Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Kültür & Sanat > Genel Kültür > Felsefe

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 07-13-2006, 09:22   #1 (permalink)
Üye Bilgileri
Taze Moderatör
 
SaydaM kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 10,615
Rep Gücü: 3211
Rep Puanı : 319891
Rep Seviyesi: SaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM RepstarSaydaM Repstar
Varsayılan Düşünce Tarihi




DÜŞÜNCE TARİHİ

YUNAN MİTOLOJİSİNDE İNSAN GERÇEĞİ


MİTOLOJİ UYGARLIKLARI VE YUNAN UYGARLIĞI


Görmekte olduğumuz eski uygarlıklar birer mitoloji uygarlığıdır. Eskiçağ’ı yunan uygarlığına kadarki uygarlık etkinlikleri dönemi ve yunan-latin uygarlığı dönemi olmak üzere ikiye ayırırsak, birinci dönemin kültür değerleri açısından tam tamına mitolojik özellikler gösterdiğini, ikinci dönemin mitolojik düşünceden ussal düşünceye ya da hatta felsefeye geçiş dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Mitoloji dönemleri ussal düşüncenin henüz yetkin bir düzeye ulaşmadığı, usun henüz yeterince gelişmediği, imgelemin usa egemen olduğu ya da usun imgelemi denetleyecek güçte olmadığı dönemlerdir. Bu dönemlerde insanla ve evrenle ilgili araştırmalar her zaman olağanın sınırlarını aşan bir takım tasarımlar içinde, ama gene de gerçekçi bir düzeyde, insan ve evren gerçeğini açıklamaya yönelir biçimde, insanın evrendeki yerini,evrenin nereden geldiğini araştıracak biçimde gelişmiştir. Mucize fikri özellikle baskındır, ancak mucizenin altında yatan tam anlamında bir insan araştırmasıdır. Bu fikir mitoloji dönemleri için doğaldır, hatta günümüzde de birçok yönde, birçok bakımdan yürürlükte gibidir.


Mucize Fikri

Doğal nedenlerle açıklayamadığımız tüm olgular bize birer mucize olarak görünür. En eski zamanlar bu yüzden mucizelerle dolu zamanlardır. XVII. yüzyılda bile birçok doğa olayı mucize gibi alınmıştır. O dönemde gökkuşağının ne olduğunu anlayamayanlar onu mucize diye nitelendirmişlerdir. Kepler, gezegenleri meleklerin çektiğine inanıyorlardı. Gökbilgisi, elfalı, cincilik, büyücülük Yeniçağ’ın başlarına kadar bilim sayılmıştır. Descartes bile bu alanlarla azçok ilgilenmiştir. Ayrıca dinler her zaman mucizeyi öngörür. Yalnız eski pagan dinleride değil, üç büyük tektanrıcı dinde de, yani Musevi dininde, Hıristiyanlıkta ve İslam inancında mucize vardır. Musa Tanrı’yla konuşur, İsa ölüleri dirildir… Benzer özellikler eski doğu uygarlıklarında da görülmüştür. İleride Buddha olacak olan Bodhisattva tanrıların dördüncü göğünde doğmuştur. Göklerin derinliklerinden dünyaya bakmış, Buddha olup insanları kurtaracağı yüzyılı, kıtayı, krallığı ve kastı belirlemiştir. Kendine anne olarak kraliçe Maya’yı seçmiştir. Maya, böğrüne altı dişli, gövdesi kar beyazı, başı yakut kırmızısı bir filin girdiğini düşünde görmüştür. Hiçbir acı, hiçbir ağırlık duymamış, tersine kendisini rahat ve hafif duymuştur. Tanrılar onun bedeninde bir saray kurmuşlardır. Bodhisattva orada dua ederek vakti saati beklemiştir. İlkyazın ikinci ayında kraliçe bir bahçeden geçerken, yaprakları tavus kuşunun telekleri gibi parlayan bir ağaç ona bir dal uzatmıştır, kraliçe o dalı sessizce almıştır. Bodhisattva o sırada doğrulmuş ve kraliçenin böğrünü yırtmadan onun böğründen doğmuştur.



Yunan Mucizesi

Mucizelerin bitmeye yüz tuttuğu yer, ussal düşüncenin kurulmaya başladığı yerdir. Bu defa ussal düşüncenin birden bir pırıltıyla ortaya çıkması insanlara bir mucize gibi görünmüştür. Ussal düşüncenin kurucuları Yunanlılar uzun zaman bir mucizeyi gerçekleştiren insanlar olarak alındılar. Mucizelerin olmadığı bir dünyada yunan mucizesine inanmak bir bilgi eksikliğinin sonucuydu. Kaynağını göremediğimiz zaman en basit bir olgu bize bir mucize olarak görünür, görünebilir. “Yunan mucizesi” yakıştırması eski uygarlıkların, toprağın derinlerine batmış uygarlıkların dünyamıza yeniden doğuşuyla silinmeye yüz tuttu ama tam bırakılmadı. Kazılar unutuşun derinliklerinde kalmış uygarlık ürünlerini ortaya çıkardıkça dikkatimiz yunan öncesine çevrildi. Eski uygarlıkların yeniden doğuşu, yunan uygarlığı mitolojik düşünceden ussal düşünceye geçişi gerçekleştirmiş olmakla mucizeye benzer bir şeyleri duymaktaydı. Jean Voilquin, Sokrates’ten Önce Yunan Düşünürleri adlı kitabına yazdığı giriş yazısının en başında şöyle diyor: “Yunan mucizesi! Özel olarak yetenekli yunan halkının insanlık düşüncesine kazandırdığı büyük ilerlemeler göz önünde tutulunca, büyük ölçüde yıpranmış da olsa bu sözü kullanmak gerekir. Son derece elverişli gelişim koşullarına yerleşen yunan halkı, insanlık düşüncesine etkinliğinin çerçevelerini ve temel ilkelerini gösterdi. Felsefede, tarihte, bilimlerde olsun, çeşitli sanatlarda ve edebiyat türlerinde olsun, yunan halkı her şeyi bir temele oturtmayı ve tam tamına deneysel ve uygulamalı bilgiden uzaklaşarak, her bilginin evrensel kaynaklarına kadar yükselmeyi, büyülerin ve dinlerin tehlikeli koruyuculuğundan kurtulmayı, tüm sorunları ussal düzeyde ele amayı ve kurgusal düşünceye daha sonra da uzaklaşamayacağı yolları açmayı başardı.



İliada ve Odysseia

Yunan mitolojisi eski mitolojiler arasında apayrı bir yer tutar. Önceki mitolojilerin derin izlerini taşıyan bu mitoloji ussal düşünceye geçiş yeri özelliği gösterir. Yunan mitolojisi denilince aklımıza en önce Homeros gelir. Homeros da dönemin öbür şairleri de yapıtlarını yazıya geçirmediler. Bu yapıtlar, bu arada Boiotia’lı köylü şair Hesiodos’un yapıtları daha sonra toplandı. Yunan yazısının M.Ö. 750 dolaylarında ortaya çıktığı sanılır. Böylece yazımı oldukça güç olan ve kullanımı günden güne azalan Mykenai alfabesinin yerini, yazımı çok güç olmayan yeni alfabe almıştır. Bu yeni alfabe Fenike kaynaklıdır. Ancak onun oldukça geliştirilmiş bir biçimidir. Fenikeliler yalnızca sessiz harfler kullanıyorlardı. Yunanlılar seslileri de belirlediler. Böylece yirmi dört harften oluşan ve oldukça kolay bir alfabe ortaya koydular. Bu yenilik yunan kültürünün gelişiminde büyük kolaylıklar sağladı. Homeros’un İliada ve Odysseia adlı yapıtlarının yazıldığı IX. ve VIII. yüzyıllar gerçekte Dorların yunan uygarlığına ağırlık koyduğu dönemlerdir. Dorlar bu dönemlerde Doğu’nun fethine girişmişlerdir. İliada’da konu edilen Truva savaşı da bu fetih savaşlarında olmalıdır. Öte yandan, İliada’daki savaşçılar aka insanları olarak belirlenmiş olsalar da Dorlardan bir şeyler taşımaktadırlar.

Yunan kültürünü bize taşıyan en eski kaynak Homeros’un İliada ve Odysseia adlı şiirleridir. Bu şiirleri bize Homeros’un IX. yüzyıl dolaylarında bırakmış olduğu sanılır. Bu tarihi saptarken Herodotos’un şu sözüne önem veriyoruz: “Homeros benden dört yüzyıl önce yaşadı.” Kültür tarihiyle uğraşanlar bu tarihin doğru olması gerektiğinde birleşiyorlar. Onların birleştiği bir başka nokta, sözkonusu şiirlerin Anadolu’da yazılmış olduğudur. Ama hangi kentte? Bu konuda görüşler çelişiyor. İliada’nın Fransızca baskısını düzenleyen Eugène Lasserre, önsözünde Homeros’un şiirlerine yedi kentin sahip çıkabileceğini bildiriyor, bu konuda çatışmalı görüşlerden Vicdor Bérard’ın görüşüne öncelik veriyor, buna göre Homeros’un yapıtları 1040 dolaylarında kurulmuş olan Miletos kentinde yazılmış olmalıdır. Bu şiirleri bir kişiye değil de bir çağa, bir topluma bağlamak isteyenler vardır. Ancak onlarda belli bir sezgi ve anlatım bütünlüğü olduğundan bu görüşleri geçerli saymak ve buna göre Homeros yoktu, Homeros’lar vardı demek biraz güç. Bu görüşleri Laserre şöyle özetliyor: “1970’de rahip d’Aubignac İliada üzerine akademik sanılar ve incelemeler adlı kitabında İliada ve Odysseia’nın bağımsız şarkılarından, ‘ezgi’lerden oluştuğu görüşündedir. Bu arada, İskoçya ozanlarının ilkel şiirlerini yayımladığını öne süren Ossian’ın etkisiyle Diderot şu görüşe bağlanır: şiir barbar halkların işidir daha çok, çünkü hiçbir şey bu halkların tutkularını ölçülü kılmaya yetmez, bu insanlar soyut sözcüklerden yoksun oldukları için tutkularını ancak maddesel imgelerle açıklayabilirler. İşte bu görüşlerden ve Young’la Lessing’in görüşlerinden giderek Herder felsefesini temellendirir: halk bir organizmadır, canlı bir varlıktır, kendisini oluşturan bireylerden ayrıdır, özel bir dehayla, ulusal dehayla donanmıştır. Vico, Herder’i destekler. İnsanlık bir şiir çağı yaşamıştır. Homeros halkları varolmuştur, destanlar halkın organik üretimidir. Buna F.A. Wolf’ün görüşü eklenir: o, ünlü Girişler’inde (1975) bu görüşlerini Homeros filolojisine uygular. Görüşünü kanıtlamak için Yunanlılarda VII. yüzyıldan önce yazının bulunmadığını ve değişik halk şarkıcılarının kafasında oluşmuş, bellekte saklanıp taşınmış Homeros şiirlerinin VI. yüzyıldan önce toplanmış ya da yazılmış olamayacağını bildirir.”



Bir Toplumu Açıklayan Belirlemeler

Bu görüşler bizi Homeros’ların varolduğuna inandırmakta yetersiz kalır. Ne var ki bu şiirler tek bir kişinin, bir Homeros’un kaleminden çıkmıştır diyebilmek zordur. İliada için Lasserre iki ayrı olasılık düşünür. Birinci olasılık: içlerinden biri deha diye belirlenebilecek birçok şairin IX. yüzyılda yazmış olduğu birbirine yakın konularda pekçok şiir VI. yüzyıla doğru biraraya getirildi, bu arada bunlara daha başka küçük şiirler eklendi. İkinci olasılık: bazı küçük parçalar dışında tüm İliada aynı şairin kaleminden çıkmıştır, bu şair geleneğin zoruyla ama hiç istemeden bazı parçaları şiirine eklemek zorunda kalmış, bu işi isteksiz yaptığı için bu şiirlerde başarısız olmuştur. Aynı durum Odysseia için de geçerlidir. Öte yandan, bazı yazarlar İliada’yı Homeros’un yarattığını, Odysseia’nın bir başka kişinin ürünü olabileceğini ve İliada’dan bir yarım yüzyıl sonra ortaya çıkmış olması gerektiğini öne sürerler.

Genellikle Homeros’un diye bilinen İliada ve Odysseia zaman zaman birbirini yineleyen ayrı parçalardan oluşmuş da olsalar bütünsel destanlardır. İliada, Truva savaşlarının bir bölümünü, Akhilleus’un gazabını anlatır. Odysseia’da Odysseus’un savaştan dönüşünü dile getirir. Bu iki yapıt yazıldıkları çağın yaşam biçimlerini, alışkılarını ve göreneklerini karmaşık bir olay örgüsü içinde anlatırlar. Bu iki kitap o toprakların inanç kitabı gibidir. Birçok Yunanlının bu yapıtlardaki birçok bölümü ezbere koruyabildiği kesindir. Hatta Makedonya kralı Aleksandros III (Büyük İskender)’ün İliada’yı yanından ayırmadığı, seferde bile onu okuduğu, her zaman Akhilleus’a özendiği bilinir. Bu destanlarda anlatılan olaylar doğrudan doğruya tanrıların işe karıştığı olaylardır. Savaşın akışında en belirleyici güç elbette Zeus’un gücüdür. Tanrıların istemi her zaman her yerde yönlendirici olur. Apollon, Zeus’un koca kalkanını Truvalılara doğru tutar, Zeus Akaları düzene sokmak için kamçısını kullanır, tanrılar ya doğrudan doğruya savaşın akışına karışırlar ya da bir takım işaretler gönderirler. Truvalılar aka deniz gücüne saldırdığında bir kartal Truvalıların arasına yarası kanayan bir yılan bırakır: Zeus isteğini böylece ortaya koymuş olur. Akhilleus’un atı insan gibi konuşur, insan gibi ağlar. Bu da tanrıların istemindendir. Gene de tanrılar insanların uzağındadır. Onlar insanların ilişkilerini izler, hatta yönlendirirler, ama onlarla bir arada olmaz, onlarla duygulanmazlar. Tanrılar insanbiçimli ama insanüstüdür; güçleriyle, çabukluklarıyla, zenginlikleriyle kalıcılıklarıyla, güzellikleriyle insanlardan ayrılırlar. Onlar savaşçı değillerdir. Savaşçılık insan içindir. İliada’da komutanlar askerlerine “insan olun” diye öğüt verirler.

Homeros’un yaşayıp yaşamadığını bilmediğimiz gibi, Truva savaşının olup olmadığını da bilmiyoruz. Homeros yaşadı mı ya da Truva savaşı oldu mu sorularının yanıtsız kalması binbir düşsel ögeyle örülmüş olan bu iki destan kitabının gerçekçi ağırlığını gidermez. Bu kitap özel olarak Akaların, genel olarak da Yunanlıların yaratmış olduğu uygarlık etkinliklerini tüm insani özüyle yansıtan, yunan toplumunun toplumsal, dinsel, siyasal yapısını dışlaştıran bir gerçeklikler kitabıdır. Bu iki kitapta, coğrafi zorunlulukların kolaylaştırmış olduğu ve ülkeyi en eski zamanlardan başlayarak sarsmış olan bölünmüşlük olgusu da açıkça belirir. En önemlisi, her iki kitabın da, yaşamı bütün canlılığıyla insanı bütün derinliğine duyuruyor olmasıdır. Bu destanlarda gerçekçilik adına en önemli görüntü, kahramanların birer kukla olarak değil de kişilikli varlıklar olarak gösterilmesidir. Akhilleus’un yürekliliği, Odysseus’un her açmaza çözüm getirmeye yatkın kurnazlığı hep insani boyutlarda ortaya konulur. Destanlarda kişiliği belirlemeyenler savaşın bütün yükünü omuzlamakla birlikte yazgıyı göze almaktan ve ölmekten başka yükümlülüğü olmayan askerlerdir. Onların hiçbir şeyi yoktur. Oysa Akhilleus’un her birinde elli savaşçı bulunan elli gemisi vardır. Agamemnon savaşa yüz gemiyle katılmıştır.



Aka Toplumunun Özellikleri

Yunan toplumu daha bu destanlara konu olan Akalar zamanında parçalanmış bir toplumdur. Bu toplumu gözüpek savaşçı ve toprak adamı olan krallar yönetir. Yalnız kralların sözü geçer, bir de toprak sahibi aile başkanlarının. Destanlarda, bu krallar ve aile başkanları öndedir, halkın yaşamından çok soyluların yaşamı açıklanır. Gerçekte yaşamları destana konu olabilecek olanlar soylulardır, savaşı yönetenler, savaşta küçük düşebilecek ve kahraman olabilecek olan soylulardır. Halk denilen insan toplulukları savaşın basit gerecinden başka bir şey değildir. Korunmalı savaş giysileriyle görkemli görünüşler çizen savaşçılar tantanalı savaş arabalarında birer tanrı gibidirler. Bu insanlar bir bakıma boş insanlardır. Vakitlerini avda, sporda, göz ve karın doyuran şölenlerde geçirirler. O dönem bize yüzyıllar sonrasını, Avrupa Ortaçağ’ını anımsatacak bir başka Ortaçağ’dır. Toprağın iktisadi yaşam için tek kaynak olduğu, kralların tüm değerli madenlere sahip çıktığı, ticaretin yok denilecek kadar az olduğu, para iktisadının henüz ortada görünmediği ve yaşamın değiştokuşla sürdüğü, deniz ulaşımının sandaldan bozma teknelerle yapıldığı, korsanlığın onur sayıldığı Yunan Ortaçağ’ı için en değerli tanıklar bu iki destandır. Bizi yunan kültürüne bağlayan tek kaynak Homeros’un şiirleri değil elbette. Bu şiirlerin ortaya koyduğu derin bilgi son zamanlarda yapılan kazılarla zenginleşmiştir. Kazıbilim uzmanı Heinrich Schliemann’ın 1870’de Hisarlık’ta, 1874-1880 arasında Mykenai ve Orkhomenos’ta sürdürdüğü kazıbilim çalışmalarıyla başlayan girişim, yunan uygarlığının ürünlerine ulaşma girişimi birçok kazıbilimcinin tutkusu oldu. Kazıların ortaya koyduğu bilgilerle Homeros’un şiirlerinde karşılaştığımız bilgilerin birbirlerini doğrulamakta oluşu bilim adına büyük bir kazançtır.



İnsanbiçimci Pagan Dini

Bu bilgilerin tümü bizi eski yunan insanının inanç dünyasına götürür. Yunanlıların dini tam tamına insanbiçimci bir dindir. Bu pagan dininde dogmaların yerine yaşam gerçeklerini buluruz. Bu gerçekler bu inanç düzeninde simgesel bir anlatıma kavuşmuşlardır. Simgeciliğin gerçeklikleri açınlamada en önemli yollardan biri olduğunu Yunanlıların inanç dünyası pek güzel gösterir. Bu dogmasız din, inançla ilgili ögeleri dondurmak istemeden, tüm insan değerlerini işlenmeye açık gerçekler olarak ortaya serer. Bu özelliğiyle bu din dogmacı İsrail dininden ayrıldığı gibi, dogmalara ulaşmaya çalışan Zerdüşt diniyle de tersleşir. O daha çok Mezopotamya’nın ve Mısır’ın insanbiçimci ve çoktanrıcı inanç düzenine yaklaşır. İnsanbiçimcilikte yunan dini çok yetkin imgeler ortaya koymuştur. Mısır’da ve Mezopotamya’da insanbiçimcilik Yunanistan’dakine göre oldukça sınırlıdır. Yunanlılar tanrılarına ve tanrısallık uladıkları kişiliklerine derin insanlık özellikleri yakıştırdılar. “Mısır’da hiçbir imgelemin canlandıramayacağı, tapınakların dev sütunları gibi donmuş, kımıltısız bir dev, insan biçimini insandışı bir biçimde somutlaştırdı. Bir sfenks ya da kedi kafalı bir kadın daha başka tanıtlarla birlikte tanrısallığı esinlerdi. Mezopotamya’da alçakkabartmalar görülmedik hayvan biçimlerini tanıtırlardı” (Edith Hamilton, Mitoloji). Bu yüzden bazı yazarlar mısır ve Mezopotamya dinlerini insanbiçimci saymazlar. İnsanbiçimci kavrayış bütün boyutlarıyla ve en ince özellikleriyle Yunanistan’da gelişmiştir.

Her toplumun mitolojisinde o toplumun duygu ve düşünce dünyasını açıklayan çok belirgin özellikler vardır. Yunan mitolojisi de bu belirleyicilik açısından oldukça zengindir. Homeros’ta dile gelen şey halkın inanç temeline yerleşmiş kavrayışlardır. Homeros bize yunan toplumunun salt mitolojik düşünceden köklü ussal arayışlara yönelmekte olduğunu derinden derine duyurur. Yunan mitolojisinin kendinden önceki mitolojilerinden daha yetkin oluşu onun köklü ussal araştırmaya doğru gelişiminin bir sonucu ve bir belirtisidir. Yunan mitolojisi dediğimiz bu insan araştırması alanı öylesine sevimli ve öylesine içtenlikli, usdışı görünmekle birlikte öylesine ussal, gerçekdışı görünmekle birlikte öylesine gerçek ve gerçekçi, insanüstü görünmekle birlikte öylesine insani bir alandır ki, onda doğanın bağrına, evrenin tam ortasına yerleşmiş insanın, hızla büyümeye çalışan çocuksu insanın verimli tartışmalarını buluruz.



Mitolojinin Verimli Alanı

Tanrılar, yarı tanrılar ve kahramanlarla ilgili bu masallarda inanç ögesi ağır basar: onlar simgesellikleri yanında bir inanışı da duyururlar. Yunan insanı onları inana inana uydurmuştur. Usun denetleyici baskısı olmadığı zaman bellek alabildiğine çalışır, imgelem çılgınca iş görür: mitolojilere yönelirken bu gerçeği gözden uzak tutmak gerekir. O dönemler dünyanın çok büyük, en yakın yerlerin en uzak, en görünür şeylerin giz dolu, ötelerin bilinmezliklerle, belki de olağanüstülüklerle tıklım tıklım dolu olduğu dönemlerdir. “Bilmeliyiz ki bu destansı anlatıların oluştuğu dönemlerde gerçek olanla imgelemsel olan arasında çok az bir ayrım vardı daha. İmgelem canlı bir biçimde uyanmıştı, us onu denetleyemiyordu” (Edith Hamilton). Bu yüzden mitolojilere yönelirken, yunan mitolojisine de yönelirken imgelemselin yansıttığı gerçeklikle bu imgelemselin kendisini birbirinden ayırabilmek gerekir. Buğulu ve renkli görünümlerin altında yatan şey insanın bir özelliğidir, insanla ilgili bir özellikler toplamıdır, insanın herhangi bir yanı, herhangi bir yüzü, herhangi bir durumudur.

Mitolojide bizi en çok ilgilendiren şey felsefeye ilk tohumlarını kazandıracak olan ussal araştırmadır. Bu araştırma büyük ölçüde ilkin yunan mitolojisinde başlamıştır. Edith Hamilton şöyle der: “Yunanistan’ın doğuşuyla insan evrenin merkezine yerleşti. Bu da gerçek anlamda bir düşünce devinimini ortaya koyuyordu. O zamana kadar insan varlığının üstünde pek durulmamıştı. İlk olarak Yunanistan’da insan kendi kendinin bilincine tam olarak vardı.” Ancak her şeyi Yunanistan’la başlatmak doğru değildir. Daha önce gördüğümüz uygarlıklarda, özellikle mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında evrenin oluşumu, insanın evrendeki yeri üzerine görüşler ortaya konulmuştu. Bu görüşlerin Yunanistan’daki kadar kötü olmaması doğaldır. Yunan uygarlığı kendinden önceki uygarlıkların bir kalıtçısıdır. Yunanlıların evrenle ve insanla ilgili görüşleri Mısırlılarınkine ve Metopotamyalılarınkine göre daha geniş oldu, böyle olmakla felsefi düşünceye geniş yeri özelliği gösterdi, bir başka deyişle felsefi düşünceyi hazırladı, onun tohumlarını attı.



EVRENİN OLUŞUMU : HESİODOS

Düşünce tarihinde felsefi düşünceye yakın olan mitolojik açıklamalar yönünden bizi en çok ilgilendiren yunan şairi Hesiodos’tur. M.Ö. VIII. yüzyılda yaşamış olan Hesiodos, Boitia’lı bir çiftçiydi. Onun kim olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, Khalkis’te bir şairler yarışmasını kazanmış olduğu biliniyor. Hesiodos’un evrenin oluşumuyla ve tanrıların soyağacıyla ilgili görüşleri mitolojik kavrayışta ussal arayışın doğuşunu göstermesi açısından önemlidir. Hesiodos’a göre başlangıçta yalnızca Khaos yani esneyen boşluk vardı. Sonsuz ve karmaşık Khaos bir gücülükten başka bir şey değildir, böyle olmakla kavranılamaz bir şeydir. Khaos’tan Nyks (Gece) ve Erebos (Yer altı ya da ölülerin bulunduğu dipsiz boşluk) oluşmuştur. Nyks, Khaos’un kızı, Erebos da oğludur, Nyks’den ve Erebos’tan Eros (Aşk) olmuştur, onun olmasıyla düzen ve güzellik karmaşanın yerini almıştır. Eros, Ether’i (Işık) ve Aitheros’u (Gün) oluşturmuştur. Bu arada “her şeyin sarsılmaz temeli” Gaia (Yer) ortaya çıkmıştır. Gaia da Uranos’u (Yıldızlı gök) oluşturmuştur. Daha sonra Gaia ve Uranos başta Okeanos olmak üzere pek çok varlığı oluşturmuşlardır, bu varlıkların başında Kyklops ve Titan’lar gelir. Gaia’yla Uranos’un çocukları Kronos ve Rea tanrıların başı Zeus’un ana-babasıdır. Kyklops denilen devler alnının ortasında iri bir gözü olan yaratıklardır. Dağlar kadar iri olan bu yaratıklardan sonra Titan’lar gelmiştir. Titan’lar da üstün güçleri olan varlıklardır, bunlardan tanrılar oluşmuştur.



Tanrılar Tablosunda Değişim

Yunan tanrıları insan biçiminde olmakla ve insana özgü yetkinliklerin ve hatta eksikliklerin en abartılmış biçimleriyle donatılmış bulunmakla birer insan azmanı gibidirler. Yaşamları insan yaşamını, insanın toplumsal, ailevi, bireysel yaşamını andırır ya da yansıtır. Mısır’da olduğu gibi burada da her tanrı bir kentin koruyucusudur: Athena Atina’yı, Artemis Ephesos’u korur. Dinsel yaşam toplumsal yaşama sıkı sıkıya bağlıdır: tanrılara saygı göstermeyenler topluma karşı suç işlemiş olurlar. Çok karmaşık tanrılar tablosu başlangıçta yalındı, yeni ögeler kazanarak gelişti. Bu gelişimde Yunanlıların başka ülkelerle ilişkilerine girmesi de belirleyici olmuştur. Akalar zamanında tanılar tablosu iki kişilikti, Zeus’un yanında Hera’nın ilk biçimi olsa da Hera’yı andırmayan bir tanrıça yer alıyordu. Zeus çok zaman baba olarak, ışıklı göklerin tanrısı olarak, tanrıça da toprak ve ana olarak düşünülüyordu. Zamanla pekçok değişiklik oldu. Yunan toplumu bir erkekler toplumuydu, bu durum seviciliğin ve oğlancılığın yayılmasını getirdi ve tanrılar düzeninin yapısını da etkiledi. Yunanistan’da dor egemenliği geliştikçe tanrıçalar önemlerini yitirmeye başladılar. Eski Yunanlılar iyi tanrıçaların tümünü Giritlilerden almışlardı. Bu iyi tanrıçaların başında Demeter gelir. Bazı tanrıçalar da Mikenai kaynaklıdır, Hera, Athena, Artemis bunlardandır. Bazı tanrıçalar daha yenidir: Akalar zamanında, yalnız yaşayan Aphrodite de, “bekar” tanrı Apollon da yoktur.



Yaratılmamış ve Yaratmayan Tanrılar

Hesiodos’un açıklamalarından da anlaşılacağı gibi Yunanistan’da yaratılış fikri yoktur, buna göre yunan tanrıları yaratılmış değildir, yaratıcı da değildir, bunlar oluşmuş ve yalnızca etkin varlıklardır. Evreni oluşturan nedenler tanrıları da varetmiştir. Örneğin Gaia’nın Khaos’tan gelişi bir türemeden başka bir şey değildir. Bu yaratılmamış tanrılar dünyayı yönetmekle, yaşamı düzenlemekle yükümlüdürler. Hatta bunlar yaratıcısı olmadıkları, hazır bulundukları dünyayı pek yönetmezler de. onlar doğal ve toplumsal yaşamı kendilerine göre etkilerler ancak. Bu bölünmüş yetkiler ortamında tanrı gücü mutlak değildir. Mucize vardır, olağanüstülükler vardır, mutlak güçlülük yoktur. Tanrılar özellikle toplumun ahlak düzeninden sorumludurlar, insanın eksikliklerine eksikli kişilikleriyle çözüm getirmeye çalışırlar, bu yönde hatta bir istem, bir yaptırım gücü ortaya koyarlar. Onlar olmasa, oldukça dağınık olan dünya düzeni daha da dağılacaktır. Düzenli bir evrende düzensiz insan yaşamının bekçileri ya da yöneticileridirler, en azından insanın derdine olağanüstü bir çerçevede ortak olurlar.



Titan’lar

Tanrılar oluşmuş varlıklardır, doğal olarak oluşumlarının bir tarihi vardır. Bu tarih içinde Titan’lar yaratıcı evrensel güçle tanrılar arasında bir geçiş yeri oluştururlar. Titanlar eski tanrılardır, iri ve güçlü varlıklardır. Önceleri onlar egemendiler. En önemlileri Kronos’tu. Oğlu Zeus yönetimi ele alana kadar tüm tanrıların başında o bulundu. Okeanos ya da evreni çevreleyen ırmak; karısı Tethys; güneşin ve ayın babası Hypeiron; belleği simgeleyen Mnemosyne adaleti simgeleyen Themis; dikkati simgeleyen İapetos; dünyayı omuzlarında tutan Atlas; insan türünün kurtarıcısı Prometheus başlıca titanlardır. Bunlar yönetimin Zeus’a geçişiyle silinip gitmediler, ikincil bir yer tutarak varlıklarını sürdürdüler. Belki de gittikçe karmaşıklaşan, yönetilmesi gittikçe zor olan bir dünyada onların birincil bir yer tutması olanaksızdı. Titanlar arasında sonradan en çok Prometheus önemsenmiştir. Prometheus tanrılılardan tiksiniyordu. Bilinç simgesi olan ateşi tanrılardan çalıp insana armağan etmiş, insana insanlığını kazandırmıştı. Bunu yaparken Zeus’la kötü olmayı bile göze almıştı. “Prometheus insanlık tarihinin ilk azizi, ilk kahramanıdır” der Marx. Zeus elbette tanrılığın insana geçmesini hoş karşılamayacaktı. Prometheus’u bir dağın tepesinde zincire vurdular. Bir kartal onun karaciğerini durmadan yiyordu, ne var ki karaciğer tükenmek bilmiyordu. Prometheus’u bu sonsuz acıdan kurtaran Herakles oldu. Güçlülüğün simgesi kahraman Herakles kartalı öldürdü ve Prometheus’un sonsuz cezasına son verdi.



Tanrıların Gelişi

Tanrılar Titan’lardan sonra Zeus’un başkanlığında dünyaya egemen oldular. Bunu bir kuşak değişimi olarak değerlendirmek gerekir. Yeni yönetici on iki tanrı Olympos dağında bir aile yaşamı sürüyordu. Tanrıların bir dağda bir araya gelmeleri kutsalın yükseklere eğimli olmasıyla açıklanabilir. Ancak Olympos’un nerede olduğu belli değildir. İliada’da Olympos yeryüzünün tüm dağlarından yüksek düşsel bir dağdır. İnsanlar bu dağa giremeyeceklerine göre onun bulunduğu yer önemli değildir. Olympos bulutlardan yapılmış o koca ızgaraya korundukça hiçbir insan ona adım atamayacaktır. İnsanlar göremeyecekleri bu yeri kendilerince tanıtlamak istemişlerdir. Hamilton bu tanrı katını şöyle özetler: “Tanrıların kaldığı yerler içteydi, onlar orada yaşar, orada uyur, orada şölen verirlerdi, özel içkilerini orada içer, özel yemeklerini orada yerlerdi, bu arada Apollon’un lir’ini dinlerlerdi. Burası eksiksiz bir mutluluk ülkesiydi. Hiçbir rüzgar Olympos’un dinginliğini bozamaz der Homeros. Oraya ne kar yağar ne yağmur. Bulutsuzbir gök dört bir yanı çevreler, duvarları güneşin yoğun beyazlığını yayar.” Tanrılar ailesini oluşturan on iki tanrının ve tanrıçanın adları Zeus, Hera, Poseidon, Hades, Hestia, Ares, Athena, Apollon, Aphrodite, Hermes, Artemis, Hephaistos’tur. Titanlar döneminde tanrıçalar dönemine geçişte Zeus ve kardeşleri evreni paylaştılar. Deniz ülkesi Poseidon’a, yer altı ülkesi Hades’e, gökler ülkesi Zeus’a düştü.



TANRILAR: ZEUS VE ÖBÜRLERİ/HERA



Zeus, Girit’teki İda dağında doğmuştur. Babası Kronos onu yemeye çalışırken annesi Rea araya girmiş, bebeği gözden uzak bir yerlerde nymphe Amaltheia’ya bırakmıştır. Evrenin Kronos’dan soraki baş efendisi Zeus yağmur yağdırmak, rüzgar estirmek, şimşek çaktırmak gibi işler yapar. Denizciler ondan çok çekinirler. Tanrılar tanrısı olmakla birlikte mutlak tanrı değildir Zeus. Öbür tanrılara istediğini yaptırmak gibi bir yetkisi yoktur. Homeros onu “insanların ve tanrıların babası” olarak nitelendirir. İnsan topluluklarını korumak, toplum düzenini ayakta tutmak, savaşanlara yardım etmek onun işidir. Zeus en çok aşklarıyla ünlüdür. Toprağın üstünde egemendir ama en çok kadınlara egemen olmak ister gibidir. Aşka değil kadına düşkündür. Kadınları baştan çıkarırken ahlaki kaygılara düşmez. Bu anlamda bir tanrıdan çok bir insandır. Bir kadından bir kadına koşar. Karısı Hera’dan çekindiği için bu yolda olmadık oyunlara başvurur. Genellikle hayvan kılığına bürünerek kadınları baştan çıkarır. Gene de ahlakçıdır, bütün dünya ahlak açısından zora düşünce Zeus şimşek çaktırır. Bütün tanrılar Zeus’a başeğerler. Kimseye acımayan Zeus karısı üzerinde de tam anlamıyla egemendir, karısı onun buyruklarını adaletsiz bulsa da yerine getirmek zorundadır. Zeus’la kimse tartışamaz, o istediğinde tanrılara da insanlara da büyük acılar verebilir. Başlangıçtaki gençliğinden ve yumuşaklığından iz kalmamıştır, o artık korkulası bir ihtiyardır. Hem karısı hem kızkardeşi olan evlilik tanrıçası Hera kocasına çok kızar ve onu adım adım izler. Gene de evlilikleri en uygun evlilik sayılmıştır. Hera’nın kocasını izleyişi yalnızca kadınlık duygularının etkisiyle olmaz. O böyle bir titizliği daha çok evlilik kurumunu ayakta tutabilmek adına sürdürür. Evliliğin koruyucusu Hera evli kadınlarla özel olarak ilgilenir. Bir özelliği de kinciliğidir, kendisine yapılan bir kötülüğü, hatta bir yanlışlığı hiç unutmaz. Hera kocasını adım adım izleyişiyle kıskançlığın simgesi olmuştur. Hera aynı zamanda kahramanların koruyucusu ve kahramanlık duygusunun esinleyicisidir.



Poseidon

Denizler tanrısı ve deprem tanrısı Poseidon Zeus’un kardeşidir,denizlerin dibindeki görkemli sarayında kalır, bununla birlikte sık sık Olympos’ta görünür, tanrılar ailesinden pek ayrılmaz. Okeanos’un küçük kızı Amphitrite’yle evlidir. Denizlerde egemen olmakla birlikte insana atı armağan etmiştir, bu yüzden biniciliğin atası sayılır. Yalnız atlarla değil, boğalarla da ilgilidir. Fırtınanın ve dingin suların tanrısıdır. Poseidon suların yüzünde altından arabasıyla dolaşır. Denizaltı ırmakları da onun ülkesindedir. Kardeşi Hades yeraltında ve ölüler ülkesine egemendir. Zenginlikler tanrısıdır, yer altı maden zenginliklerinin de tanrısıdır. Zeus’un ve Demeter’in baskısı ve Zeus’un buyruğuyla yılın belli günlerinde Persephone’yi annesine, yeryüzüne gönderir. Bitkileri simgeleyen Persephone böylece toprağın en verimli döneminde yeryüzünde kalmış olur. Hades acımasız ama dürüst bir tanrıdır. Korkunç şeyler yapsa da kötü şeyler yapmaz.



Kıvılcım Gözlü Athena

Athena Zeus’un kızıdır. Onun en sevgili çocuğudur. Annesi yoktur, Zeus’un kafatasından silahlarla donanmış olarak çıkmıştır. “Kıvılcım gölü” diye adlandırılır. İliada’da savaşçı bir tanrı olarak anılır. Acımasız ve ateşlidir, bununla birlikte her zaman barışa eğilimlidir, savaşı barış için göze alır. Yurdu ve yuvayı düşmandan korur, toplumsal yaşamın barış içinde sürmesi için çaba gösterir. Tarımın ve zanaatin da koruyucusudur. Madenciliği ve çalışan kadınları korumak da onun işidir. Usun, erdemin, iffetin simgesidir. Barışı belirleyen ve insanlara zenginlik getiren zeytin ağacını o varetmiştir. Çömlekçi çarkını, marangoz gönyesini de o yapmıştır. Atina kentinin koruyucusudur. Devlerin tanrılarla yaptığı savaşta Styks’in kocası olan Pallas adlı devi öldürmüş, onun derisinden kendine bir zırh yapmış, bu yüzden Pallas Athena diye anılmıştır.( Hesiodos’a göre Styks, Okeanos’la Tethys’in kızıdır, cehennemin ağzındaki bir mağarada oturur.) Athena’ya “bakire” anlamında Parthenos da denir. Atina’da Akropolis’teki Parthenon tapınağı onun adına yapılmıştır.



Üç Tanrıça

Olympos’ta Athena’dan başka üç önemli tanrıça daha vardır. Bunlardan bakire Artemis yırtıcı hayvanların tanrıçasıdır. Ormanlarda, dağlarda dolaşır, Ay’ı simgeler. Kuşların yavrularını koruduğu için “gençliğin koruyucusu” olarak nitelendirilmiştir. Zaman zaman kinci ve acımasız bir tanrıça olarak gösterilmiştir. Elinde bir yay tutar, gebe kadınları oklarıyla öldürür, böylece bakireliğini korumuş olur. Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite çekiciliğiyle insanları ve tanrıları baştan çıkarır. En bilge kişiler bile onun dayanılmaz güzelliğine yenik düşerler. İliada’da Zeus’un ve Dione’nin kızı olarak gösterilmiştir. Daha sonraları deniz köpüğünden (yun, aphros) olduğuna inanılmıştır. Bazı kaynaklarda ateş tanrısı çirkin Hephaistos’un karısı olarak gösterilir. Aphrodite güzellik tanrıçası olarak hem doğurma içgüdüsünü öne çıkarır hem de bu yönde insanları tutkulu kılar. Her şeyden önce doğurucu ve çekici kadınlığı simgeler. Bakire Hestia Kronos ile Rea’nın kızı, Zeus’un kızkardeşidir. Poseidon ve Apollon’la yaşadığı aşk bakireliğini bozmamıştır. Silik bir kişiliği vardır, tanrılara ve insanlara belli bir yükümlülüğü yoktur. Ateş tanrıçası olarak bilinir ve aileyi simgeler. Sofraya oturuşta ve sofradan kalkışta adı anılır. Her kentte saygı görmüş, her kentte adına sürekli bir ateş yakılmıştır. Koloniler kurulurken bir kentten ayrılanlar yeni kentlerinin ocağına bu ocaktan ateş taşımışlardır.



Phoibos Apollon

Önemli tanrılardan biri de Apollon’dur. Apollon, Zeus’la Leto’nun oğludur, Artemis’in ikiz kardeşidir. “Parlak Apollon” anlamında Phoibos Apollon diye bilinir. Delos’ta doğmuş olduğu için Delos’lu diye de anılır. Delos’tan Delphoi’ye gittiği, orada canavar Python’u öldürdüğü, bu günahtan arınmak için bir kaynakta yıkandığı anlatılır. Güzün Kuzey’e gider, Yunanistan’a ilkyaz gelince döner. Her şeyden önce ışık tanrısıdır. Onda karanlığa yer yoktur, bu yanıyla doğruluğu simgeler, yalan nedir bilmez. Okları güneşin ışıkları kadar iyileştiricidir ya da öldürücüdür. Apollon hekimliği insanlara öğretmiştir, ayrıca müzikçidir, lir’ini her çalışta tanrıları büyüler. Sürüleri korur, geleceği bildiriri, Delphoi’de kahinlerin geleceği görmesine yardım eder. O yüzden Delphoi yüzyıllarca bir kehanet merkezi olmuştur. Apollon insana bu kadar yakın da olsa onun giz dolu bir kişiliği vardır. Zaman zaman bu kaba ve acımasız bir tanrı olarak gösterilmiştir. Şiirin ve müziğin simgesi olan bir tanrının kaba ve acımasız olabilmesi elbette zor anlaşılır bir durumdur. Onda kabalıkla incelik, sertlikle yumuşaklık bir bütün oluşturur gibidir. Defne ağacı onun simgesidir. “Ay” Artemis’in yanında Apollon “Güneş”tir.



Uyanık Bir Tanrı: Hermes/Ares ve Hephaistos

Hermes de Zeus’un oğludur. Atlas’ın kızı Maia onun annesidir. Hermes çevik ve uyanık bir tanrıdır. Önceleri sürüleri korumakla yükümlü bir tanrıydı, çobanlık tanrısıydı, giderek nitelik değiştirdi, hekimlik, ticaret ve hırsızlık tanrısına dönüştü. Hermes’in hekimliğe simge olmuş olan büyülü sopasıyla dolaştığı düşünülür. Defne ya da zeytin dalından olan bu sopaya iki yılan dolanmıştır. Hermes aynı zamanda Zeus’un haber taşıyıcısıdır. Yaratıcı zekasıyla hırsızlıkta ustadır, çaldığını sezdirmeden çalar. Hırsızlığa doğduğu gün başlamıştır. Gün doğarken dünyaya gelmiş, aynı gün güneş batmadan Apollon’un koyunlarını çalmıştır. Koyunları Zeus’un buyruğuyla geri vermiş, özür dilemek için Apollon’a lir adlı üç telli çalgıyı yapıp armağan etmiştir. Sağlığı kollamak kadar önemli bir işi daha vardır: ölülere yol göstermek. Hermes destanlarda adı en çok geçen tanrıdır. Birincil tanrıların yanında ikincil bir yer tutar gibidir. Savaş tanrısı Ares Zeus’la Hera’nın oğludur. Homeros’un bildirdiğine göre Zeus da Hera da ondan nefret ederlermiş. Kana doymayan ahlaksız biri olarak tanıtlanır, bu yüzden hiçbir site onu özel olarak yüceltmek istememiştir. Yunanlılar onun Trakya’dan gelmiş olduğuna inanırlardı. Ateş tanrısı Hephaistos Zeus’la Hera’nın oğludur. Çirkinliği ve biçimsizliğiyle ünlüdür. Doğduğunda çirkinliğinden çok etkilenen annesi onu Olympos’un tepesinden atmış. Çirkin Hephaistos çalışkanlığın simgesidir. Barışçıdır. İnsanlara yakındır: ne kadar göklerdeyse o kadar yerdedir. Zanaatçılara yardım eder, demircileri ve dokumacıları korur.



Eros: Ölümsüz Tanrıların En Güzeli





Olympos’ta daha başka tanrılar da vardır, bunlar ikincil tanrılardır. En önemlileri Eros’tur. Hesiodos onu “ölümsüz tanrıların en güzeli” diye tanımlar. Yoksul, becerikli, kaygılı Eros insanlarla tanrılar arasında aracıdır. Kişiliği çevresinde daha çok edebiyat düzeyinde gittikçe artan bir ilgi oluşmuş, bu ilgi onu gittikçe daha ilgi çekici özelliklerle bezemiştir. Platon Symposion (Şölen) diyaloğunda onu tanrı katıyla insan katı arasında düşünülür dünyayla duyulur dünya arasında aracı diye belirleyerek, bilgi kuramına, ona bağlı olarak da estetik anlayışına önemli bir öge olarak katmıştır. Symposion şair Agathon’un verdiği bir şölende yapılan tartışmaları içerir. Sözü en son Sokrates alır ve Mantinean rahibesi Diotime’nin vaktiyle kendisine söylemiş olduğu sözleri anımsar. Sokrates “Aşk bir tanrıdır” dermiş, buna karşılık Diotime Aşk’ın bir daimon olduğunu söylermiş. Daimon ölümlüyle ölümsüz arasında aracıdır ve Diotime’ye göre birçok daimon vardır, aşk da bir daimon’dur. Sokrates bu daimon’un hangi anababadan geldiğini sorar. Diotime buna şöyle karşılık verir: Aphrodite’nin doğduğu gün tanrılar bir şölen vermişler. Çağrılılar arasında Poros (Çare) da varmış. Yemekten sonra dilenci giysileri içinde Penia (Yoksulluk) çıkagelmiş. Nektardan sarhoş olan Poros, Zeus’un bahçesine geçip orada sızıvermiş. Penia, Poros’tan bir çocuğu olsun istemiş, onun yanına uzanmış, böylece Aşk’a gebe kalmış. Aşk, demek ki, Çare ile Yoksulluk’un çocuğudur. Aşk yoksuldur, kabadır, pistir, çıplak ayakla dolaşır, şurada burada yatar, yeri yurdu yoktur, bu yanıyla anasının çocuğudur. Güzelin ve iyinin peşindedir, yiğittir, serüvencidir, attığını vurur, durmadan oyun düşünür, bu yönüyle de babasının çocuğudur. Eros zamanla insanları oklarıyla yüreğinden vuran kanatlı ya da kanatsız bir çocuk olarak tanıtlanmıştır. Çağımızda ruh ayrıştırması açısından cinsel eğilimlerin ve cinsel eğilimlere bağlı isteklerin tümünü karşılar. Cinsellik edebiyatında hatta ruhbilimde Eros insani aşkın yalnızca bir yüzünü açıklar. Pierre Burney Aşk adlı incelemesinde şöyle der: “İnsani aşkın iki kutbunu, genellikle birine Eros öbürüne Agape adını vererek birbiriyle karşılaştırırlar. Eros arzu aşkıdır, bağlayıcı ve bencildir. Oysa Agape iyiliğin adayıcı düzeyine kadar yükselebilen iyilikçi biçimler ortaya koyar. (…) Eros kaypaktır, çünkü terinden derine bencildir, ama aynı zamanda bizi kendimizden çıkmaya ve kendimizi aşmaya çağırır: ‘Amor trahit amantem extra se…’ (Aşk aşığı kendinden geçirir).”



İKİNCİL TANRILAR / KÜÇÜK TANRILAR





Aldatılmış aşıkların intikamcısı Anteros ve evlilik törenlerinde hazır bulunan Hymene de ikincil tanrılardandır. Her ikisi de Eros’un arkadaşıdır. Zeus’la Hera’nın gençlik tanrıçası olan kızları Hebe de ikincil bir önem taşımaktadır. Hebe evlilik tanrıçasının kızı olarak “ev kızı” imgesini canlandırmıştır. Olympos’ta tanrılara balözü sunan Hebe, daha geç bir zamanda güçlü ve kahraman Herakles’ in karısı olarak tanıtılmıştır. İkincil tanrılardan İris gökkuşağı tanrıçasıdır, o da Hermes gibi tanrıların haber taşıyıcısıdır. Olympos’ta bir de Kharis’ler vardır, bunlar parlaklığıyla bilinen Aglaia, insanın sevincini belirleyen Euphrosyne, bitkileri çiçeklendiren Thaleia’dır. Kharis’ler Zeus’la Eurynomene’nin kızlarıdır. (Eurynome de Okeanos’la Tethys’in kızıdır.) kharis’ler Apollon’un lir’ine uyarak yaptıkları danslarla tanrıları eğlendirirler. Onlar dans ederken arkadaşları Musa’lar şarkı söylerler. Musa’lar dokuz tanedir. Bunlar Zeus’la Mnemosyne’nin kızlarıdır. (Bellek’i simgeleyen Mnemosyne de Uranos ve Gaia’nın kızıdır.) Sanat perileri ya da esin perileri Musa’lar başlangıçta ayrılmaz biçimde ortak bir kişiliğe sahiptiler. Sonraları işlevleri ayrılmıştır. Kleio tarih, Euterpe lirik şiir ve müzik, Thaleia komedi, Melpomene trajedi, Terpsikhore dans, Erato aşk şarkısı, Polymnia lirik şiir, Urania gökbilim, Kalliope güzel konuşma perisi olmuştur. İkincil önem taşıyan tanrısal kişiliklerden biri de evrenin düzenini simgeleyen Themis’tir. Hukuk ve adalet tanrıçası Themis, Uranos’la Gaia’dan olmadır, öğütleriyle Zeus’a yardımcı olmak gibi güç ama önemli bir görevi yüklenmiştir. İşlevine uygun olarak ağırbaşlı bir kız diye tanıtlanmıştır. Zeus’un öğütçülerinden biri de Zeus’la Themis’in insani adaleti simgeleyen kazıları Dike’dir. Bunlardan başka ikincil tanrılar arasında yer alan Nemesis intikam tanrıçasıdır, haklı öfkeyi simgeler ve yunan dünyasında en geçerli kurallardan biri olan ölçülü olmak ve ölçülü davranmak kuralını geçerli kılmakla yükümlü gibidir. Ölçüsüz kişiler Nemesis’in gazabına uğrarlar. Aidos, dinsel saygıyı simgeler.



Su ve Yeraltı Tanrıları

Su ya da deniz tanrıları geniş bir topluluk oluştururlar. Onların başında denizlerin ve dingin suların efendisi Poseidon vardır. (Denizler’i Akdeniz, dingin suları da Karadeniz karşılar.) Deniz tanrılarından biri de Okeanos’tur. Evreni çevreleyen “Okeanos” ırmağının efendisi olan Okeanos dişi titanlardan Tethys’in kocasıdır. Karıkocanın Okeanis denilen birçok kızı vardır. Bu deniz perileri ırmakları ve kaynakları simgeleştirirler. En çok bilinen Styks, Kallirroe ve Arethusa’dır. Su tanrılarından Pontos, Gaia’nın oğludur, adı “deniz uçurumu” anlamına gelir. Büyük oğlu Nareus, Doris’le evlidir. Nareus’un kızları Nareis’ler sayıları otuzla elli arasında düşünülen deniz perileridir. Başlıcaları Thetis, Amphitrite, Galateia’dır. Amphitrite, Poseidon’la evlidir. Triton, Amphitrite’yle Poseidon’un oğludur, bazen korkunç bazen iyilikçi bir tanrı olarak gösterilmiştir. Geleceği bildirir, büyük bir deniz salyangozu kabuğuyla her yerden duyulacak biçimde ses çıkarır. Herakles’le dövüşmüş, Dionysos’a şarabın etkisiyle yenilmiştir. Poseidon’la Amphitrite’nin canavar sürülerine bakar. Geleceği okumak ve istediği biçime girmek yeteneğini Poseidon’dan almıştır. Yer altı tanrılarına gelince, onların başı Zeus’un kardeşi Hades’tir. Yeraltında ayrıca intikam tanrıçaları Erinya’lar vardır. Bunlar ahlak kurallarını korurlar, bu kurallara karşı gelenleri cezalandırırlar. Bu acımasız ama dürüst tanrıçalar Kronos ile Nyks ‘in kızlarıdır. Korkunç canavarlar biçiminde tanıtlanmışlardır. Aile düzenini korurlar, aile düzeyinde cinayetlerle ilgilenirler. Uyku tanrısı Hypnos, Erebos’la Nyks’in oğlu Thanatos’un (Ölüm) ikiz kardeşidir. Yeraltında yaşar, oradan insanlara uyku ve düş gönderir.



Yeryüzünün Küçük Tanrıları




Bir de yeryüzünün küçük tanrıları vardır. Bunlardan “İyi Tanrıça” diye adlandırılan Demeter buğday tanrıçasıdır, bereket ve toprak tanrıçasıdır. Kronos’la Rea’nın kızıdır. Eleusis prensleri arasında yerleşen ve Eleusis’te bir tapınak kuran Demeter bu prenslerden Triptolemos’u kendisine yardımcı seçmiştir. Triptolemos dünyayı dolaşarak insana tarımın inceliklerini öğretir. Şarap ve bağ tanrısı Dionysos da küçük tanrılardandır. Bazı kaynaklara göre sonradan tanrı olmuştur. Bu belirleme belki de şaraba ve sarhoşluğa karşı hoşnutsuzluğu ortaya koymaktadır. Bazı kaynaklara göre Dionysos Zeus’un ve Semelle adlı Thebai’li bir kadının oğludur. Tüm tanrıların annesi de babası da tanrıyken onun babası tanrı annesi insandır. Zeus, Semele’yi çılgınca sevmiştir. Bu büyük sevgi içinde Zeus bir gün semele’ye dile benden ne dilersen der. O da Zeus’u tüm görkemiyle yıldırım tanrısı biçiminde görmek istediğini söyler. Zeus onun isteğini yerine getirir, ama o zaman yıldırımlar Semele’yi öldürür. Semele o sırada gebedir. Zeus ana karnındaki bebeği çekip alır, doğum günü gelene kadar onu Hera görmesin diye kasığında saklar. O zaman Hermes onu kaçırır ve Nysa’daki Nymphe’lere bırakır. Bu Nymphe’ler Hydes diye bilinen periler olmalıdır. Periler Hera’dan çekindikleri için bebek Dionysos’u İra’ya bırakırlar. Zeus da Nymphe’leri yıldız yapıp göklere yerleştirir. Dionysos şarap ve bağ tanrısı olduğu kadar üreme tanrısıdır, dünyanın her yerinde insanlara üzüm yetiştirmeyi öğrettiği gibi kendi gizlerini de öğretmiştir. Arkadia çobanlarının tanrısı Pan da küçük tanrılardandır. Hermes’in oğludur, sevinçli ve gürültücü bir tanrıdır, yarı hayvandır, boynuzları vardır, keçi ayaklıdır, çobanların koruyucusudur. Pan eşsiz bir müzikçidir kavalıyla en güzel ezgileri çalar, orman Nymphe’leri dansederken onlara arkadaşlık ve eşlik eder. Her yırtıcı ortamda, dağlarda tepelerde, ormanlarda görünebilir. Hep aşk içinde yaşar, gönlünü her zaman bir başka Nymphe’ye kaptırır. Aşklarına karşılık bulamaz. Kuyruğuyla, yamuk burnuyla çok çirkindir. Pan’ın bazen oğlu bazen kardeşi olarak belirlenen Silenos suları simgeler. Her zaman sarhoş dolaşan sevinçli bir ihtiyardır. İri yapılıdır. Yürüyemeyecek kadar içtiği zamanlar eşeğiyle dolaşır.

Pan gibi küçük boynuzlu, küçük ayaklı keçiler biçiminde tanıtlanan Satyros’lar; güzel, sevimli kadınlar olarak tanıtlanan dağ cinleri Oreades’ler; orman ya da ağaç perileri Dryas’lar; yarı insan yarı at Kentauros’lar; yılanlı başlarında domuz dişleri taşıyan canavar Gorgona’lar; belden aşağısı kuş ya da balık biçiminde kötü ruhlu Siren’ler de tanrısal kişilikli varlıklardır.



Leda’nın Soyu

“Zeus’un çocukları” anlamında Diskuroi diye anılan Kastor ve Polydeukes daha çok İsparta ve Argolis’te gençliği ve sporu koruyan tanrılar olarak saygı görmüşlerdir. Her ikisi de Leda’dan olmadır. Zeus, Leda’yı baştan çıkarmak için kuğu biçimine girer. Onlar o gece analarının rahmine düşerler. Adları birçok kahramanlık olayına karışmıştır. Bir dizi serüvenden sonra gökyüzüne çıkarılır, İkizler burcunu oluştururlar. Anaları Leda İsparta kralı Tyndareos’un karısıdır. İliada kahramanlarından Helene (Menelaos’un karısı) ve Klymnestra (Agamemnon’un karısı) da Leda’nı Zeus’la birleşmesinden olmuştur. Helene’yi Theseus Atina’ya kaçırır. Onu erkek kardeşleri kurtarıp İsparta’ya getirirler. Yunanistan’da tüm kahraman gençler onunla evlenmek ister. Tyndareos, koca adaylarına ileride olacak düşmanlıkları önleyebilmek için bir bağlılık andı içirir. Helene, Menelaos’la evlenir. Truva kralı Priamos’un oğlu Paris Helene’yi kaçırır. Menelaos eski adaylardan içtikleri andı anımsamalarını ister. Böylece Truva savaşı başlar. Paris ölünce Helene onun kardeşi Deiphobos’la evlenir, savaştan sonra da Menelaos’a döner. Bir inanışa göre Helene ölünce tanrılar katına yükselmiştir.



Kadın Kaçırma Alışkanlığı






Bu kadın kaçırma teması rasgele konulmuş değildir. Herodotos o dönemde kadın kaçırma alışkanlığının Fenikelilerce başlatıldığını pers kaynaklarına dayanarak yazar. Fenikeliler Kızıl Deniz’de Herodotos’un “denizimiz” dediği Akdeniz’e çıkınca deniz taşımacılığına iyiden iyiye ağırlık verirler, mısır ve asur mallarını yunan kıyılarına getirirler. Bu gelişmelerden birinde önemli bir olay yaşanır. Fenikeliler o dönemin en güçlü sitesi olan Argos’da mallarını beş altı günde satıp hemen hemen bitirdiklerinde Argos kralı İnakhos7un kızı İo arkadaşlarıyla kıyıya gelir, geminin yanında alışverişe başlar, o sırada Fenikeliler kızların üstüne atılırlar, İo ve birkaç kız yakalanır, öbürleri kaçarlar. Fenikeliler yakalandıklarını gemiye atıp Mısır’a götürürler. Daha sonra Yunanlılar da Fenike’ye giderler, Tir’de kralın kızını kaçırırlar, böylece iki toplum ödeşmiş olur. Ancak Yunanlılar bununla yetinmezler, Kolkhis kralı bir kahramanı Yunanistan’a gönderir, kızının verilmesini ister. Yunanlılar bu isteği olumlu karşılamazlar, gelene İo’nun kaçırılışını anlatırlar. Daha sonraki kuşaktan biri, Truva kralı Priamos’un oğlu Paris olanları öğrendiğinde Yunanistan’dan bir kadın kaçırmak ister, Helene’yi kaçırır. Yunanlılar Helene’nin geri verilmesini isteyince karşı taraf Medeia’yı anımsatır. Herodotos bütün bu bilgileri Perslerden aldığını sık sık bildirir ve bu olayları şöyle yorumlar: bir kadını kaçırmak haksızlıktır ama bunun intikamını almaya kalkmak çılgınlıktır, ayrıca kadın istemedikçe erkek onu kaçıramaz. Yunanlılar kaçırılan bir kadın için büyük bir sefer düzenleyerek Asya’ya geçmişler, Priamos’un egemenliğine son vermişlerdir. Persler bunun üzerine Yunanlılara düşman olmuşlardır. Herodotos Truva savaşının gelişimini de efsaneye dayanarak anlatır. Zeus’un oğlu Paris’i hakem tutarlar. Paris Aphrodite’yi seçer, çünkü Aphrodite ona dünyanın en güzel kadını Helene’yi sözvermiştir. Paris, Menelaos’un karısı Helene’yi kaçırır ve Truva’ya kardeşi Agamemnon komutasında bir ordu gönderir. Mykenai kralı Agamemnon’un Truva kuşatması on yıl sürer ve çok zorlu geçer. Priamos’un oğlu Hektor bu savaşta öldürülür. Topuğundan yaralanan Akhilleus da savaşta yaşamını yitirir (Akhilleus yalnızca topuğundan yaralanabilir: yaralanma tehlikesine karşı annesi onu bebekken topuğundan tutup Styks ırmağına batırmıştır.) Savaş Odysseus’un bir hilesiyle, içinde asker bulunan tahta atın Truva’ya sokulmasıyla kazanılmıştır. İo’nun kaçırılışına gelince Herodotos’a göre, o konuda Fenikeliler Persler gibi düşünmezler: İo geminin patronuyla Argos’ta işi pişirmiştir, gebe kaldığını anlayınca ailesinden utanmış ve kendi isteğiyle gemiye binmiştir.



KAHRAMANLAR / HERAKLES VE ÖBÜRLERİ






Bu son örneklerde görüldüğü gibi tanrılarla insanlar arasında yumuşak bir geçiş vardır. Bu da tanrılarla insanları birbirine bağlayan bağın gerçek bir bağ olduğunu gösterir. Bu kavuşma noktasının en yakın yerinde kahramanlar yer alır. Onlar tanrısal güçleri olmasa da insanüstü güçleri olan insanlardır. Bu kahramanların başında Herakles gelir. Herakles’in babası Zeus, annesi Amphitryon’un karısı Alkemene’dir. (Amphitryon, Tiryns kralı Alkaios’un oğludur.) Hera onu beşiğinde öldürtmek ister, bunun için iki yılan gönderir, ama Herakles yılanları boğar. Delikanlılık çağına gelince Thebai’de Kreon’un kızı Megara’yla evlenir. Karısını ve çocuklarını çılgınlığa kapılıp öldürünce Tyrns’e gönderilir, orada kralın verdiği on iki güç işi başarır, birçok aşk serüveni yaşar, nice kahramanlık gösterir. Deianeira’ya aşık olur, onunla evlenir, sonra İole’ye tutulur. Kıskanç Deianeira ona zehirli bir gömlek yollar. Herakles gömleği giyer giymez ölür, ruhu Olympos’a kabul edilir. Bir başka kahraman Perseus Zeus’la Danae’nin oğludur. Büyükbabası onu ve annesini bir sandığa koyup denize atar. Seriphos kralı ana oğlu kurtarır, anneyle evlenir. Gorgona denilen canavarlardan Medusa’nın başını kesme görevini alır kraldan. Kralın amacı ondan kurtulmaktır. Bu görevi Athena’nın yardımıyla yerine getiren Perseus daha sonra Habeşistan’da tutsak bulunan Andromeda’yı kurtarır ve onunla evlenir. Kahraman İason Teselya’lıdır, kral İokos’un oğludur. Onu Kentauros Kheron büyütmüştür. İason, babasının tahtına oturmuş olan amcası Pelias’ın yerine geçmek ister. Bunu anlayan amcası ona çok güç bir iş verir. İason bu işi uzun serüvenlerden sonra başarır. Son yıllarını kıskanç ve dırdırcı karısıyla Korinthos’ta geçirir.



Bellerophontes, Theseus, Oidipus

Bellerophontes, Korinthos’ludur. İstemeyerek kardeşinin ölümüne yol açtığı için ülkesinden ayrılır ve Argos kralının sarayına sığınır. Kral Proitos’un karısı Sthenaboia ona gönlünü kaptırır, sevgisine karşılık bulamayınca da onu kendisini baştan çıkarmaya çalışmakla suçlar. Başına birçok iş gelen, bu arada aslan kafalı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu canavarı öldüren Bellerophontes sonunda Lykia kralının kızıyla evlenir. Theseus Atina’nın efsane kralı Egeus’un ve Aithra’nın oğludur. Argolis’te doğmuştur. Genç yaşta yırtıcı hayvanlarla ve haydutlarla çarpışmış ve Atina’ya gitmiştir. Bir seferden dönüşte babasına vermiş olduğu “zaferle dönersem beyaz bayrak çekeceğim” sözünü unutmuş, gemiyi kara bayraklı gören Egeus kendini üzüntüsünden denize atmıştır. Theseus bunun üzerine Atina kralı olmuş, bir süre sonra Sykros’a sığınmıştır. Bir başka kahraman Oidipus Thebai’lidir. Kral Laios’la İokaste’nin oğludur. Bir kahin Laios’a “oğlun seni öldürecek ve annesiyle evlenecek” demiştir. Küçük Oidipus sakat ayaklarıyla bir dağa bırakılır. Onu bulup Korinthos kralı Polybos’a verirler. Oidipus büyüyünce başına gelecekleri Delphoi kahininden öğrenir, bu yüzden ülkesinden kaçar. Phokis’te bir yolcuyu öldürür. Bu yolcu babası laios’tur. Oidipus Thebai’ye varınca kral seçilir ve İokaste’yle evlenir, bu evlilikten çocukları olur. Konunun bundan sonrası bulanıktır. Kimine göre Oidipus kendi gözlerini oymuş ve oğullarınca Thebai’den kovulmuştur. Kızı Antigone onun yanından ayrılmamış, ona yardımcı olmuştur. Oidipus acılı yaşamını Kolonos ormanında sürdürmüştür. Kimine göre gerçeği öğrenen İokaste kendini asmıştır. Kimine göre Oidipus’un oğulları taht kavgasında birbirlerini öldürmüşlerdir. Oidipus efsanesi yunan düşüncesinde ve yunan trajedisinin temelinde belirleyici olan yazgıdan kaçılmaz fikrini açıkça ortaya koyar.



İNANÇ DÜZENİ VE KÜLTÜR






Yunanistan’da çok çeşit tanrılar, yarı tanrılar ve kahramanlar tablosunun önünde çok canlı bir inanç düzeni vardır. Dinsel yaşamın gerekleri sitenin yaşam özellikleriyle belirlenmişti: her site birbirinden oldukça ayrı dinsel davranış biçimleri geliştirmişti. Dinsel yaşam en geniş uygulama alanını ailede buluyordu. Tapınaklar büyük toplulukları barındıracak kadar geniş olmadığından ailede sunaklar tapınmada ilk basamağı oluşturuyordu. Kahramanların mezarları da tapınma yerleriydi. “Tapınışın başlıca görünümleri dualar, saçılar ve adaklardı. Saçı yapmak bir kaptan yere şarap, yağ ya da süt akıtmaktı. Kansız adak meyve ve çörek sunmakla, kanlı adak bir ya da birkaç hayvan kurban etmekle oluyordu. Kanlı adakta adakçı hayvanı dinsel kurallara göre boğazlıyordu. Etin bir parçası tanrı adına yakılıyor, kalanı inançlılara dağıtılıyordu” (J. Monier). Ailede babanın dinsel bir yeri vardı. baba rahip yerine alınıyordu. Tapınma aileden tapınağa doğru yayıldıkça rahipler topluluğu ortaya çıktı. Ama yunan dünyasında rahibin büyük bir yeri yoktu. Yunanistan rahipler topluluğunun ayrı bir sınıf ya da kast oluşturacak biçimde kümelenmediği, ayrımlaşmadığı ya da toplumun dışına çıkmadığı belki de tek ülkedir. Evlerde en başta aile tanrıçası Hestia’ya ve tanrılar tanrısı Zeus’a saygı gösterilirdi. Aile toplumun en küçük ama en önemli birimiydi. Önemliydi, soyun sürdürülmesini sağlıyordu. İleride Platon’da göreceğimiz gibi aileyi toplumsal gelişime engel sayanlar da vardı. Ayrıca askerlik mesleğinin bağlayıcı gerekleri, bireylerin aşırı dışadönüklüğü ve eğlenceye düşkünlüğü, eşcinsel ilişkilerin yaygınlığı aileyi sarsılmaz bir toplumsal birim olmaktan çıkarıyordu. Gene de aile önemliydi, bekarlara ve çocuksuz evlilere iyi gözle bakılmazdı. Nişanlılık kurumu oldukça önemli bir kurumdu, nişanlıları kutsal suyla arındırma törenleri yapılırdı. Düğün törenleri renkli geçerdi. Arındırma ölüm törenlerinde de öne çıkardı. Cesedi iyice yıkadıktan sonra ağzına yara koyup gömerlerdi. Bu para öbür dünyaya kayıkla geçiş parasıydı. Parayı veremeyenlerin bu yakada kalacağına ve dinginliğe ulaşamayacağına inanılırdı. Cenaze törenine sabahtan başlanırdı. Ölünün yakınları gün doğarken ağlayıcılar ve çalgıcılarla yola çıkardı.



Törenler, Bayramlar, Şenlikler




Törenlere, bayramlara, şenliklere büyük yer veren yunan toplumunda her sitenin kendine göre dinsel davranış formülleri vardı. dinsel bayramlarda müzik yarışmaları, at yarışları, spor gösterileri düzenlenirdi. Bu etkinlik içinde tapınak büyük bir önem kazanmıştı. Büyük tapınakların başlıcaları Delos, Epidauros, Olympieion ve Delphoi tapınaklarıydı. Ege denizinde Mykonos ve Syros arasında bulunan Delos adasında bir tapınak topluluğu vardı. Kutsal Delos adası iyonyalı inançlıların toplaşma yeriydi, burada Apollon ve Artemis’e saygı törenleri düzenlenirdi. Hekimlik tanrısı Asklepios’un kutsandığı Epidauros’taki (kuzeydoğu Peleponnesos) tapınaklar toplamı da çok önemliydi, burada Artemis ve Aphrodite de saygı görürdü. Delphoi’ide başlıca tapınak Apollon tapınağıydı, burada bir de kahinler ocağı vardı. Koloniler kurmak isteyenler buradan görüşler alıp yola çıkarlardı. Kahinler genellikle kolonicileri yüreklendirirlerdi. Atina’daki Olypieion tapınağı Zeus adına yapılmıştı. Burada bir de Hera tapınağı vardı. Eski yunan toplumunun dinsel yaşamında kehanet çok önemliydi. Kahin tanrı esinini alan yetkin insandı. Yunanlılar tanrısal güçlerin dünya üzerindeki edimlerini beklemek istemezler, önceden davranıp tanrıların gelecekle ilgili görüşlerini almak isterlerdi. Tanrıların insanlara yol göstermesi, önerilerde bulunması ya da onların girişimlerini uygunsuz bulması kehanette açıklığa kavuşurdu. Kehanet bir aracıyı gerektirirdi. Örneğin Delphoi’de Apollon insanlara bir genç kızın ağzından, onun sesiyle önerilerde bulunurdu. İnsanın aracı olarak belirmediği durumlarda bir takım seslerin, örneğin rüzgar sesinin yorumuna yönelirdi. Kısacası kehanette tanrılarla insanlar arasında büyülü ve dolaylı bir ilişki sözkonusuydu. Tanrılara her şey sorulabilirdi. Toplumsal ve bireysel tüm sorunlar üzerine onların görüşü alınabilirdi.



Toplu Oyunlar

Yunanistan’da yarışma niteliğindeki toplu oyunların da dinsel bir anlamı vardı. bu oyunların başlıcası Olimpiyat oyunlarıdır. Adını Olypos’tan alan ve ilk olarak Herakles tarafından düzenlenmiş olduğuna inanılan bu oyunlar beş yılda bir, yaz dönencesinden önceki yeni ayın çıkışında başlatılırdı. İlki M.Ö. 776’da gerçekleştirilmiş olan Olimpiyat oyunlarına her özgür Yunanlı katılabilirdi. Bu oyunlar bir hafta sürerdi ve dinsel törenlerle sona ererdi. Koşuda, güreşte, yumruk döğüşünde, disk atmada üstün gelenler zeytin dalından taçlarla ödüllendirilirlerdi. Bu kişilere kentlerinde büyük saygı gösterilirdi. Olimpiyat oyunlar V. Yüzyıldan sonra kentler arasındaki düşmanlıkların ileri ölçülere varmasıyla tavsadı. Dinsellik eski yunan toplumunda spordan sanata kadar her alanda etkindi. İnancın gelişimi zamanla tarikatları oluşturdu. Bu tarikatların başında Orpheus tarikatı gelirdi. Orpheus, geleneğe göre, şiiriyle hayvanları bile büyüleyen güçlü bir şairdi. Onu Apollon’un oğlu sayanlar vardı. karısı Eurydike’nin ölümü üzerine cehenneme gidip karısını istedi. Hades buna razı oldu. Ancak Orpheus’un dönüş yolunda geriye bakmaması gerekiyordu. Orpheus bu yasağı unutunca karısını bir daha ve hiç görmemek üzere yitirdi. Daha sonra Orpheus da dünyadan ayrıldı. Nasıl öldüğü üzerine değişik yorumlar yapılmıştır. Orpheus’çuluk VI. yüzyılda gelişti ve tüm yunan kentlerine yayıldı. Yunanistan’da uygarlığın gelişmesi ve ona bağlı olarak yaşamın karmaşıklaşması din duygusunun öne çıkmasını, giderek gerçeküstünün gerçeğe baskın duruma gelmesini getirdi. Bu dönüşüm elbette tektanrıcılığa geçi



Hatıran yeter...

sevgilim
iki satır mektup yaz bana
varsın uyaklı olmasın cümleler
varsın şiire benzemesin vereceğin kötü haber
katlanırım...
diyerek basladım da bu şiire
yoksun ki sen
!
SaydaM Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıtlar Son Mesaj
Beşiktaş'ımızın Şanlı Tarihi ahaha Beşiktaş 25 01-18-2008 02:52
bilim tarihi Kayıp Ruh.. Bilim & Teknoloji 9 07-09-2006 23:37


Saat 09:54.


Powered by vBulletin Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0

Hosting Hizmetleri TOPlist Forums Directory

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207