![]() |
|
|
|
#21 (permalink) |
|
Edward Norton, Paul Giamatti ve Jessica Biel'in yer aldığı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken "Sihirbaz", 19. yüzyıl sonunda Viyana'da geçen sürükleyici bir iktidar ve aşk hikâyesini konu alıyor. Yönetmen Neil Burger, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu hikâyeye yaklaşımıyla, filmini hayallerin ve gizemin meskeni haline getirmeyi amaçladığını söylüyor.
![]() "Sihirbaz" bizi 19. yüzyıl sonu Viyanası'na götürüyor. Filmde, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir dünyada, bir sihirbaz ve bir polis müfettişinin, gerçekliğin bittiği ve sihrin başladığı yerde kaderlerine meydan okumalarını izliyoruz... Bu esnada, iktidar ve yolsuzluk, aşk ve sadakat, uyanıklık ve cinnet ve eninde sonunda, hayat ve ölüm arasındaki ince çizgi netliğini kaybetmesine tanıklık ediyoruz. ![]() Çarpıcı oyuncu kadrosu ve sürükleyici bir hikâye... Doğaüstü bir gizemle, aşk, politika ve sihri birleştiren "Sihirbaz"da iki önemli oyuncu, Edward Norton ve Paul Giamatti fikir savaşının ortasında birbirini kışkırtan iki adam olarak başrolü paylaşıyorlar. Norton, huşu içindeki seyircilerin önünde doğanın kanunlarını kendi iradesiyle dize getiren Eisenheim isimli gizemli bir sahne sihirbazını canlandırıyor. Yardımcı oyuncu Giamatti, sihre yer olmayan düzenli dünyasında kendini kanun bekçisi olarak gören, Viyana'nın kurnaz Baş Müfettişi Uhl karakterini oynuyor. Güzel yıldız Jessica Biel ise, kendisinin sahip olduğu esrarengiz sır perdelerini aralamaya tehlikeleri göze alarak çok yaklaşan Eisenheim'la karşılaştığında, geleceğinin amansız bir şekilde değiştiğini farkeden alımlı ve gizemli Sophie von Teschen rolünde yer alıyor. Eisenheim, Viyana'da muazzam sihirbazlıklarını sergilemeye başladığında, kendisinin dünya dışı güçlere sahip olduğu yolunda dedikodular insanlar arasında yayılmaya başlar. Hatta bu durum, Avrupa'nın en güçlü ve pragmatik adamı olan Prens Leopold'un (Rufus Sewell) kulağına kadar gider. Sihirbazlık denen şeyin aslında sahtekârlıktan başka bir şey olmadığına inanan Leopold, tüm foyasını ortaya çıkartmak için Eisenheim'ın gösterilerinden birine katılmaya karar verir. Nitekim, Prens'in güzel nişanlısı Sophie von Teschen, sahnedeki sihirbaza yardımcı olurken, Eisenheim ve Sophie birbirlerini çocukluktan tanıdıklarını fark ederler ve böylece sönmüş bir aşk yeniden alev alır. Eisenheim ve Leopold, Sophie'nin aşkını kazanmak için yarışırken, her ikisinin de ona sevgisini ispat etmek için her şeyi yapabilecekleri gayet aşikâr bir hal alır. Bu gizli aşk devam ederken, Leonard, Eisenheim'in halk arasındaki ününün giderek artmış olmasına rağmen, sihirbazın foyasını ortaya çıkartmak için Uhl'a görev vermiştir. Uhl, bildiğinden şaşmaz bir şekilde bu adamı ve arkasındaki hilekarlığı araştırmaya koyulmuşken, Eisenheim ise, o güne kadar yapılmamış en iyi gösterisini sergilemek için çalışmalarına devam eder. ![]() Pulitzer Ödüllü hikâyeden beyazperdeye... "Sihirbaz", Pulitzer Ödüllü yazar Steven Millhause'in 'Sihirbaz Eisenheim' isimli öyküsünden yola çıkarak yapılmış bir film. Neil Burger, Steven Millhause'in 'The Barnum Museum' kitabında yayınlanan öyküsünü ilk okuduğunda çok etkilenmiş; fakat öyküyü bir filme nasıl dönüştürmesi gerektiğinden pek emin değilmiş. Ancak bu kararsızlığı, fikrini yapımcılar Brian Koppelman ve David Levien ile paylaşıp onların da hikâyeyi sevdiklerini öğrendiğinde, küçük bir blöf yapmasına engel olmamış: "Onlara her zaman film yapmak istediğim bir hikâyeden bahsetmeye çalışıyordum ki her ikisi de sözümü 'yoksa bu Sihirbaz Eisenheim mı?' sorusunu sorarak kestiler. Öyküyü çok iyi biliyorlardı ve bunu beyazperdeye nasıl aktaracaklarından emin olmadıklarını itiraf etmişlerdi. Bir şekilde blöf yaptım ve onlara bunun nasıl yapılacağını bildiğimi söyledim." Koppelman ve Levien daha sonra öykünün haklarına sahip olmak için işe koyulmuşlar. David Levien bu süreci şöyle özetliyor: "Öykünün haklarını alabileceğimizi öğrendiğimizde çok sevinmiştik fakat kaybedilecek hiç zaman yoktu. Neil'i aradık ve ona bir iyi bir de kötü haberimiz olduğunu söyledik; iyi haber öykünün haklarını aldığımızdı ve kötü haberse senaryonun altı ay içerisinde yazılması gerektiğiydi." Yönetmen Burger için zor olan, öyküde güzel ve gizemli olanı korumak ve aynı zamanda dramatik bir bağlam yaratmak olmuş. Bu amacına ulaşabilmek için, hikâyede yeni karakterler yaratma yoluna gitmiş Burger: Prens Leopold ve nişanlısı Sophie von Teschen ?ve orijinal hikâyede birkaç yerde bahsi geçen müfettiş Uhl'un rolünü oldukça genişletmiş. Burger hikâyeye yaptığı müdahalelere dair şunları söylüyor: "Sorun şuydu: Esrarengiz ve anlaşılması güç bir adam olan Eisenheim'ın hikâyesini nasıl anlatacaksınız? Hiçbir sır vermeden onun kafasının içine nasıl gireceksiniz? Bu soruların cevabını ararken, hikâyeyi Müfettiş Uhl'un bakış açısından anlatmaya karar verdim. Gördüğümüz her şey, Uhl'un şahit olduğu ya da ajanlarının anlattıklarından ibaret. Diğer zamanlarda, hikâye varsayımlara dayanıyor, yani olacak şeyleri düşünmesi ve aslında doğru olmayan şeyler... Fakat yine de anlatılanlar hep onun bakış açısından aktarılıyor. Müfettiş bir sonuca varmaya çalışırken, aslında bir efsane yaratıyor. Bu hikâyenin anlatımı kurnazca olmakla beraber, detaylı bir organizasyon prensibi içerisinde aktarılıyor." ![]() Hayallerin ve gizemin meskeni... Yönetmen Neil Burger filmin çetrefil olay örgüsünü oluşturabilmek için, sihir hakkındaki kapsamlı araştırmalarıyla beraber, olayın geçtiği mekânı, yani yüzyıl sonu Viyanası'nı da tam anlamıyla incelemiş: "Zamanın ayrılıkçı hareketi Hapsburgler'in yanı sıra, hem sihirbazların kendileri hem de sosyal dünyaları hakkında elime geçen hemen her şeyi okudum. Filmdeki sihirbazlık sahnelerinin tümü, zamanında yapılan gerçek sihirbazlıklara ve yarattığım karakterler de gerçek kişilere dayanmaktadır. Her şeyin inanılabilir, mümkün ve hilesiz olmasını istedim; çünkü hikâyenin kendisi gerçekliği ve sihri nasıl algıladığımızı inceliyor ve bu iki kavram arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Eğer bazı kati öğeleri abartmak, fantezileştirmek ya da esrarengizleştirmek niyetindeyseniz, bunun zamanında sağlam temellere dayandığından emin olmalısınız." Filmde, Sihirbaz Eisenheim'in gösterileri izleyicilerin doğal karşıladığı her şeyi sorguluyor; sihirbazlıkları doğanın ve evrenin kanunlarını altüst ediyor. Neil Burger, bunun filme nasıl yansıdığı konusunda görüşlerini şöyle ifade ediyor: "Açıklanamayacak, kavranamayacak ve her şey hakkındaki algılarınızı değiştirecek olaylarla karşı karşıya kaldığınızdaki an çok ilgimi çekiyor. Bu durumda, 'Sihirbaz'daki sihir, 'bunu nasıl başardı' sorusuyla ilgili değil, daha çok hiçbir şeyin göründüğü gibi olmamasıyla ilgili." Yönetmen Burger'in filmdeki ana niyeti mekânı zamanına uygun bir şekilde oluşturmak; ancak konuyu dönemsiz bir bakışla vermek olmuş. Bunu şöyle açıklıyor: "Döneme bağlı kalmayı istedim fakat tabii ki de kölesi olmayacaktım. Bu hikâye zamanın ahlâk ve gelenekleri hakkında değil; aksine, iktidar, algı, gerçeklik ve sihir hakkındaki konuları daha da genişletmeye çabalıyor." Burger filmle ilgili sözlerini şöyle sürdürüyor, "Öyküde şöyle bir ifade var, 'Sihirbazlık hileleri gibi, hikâyeler de, tarih bizim hayallerimize kifayetsiz kaldığı için yaratılmıştır.' Bu, genelde sinemanın sanat boyutunu ve özelde "Sihirbaz"ı anlatan bir cümle. Benim amacım, bu filmi hayallerin ve gizemin meskeni haline getirmekti." Henüz kariyerinin başında yer alan yönetmenin bu hedeflerine ulaşıp ulaşmadığını görmek için, zengin bir oyuncu kadrosunu karşımıza getiren "Sihirbaz"ı izlemek gerekiyor... |
|
|
|
|
|
|
#23 (permalink) |
|
"Orman Çetesi" ("Over the Hedge"), filmle aynı adı taşıyan ve 1995'ten beri yayınlanan bir çizgi bant dizisine dayanıyor. Ormanlarının bir bölümü insanlar tarafından işgal edilince hayat kaynakları kurumaya başlayan bir grup hayvanın insanların dünyasını keşfe çıkmalarını konu alan film, çevre sorunlarına duyarlı yaklaşımıyla yetişkinlere de hitap ediyor.
![]() "Orman Çetesi"nin beyazperde macerası, Michael Fry'ın yazdığı, T. Lewis'in resimlediği, filmin orijinal ismiyle aynı adı taşıyan 'Over the Hedge' adlı çizgi roman bantlarına dayanıyor. Bu bantlar, ilk yayınlandığı 1995 haziranından bu yana insanoğlunun zaaflarıyla yanlış düşüncelerini hayvanların iğneleyici gözlemleriyle gözler önüne seriyor. Hal böyle olunca, çizgi bantların beyazperde versiyonu da çevre sorunlarına ve sosyal konulara duyarlı, çocuklar kadar yetişkinlere de hitap edecek bir yapıda olmuş. "Orman Çetesi"nin yönetmenlerinden Tim Johnson bu çizgi bantlarla ilgili görüşlerini şöyle ifade ediyor: "Okuyucunun büyük ilgi gösterdiği çizgi bantların esin kaynağı, büyük kentlerin çevresini saran banliyö veya uydukent tabir ettiğimiz konut alanlarındaki yaşantının eğlenceli bir yansımasıdır. Evlerimizin arka bahçesinde gözümüze ilişen hayvanların perspektifinden anlatılır. Dünya üzerindeki en tuhaf hayvan olarak nitelenen insanoğlu hakkında ilginç ve esprili gözlemlerle yorumlara yer verilir."Yalnız film bizi, çizgi bant dizisinin başladığı noktanın öncesine götürüyor. Çizgi bant dizisinde kaplumbağa Verne ile rakun RJ arasındaki sıradışı dostluktan söz edilirken film, onların ilk kez nerede ve nasıl tanıştığını keşfetmeye çalışıyor. ![]() "Orman Çetesi", ilkbaharın geldiği, hayvanların kış uykusundnan henüz uyandığı bir zamanda başlıyor. Kaplumbağa Verne ve arkadaşları, uyandıklarında doğal yaşam alanları olan ormanın ortasına yüksek ve yeşil bir çit yapıldığını görür. Ne olup bittiğini anlamaya çalıştıkları sırada ortaya fırsatçı rakun RJ çıkar. Yeşil çitin ötesindeki dünyanın "iyi ve kaliteli hayata açılan kapı" olduğunu söyler. Güzel konuşmasını bilen karizmatik rakun RJ'ye kuşkuyla bakan ve biraz da kıskanan ihtiyatlı kaplumbağa Verne ise, çitin bu tarafında kalarak ailesinin güvenliğini korumaktan yanadır. Ancak RJ çitin öbür tarafına mutlaka geçilmesi konusunda ısrarcıdır. Korkacak bir durum olmadığını; aşırı hoşgörülü insan komşularından büyük kazançlar elde edebileceklerini söyleyerek hayvan dostlarını ikna etmeye çalışır. Aslında bu kadar ısrarcı davranmasının kendince başka sebepleri vardır ama ormanın diğer sakinleri, RJ'nin planlarından habersiz onun aklına uyarlar ve insanların dünyasına doğru maceralı bir yolculuğa çıkarlar. ![]() İsterseniz gelin, bu zorlu ama bir o kadar da eğlenceli yolculuğa çıkan ekibin önde gelen üyelerini tanıyalım: Girişimci ruhlu rakun RJ rolünde Bruce Willis Filmde banliyö ortamının asfalt döşeli yollarına gelen hayvanlar sadece hayatta kalmayı değil, orada büyüyüp serpilmeyi de öğrenmek zorundadırlar. Kente gelince amaçlarını kaybetmişlerdir. Onlara yeniden amaç kazandırmanın yolunu RJ adlı girişimci bir rakun bulacaktır. Filmde girişimçi ruhlu rakun RJ karakterinin seslendirmesini Bruce Willis üstleniyor. Ünlü aktör sesini verdiği karakterin özellikleri konusunda şunları söylüyor: "Kısmen hırsız, kısmen seyyar satıcı/pazarlamacı ruhu taşıyan büyüleyici serserinin teki. Kendimi RJ moduna hazırlamak son derece keyifli oldu. Kurnaz mı kurnaz bir rakun o. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, beni üne kavuşturan TV 'Moonlighting'ta canlandırdığım David Addison karakterinin hayvanlar dünyasındaki eşdeğeri diyebilirim, son derece zeki. Ama bu karakterin en cazip yönünün kendi kırılganlıklarını gösterdiği zamanlar olduğunu düşünüyorum. Aslında hayvan aileleri arasında yaşayan ve onların bir parçası olmak isteyen yapayalnız küçük bir rakun. Ancak benliğindeki üçkağıtçı yönü daha farklı şeylere ihtiyaç duyuyor. Zaten filmdeki komedi unsuru da, RJ'nin içine düştüğü zor durumlar ve çelişkilerden kaynaklanıyor. Bu filmde çocukların ilgi duyacağı detaylar olmakla birlikte asıl esprilerin yetişkinlere yönelik olduğunu düşünüyorum. Aşırı tüketim kavramına güçlü bir vurgu yaparken insan davranışlarına ayna tutma işlevini görüyor." Tedbirli ve ihtiyatlı su kaplumbağası Verne rolünde Garry Shandling Filmde, masum hayvanlar grubunun lideri, Verne adlı bir su kaplumbağası. Seslendirmesini Garry Shandling'in yaptığı Verne karakteri, oldukça tedbirli ve ihtiyatlı birisi. Değişim ve yenilenme gibi kavramlardan korku duyuyor. Orman arkadaşlarıyla beraber çitin öbür tarafına yaptığı ilk keşif yolculuğunda feci sonuçlarla karşılaşır. Hatta canını zor kurtarmış halde geri döner. Banliyö kasabasında tehlikeden başka bir şey görememiştir. Bu yüzden de çiti yeniden aşmayı hiç istemez. Ancak RJ'nin başka planları vardır. Kızgın ayıya vagon dolusu yiyeceği toplamak için hayvanların yardımına ihtiyaç duymaktadır. Bundan sonrasını su kaplumbağası Verne karakterine sesini veren Garry Shandling'den dinleyelim: "Verne, ailesini RJ adlı geveze rakundan korumaya çalışmaktadır. Durduk yerde ortaya çıkan ve yönetimi ele alan bu rakun hakkında kötü duygular besler. Bunda da haksız değildir. Ne zaman onu görse kuyruğunun diken diken olduğunu hissetmektedir. Yıllara dayalı engin tecrübesi göstermiştir ki, RJ'nin söylediği her söz onun kuyruğunun diken diken olmasına yol açmaktadır. Hayvanlar grubunun en yaşlısı ve en bilgesi olan Verne, kendi içgüdülerine güvenmeyi öğrenmiştir. Sesimi verdiğim bu kaplumbağanın tam yaşını bilmiyorum ama 120 yaşında olduğunu tahmin ediyorum. Uzun hayat tecrübesiyle RJ'nin yaratacağı tehlikeyi önceden hisseder." ![]() Hiperaktif sincap Hammy rolünde Steve Carell Grubun en ihtiyatlı üyesi Verne ise, en güvenilir olanı hiperaktif bir sincap olan Hammy. Adeta ışık hızında hareket eden Hammy, hiçbir açıdan Verne'ye benzemez. Sevgi dolu kocaman bir kalbi vardır. Bu yüzden de aralarına yeni katılan RJ'yi sevgiyle kucaklayarak kabullenir. Hiperaktif sincap Hammy'nin seslendirmesini üstlenen ünlü komedyen Steve Carell, bu karakterin özellikleri konusunda şunları söylüyor: "Arkadaşlarına karşı olağanüstü sadık kişiliği vardır. Aynı zamanda sevecen ve merhametlidir. Kısacası çok tatlı bir sincaptır. Ancak tedbirli ve dikkatli olmak gibi kavramlardan haberi yoktur. Gördüğü her şeye çok kısa sürede bağlanır. Yiyecek veya arkadaş olsun bu hiç değişmez. Hayatın sunduğu güzelliklerin farkındadır ki, bence onun en iyi yanlarından birisi bu özelliğidir. Hayatı yüzde 100, hatta yüzde 1000 oranında dolu dolu yaşamaktan yanadır." Karamsar kokarca Stella rolünde Wanda Sykes Filmde, Hammy'nin tatlı iyimserliğine zıtlık oluşturan karakter ise, hayattan pis kokular alan kokarca Stella. Stella karakterinin seslendirmesini yapan Wanda Sykes, bu karakterin hayata bakışını anlayabildiğini ifade ederek şunları söylüyor: "Stella her zaman asık suratlı ve sinirlidir. Her zaman pis kokan bir hayvan olsanız siz de öyle yapmaz mıydınız? Ancak Stella kendi pozisyonunun da farkındadır. 'Ben bir kokarcayım. Bu durumla başa çıkmak benim sorunumdur. İnsanlar beni görünce kaçıyorlar. Bu benim hayatım ve hep böyle olacak. Pis koktuğumu biliyorum. Karamsar olmak en doğal hakkımdır' diyecek kadar gerçekçidir. Böyle bir konumda olan bir hayvanın pozitif düşünmesini bekleyemeyiz." Kendini beğenmiş ev kedisi Tiger rolünde Omid Djalili Stella'nın 'Tiger' ('Kaplan' dediği ev kedisinin tam adı Prens Tigerius Mahmoud Shabazz'dır. Çok iyi beslenmiş şımarık bir İran kedisi olan Tiger'a sesini veren aktör/komedyen Omid Djalili, bu karakter hakkındaki düşüncelerini şu sözlerle dile getiriyor: "Kendini beğenmiş bir İran kedisidir. Stella'yı ilk gördüğünde onu pis bir sokak kedisi sanır. Buna rağmen ikisi arasında çekim gücü oluştuğunu görürüz. Tiger onun bir kokarca olduğunu öğrendikten sonra da bu durum devam eder. Stella hayatının erkeğini bulduğunu düşünmektedir. Hayatında ilk kez olarak onu kaybetmeyi istemez. Öte yandan Tiger da bir kokarcaya aşık olmuştur. Ancak bu umurunda değildir, çünkü burun yapısı nedeniyle zaten koku alamamaktadır." ![]() |
|
|
|
|
|
|
#24 (permalink) |
|
Bir süredir beyazperdede uzan olan Demi Moore'un başrolde yer aldığı "Alacakaranlık", oğlunun ölümünün ardından içine düştüğü bunalımı, uzak bir sahil kasabasında, gözlerden uzak bir ev kiralayarak atmaya çalışan başarılı bir yazarın burada yaşadığı kâbus dolu olayları konu alıyor. Filmin olay örgüsü ağır aksak işlese de mekânları ve yarattığı atmosfere görmeye değer.
![]() "Alacakaranlık", oğlunun ölümünün ardından yaşamı yarı karanlıkta kalan, başarılı ve esrarengiz yazar Rachel Carlson'ın öyküsüyle karşımıza çıkıyor. Hayatı yedi yaşındaki oğlu Thomas'ın evlerinin önündeki kanalda boğulmasıyla altüst olan Rachel, bir yıl sonra, milyarlarca dolarlık ön ödemeye rağmen hâlâ içine girdiği yazma bunalımından çıkamamıştır ve evliliği de parçalanmak üzeredir. En yakın arkadaşı, Rachel'in yaralarını sarması ve tekrar yazmaya başlayabilmesi için İskoçya kıyılarında, gözlerden uzak, sakin bir balıkçı kasabası olan Ingonish Cove'da ona deniz fenerine bakan bir sayfiye evi kiralar. Ancak kâbusları, bu sessiz ve sakin balıkçı kasabasında da onun peşini bırakmayacak, hayatı ve akıl sağlığı tehlikeye düşecektir. ![]() Mekânlarının güzelliğiyle öne çıkan bir film Craig Rosenberg'in yazıp yönettiği, Demi Moore'un başrolü oynadığı film, senaryosunda aksamalar olsa da, yarattığı atmosferle ayakta kalmaya çalışan bir yapım. Bunda, filmin çekildiği mekânın büyüleyici güzelliği ve tekinsizliğinin de büyük payı var. Avustralya doğumlu yazar ve yönetmen Craig Rosenberg, filmin çekimleri için farklı yerleri araştırmış olduklarını söyledi: "Bu hikâyenin konusunda kendine özgü ve özel yerlere gereksinimimiz vardı çünkü fenerin filmimizde çok önemli bir yeri var ve dolayısıyla fenere yakın ve bizim için uygun olan yerlere de ihtiyacımız vardı. Bütün bunları birleştirince, her şeyden önce soğuk güzelliği olan bir yer arıyorduk, yani işimiz zordu" Rosenberg, aradağı katı güzelliği uzakta Gallerin en kuzey ucundaki Ynys Llandwynn adasında bulunan Anglesey sahilinde bulmuş. Bu uzaktaki bölge vahşi, doğal güzelliği bozulmamış, geniş ve açık sahiliyle, engebeli ve haşin arazisiyle dikkat çekiyor. Fakat en önemlisi fenerin adaya mükemmel görsellik veriyor olması. Filmin başrol oyuncusu Demi Moore zorlu çekim süreciyle ilgili şunları söylüyor: "Meydan okuduğumuz soğuk hava ve yağmur değildi aslında, rüzgâr çok güçlüydü ve hiç ara vermiyordu. Ama bunlar orada yaşayanlar için her günkü ortamdı. Çekim yaptığımız bütün bölge çok güzeldi ve bu çekimlere çok iyi yansıdı." Angus karakterini canlandıran aktör Hans Matheson hava koşullarını içtenlikle benimsediğini belirtiyor: "Ailem İskoçyalı, bu hava bana ilham veriyor ve kalbimi yumuşatıyor." ![]() Craig Rosenberg, "Alacakaranlık"ı senaryosunu beş sene önce yazmış olsa da, araya başka projeler girdiği için bugüne kadar beklemek zorunda kalmış. Hayalet ve gerilim hikâyelerine çok düşkün olduğunu söyleyen yönetmenin en çok etkilendiği filmler arasında "The Wicker Man" başı çekiyor. Birinin ıssız bir kasabaya seyahat etmesi ve orda bütün korku ve paranoyalarının su yüzüne çıkması fikrini çok sevdiğini söyledi ve "Alacakaranlık"ın da bu fikre dayandığını söylüyor. Craig Rosenberg, Demi Moore'un filmin başrolü için ideal isim olduğunu düşünmüş. Çünkü o, Hollywood'un yaşantısından kaçabilmek için üç kızını Idaho'da yetiştirmekteydi: "Kendini çocuklarına adamıştı ve bu çok ilginçti çünkü "Alacakaranlık"ta bir anneyi oynuyor ve anne ile çocuğun ilişkisi hikâyemizin başlıca parçasını oluşturuyor. "G. I. Jane" ve "Charlie's Angels" gibi bazı filmlerinde güçlü karakterleri canlandırmışken; "Ghost" gibi filmlerde kolay incinebilir ve savunmasız karakterleri de canlandırdı. "Alacakaranlık"taki karakteri bütün bu özellikleri taşıyor." Çekimlerden önce provalar Filmin Galler'deki çekimleri başlamadan önce yönetmen Craig Rosenberg, Eylül ayının başlarında London's Ealing Studio'larında bir hafta boyunca oyuncularla provalar yapmış. "Provalarda birlikte zaman geçirmek gerçekten çok önemli" diye açıklıyor aktör Hans Matheson, "Karşılıklı oynadığınızda aradaki bariyerleri kırmanız gerekir ve bu bazen çok uzun zaman alır. Oynarken birbirinize karşı açık olmanız -ki bu aşk sahneleri için çok önemli-, karşınızdakine nasıl baktığınızı kontrol etmeniz gerekir. Demi çok verici ve acayip akıllı bir insan, ne istediğini biliyor ve bunları Rachel karakterine çok iyi yansıtıyor. Karakterin neler hissedebileceğini çok iyi biliyor." İskoç asıllı oyuncu sözlerini şöyle sürdürüyor: "Çekimlerin yapıldığı Anglesey, Kuzey Galler ve Ynys Llandwynn adasındaki atmosfer ve mekânlar nefes kesici ve bozulmamış doğal güzelliği var. Adanın engin ve geniş sahili, sahildeki fener, çekim yapılan kilit noktalardaki zorluklar değildi tek meydan okuduğumuz" diye anlatıyor Hans Matheson, "Ata binmeyi seviyorum, daha önce de birçok defa bindim, bu yüzden korkmadım ama kendimi iyi bir binici olarak nitelendiremem. Sahilde Demi'yle ata bindiğimiz sahneler, sonuçta benim için acı veren bir deneyimdi! Ama aynı zamanda çok eğlenceliydi çünkü sahil enfesti, çok güzel bir günbatımı vardı ve bu anlar her türlü zahmete değer. Kaç kişinin sahilde Demi Moore'la ata binme şansı olabilir ki?!"</I> ![]() Kasaba Kuzey Galler'de bulunuyordu, Finlay'in kulübesi ve fener Cornwall'de, önemli bir bölümün geçtiği Rachel'in evine ise İskoçya ev sahipliği yapıyordu. Daha iyi verim alabilmek için, iç ve dış çekimlerin görsel olarak daha iyi resim verdiği Londra'nın ünlü semti Primrose Hill'de bulunan kanalın ordaki eve tekrar kuruldu. Boğulma sahnesi ise Regent's Park Canal'da çekildi. Filme özel bir hava katan oyunculardan biri de Rachel'ın oğlunu canlandıran genç aktör Beans Balawi. Yeni bir keşif olan Balawi "Alacakranlık"taki deneyimlerini şöyle anlatıyor: "Suyun içindeki sahnelerimizi, dublörlerimiz Lee ve Jamie ile çalışıyorduk. Havuzda ve su altında çalışmalar yaptık. Bunları yaparken de o komik gözlükleri takmam gerekiyordu. Regent's Park Canal'daki çekimleri için dublörün Demi ile bana yardım edebilmesi ve koruyabilmesi için suyun altında olması gerekiyordu çünkü Demi'nin beni sudan çıkarması gerekiyordu ama ben de epey ağırdım. Kıyafetlerimin altına dalgıç giysisi giymem gerekmişti ve ellerimde de ısınmak için çay poşetleri gibi olan torbalardan vardı ve sahne çok zordu, Demi beni o şekilde kanalda bulduğunda inanılmaz bir çığlık attı, sanırım komşular gerçekten birinin boğulduğunu zannettiler!" |
|
|
|
|
|
|
#25 (permalink) |
|
"Kanlı Pazar"la tanıdığımız Paul Greengrass'ın imzasını taşıyan "Uçuş 93", 11 Eylül günü yaşananlarla ilgili ilk uzun metrajlı, kurmaca film olma özelliği taşıyor. 11 Eylül'de kaçırılan dört uçak arasında hedefini bulamayan tek uçak olan 'United 93'de yaşananları perdeye aktarmak gibi zor bir işin altına giren film, uzun ve zorlu bir araştırma sürecine dayanıyor.
![]() Paul Greengrass'ın yönetmenliğini üstlendiği "Uçuş 93", Amerikan topraklarında bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük terörist saldırının yaşandığı 11 Eylül 2001 günü kaçırılan dördüncü uçak olan United Airlines havacılık şirketinin 93 sefer sayılı uçağında yolcuların, mürettebatın ve uçuş kontrolörlerinin yaşadığı korku ve dehşet ortamının öyküsünü konu alıyor. Yönetmen koltuğunda Greengrass gibi bir isim olunca, 11 eylül günü yaşananlarla ilgili ilk kurmaca film olan "Uçuş 93"le ilgili beklentilerimiz de farklılaşıyor. Ne de olsa karşımızda "Bloody Sunday" ve "Ornagh"da Kuzey İrlanda'daki terörizmin etkilerini; "The Murder of Stephen Lawrence"da ırkçı şiddet olgusunu; "Resurrected"da terk edilmiş bir askerin öyküsünü işlemiş, politik konuları kendi merceğinden geçirerek karşımıza getirme konusunda maharetini göstermiş bir yönetmen var. Ancak bu filmde, burada adını geçirdiğimiz filmlerindeki farklı üslup arayışından vazgeçmiş, "Medusa Darbesi"yle ("The Bourne Supremacy") giriş yaptığı Hollywood'un 'özdeşim'e dayanan anlatım anlayışını sahiplenmiş gibi gözüküyor.![]() Paul Greengrass, filmde tek bir uçuşun öyküsünü anlatırken, aslında 11 Eylül'de yaşananları keşfe çıkıyor. San Francisco'ya gitmek üzere havalanan Boeing 757 uçağında işadamları, öğrenciler, büyükanne ve büyükbabalar, evli çiftler ve uçuş mürettebatından oluşan sıradan insanlar rastgele bir araya gelmişlerdir. Uçağın havalanışından itibaren geçen 90 dakikalık süre içinde aşağıdaki dünya artık şiddet yüklü yepyeni bir dönemin kapısını aralamaktadır, dünyanın en güvenilir, refahın en yüksek olduğu ülkesi ABD bile terör saldırılarının hedefi olmuştur. Tabii, daha önce ne beyazperdede ne de başka bir ortamda temsil edilmemiş bir konuya el atınca, yapım ekibinin en büyük sıkıntısı, kimsenin tam olarak neler olduğunu bilemediği uçağın içinde yaşananlara dair, kabul edilebilir bir çerçeve oluştumak olmuş. Greengrass ve araştırmacılar ekibi, kafalarındaki en iyi sonuca ulaşmak için çok sayıda bilgi kaynağına başvurmuşlar. Uçaktaki 40 yolcu ve mürettebatın aileleriyle; 11 Eylül komisyonunun üyeleriyle, uçuş kontrolörleriyle, o günün olaylarında görev almış askeri ve sivil personelle saatler süren yüz yüze görüşmeler yapılmış. Ayrıca uçuş kayıtları, halka açık kayıtlar ve tarihi olgular dikkatle incelenmiş ve filmin temelinde bu kaynaklardan elde edilen bilgiler yer almış. Yönetmen Paul Greengrass, 11 Eylül günü havalandıktan sonra teröristler tarafından ele geçirilip tarlaya çakılan United 93 uçağıyla ilgili olarak şu yorumu yapıyor: "United 93 olayının belleklerimizde bu kadar güçlü yer etmesinin sebeplerinden birisi de, o gün o uçakta neler olduğunu tam olarak bilemeyişimizdir. Aramızda o günü düşündüğünde 'Nasıl olmalıydı?' veya 'Biz olsaydık nasıl tepki verirdik?' diye merak etmeyen var mıdır acaba?" ![]() Kabul edilebilir, inandırıcı bir gerçek... Filmin oyuncu kadrosunda çoğunlukla ismi duyulmamış yetenekli aktörlere görev verilmiş. Kendilerini ölüme götüren uçak yolculuğunu paylaşan sıradan insanları temsil eden bu aktörler, gerçek olgulara dayalı olan ve zekice yönetilen doğaçlama yöntemiyle oynamışlar ve bu sayede izleyicilerin onlarla kurduğu duygusal bağın daha derin olması hedeflenmiş. Aktörlerin yaptığı doğaçlamaların tamamı belirli parametreler içerisinde gerçekleştirilmiş. Bunlar arasında uçuşun yolcular açısından oldukça sıkıcı geçen ilk 46 dakikalık bölümü, uçağın ele geçirilişi, hava ile yer arasındaki haberleşmeler ve karakter tanımlamaları (örneğin lider kişilik veya takipçi kişilik) yer almış. Doğaçlama ve çekimler esnasında 91 dakikalık toplam uçuş süresi, aktörlerin oynayacağı karakterleri biçimlendirebilmesi için çok önemli bir çerçeve sağlamış. İki haftalık provalar sırasında sürekli yapılan tekrarlar ardından, Greengrass'ın "kabul edilebilir/inandırıcı gerçek" adını verdiği amacının hayata geçmeye başladığı görüldü. "Kabul edilebilir gerçek" kavramını Paul Greengrass şu sözlerle açıklıyor: "Bilinen olayları temel alarak doğaçlama yaptık. Bu süreçte yaptığımız tartışmalarda bu doğaçlamanın hangi ölçüde inanılır olduğu üzerinde durduk. Genç insanlar böyle bir durumda nasıl tepki verirdi? O uçaktaki daha yaşlı yolcuların vereceği tepki nasıl olurdu? Uçuş görevlilerinin vereceği tepki nasıl olabilirdi? Üzerinde tartıştığımız sorular bunlar oldu. Doğaçlama stilinde uygulanabilir bir çözüme varabilmek için elimizden geleni yaptık." ![]() 11 Eylül'ü beyazperdeye taşımak için doğru zaman geldi mi? Filmde, 11 Eylül'ün yepyeni bir dönem başlatan olaylarının öyküsünü anlatma isteğiyle dopdolu olan Greengrass'ın aklında tek bir soru varmış: "Böylesine acılı bir dönemi ekrana taşımak için en uygun zaman hangisidir?" O gün düşen uçaktaki 40 yolcu ve mürettebatın 100'den fazla aile üyesi ve arkadaşıyla söyleşiler yaparak bilgi toplayan Greengrass'a göre, böyle bir filmin çekilmesi için en doğru zaman, uçaktaki kurbanların ailelerinin hepsinin "Evet" diyeceği zamanmış ve bu ailelerin desteğini aldıktan sonra kolları sıvamış. Paul Greengrass, bu konudaki düşüncesini şu sözlerle açıklıyor: "Hollywood'da her türlü film yapılıyor. İnsanları oyalayıp dikkatini dağıtan, eğlendiren, güldüren, bizleri fantastik dünyalara götüren, aşkı anlamamızı sağlayan filmler yapıyoruz. Ancak bunların yanı sıra dünyamızın ne durumda olduğunu keşfe çıkan filmler için de yer olmalı. Unutmayalım ki, Hollywood'un bu tip filmler yapmakta da uzun ve onurlu bir tarihi vardır." "United 93"ün öyküsü üzerinde çalışırken Greengrass'ın gözönüne aldığı en önemli husus, uçaktaki yolcuların sadece yarım saatlik süre içinde, beş yıldan beri dünya gündemini meşgul eden terörizm gerçeğiyle bire bir tanışmış olması olmuş. Filmde anlattığı öyküye bu gerçeği tüm yönleriyle yansıttığını belirten Greengrass, yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: "Son beş yıldan beri global terörizm gerçeğiyle yüz yüze bulunuyoruz. Terörizme karşı verilecek en iyi cevabın ne olacağı, nasıl davranılması gerektiğini tartışıyoruz. Uçaktaki 40 yolcu bu gerçekle 30 dakika boyunca karşı karşıya kalmıştı. Onlar 11 Eylül sonrası dünyasını yakından gören ilk insanlardı. Oradaki 40 kişinin dışında tüm dünya olayları televizyon ekranlarından izledi. Neler olup bittiğini anlayabilmekte zorlandık. Oysa o anda uçakta bulunan yolcular, ne olup bittiğini çok iyi biliyorlardı. Korkunç ve ürkütücü bir karar vermek zorunda olduklarının farkındaydılar. Oturup hiçbir şey yapmadan her şeyin iyiye gideceğini mi ümit edeceğiz? Yoksa başımıza gelen felaketi durdurmak için bir şeyler mi yapacağız? Eğer bir şeyler yapacaksak ne yapabiliriz?" ![]() Greengrass sözlerini şöyle sürdürüyor: "Bana öyle geliyor ki, bugün de karşımızda iki seçenek var. Aynı tercihi bizler de yapmak durumundayız. 11 Eylül kabusundan bu yana değişen pek bir şey yok. O uçakta yaşananlara bakarsanız, ateşli bir tartışmanın süregelmekte olduğunu görürsünüz. Son derece zor koşullar altında gelişen acı verici bir tartışmadır bu? Uçaktaki yolcular bu tercihin ağırlığını yüklenip bir karar verdiler. Sonra da o kararın gereğini uyguladılar. Orada olup bitenlere baktığımızda olağanüstü cesaret, sabır ve dayanıklılık görüyoruz. O insanlar çok çok cesurdu. Ancak verdikleri kararda cesaretin yanısıra bilgelik de buluyoruz." Greengrass'ın bilinmeyenlerle dolu 'United 93' uçağında olanları ne kadar bilgelikle perdeye taşıdığını görmek için "Uçuş 93"ü izlemek gerekiyor. |
|
|
|
|
|
|
#26 (permalink) |
|
"Onlar", ama sadece korkutmaya odaklanan anlatım yapısıyla, amacını gizlemeyen, samimi bir film. Korku sinemasının trüklerinden yararlanan film, tehlikenin kaynağını uzun süre saklı tutarak izleyicinin ilgisini ayakta tutmaya çalışıyor.
![]() Belli başlı semboller, durumlar vardır ki, bu sembolleri (uyarıcıları?) görmekle, işitmekle birlikte derhal korkmaya, ürpermeye başlarız. Issız, ormanlık arazideki bir ev... Geceleyin, karanlık bir vakitte yağmur yağması... Sessizliği yırtan bir gürültü ya da telefonun çalması... Bir tür koşullanmışlıktır bu. Bu koşullanmışlığın kaynağını da çocukluğumuza götürebiliriz. İlk defa masallarla başlar korkunun sembollerinin zihnimizde oluşturulmaya başlanması. Pamuk Prenses üvey annesinin hizmetkârı tarafından tarafından 'ormanda' öldürülmeye çalışılır; Kırmızı Başlıklı Kız, kurt tarafından 'ormanda' takibe alınır. Bu ikisinin yanı sıra daha pek çok masalda 'orman' imgesi kullanılır. Orman tekinsizdir, her an tehlikeye açıktır, içinde birçok bilinmeyen barındırır. Hansel ve Gretel ise, ıssız bir yerdeki cadının evinde tutsak edilir. 'Güzel', 'Çirkin'in ıssız bir yerdeki evine gelin gider. 'Issız yer' imgesi ise kaçışsızlığı, kurtuluşu olmamayı ve yardım alamamayı vurgular. Yani masalların da gösterdiği gibi insan, çocukluğundan korku filme izleme çağına gelene kadar, 'korku'nın bazı kodlarıyla donanır. ![]() Korku filmleri de, bu noktadan sonra kendisine yönelen ?ve artık masallarla yetinmeyen- bir kitleyi devralır ve onlara yapılagelişle oluşmuş alttürlerinin ikonlarını benimsetmeye uğraşır. Özellikle edebiyattan beslenen Gotik korku filmlerinde bir uçurumun kenarında, Ortaçağ mimarisinin izlerini taşıyan bir şatoda geçen vahşi olaylara yer verilir, "Kuyu ve Sarkaç"da ("Pit and the Pendulum", 1961) olduğu gibi. Olaylardan çok görsel kodlar ve bunların uygulanışı önemlidir. "Texas Katliamı"nın ("Texas Chainsaw Massacre", 1974) gösterdiği üzere bir grup genç çölün ortasında bir arabanın içindeyse bilinmelidir ki, bir seri katilin delici aletleriyle hayatlarının son nefeslerini vermelerine az kalmıştır. Birkaç kişi, birçok odası bulunan büyük bir evde rastlantılar sonucu bir araya gelmişse 'lanetli ev' filmine hazırlıklı olmamız beklenmektedir, "Rose Red Konağı"nın bizden istediği gibi. Şehirden ormana, güvenlikten tehlikeye... "Onlar" ("Ils", 2006) da korku türünün kodlarını kullanan bir film. Amacı, görsel ikonları yerli yerinde kullanarak izleyiciyi germeye ve ürkütmeye çalışan bir 'atmosfer' sağlamak. Zaten "Onlar"da bir hikâyenin varlığından bahsetmek, filmi gereğinden fazla ciddiye almak anlamına gelebilir. Film, Lucas ve Clementine çiftinin evlerine dadananlar ?başka bir deyişle 'onlar'- tarafından saldırıya uğramasını görselleştiriyor. Clementine, filmin başında şehirde ders verdiği okuldan ayrılıp, sevgilisi Lucas'ın bulunduğu ormandaki evlerine doğru yol alıyor. Şehir görece güvenli bir alan, 'imdat' denildiği anda bu sese yanıt verebilecek insanların bulunduğu bir yer. Clementine'in gittiği yönde ise evlerin sayısı giderek azalıyor: şehirden ormana, güvenliğin olduğu mekândan tehlikeye bir yolculuk. Clementine eve varmadan önce arabasını geçirmek için bahçe kapısını açıyor ve ardından kapıyor. Yani tehlikenin eşiğinin aşıldığı vurgulanıyor: güvenli alan tamamen terk edilip tehlikeye kapı açılıyor. Lucas'la karşılaşma, akşam yemeği... Buraya kadar her şey yolunda. Fakat 'düzen' bozuluyor. İlk başta çiftin köpekleri havlıyor, yani tehlikenin yaklaşmış olduğu sezdiriliyor. Sonrasında da tehlikenin gelişi gerçekleşiyor. Filmin görsel kodlardan yararlanması bu noktadan sonra da devam ediyor. Kameranın önünden geçen belli belirsiz silüetler, ahizeden gelen garip sesler, alt kattan tıkırtıların gelmesi, elektriklerin gitmesi, sönen ışıklar... Bu noktada filmin bu kullandıklarının 'görsel kod' kisvesi altında 'klişe' olup olmadığı sorusu akla gelebilir. "Onlar" özelinde iki kavram arasında kesin bir ayrım yapmanın zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim görsel kod olarak nitelendirdiğim unsurların birçok kişi tarafından basmakalıp yöntemler olarak değerlendirilmesi de pekâlâ mümkün. Fakat olumsuz bir anlama sahip 'klişe' kelimesinin, "Onlar"ın 'görsel kod'larını tasvir ederken kullanmamam, filmin sağlam bir atmosfer oluşturmasında ve 'korkutma' konusunda samimi bir tavır benimsemesinde yatıyor. Film çıkışsızlığı, tecrit edilmişliği ağırlıklı olarak izleyicinin yerleşik algısındaki öğelere dayanarak sağlarken, izleyiciyi karakterle özdeşleştirmeyi amaçlayan öznel açıları da sıkça kullanıyor. İşte bunlar da filmin atmosferini kurmasına yarıyor. Filmin samimi tavrı ise sadece 'korkutmaya' odaklanması ile gerçekleşiyor. ![]() Katil kim? Film, oldukça sonlara doğru katili açıklıyor. Aslında korku filmlerinin ve içinde 'katil/cani' barından filmlerin temel izleği, katilin sonda açıklanması ve izleyicinin merak duygularının ayakta tutulmasıdır. Fakat "Onlar" katili açıklama işini filmin iyice sonlarında gerçekleştiriyor. Bu da, hem katilin/caninin neden katil/cani olduğu sorusunun görmezden gelinmesini -ve böylelikle bir alt metnin ve neden-sonuç ilişkisinin aranmamasını-, hem de filmin 'türü'nün uzunca bir süre muğlâk bırakılmasını, anlaşılmamasını sağlıyor. Film yalnızca, izleyiciyi korkutmakla ilgileniyor. Mesela, "Elm Sokağı" serisinde Freddy, söz konusu sokağa dönüp gençleri öldürmekle iştigal etmektedir, çünkü sokağın sakinleri kendisini diri diri yakmışlardır. Yani Freddy'nin cinayetlerinin arkasındaki neden bellidir, öç almak. Gerilim dozu yüksek bir film olan "Korku Burnu"nda ("Cape Fear", 1991) Max Cady, kendisini hapse attıran avukatı ve ailesini öldürmek niyetindedir. Yani bu tür filmlerde genellikle bir 'çünkü...' vardır. "Onlar"da ise bu tarz bir neden-sonuç ilişkisinin varlığından söz etmek mümkün değil, çünkü film bize katillerin sadece kim olduğunu söylemekle yetiniyor, onları tanıtmıyor ?ki istese, katillerin bulunduğu 'özel' durum nedeniyle bunu kolaylıkla yapabilir. Yani "Onlar", deus ex machina olarak, katilleri gökten zembille indiriyor ve düğümü bir anda çözüyor. Bu da, filmin bahsettiğim samimi tavrıyla alakalı olarak açıklanabilir. Çünkü film belirli bir düşünsel zemin hazırlamak değil de, izleyiciyi korkutmak ve onun duyularına hitap etmek üzerine bir yapı benimsemiş. Bunun sonucu olarak da yapay ve inandırıcılığı sallantıda olan bir katil aramamız beklenmiyor ve katilin 'katil' olmasına sebebiyet veren olaylarla dizilmiş, birkaç dakikaya sığdırılmış bir geriye dönüş sekansına gerek kalmıyor. "Onlar"ın türünün belirsizliği -ve geçişkenliği- de, katili açıklamasındaki zamanlaması ve bu konuda pek cömert olmamasıyla ilgili. "Onlar" birçok 'tür'den öğeler almış. Mesela karakterlerin başına gelenlerin kaynağının belirsizliği ve mekânın büyük bir ev olması, tenhalığı akla, hayalet ve büyülü ev filmlerini getiriyor. Katili öğrendiğimiz zamana kadar geçen sürenin uzun olmasıyla "Onlar", çeşit çeşit ihtimali gözden geçirmemize olanak tanıyor. Katili göremesek, Clementine ve Lucas'a saldıranların doğaüstü güçler olduğunu iddia edebilmek olası. Hatta katil bir uzaylı olsaydı, filmin bilimkurgusal motifler taşıdığı bile söylenebilirdi. ![]() Son söz olarak denebilir ki, "Onlar" benzerleri arasında çok da kendine özgü bir yerde durmayan, izleyiciyi salt korkutma hedefine kilitlenmiş bir yapım. Bunu yaparken de izleyicinin çocukluktan itibaren edindiği algılarından, algılamalarından faydalanıyor ve korku türünün 'görsel kod'larını alabildiğince kullanıyor. Bununla birlikte Lucas ve Clementine'in başına musallat olanların kimliğini son dakikaya kadar saklı tutarak 'gizemli' bir hal alıyor. |
|
|
|
|
|
|
#27 (permalink) |
|
Suçluları ve suç dünyasını anlattığı filmleriyle tanıdığımız Michael Mann, yaratıcıları arasında yer aldığı 80'lerin efsanevi dizisi "Miami Vice"ta yine tüm hünerini konuşturuyor. Dizinin dünyasını günümüz koşullarına göre yeniden yorumlayan Mann, bambaşka bir Miami portresiyle karşımıza çıkıyor.
![]() "Manhunter", "Heat", "The Insider" ve "Collateral" gibi unutulmaz filmlere imza atan Michael Mann'ın adı, son 30 yıldır aktörlerini ve izleyicisini en çok zorlayan yönetmenler arasında ilk sıralarda yer alıyor. İmzasını attığı yapıtlarında kendine has anlatım tarzından ödün vermeyen Mann, sinemada, özellikle de nitelikli ticari sinemanın saygınlığını artırma açısından kalıcı bir etki yaptı. Suçlular ile canları pahasına onlardan bir adım önde gitmeye çalışan kanun görevlileri arasındaki karmaşık dinamikleri irdelemeyi çok seven yönetmen, 80'li yıllarda yapımcı olarak imzasını attığı ve kendisini üne kavuşturan unutulmaz televizyon dizisi "Miami Vice"ın beyazperde versiyonunda, bu temayı işleyen filmlerin en iyilerinden birine imza atıyor. ![]() Dünya televizyonlarında 80'li yılların ortasında yayınlanan "Miami Vice" dizisinin Anthony Yerkovich tarafından yazılan pilot senaryosu, televizyon dünyasında büyük olay yaratmıştı. Pilot bölümden sonraki her bölümüyle televizyon tarihinin en yaratıcı ve sarsıcı dizilerinden birisi oldu. Michael Mann şimdi dizinin beyazperde versiyonuyla, üçüncü dünya ülkelerinden gelen uyuşturucu trafiğinin milyar dolarlık şirketlerle kesiştiği Miami'ye geri dönüyor. "Miami Vice", her şeyden önce, günümüzde globalize olmuş suç örgütlerinin yeni millenyumun başındaki konumunu masaya yatıran bir film. Mann, "Yeni Casablanca" olarak tanımladığı Miami kentinin portresini, bu kez televizyonun getirdiği sınırlamalar olmadan çiziyor. Mann filmde uyuşturucu trafiğinin derinliklerine girdikten sonra neyin doğru neyin yanlış olduğunu unutmaya başlayan iki dedektifin öyküsünü anlatıyor. Kendisini, böyle bir öykü anlatmaya iten sebeplerden birisinin de yeraltındaki gizli örgütlere ilgisi olduğunu kaydeden Michael Mann, bu konudaki yorumunu şu sözlerle dile getiriyor: "Böyle işler yapmanın ayrı bir lezzeti vardır. İnsanları gizli işler yapmaya yönlendiren etkenin ne olduğunu çok düşündüm. Yapay kimliğinizi kuşanırsınız, o kimliği yaşamaya ve hissetmeye başlarsınız. Karşınızdakini kandırıp yapay kimliğinizi 'sattığınız' an en keyifli andır. İnsanlar bu keyfi, bu lezzeti yaşamak için gizli polis veya dedektif olurlar." ![]() "Tehlikeli yerlerde kötü şeyler olur"... Michael Mann, "Miami Vice" projesine yıllar sonra geri dönüşünün iki sebebi olduğunu söylüyor: Projenin cazibesi ve zamanlama... Ünlü yönetmen bunca yıl aradan sonra bu projeye neden ilgi duyduğunu şöyle açıklıyor: "Gizli kapaklı işleri anlatan bir film yapmanın cazibesiydi. İlgi duyduğum yanı bu oldu. Geçmişi hatırlıyorum da, orijinal 'Miami Vice'ın pilot bölümü için Tony Yerkovich'in yazdığı senaryoyu ilk okuduğumda, içgüdülerim o senaryodan uzun metrajlı bir film yapılması gerektiğini söylemişti. Ancak yayın haklarının TV dizisi yapılması için NBC'ye verilmesi yüzünden yapamamıştım." Uzun metrajlı "Miami Vice" projesine başlarken "tehlikeli yerlerde kötü şeyler olur" sözünün üzerindeki perdeyi kaldırmak istediğini belirten Michael Mann, "Çekeceğimiz filmin 'R' kategorisinde bir film olması nedeniyle televizyonda anlatamayacağımız birçok şeyi keşfedebilecektik. Zamanında o diziyi yaparken TV dizisi olmasından kaynaklanan bir takım sınırlamalar sözkonusuydu. Burada ise Crockett ve Isabella'nın; Tubbs ve Trudy'nin bedensel hayatlarının tümü var" diyor. Michael Mann için en büyük önem taşıyan konu, bu ajanların öykülerinin ana çizgisini anlatma arzusu olmuş. "Suç örgütlerinin içine gizlice sızan, en derinlerine kadar giren ajanlar daha sonra gerçek hayata döndüklerinde ne olur?" sorusundan yola çıkan yönetmen, Crockett ve Tubbs'un her türlü tehlikeye dalarken yaşadıklarını anlatırken kullanması gereken anahtarın bu soruda gizli olduğunu hissediyordu. Mann bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle dile getiriyor: "Suç örgütlerinin içine sızarken diken üstünde olmanız, hayatta kalabilmek için sezgilerinize güvenmeniz gerekir. Bu konuda kullanılan terimlerden birisi 'artırılmış gizlilik' kavramıdır. Özellikle suç organizasyonlarına sızarken onların da bir karşı istihbarata olduğunu dikkate almanız gerekir. Örgütün en derinlerine kadar giderken ?ki bu durum sık sık olur- yanınızdaki partnerinize/ortağınıza güvenmeniz gerekir. Çünkü sizi tehlikelerden koruyabilecek tek kişi ortağınızdır." ![]() Her renkten oyuncu... 80'li yıllarda "Miami Vice" dizisinin dillere destan kadrosunu kuran Michael Mann, 2000'lerin uzun metrajlı "Miami Vice"ının kadrosunda da aynı titizliği göstermiş. Miamili polis rolleri için oyuncu seçerken bu karakterlerin arka plan öykülerini anlayabilecek çapta aktörlerle çalışmak isteyen yönetmen, ayrıca polis ve suçlu rollerinde oynayacak erkek ve kadın oyuncuların son derece yoğun bir fiziksel eğitimden ve katı disiplinden geçmesi gerektiğinin farkındaydı. Michael Mann için hayati önem taşıyan bir konu da, prodüksiyonun çok kültürlü bir görüntü taşıması olmuş. Diğer prodüksiyon unsurlarının yanı sıra filmin başrollerinde yer alacak oyuncuların ABD'deki beyaz ve siyahları (Jamie Foxx ile Colin Farrell) ve 'Üçüncü Dünya'yı (Gong Li) temsil eden aktörlerden seçilmesiyle çok kültürlü görüntü sağlanmış. Oyuncu kadrosundaki aktörlerin adalet ile intikam arasındaki ince çizgide yürüyebilmesi için, oyuncular çekimler öncesinde fiziksel ve psikolojik eğitimlerin yanı sıra silah eğitimi de almışlar. Michael Mann bu eğitimde öngördüğü genel yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor: "Aktörler bu eğitimin önemini en iyi kavrayan insanlardır. Unutmayalım ki, ajanlar da gizli görevlere aynen aktörlerin hazırlandığı şekilde hazırlanırlar. Kılığına gireceği kişinin özellikleri konusunda her şeyi bilmek isterler. Kendi gerçek kimliklerinden uzaklaşarak diğer kimliğe odaklanırlar. Biz de aktörlerimizden bunu istedik. Zaten hepsi hazırlıklı olduğu için hiç zorlanmadılar." Eğitim kampı için çok sayıda yerel ve federal yetkiliyle koordinasyon yapan Michael Mann, oyuncular için çok yoğun ve katı bir program geliştirmiş. Gizli polislerin nasıl yaşadığı konusunda aktörlerin bilgi sahibi olmasını sağlamış ve sokak düzeyinde rutin 'satış' işlemlerinin nasıl yapıldığına yönelik senaryolar oluşturmuş. Jamie Foxx ve Colin Farrell, yasadışı mal sevkiyatını defalarca yapmış kişilerle yakın işbirliği içinde çalışarak bu ürünlerin gemi ve uçaklarla nakliyesinin nasıl yapıldığını öğrenmişler. Güney Amerika'dan getirilen uyuşturucuları Miami üzerinden ABD'ye sokan insanların bizzat verdiği bilgiler, oyuncuların uyuşturucu nakliyesi konusunda derin bilgi sahibi olmasını sağlamış. ![]() Miami'nin yeniden keşfi... Michael Mann, bu film sayesinde 80'li yıllarda Amerika'nın ortak bilincinde önemli yer edinmesine yardımcı olduğu Miami kentini yeniden keşfetme şansını da bulduğunu söylüyor: "Miami'nin büyüleyici güzelliği her zaman belleğimde yer etti. Miami kentinin 'parfümlenmiş realite' adını verebileceğimiz kendine özgü bir baştan çıkarıcılığı vardır. Orada hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değildir. Cezbedicidir, alımlıdır ve tensel arzulara hitap eder. Aynı zamanda da çok tehlikelidir." Birçok yönetmenin film çekmek için yeşil ekran teknolojisine ve ucuz mekânlara yaslandığı 2006 yılında Michael Mann bu türde aldatıcı çözümlere başvurmayı reddetmiş. Karakterlerin yaşayacağı, çalışacağı ve soluk alacağı gerçek mekânlarda çekim yapmanın kendisi için hayati önem taşıdığını belirten yönetmen, bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor: "Yapay şekilde yaratamayacağınız şeyler vardır. Teknik ekipleriniz ne kadar iyi olursa olsun kent dokusunu ve çevresel ortamı yaratamazsınız. İzleyici sizin yapay bir çevrede çalıştığınızı hisseder. Gerçek mekânlarda çalıştığınız zaman izleyici bunun da farkına varır ve aktörlerin o ortamı gerçekten yaşadığına ve hissederek oynadığına ikna olur." Michael Mann'in yapımcı olarak imzasını attığı aynı adlı televizyon dizisinin çekildiği 80'li yıllardan bu yana Miami kenti ve çevresinde kaydadeğer değişimler olmuştu. Son olarak "Memoirs of a Geisha"daki çalışmasıyla Oscar ödülünü aldıktan sonra "Miami Vice"a başlayan Avustralyalı görüntü yönetmeni Dion Beebe, Miami kentindeki değişimler konusunda şu gözlemi yapıyor: "Uzun aradan sonra Miami'ye gittiğimde bu kentin büyük değişim içinde olduğunu gördüm. Orada neler olduğunu tam olarak tanımlayabilmek kolay değil ama Miami'nin artık kendisini bulan bir kent olduğunu söyleyebilirim." ![]() Michael Mann ise Miami'nin yeni görünümü konusundaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: "Miami günümüzde dikey gelişen bir kent oldu. Sahilde yapılan çok katlı binalar sayesinde kentin ufuk çizgisi görünümü değişti. Miami kentinin sakinleri ve turistler bu değişimi hemen fark ediyorlar. 80'li yıllarda TV dizisini çektiğimiz Miami'ye kıyasla daha kozmopolitan, daha varlıklı/zengin ve daha sofistike/seçkin bir kent olduğunu görüyoruz. Eskiye kıyasla daha güçlü kuvvetli ve kanlı canlı bir kent görünümü aldığını söyleyebilirim. Ayrıca Bahama adalarına bakan kesimlerinde kurulan fırtına sistemleri sayesinde kente yepyeni bir mimari tarzı geldi. Buna gökyüzüne doğru yükselen cam duvarları da ekleyebiliriz. Miami limanına gidince kentteki her şeyin kasırgaların hasarını önlemeye yönelik şekilde düzenlendiğini ilk anda görebiliyoruz." Hiçbir şey için değilse de, Mann gibi usta bir yönetmen ve Dion Beebe gibi efsanevi bir görüntü yönetmeninin elinden çıkan, farklı bir Miami portresi görmek için "Miami Vice"ı mutlaka izleyin. |
|
|
|
|
|
|
#28 (permalink) |
|
Son yılların en önemli animasyon filmlerine imza atan Pixar Stüdyoları, özel bir teknikle gerçekleştirdikleri "Arabalar"da çıtayı biraz daha yukarı taşıyor. Filmde, uzun çalışmalar sonucu yaratılan, eğlenceli araba karakterlere göz atıyoruz. ![]() "Arabalar", yapımcı stüdyosu ve yönetmeniyle, adeta "ben iddialı bir animasyonum" diye haykıran bir film. "The Incredibles", "Finding Nemo" ve "Monsters, Inc." gibi teknoloji harikası unutulmaz animasyonların yaratıcısı Pixar Animasyon Stüdyoları ile "Toy Story", "Toy Story 2", "A Bug's Life" gibi animasyon dünyasının çehresini değiştiren filmlere imza atmış Oscarlı yönetmen John Lasseter'ın işbirliğiyle ortaya çıkan film, en az başrolünde yer alan arabalar kadar hızlı ve eğlenceli. Film, başarıya koşullanmış yarış arabası Lightning McQueen'in beklenmedik bir anda kendisini 'Route 66' otoyolu üzerindeki sessiz sakin Radiator Springs kasabasında bulması ve burada tanıştığı farklı arabalar sayesinde hayatının değişmesini konu alıyor. ![]() Tamamen arabalardan kurulu gerçek bir dünya yaratmak gibi zorlu bir işe soyunan "Arabalar", haliyle oldukça incelikli düşünülmüş, hiçbir detayın atlanmadığı bir çalışma gerektirmiş. Araba karakterler konusunda yönetmen Lasseter'ın felsefesi, bu karakterlerin mümkün olduğu kadar gerçek şekilde ekrana yansımaları yönündeymiş. Lasseter'ın isteğini hayata geçirmek için, Pixar'ın teknik ekipleri kısaca 'ray tracing' ('ışın izleri') adıyla bilinen ve arabalardan yansıyan ışıkların inandırıcı şekilde yansıtılmasını hedefleyen çok özel bir teknik kullanmaya karar vermişler. "Arabalar"dan önce hiçbir animasyonda kullanılmamış bu teknik nedeniyle, çalışma süresine ekstra süreler eklenmesi gerekmiş. "Arabalar"daki tek kare sahnenin bile hayata geçmesi için ortalama 17 saat harcandığı söyleniyor. 3000 bilgisayar aynı anda çalıştırılmasına ve "The Incredibles"ın yapımında kullanılan bilgisayarlardan dört kat daha hızlı işlemciler kullanılmasına rağmen, filmin her saniyesinin hazırlanması günler almış. İsterseniz gelin, yaratılmaları için böylesine hummalı ve uzun soluklu bir çalışma gerçekleştirilen araba karakterlerimizi kısaca tanıyalım: ![]() Şimşek Mcqueen (Lightning Mcqueen) Piston Kupası Şampiyonasına katılan en genç yarış arabasıdır. Diğer deneyimli arabaların yanında acemi çaylak konumundadır. Aklında iki şey vardır: Yarışı kazanmak ve büyük ikramiyenin keyfini sürmek? Radiator Springs adlı gözden uzak kasabaya yolu düştüğünde hayat üzerine önemli dersler alır. Hayatın kendisinin bir yolculuk olduğunu, gidilen yerin çok da önemli olmadığını öğrenen ukala ve kendini beğenmiş yarış arabasının seslendirmesini "Shanghai Noon", "Meet the Fockers" ve "Wedding Crashers" gibi filmlerle tanıdığımız Owen Wilson yapmış. Doc Hudson: Dıştan bakınca esrarengiz geçmişi olan sessiz sakin kasaba doktoru (daha doğrusu 'mekanikçisi') gibi görünen 1951 yapımı Hudson Hornet, Radiator Springs kasabasının olmazsa olmazlarındandır. Aynı zamanda kasaba hakimi olarak da hizmet verir. Kasaba halkından takdir ve saygı gören Doc, oldukça az konuşan bir arabadır. Kasabaya yeni gelen hız tutkunu Lightning McQueen, bu yaşlı arabadan hoşlanmamıştır. Onu büyükbaba arabası gibi görerek her fırsatta aşağılar. Ancak bu eski toprak arabanın motor kapağının altında ne numaralar olduğunu keşfetmesi uzun sürmeyecektir. Emektar araba Doc Hudson'un seslendirmesini Hollywood'un Oscar ödüllü efsane oyuncularından Paul Newman yapmış. Hatırlanacağı üzere yarış tutkunu ünlü aktör, 1955 Daytona yarışlarını kazanan en yaşlı sürücü ünvanını elde ederek Guinness Dünya Rekorları Kitabına girmişti. Sally Carrera Kaliforniya'dan gelen ve 2002 model Porsche 911 marka bir spor araba olan Sally Carrera, yüksek tempoda yaşamaktan yorgun düşmüş, hayata yepyeni bir başlangıç yapm |