilmiş ve silah haline getirilmiş bu tedavi yönteminin kendilerine zorla dayatılacağını bilen mutantlar arasında bir karşı örgütlenme başlıyor. Tabii Magneto’nun başını çektiği bu direnişin bir savaşa dönüşmesine engel olmak Profesör Charles Xavier ve ekibine kalıyor. Fakat Phoenix karakteriyle geri dönen Jean Grey’in varlığının belirlediği güç dengeleri beklenmedik biçimde değişiyor ve insanlarla mutantlar arasındaki zıtlık şiddete kayıyor. ![]() Bryan Singer’ın kendi Yahudi ve eşcinsel kimliklerinden edindiği deneyimlerle yola çıkarak ilk iki filme hakim kıldığı hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, soykırım gibi temalar bu filmde de karşımıza çıkıyor. Mystique, insanların dünyasında kendisine verilmiş olan ismi “köle ismim” olarak tanımlayarak bu temaların içine siyahların kölelik döneminde maruz kaldıkları baskıları da katıyor. Tedavi meselesi ise zaten başlı başına eşcinsellik temasına dair. Eşcinselliği tedavi etme iddiasıyla birçok insanın hayatını cehenneme çeviren sözde bilim insanı şarlatanlara ve hatta ailelere bugün bile rastlamak mümkün. X-Men 3 doğru bir giriş yapıyor. Fakat yazık ki aynı şekilde devam edemiyor. İlk etapta rahatsızlık veren unsurlar sadece görüntü yönetimi ve müzik. Usta görüntü yönetmeni Dante Spinotti hiç kendi tarzı olmayan ve serinin görsel dünyasına çok uymayan bir iş çıkarmış. Aksiyon filmlerinde döktürmesine alışık olduğumuz John Powell’ın özgün müzikleriyse gereğinden fazla abartılı. Yazık ki esas sorunların yanında bunların bahsine bile gerek yok. İlk iki X-Men filminde çeşitli karakterlerin yer almaması veya yeterince gözükmemesi çizgi romanların hayranlarının içinde ukte kalırdı. İleriki filmlerde hangi karakterleri görebileceklerini hayal eder dururlardı. Herhalde bu film, kaynak malzemenin hayranlarını tatmin etmeye çalışmanın bir sinema projesine nasıl zarar verebileceğinin göstergelerinden biri olarak kabul görecektir. X-Men 3’te o kadar çok yan karakter var ki, bırakın onları, ana karakterlerimize bile ayıracak yeterince vakit kalmıyor. Çok fazla karakter ve yan öykü, filmin bütünlüklü bir yapı kurmasına engel oluyor. Ve bir noktadan sonra film dağınıklaştıkça rahatsızlık da artıyor. ![]() Aslında benim en büyük itirazım, filmin son kısmına doğru kendi söylemiyle çelişir bir tutum sergilemesine. Aksiyon uğruna öykünün yanlış noktalara varmasına. Bunun üstüne, son noktada devam filmlerine açık kapı bırakma çabası da keyfimizi kaçırmadı değil. Çünkü bu filmin serinin son filmi olacağı açıklanmıştı aslında. Fakat yapımcıların, para getiren kaynağı kesmeye çekinecekleri anlaşılıyor. X-Men 3, hiç kötü bir popüler sinema örneği değil. Serinin hayranı olan biri için zaten her koşulda keyifli bir seyirlik olacaktır. Ama X-Men 2'nin tüm zamanların en iyi iki üç çizgi roman uyarlamasından biri olduğunu düşünürsek, X-Men 3’ün beklentileri karşılamaktan çok uzak olduğunu söylemek durumundayım. Ve ister istemez, serinin daha fazla hayal kırıklığına sebep olmadan bu filmle bitmesinin doğru olacağını düşünüyor insan. Wolverine ve Magneto gibi karakterler için çekilecek ayrı filmlerle de yetinebiliriz. Bu arada bir uyarı, filmin sonundaki jenerikler sırasında sabırlı olup salonu terk etmemenizde fayda var. Çünkü jeneriğin ardından önemli bir sahne geliyor. |
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Bu yeni Omen projesinin baştan eleştirilmeye mahkum olmasının sebebi, aslında sadece bir vizyon tarihi üzerine kurulmuş olması. 1976 tarihli orijinal filmin neredeyse birebir yeniden çevrimi olan bu proje, sadece 6.6.06 tarihinde şeytan ve kıyamet temalı efsanevi bir filmi gösterime sokma fırsatını kaçırmamayı amaçlamış görünüyor. Fakat bunun neden bir sakıncası olsun ki? Her şeyden önce, ticari olarak çok akıllıca bir adım. Ayrıca seyirci için de çok eğlenceli bir fikir. Ve John Moore’un filmi, parsayı toplamak için yapılmış bir yeniden çevrimden biraz daha fazlası olmayı da başarıyor.
![]() Hikaye malum. Genç bir diplomat, doğum sırasında bebeklerinin öldüğünü karısından gizleyerek, aynı süreçte annesini kaybettiği söylenen bir bebeği kendi çocuğunun yerine koyar. Ama bu bebek, kutsal kitaplarda tanımlanan kıyamet alametlerinin ardından dünyaya gelen şeytanın oğludur ve amacı, “politika” denizinden yükselerek dünyayı kutuplara bölüp insanoğlunu yok etmektir. Filmin en oyunlu taraflarından biri bu “politika” meselesi. Kehaneti yakın geçmişin önemli olaylarıyla ve nihayetinde şeytanı bizzat Beyaz Saray ile ilişkilendiren film, malzemesinin ve zamanlamasının getirdiği fırsatları kaçırmıyor. Yeni filmin siyasi potansiyeli, sadece bu zamanlama sebebiyle bile orijinaline göre daha zengin. Yönetmen Moore, özellikle mekan kullanımı açısından çok başarılı bir iş çıkarmış. Mekan tasarımı ve sunumuna gösterdiği özeni, karakterlere ve dramaturjiye de gösterdiğini söylemek güç. Ama bu tür filmlerden bekleyegeldiğimiz biçimsel başarıyı yakalıyor. Mekan kullanımı, görüntü yönetimi ve özgün müziklerin de başarısıyla birleşince, bu oldukça yavaş filmi yine de keyifli bir seyirliğe dönüştürüyor. Liev Schreiber ve Julia Stiles’ın temiz performanslarının yanında, filmin en dinamik karakterini usta İngiliz oyuncu David Thewlis yaratıyor. Şeytanın oğlu rolünde küçük oyuncu Seamus Davey-Fitzpatrick, belli ki sadece fiziksel uygunluğu nedeniyle seçilmiş. Son dönemde örneklerine sıkça rastlar olduğumuz yetenekli çocuk oyunculardan biri olduğunu hiç söyleyemeyeceğimiz bu velet, filmde de minimum düzeyde rol yapmasını gerektirecek şekilde kullanılmış. Ama o gözlerini kısıp bakışı bile bu rol için yeterli zaten. Fiziği ve ürkütücü ifadesi, bu rolü oynamak için biçilmiş kaftan. ![]() Filmin en büyük esprisi şüphesiz dadı rolündeki Mia Farrow. Sinemadaki ilk büyük çıkışını Roman Polanski’nin 1968 tarihli korku sineması başyapıtı Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby) filminde şeytanın çocuğunu doğuran kadın rolüyle gerçekleştirmişti Farrow. Bu kez de şeytanın hizmetkarı rolünde. Doğrusu işin bütün esprisi de bu kadar; sadece Farrow’un bu filmde yer alması. Gerisi sadece estetik ameliyatlar ve botoksla şişmiş, gerilmiş, acayipleşmiş bir surat. Bir oyuncunun kendine bunu yapması affedilir gibi değil. Neticede, ortaya çıkan film özünde elbette sadece ticari gayelere dayanıyor. Fakat bu başarısız bir uygulama olduğu anlamına gelmiyor. Omen, abartılı ses efektleriyle seyirciyi yerinden zıplattığı birkaç noktası dışında korkutmayan ve orijinali kadar asap bozamayan ama yine de eğlenceli bir seyirlik olmayı başarmış, elinin altındaki politik fırsatları da kaçırmamış bir film. |
|
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Joe Forte’nin senaryosunu yazdığı Firewall, gerilimi bir an olsun elden bırakmayan sıkı bir Harrison Ford aksiyonu. Bu aksiyonun öne çıkan diğer bir oyuncusu da Paul Bettany. Yakın tarihte Da Vinci Şifresi’nde izleme fırsatı yakaladığımız Bettany’nin kötü adam tiplemesi, 64 yaşındaki Harrison Ford’un canlandırdığı Jack ile kusursuz bir bileşim yakalamış.
Ford’un bu aksiyonunun diğer macera filmlerinden ayrılan yönü, yüksek teknolojinin filmin hemen hemen tamamına yayılış biçimi. Filmde meydana gelen tüm iyi ve kötü olaylar, ileri teknolojiden kaynaklanıyor. Ford’un canlandırdığı Jack Stanfield karakterinin muhteşem bir hayat sürmesini de, muhteşem hayatının bir kabusa, bir karabasana dönmesini/dönüşmesini de teknoloji sağlıyor. Kameralar, kayıt cihazları, dinleme cihazları, ***-çalarlar, GPS’ler, güvenlik duvarları, erişim uçbirimleri ve sayısız alet-edavat birkaç güne yayılan gerilim dolu bir yolculuğun kilometre taşları olarak göze çarpıyor. ![]() Forte’nin senaryosunun hedefine ulaşan yegâne ciddi söylemi; teknolojinin kullanış biçiminin yararının ve zararının şiddetini belirliyor oluşu. Sonuçta Stanfield’ın milyonlarca dolarlık servetinin kaynağı olan ileri teknoloji bilgisi (internet güvenlik uzmanı oluşu), hayatını alt üst eden ve bir yığın insanın ölmesine yol açan bir öğe olarak da ortaya çıkıyor. Hikayede iyi ve kötü ayrımı çok net yapıldığı için; uzaktan kumandalı arabanın, yer takip cihazının, alarm sisteminin kullanış şekline göre aldığı değeri sorgulamak gerekmiyor. İyi insanların ellerinde iyi, kötü insanların ellerinde kötü bir amaç için kullanılabiliyorlar, hepsi bu. Stanfield’ın hayatını adayarak çalıştığı Landrock Pacific Bankası’nın bilgisayar sistemlerini kullanarak yapılması planlanmış olan soygun; bankanın çok uluslu Accuwest şirketi tarafından satın alınmasının ardından sistemlerin değiştirilmesi neticesinde gerçekleştirilemeyince akıllara bazı sorular gelmiyor değil. Soyguncular nasıl böyle bir hata yaparlar? Fakat bu tip filmlerde bu gibi sorulara kafayı fazla takmamak gerekir, sonuçta ilerleyen dakikalarda soyguncuların ölüm şekillerine ve nedenlerine bakınca pek de dahiyane kişiler olmadığı ortaya çıkıyor. Firewall; kurgudan kaynaklanan bazı sorunlar içeriyor. Planlar arası ses geçişlerinde ve karakterlerin duruş şekillerinde kurgudan kaynaklanan uyumsuzluklar var. Bir de bazı sahneler geçiştirildiği veya çıkartılmak zorunda kalındığı için (finalde ailenin ellerinin çözülmüş oluşu, Stanfield’ın kavga sahnesi) acemilikler içeriyor. ![]() Günümüzde yüksek teknolojinin ulaştığı seviye hesaba katıldığında, Kod Adı: Kılıçbalığı gibi filmlerin “soygun filmleri” türüne katkısı yadsınamaz. Vurgunun çok büyük rakamlarla yapılıyor oluşu da şaşırtıcı değil. Ama ahlâki bir olgu üzerine de düşünmek gerek. Geçmişte Steve McQueen’in bir filmi ardından, yine Rififi adlı bir Fransız başyapıtının ardından, Ladykillers (eski versiyon) ve Büyük Hesaplaşma filmlerinin ardından bu filmlerde kullanılan yöntemlerle büyük benzerlikler taşıyan gerçek soygunlar gerçekleştirilmiştir (meraklısı için ‘The Rough Guide to Gangster Movies’ Penguin Publ., 2005, Londra). Bu tip filmlerin ‘delinin aklına taş getirmek’ işlevi olmalı mıdır? Asıl soru budur. Firewall; Ipod ile müşteri numaraları kopyalanabilirse internet üzerinden bir soygun gerçekleştirilebileceği üzerine kurulu. Tek ihtiyacınız olan içerden bir yetkili bulmak. En başarılı Shakespeare uyarlamalarından biri olan III. Richard'dan hatırladığımız Loncraine’in imzasını taşıyan Firewall; Jack ya da Joe isimlerinin en çok yakıştığı aktör olan Harrison Ford’un (ki Ford’un Amerikan Ticari Sineması’nı en iyi temsil eden aktör olduğunu iddia etmek mümkün) oynadığı, yüksek teknolojinin olası yararlarına ve zararlarına işaret eden, yüksek tempolu bir macera-gerilim filmi. |
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Gökyüzü Savaşçıları; silah tanıtım kampanyasına dönüştüğü iddiasıyla yurt dışında sert eleştiriler alan bir yapım. Eleştirmenler bu konuda haksız değil. Fransa Milli Savunma Bakanlığı’nın, Fransız Ordusu’nun ve İstihbarat Teşkilatı’nın katkılarıyla çekilen film bir anlamda popüler kültürün yapıtaşlarından biri haline gelen Top Gun rezaletini anımsatıyor. Ortada eli yüzü düzgün kadın ve erkeklerden oluşan karizmatik pilotlar; nasıl bir gelişim izlediği belli olmayan aşk hikayeleri, mantıksız diyaloglar var.
![]() Tüm bunlar izlenebilirlik açısından güzel ama asıl anlatılmak istenen, tıpkı Top Gun’da olduğu gibi, bir ülkenin savaş makinelerinin diğer bir ülkenin savaş makinelerinden aşağı kalır yanı olmadığı. İşte bu noktada, sanatın tecimsel öğelerle/nedenlerle kirletildiği görüşünün haklılığı kendini gösteriyor. Godard’ların, Truffaut’ların, Renais’lerin boşa kürek çektiklerini, beyhude çabaladıklarını kısacası suya yazı yazdıklarını bilmek ise işin asıl üzücü tarafı. Çünkü Gökyüzü Savaşçıları yakın tarihte savaşlar yüzünden ağır yaralar almış, travmatik deneyimler yaşamış Fransa’dan geliyor. Günlerce hatta haftalarca hava bombardımanına maruz kamış, bir nesli kaybetmiş bir ülke ismini bile anmaya değmeyecek (ki bu da filmi çekenlerin bir amacı) bir uçağın tanıtım filmi için ünlü oyuncuları büyük bir bütçe ile bir araya getirmiş. Kime ne? Ülkenin doğa güzelliklerini ve Hava Kuvvetleri’ni övmeye çalışan bunu yaparken de kötücül terörist grupları karşısındaki kefeye koyarak dengesizlik yaratmaya çalışan bir sinema anlayışı üzerine ne söylenebilir ki? Bu ucuz Hollywood tuzağına düşmek Fransızlara mı kalmış? Sadece sinemasal açıdan değerlendirsek bile karşımızda berbat bir film olduğunu söylemek mümkün. Her şeyden önce; filmin son yarım saatindeki olayların gelişimi o denli kesikli bir anlatıma sahip ki, neyin ne zaman olduğunu anlamakta güçlük çektim. Aralarında muhtemelen birkaç ay olan olaylar arasındaki geçişleri, birkaç saniye olan olaylar arasındaki geçişlerle karıştırmışlar. Askeri mahkemeler, görevden alınma, geri dönme, terörist faaliyetlerle cebelleşme derken muhtemelen birkaç ay geçiyor ama görüntüler açısından durum öyle değil. Karakterlerin kıyafetleri, saç şekilleri, ayakkabıları dahi değişmiyor. Bir olup bittiye geliyor film. Gökyüzündeki görüntüler açısından bakıldığında, filmin sinemasal tatlar içerdiğini söyleyebilirim. Savaş uçağına binmiş kadar olunuyor ama, diğer savaş uçaklarıyla çekilen filmlerde olduğu gibi, küçük bir problem ortaya çıkıyor. İzleyiciler hangi hareketlerin zorlukla yapıldığını ve ustalık ehliyeti gerektirdiğini bilmediği için, karakterlerin yaşadıkları deneyimlerle özdeşleşemiyor. Bu sebeple; simülasyon sahneleri gibi filmin mihenk taşlarını oluşturan sahnelerden bir anlam çıkartmak zorlaşıyor. ![]() Oyunculuklar açısından söylenecek pek fazla bir şey yok. İleride büyük bir oyuncu olacağını düşündüğüm Benoît Magimel, bıyıklı haliyle bir Tom Cruise olmaktan oldukça uzak görünüyor. Clovis Cornillac’ın istese de Val Kilmer olamayacağı açık. Bulutlar üzerindeki sahneler, takip sahneleri gibi derinlik hissini bütünüyle veren müthiş çerçevelemelere sahip olsa da, Gökyüzü Savaşçıları, asla tasvip edemeyeceğimiz hatta etmememiz gereken türde bir tanıtım filmi. Hiçbir olumlu işe yaramayacak savaş uçaklarını iyi niyetli amaçlarda kullanarak yani klasik anlamda tehdit-karşı tehdit karşıtlığını temel alarak uçakların reklamını yapmaya çalışan ve özetle, pahalıya mal olan “ucuz” bir film. Gökyüzü Savaşçıları; Hiroşima Sevgilim ve Les Carabiniers başyapıtlarının çıktığı topraklardan gelen kötü bir film. Bir sinemaseveri şaşırtan da, üzen de bu gerçek… |
|
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Şehrin Adamı; modern şehir yaşamının genel niteliklerini çözümleyebilmiş bir yazarın elinden çıkan, gerekli yerlere gerekli mesajları vermeyi başaran bir hikaye. Senarist ve yönetmen Mike Binder; menfaat dolu iş ilişkilerini, mesafeli duygusallığı, kadın-erkek çatışmasını kendisinden beklenilmeyecek ölçüde şaşırtıcı bir açıdan ele alıyor. Şaşırtıcılığın sebebi ise, bir Amerikan bağımsız yapımında karşılaşılması pek mümkün olmayan türde bir ahlâkçılık taşıyor oluşu…
Jack Giomoro’nun işiyle bütünleşmiş yaşamı, Eflatun’un meşhur epigramlarını anımsatıyor. Hayat dolu, yakışıklı ve zeki genç; sağlığından ve ahlâki değerlerinden feragat ederek yükseliyor, yükseliyor ve yükseliyor. Daha sonra kaybettiklerini geri almaya çalışıyor. Hem de kazandıklarını harcayarak… İlk olarak bir tür terapi seansında görülüyor Giomoro. Sıkılmışlığını, bunalımlarını, sorunlarını yazı kurslarına giderek halletmeye çalışıyor. ![]() Katılımcılardan günlük yazmalarını isteyen Bay Primken -daha doğrusu Primkin-; acımasız, kırıcı öte yandan bilge bir Tanrı'ya benziyor. Her şeyi bilmek ve bildirmek istiyor. Bu kurs; özel hayatını hiçe sayıp kendini işine adayan ve ilk ağır mağlubiyetlerinden sonra sosyalleşmek güdüsü depreşen ve acilen bir şeylere tutunma ihtiyacı duyan tüm modern dünya insanlarını ağına düşüren kursları temsil ediyor. “Plaza”larda, kendini asosyalleştiren bir işte çalışarak kazandığı parayı yeniden toplumla etkileşebilmek için sarf eden tüm insanları simgeliyor Giomoro. Giomoro’nun kendisinden sonra gelen sorunu ise ailesi. Babası ve karısı ile bir türlü çözemediği sorunları var Giomoro’nun, fakat bu problemler, aşılamayacak oldukları için değil, farkında olunmadıkları için büyüyorlar. İşte bu noktada devreye her türlü sırrını yazmaya başladığı günlüğü giriyor. Günlük Giomoro’nun yeniden kendini keşfetmesini sağlıyor. İtiraf mekanizması işlemeye başlıyor ve günlük hoş olmayan konulara değinen mürekkeplerle doluyor. Giomoro’nun ilk iki sorunun ortaya çıkmasını sağlayan gerçek sorunu fark etmesi ise filmin finaline kalıyor. Dur durak bilmeyen iş hayatını mahkum ediyor Mike Binder. İletişimsizliği ve zarar verme güdüsünü de sarsarak. Tüm esprilerin içinde aslında yönetmenin bakış açısından, iki binli yıllar gençliğinin iş yaşamı karşısında takınması gereken tutumlar göze çarpıyor. Bir insanın sahip olduğu asıl değerler, tehdit edildiklerinde ya da kaybetme olasılığı belirdiğinde meydana çıkıyor. Binder’in takındığı ahlâkçı tutumdan, kendi adıma rahatsızlık duymadığımı söyleyebilirim. Ama sinemasal açıdan bakıldığında yeni bir şeyler söylediğini, kuvvetli açılımlar getirebildiğini söylemek güç. ![]() Filmde her sahnesi birbirinden eğlenceli olan tek karakter John Cleese’in canlandırdığı Bay Primkin. Monty Python’ın TV serilerindeki performanslarını anımsatan Cleese; durum komedisinin en gerekli unsuru olan “zamanlama”yı o denli kusursuz kullanıyor ki hayran olmamak elde değil. Şehrin Adamı; durum komedisini çağdaş bir dramın yüzeyine serpiştiren, günümüz gelişmiş toplumlarının iş yaşamlarına dair yerinde tespitlerde bulunan iyi bir seyirlik. Büyük beklentileri olmayanları tatmin edecek espri yoğunluğuna sahip olduğuna şüphe yok. Öte yandan müzikleriyle ve başrolleriyle hayal kırıklığı yarattığını da itiraf etmek gerek. Ben Affleck, Rebecca Romijn, Gina Gershon ve Bai Ling, sadece güzellikleri için seçilmiş oldukları izlenimini veriyorlar. Sanırım birçok sinemasever için bu bir sorun teşkil etmez, etmemeli de… |
|
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Tobe Hooper’ın 1974 tarihli kült korku filminin yeniden çevrimi olan Teksas Katliamı (The Texas Chainsaw Massacre), yaklaşık 3 yıllık bir gecikmenin ardından ülkemiz sinemalarına ulaştı. Pearl Harbor, Armageddon gibi dev bütçeli aksiyon filmlerinin yönetmeni Michael Bay’in yapımcı olarak altına imza attığı film, son yıllarda ardı ardına gelen örneklerinden artık iyice sıkılmaya başladığımız tipik bir “teenslasher” filmi olmuş.
Yani, bir grup genç bir yolculuğa çıkarlar. Amerika’nın orta kesimlerindeki yabancı bir kasabada onları yollarından alıkoyan bir durum oluşur. Ve burada, hasta ruhlu ve/veya mutasyona uğramış taşralıların saldırısına uğrarlar. Bu filmler kimi zaman (özellikle cinsel açıdan) fazla özgür genç nesle bir ahlak dersi amacı taşır; kimi zaman da kentli Amerikalıların taşralı Amerikalılara yönelik korku ve tiksintilerinin birer aynasıdır. Hatta birçok örnekte her ikisi de mevcuttur. ![]() Bu alt türün ilk örneklerinden olan Tobe Hooper filmi, korkutucu olmaktan ziyade eğlenceli bir örnektir. Gerçeklikle bağı kopacak ölçüde abartılı ve karikatür tiplemeler içerir; ürkütmekten ziyade asap bozucudur. Biraz da bu sebeplerle kült olmuştur zaten. Marcus Nispel imzalı bu yeni filmse teknik olarak son derece yetkin ve yer yer gerçekten seyirciyi germeyi başaran bir yapım. Kendi başına ele alındığında pekala başarılı bir iş. Acaba sorunun buradan kaynaklandığını düşünmekle çok mu ukalaca davranıyoruz? Teksas Katliamı, iyi olması için biraz fazla uğraşılmış bir film. Karakterler daha gerçekçi. Gerekçelerini açıklamak için çok uğraşılıyor. Yönetmenin video klip kökenini belli eden, çok stilize bir kamera ve ışık çalışması söz konusu. Her şey bir büyük yapım tadında. Halbuki kaynak filmi kendine özgü kılan, amatörce ve gülünç özellikleriydi. Leatherface’in (orijinal filmlerde de bu karakteri canlandıran Andrew Bryniarski tarafından oynanmış olması eğlenceli detaylardan biri) elektrikli testeresini kafasının üzerinde tutup salakça sallamasıydı. Büyükbabanın isterikliğiydi. Adams ailesini andıran o tuhaf ailenin ilişkileriydi. Şu haliyle, onlarca örneğini izlediğimiz korku filmlerinden hiçbir farkı kalmıyor. Daha geçenlerde izlediğimiz (ama tabii daha yakın tarihli) Tepenin Gözleri ile arasında -daha şık çekilmiş olmanın dışında- ne fark var ki? Her trüğünü bildiğimiz, hepsi birbirinin aynı “teenslasher” filmlerinin arasından sıyrılması için hiçbir sebep kalmamış ortada. O zaman da yapılma amacını anlamak mümkün olmuyor; ticari beklentilerin dışında. ![]() Takıldığım önemli bir detay da öyküsünü izlediğimiz gençler oldu. Olayların geçtiği zaman dilimi olarak yine 1973 yılı seçilmiş. Fakat hiçbiri 70’li yılların gençleri hissini vermeyen bu karakterler, daha ziyade günümüzde yaşıyor gibi duruyorlar. Zaten, telefonlar (ve cep telefonlarının yokluğu) dışında bu filmin 1973’te geçtiğini düşünmemize sebep olacak hiçbir dönem detayı yok. Teksas Katliamı, kendini izlettiren bir film. Ama ne kaynak filmin orijinalliği kalmış geriye; ne de bu filmi benzerlerinden ayıracak herhangi bir nitelik katılmış. Yeni nesillere bir başka dehşet gösterisi daha. Aynı filmi tekrar tekrar izlemekten sıkılmadıysanız… |
|
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Sinemacıyla izleyici arasında bir arz-talep ilişkisi kuruluyor zaman zaman. İzleyici merak ettiği ünlü karakterlerin hayatlarını beyazperdede görmek istiyor ve sinema da bu isteğe cevap veriyor. Bu ilişki süresince sadece bekleyen izleyici, sinemacıyı ne kadar zorlu bir göreve çağırdığının farkında olmuyor çoğunlukla. Belgesellerin dahi objektifliğinden şüphe edildiği bir çağda, birinci şahıstan anlatılmış bile olsa gerçek bir insanın hayat öyküsünü bir sinema filmine dönüştürmenin ne kadar büyük bir sorumluluğu beraberinde getirdiğini unutuyor. İzleyici verdiği görevin zorluğunu bir kenara bırakmış sadece isteğinin gerçekleşmesini beklerken, elinde çektiği ham görüntülerle bir köşede oturan sinemacı, mesleğinin doğası gereği bu görüntüleri kurgulayarak ortaya bir hikaye çıkarıyor.
Sonra da nefesini tutup yaratacağı tartışmaları bekliyor. Tartışma yaratacağını biliyor. Çünkü ne kadar ortalama bakışı yakalamaya çalışsa da, eninde sonunda kendi yorumunu katıyor o yaşam öyküsüne. Kendisinin, anlattığı insanı nasıl gördüğünü yansıtıyor. Bu durum da beraberinde karşıt görüşleri getiriyor ve hem anlatılan insan, hem de ortaya çıkan film bu çatışmaların arasında kaybolup gidiyor. ![]() Domino Harvey’in yaşam öyküsünün beyazperdeye aktarılacağını duyduğumda ortaya çıkacak filmin yine bu tarz bir gel git sürecinin kurbanı olacağını düşünmüştüm. Fakat Tony Scott ve Richard Kelly’nin ortaya çıkardıkları işi gördüğümde bu fikrim tamamen değişti. Trajik ölümüne dek Domino Harvey ile iletişim halinde olan yönetmen Tony Scott, video klip estetiğini True Romance’dekine benzer şiddet görüntüleri ve Spy Game’dekine yakın bir sinema diliyle birleştirmiş ve hem Domino olan, hem de onunla hiçbir alakası olamayan bir filme imza atmış. Ayrıntıları görebilmek için sadece biraz dikkat etmek yeterli. Hatta zaman zaman dikkat etmeye bile gerek kalmıyor. Film, Domino’nun kriminal psikolog olduğunu söyleyen bir polis tarafından sorgulandığı bir sahne ile açılıyor. Perişan halinden anlaşılabileceği gibi başına talihsiz bir olay gelmiş ve bu olayı “gerçekte olduğu gibi” anlatması için kendisine baskı yapılmakta. Bu şiddetli ısrar üzerine Domino biraz da alaycı bir tavırla içinde çocukluğunun dahi bulunduğu bir hikaye anlatmaya başlıyor. Anlattığı hikaye de bizim filmimizin bütününü oluşturuyor. Bu başlangıç sahnesi ile bile film bizlere, bütün bu öykünün sadece Domino’nun hayal gücünün ürünü olduğu mesajını veriyor. Bu fikrin desteklenmesi içinse devreye Tony Scott giriyor. Scott, hareketlinin de ötesinde titreyen bir kamera, görüntülerin devamlılığını kıran yazılı metinler ve boğuklaşan, mekanikleşen seslerle bizlere Domino’nun gerçek hayatında neler olup bittiğini göstermek istemiyor zaten. Örneğin Domino çocukluğundan ve aile hayatından bahsetmeye başladığında kamera daha da seri hareket etmeye, sarı ve kahverengi filtre, görüntüleri iyicene bozmaya başlıyor ki neler olup bittiğini göremeyelim. Ki zaten bu karmaşık sinemasal anlatım sayesinde o sırada neler olup bittiğini ne görebiliyoruz ne de anlayabiliyoruz. Anlamamak hoşumuza da gidiyor nitekim. Öyküdeki sürükleyicilik kesilip, gerçek duygulardan bahsedildiğinde karşımıza bu görüntü karmaşası çıkıyor ve gözlerimizi yormaya, başımızı ağrıtmaya başlıyor. Tony Scott, Domino’nun hayal gücünü daha enteresan buluyor ve aksiyon dolu sahnelerde netleştirdiği kamerasıyla dikkatimizi o kısımlara çekmeye çalışıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekler bizi hem duygusal hem de fiziksel anlamda sıkıntıya sokuyor. O yüzden de kendimizi Richard Kelly’nin, mücadeleye çağıran tempolu senaryosuna kaptırmayı Domino’nun geçmiş problemlerini görmeye yeğliyoruz bizler de. ![]() İlk büyük çıkışını Karanlık Yolculuk gibi başarılı bir filmle yapan Richard Kelly, gelecek çalışmalarının niteliği konusunda bütün sinema camiasını endişeye düşürmüştü denebilir. Bu endişenin geçip geçmediğini söylemek için biraz erken olsa da Domino’nun senaryosunda iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Görüntülerin olağan karmaşası ile paralel ilerleyen çetrefilli senaryo bir an insanın kafasını allak bullak etmiyor değil. Bu dağınık atmosfer, nerede ne olduğunu anlayamama durumu sıradan bir aksiyon filminde ne kadar hor görülebilirse bu filme o kadar yakışıyor. Çünkü insana kendi rüyalarının düzensizliğini, düşünce akışının kontrolsüzlüğünü hissettiriyor. İzlediğimiz görüntülerin Domino’nun aklından geçenleri resmettiği göz önünde bulundurulursa bu karışık anlatım sırası filmin içinde gerçekten de anlam buluyor. Bütün bunların yanı sıra Kelly, senaryosunda karakterleri fazlasıyla genelleştirmiş. Domino, erkeksi tavırlarını çevreleyen inanılmaz seksi görünüşüyle tam da aksiyon filmlerinde sık sık karşılaştığımız eli silah tutan kadın figürüne oturuyor. Görmüş geçirmiş, serseri bir ekip patronu olan Ed Mosbey, fazla konuşmasa da söylendikleri yere cuk oturan öğütler vererek fazlasıyla tanıdık bir portre çiziyor. Başından türlü bela geçmiş Venezüella’lı Choco’nun İngilizce bildiği halde her ortamda İspanyolca konuşması, Afgan şoför Afi’nin her göründüğü anda çalan oryantal müzik bu genelleştirme tavrını karikatüze ediyor. Hollywood’dan fırlamış, sıradan bir aksiyon filminde varolması gereken bütün klişe karakterler gözler önüne seriliyor Domino’da. Tecrübeli bir sinema izleyicisini güldürüp,“nasıl olur da Domino’yu böyle lanse ederler, niye Afi çıktığında sürekli bu egzotik müzik çalıyor, ne kadar oryantalist bir film bu” dedirtebilecek bu vaziyet, aslında bizlere sadece tek bir şey söyleyebilmek için böyle bir zahmete giriyor: hiç tanımadığımız bir insanın hayatını izlemek isterken beraberimizde getirdiğimiz beklentiler de onun gerçek kimliğini bir anlamda çarpıtmıyor mu zaten? İçin için görmek istediğimiz aykırı Domino da aslında Keira Knightley’in bedeninde cisim bulan bu seksi ve asi kadın değil mi? O zaman gerçekte yaşanmış ve bitmiş bir hayatı izlemenin anlamı ne? Bütün bu tartışmaları bırakalım ve kendimizi aksiyonun akışına bırakalım. Domino da hayalinde sadece böyle şiddet dolu, aykırı ve kurgusal karakterlerle dolu bir hayat yaşamış olmayı diliyordu belki de. |
|
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Eğer yeni bir yaklaşım, farklı bir üslup sergilenmeyecekse bir sanat eserini tekrarlamanın anlamı var mıdır? Öteden beri; sanatta yineleme nefret, sanatta yenileme/yenilenme saygı uyandırmaktadır. İnsanoğlu daha iyisini yapamayacaksa piramitleri yeniden inşa etmesinin ne kadar anlamı var ise karşımızdaki Poseidon'dan Kaçış’ın da o kadarcık anlamı var. 1972 tarihli Poseidon Macerası’nın kült mertebesine ulaşmasını sağlayan benzemezliğidir. Poseidon’dan Kaçış ise, niye çekildiği gün gibi aşikâr olan ticari bir tuzak.
Ama hakkını vermek gerekir ki; bu ticari tuzak son derece dahice hazırlanmış. Tanıtım fragmanlarının başarısına ek olarak, dağıtım ağının elini kuvvetlendirecek çeşitli kozlar da (güzel kız ve erkek oyuncular, popüler Hollywood oyuncuları, usta bir yönetmen) göz doldurmayı başarıyor. Josh Lucas’ın giderek parlayan erkek yıldız statüsünden ilk birkaç dakika içinde yararlanılmış. Russell ve Dreyfuss’un oyunculukları namına bir şey söylemek güç. ![]() Wolfgang Petersen; dalgaları, denizi ve okyanusu bir karaktere büründüren filmler çekmiş bir yönetmen. Yine üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Poseidon’dan Kaçış; Kusursuz Fırtına’yı anımsatan, derinlikten kaynaklanan tehdidi görsel açıdan mükemmele yakın yansıtmayı başaran bir film. Dalgaların yarattığı dehşet ortamının, senaryonun karakter gelişimlerini örtbas etmekte kullanılmış olması şaşırtıcı değil. Yerlerde sürünen dramatik çatının son yıllarda en çok öne çıkan senaristlerden, ödül canavarı Akiva Goldsman’ın gelmiş olması üzücü. Tüm film; Nelson’ın ve Ramsey’in yarım kalan hikayelerini merak etmekle geçiyor. Özünde, bir karakter diye nitelenebilecek sadece Nelson ve Ramsey var. Geriye kalan karakterlerin, Dylan dahil, hiçbir hikayesi yok. Kişisel özelikleri belirgin değil. Ama Dylan’ın, cana yakın gelen, hınzır bir delikanlı olduğunu ve özdeşleşilmesinin kolay olduğunu da ekleyelim. ![]() Bir yönetmenin sevdiği yönetmenlerin, en sevdiği filmini yeniden çekmesi; Van Sant’ın Sapık'ı, Jackson’ın King Kong’u örnek verilebilir, büyük çoğunlukla bir adım geriden başlar. Yeniden çevrim açısından bakıldığında; Poseidon’dan Kaçış’ın tek özelliği teknolojik yenilikleri kullanışı ama felaketi aktarış biçimi açısından seneler öncesinin Titanik’inin bile daha etkileyici olduğunu hatırlatmak isterim. Poseidon’dan Kaçış’ta ilk filmin Hıristiyanlığı ön plana çıkaran ayrıntısı bile değiştirilmemiş. Belki, kendi canını kurtarmak için masum birini ölüme gönderen mimar tipi benzeri ayrıntılar var ama günümüz sinemasını hesaba kattığımızda, bu tip yaklaşımların yenilik içerdiğini söylemek çok güç. Sonuçta usta bir yönetmenden güçsüz bir yeniden çevrim izlemiş olduk. Poseidon Macerası’nı yeniden çekerek tamamen ticari bir eğilim güdüldüğü de ortaya çıktı. Bütün gözde Hollywood oyuncularına rağmen berbat bir senaryonun kurbanı olan, klişelerle dolu (iki dakika yerinde durmayan, sahte-gerilim yaratıcısı Conor tiplemesi, alkolik kumarbaz), öte yandan heyecanlı bir macera filmi Poseidon’dan Kaçış. Kuzey Amerika gişesini hedefleyen sıradan bir yeniden çevrim olmasına rağmen Amerika dışında daha çok tutulması muhtemel. Görsel şovları, ünlü isimleri ve güzel kızlarıyla küçük bir yanılsama yaratması muhtemel. Yinede başı belli, sonu belli, ticari bir tuzak. İkaz etmedi demeyin… |
|
|
|