![]() |
|
|
|
#51 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
-III- "Tragik" kavramını, tragedya'nın psikolojisi üstüne bilinebilecek en son şeyleri ne ölçüde bulduğumu Putların Batışı'nda bir kez daha dile getirdim. "En yabancı, en amansız sorunlarıyla bile yaşama evet deyiş; en yüksek örneklerini kurban ederken kendi bereketinin mutluluğuna varan o yaşama istemi, -buydu adlandırdığım Dionysosca diye, buydu tragik ozanın psikolojisine varmak için benim bulduğum köprü. Ürküden, acımadan kurtulmak için değil, zorlu bir boşalmayla tehlikeli tutkulardan arınmak için değil, -Aristotales bunu yanlış anlamıştı böyle,- tersine, ürkü ve acımanın ötesinde, oluşun bengi sevincine varmak, onun ta kendisi olmak için, o sevinç ki yoketmenin sevinci de girer içine..." Bu anlamda kendimi ilk tragik feylosof, yani kötümser feylosofun taban tabana karşıtı saymaya hakkım var. Dionysos olgusunun benden önce böyle feylosofca bir tutkuyla duyulması görülmemiştir: Tragik bilgelik eksiktir; bunun izlerini, hem de Sokrates'ten iki yüzyıl önceki o büyük Yunan felsefesinden bile boşuna aradım. Bir tek Herakleitos üzerinde kuşkum var; zaten onun yakınında kendimi her yerden daha sıcak, daha rahat duymuşumdur hep. Yokuluşun, yokedişin olumlanması -ki Dionysosca bir felsefenin can alıcı noktasıdır-, karşıtlıklara, savaşa ve "varlık" kavramını kökünden yadsıyarak oluşa evet deyiş: Şimdiye dek düşünülenler içinde ban en yakın olarak bunları buluyorum şüphesiz. "Bengi dönüş" öğretisi, yani sınır tanımadan, sonsuza dek herşeyin durmadan yokolup yeniden doğması, Zerdüşt'ün bu öğretisi daha o zamandan Herakleitosca da öğretilmiş olabilirdi. Hiç değilse, Herakleitos'un ana düşüncelerinden hemen hepsine konmuş olan Stoa'da bunun izlerine rastlanır.![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#52 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
-IV- Uçsuz bucaksız bir umut sesleniyor bu yazıdan. Aslında, musikinin Dionysosca bir geleceğinden umudu kesmem için hiçbir neden yok. Yüzyıl sonrasına bir göz atalım, varsayalım ki doğanın, insanın iki bin yıldan beri kirletilmesine karşı yağınmam başarıyla sonuçlanmıştır. O zaman yaşamdan yana olacak yeniler, görevlerin en büyüğünü, daha yüksek bir insanlık yetiştirilmesini, bunun bir parçası olarak da, soysuzlaşmış, salaklaşmış herşeyin acımadan yokedilmesi işini ele alacaklar ve Dionysosca durumun yeniden doğacağı o yaşam bolluğunu yeryüzünde olanaklı kılacaklardır. Tragik bir çağ muştuluyorum: İnsanlık en amansız, ama en zorunlu savaşları bir kez ardında bırakıp, acı çekmeksizin unuttuğu an, yaşama evet deyişin en yüksek sanatı, tragedya yeni baştan doğacaktır. Bir psikolog ayrıca şunları da ekleyebilirdi: Genç yaşımda Wagner musikisinden duyduklarımın, aslında Wagner'le hiç mi hiç ilgisi yoktur; Dionysosca musikiyi betimlerken, kendimde duyduğum birşeyi betimliyordum; herşeyi o içimde taşıdığım yeni soluğun diline çeviriyor, başka bier kılığa sokuyordum içgüdümle. Bunun kanıtı ise -bir kanıt ne denli güçlü olabilirse öyle güçlü bir kanıt- "Wagner Bayreuth'da" adlı yazımdır. Psikoloji yönünden can alıcı noktalarda hep kendimden söz açmışımdır; Wagner adının geçtiği her yerde, hiç çekinmeden benim adımı ya da Zerdüşt adını koyabilirsiniz. Dithyrambos sanatçının betimlemesidir; uçurum gibi derincesine ve Wagner gerçeğine bir an bile olsun değinmeksizin çizilmiştir. Wagner de sezinlemişti bunu; o yazıda kendini tanıyamamıştı. Bunun gibi, "Bayreuth düşüncesi" de, okuyucularım için hiç de bilmece sayılmayacak birşeye dönüşmüştü: En seçkin insanların en büyük ödevlere kendilerini adadıkları o büyük öğle'ye, -belki de günün birinde yaşayabileceğim bir şenliğin görüm'üne... İlk sayfalardaki tutku dünya tarihine geçecektir: Yedinci sayfada sözü edilen bakış, gerçek Zerdüşt bakışıdır; Wagner, Bayreuth, o Alman küçüklüğü, bayalığı, hepsi bir buluttur; üzerinde geleceğin sonsuz bir ılgımı parıldamaktadır. Psikolojik bakımdan da, kendi yaradılışımın ana çizgileri hep bir arada bulnuşu, hiç kimsede görülmemiş bir güç istemi, düşünce alanında gözünü budaktan sakınmayan, etkinlik istemine hiç zarar vermeyen o sınırsız öğrenme gücü. Bu kitapta herşey geleceği, Yunan ekinin kördüğümü bir kez çözüldükten sonra, onu gene bağlayacak karşı İskender'lerin zorunluluğu... Tragik duyuş" kavramına geçişteki o tonu bir dinleyin hele; evrensel, tarihsel bir tondur bu; yazı baştanbaşa dunlarla doludur. Olup olabilecek en alışılmamış "nesnellik"ti benimkisi: Kim olduğumu olanca kesinlikle biliyor, ama bunu herhangi bir rastlantılık gerçeğe yansıtıyordum; beni anlatan doğruların sesi ürkünç bir uçurumdan geliyordu. Zerdüşt'ün deyiş'ini daha o zamandan bilmişcesine, bir kez olsun yuanılıp şaşmadan betimliyorum; Zerdüşt denen olay'a, insanlığın o korkunç arınması, kutsanması edimine gelince, hiç bir zaman s. 41-44 aarasındakinden daha ulu bir deyişle dile getirilemz bu. ![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#53 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
ÇAĞDIŞI YAZILAR -I-Çağdışı yazıların dördü de ("David Strauss", "Yaşam İçin Tarihin Yararı ve Zararı Üzerine", "Eğitici Olarak Schopenhauer", "Richard Wagner Bayreuth'da".) savaşçı mı savaşçıdır. Bunlar "başımda kavak yelleri esmediğini", kılıcımı çekmekten hoşlandığımı, belki de bileğimin pek sağı solu olmadığını kanıtlar. İlk saldırı (1873) daha o zaman bile hiç acımaksızın yukardan baktığım Alman ekininden yana birşey kanıtladığını, hele onun böylelikle Fransa'yı yenmiş olduğunu sanmaktan daha beter bir yanılma olamazdı... Çağdışı yazılarımın ikincisi (1874) bilim düzenimizin gidişindeki tehlikeyi, yaşamı kemiren, ağulayan yanı açığa vurur: Bu insanca anlamını yitirmiş çarklar, bu mekanizma, işçinin bu "kişiliksizleşme"si, "iş bölümü"nün sözde verimliliği, bunlardan hasta düşmüştür yaşam. Amaç, yani ekin, elden çıkmıştır, -araç, yani çağdaş bilim düzeni, yabancılaşmıştır... Bu incelemede, çağımızın böylesine kurumlandığı "tarihsel anlayış" ilk kez bir hastalık, bir örnek çöküş belirtisi olarak tanınıyor. -Üçüncü ve dördüncü Çağdışı yazılarda, daha yüksek bir ekin kavramına dikkati çekmek için, bencilliğin, kendini sıkıya sokmanın en aşırı iki örneği konuyor ortaya, olabildiğince çağdışı iki örnek, çevrelerinde "Alman devleti", "ekin", "Hıristiyanlık", "Bismarck", "başarı" denen herşeye karşı yüce bir küçümseme duyuyor ikisi de, -Schopenhauer ve Wagner ya da tek sözcükle, Nietzsche... -II- Bu dört yağınmadan ilki olağanüstü bir başarı kazandı. Kopardığı gürültü her bakımdan duyulmaya değerdi. Üstün gelmiş bir ulusun yarasına parmak basmıştım, -kazandıkları yengi bir ekin olayı değildi, tersine bambaşka birşeydi belki de... Yalnız David Strauss'un eski dostlarından değil, her yandan yanıt yağdı; onu kendinden hoşnut, dar kafalı Alman aydını örneği olarak, kısacası "Eski ve Yeni İnanç Üstüne" adlı birahane İncil'inin yazarı olarak gülünç düşürmüştüm (dar kafalı aydın sözü benim yazımdan geçmiştir dilimize). Kutsal hayvanlarını, Strauss'larını (Strauss "devekuşu" demektir.) gülünç bulmakla, Würtemberg'li ve Suab olarak derinden gocundurduğum bu eski dostlar öyle açık yüreklilikle ve kabaca yanıt verdiler ki, bundan daha iyisini doğrusu isteyemezdim; Prusyalıların tepkisi daha bir akıllıca oldu, -ne de olsa "Prusya mavisi" vardı kanlarında. Çiğliğin daniskasını bir Leipzig gazetesi, o adı çıkmış "Grenzboten" yaptı; gazaba gelen Basellileri zor zappettim. Yüzde yüz benim yanımı tutan -çeşit çeşit, kimi zaman da hiç anlaşılmaz nedenlerden- yalnızca birkaç yaşlı bay oldu. Örneğin, Göttinden'den Ewald (-1803/1875- Alman doğubilimcisi -müsteşrik-), Strauss'a karşı yağılamam öldürücü olmuş demeye getirdi. Ya da eski Hegel'cilerden Bruno Bauer (-1809/1882- Alman tanrıbilimci.), ki o yazıdan sonra en dikkatli okuyucularımdan biri olmuştu. Yaşamının son günlerinde, yitmiş "ekin" kavramı üstüne kimden bilgi edinebileceğini göstermek için, örneğin Prusyalı tarihçi Bay von Treitschke'ye (-1834/1896- Alman tarihçisi.) benim yazılarımı salık vermeyi severdi. Bizim yazı ve yazarı üstüne en çok önemseyerek ve uzun uzadıya konuşan, feylosof Baader'in (-1765/1841- Alman feylosofu ve tanrıbilimcisi.) eski bir öğrencisi, Würzburg'da Profesör Hoffman (-1806/1873- Alman tanrıbilimcisi.) adında biri oldu. Yazımdan benim için büyük bir gelecek okuyordu, -tanrısızlık konusunda bir bunluk yaratacak en son sözü söyleyecektim; ona göre tanrısızlığınen kökten, en amansız temsilcisi bendim. Beni Schopenhauer'e çeken şey de buydu. -Ama hepsinin içinde en çok okunanı, herkese en acı koyanı, aslında öylesine yumuşak huylu Karl Hillebrand'ın (-1829/1884- Alman tarihçisi ve gazetecisi.), eli kalem tutan o sonuncusu insan Alman'ın olağanüstü sert ve yürekli savunuşu oldu. Yazısı "Augsburger Zeitung"da çıkmıştı; bugün biraz daha yumuşatılmış biçimiyle toplu yazıları arasında okunabilir. Burada benim yazı bir olay, bir dönüm noktası, ayılıp kendine geliş, çok hayırlı bir belirti olarak, düşünce işlerinde Alman ağırlığının ve tutkusunun yeniden doğuşu olarak gösteriliyordu. Hillebrand yazının biçimini, olgun beğenisini, kişiyle konuyu ayırmaktaki şaşmaz ölçülüğünü öve öve bitiremiyordu:Onu Almanca yazılmış en iyi tartışma yazısı olarak niteliyordu; o tartışma sanatı ki, Almanlar için tehlikelidir ve hiç salık verilmez. Beni yüzde yüz onaylıyor, Almanya'da dilin bayağılaşması üstüne söylemeyi göze aldıklarımdan da ileri gidiyor (-bugün özleştirmecilik oynuyorlar, bir tek cümle bile kuramıyorlar artık-) ulusun "başta gelen yazarları"na karşı aynı küçümsemeyi duyuyor ve benim "bir ulusun hem de sevgililerini suçlu sandalyesine oturtmadaki üstün yürekliliğime" olan hayranlığını söyleyerek bitiriyordu... Bu yazının yaşamımda paha biçilmez etkileri oldu. Bugüne dek hiç kimse benimle hır çıkarmaya kalkmadı. Almanya'da bana karşı susuyorlar, ürkek ve çekingen davranıyorlar: Bugün, hele "Alman devleti"nde, kimsenin göze alamadığı, sınırsız bir söz özgürlüğünden yararlandım yıllardır. "Kılıcım gölgesindedir" benim cennetim... Aslında Stendhal'in bir ilkesini uygulamıştım: Yüksek bir topluluğa girerken, işe bir düello'yla başlamayı salık verir o. Nasıl da seçmiştim düşmanımı! İlk Alman özgür düşünürü!... Bana bugüne dek o Avrupalı, Amerikalı "libres penseurs" (Özgür düşünür.) ulusundan daha uzak, daha yabancı olan hiçbir şey bilmiyorum. O "çağdaş ülküler"e inanan, uslanmaz kuşbeyinlilerle, soytarılarla aramdaki uçurum, düşmanlarıyla aramda olandan çok daha derindir. Onlar da bir yol tutturmuş, insanlığı kendilerine göre "düzeltmek" isterler; benim kim olduğumu, ne istediğimi bir bilseler, amansız bir savaş açarlardı bana karşı, -topu da "ülküler" inanır daha... İlk töresizci'yim ben...-III- Schopenhauer ve Wagner adlarını taşıyan Çağdışı yazıların, bu iki psikolojiyi anlamakta, ondan da geçtim, bu sorun'un yalnızca ortaya konmasında pek işe yaradıklarını ileri sürecek değilim, -bunun dışında kalan şeyler de var elbette. Örneğin, Wagner'in yaradılışındaki ana öğeyi, o tiyatro oyuncusu yeteneğini daha o zamandan sezivermiştim; kullandığı araçlar olsun, niyetleri olsun, hepsi bunun zorunlu sonuçlarıydı. Aslına bakarsanız, bu yazılarda yapmak istediğim psikoloji değil, bambaşka birşeydi: Eşine rastlanmamış bir eğitim sorunu, insanı çelik gibi yapacak, yepyeni bir "kendini sıkıya koyma", "kendini savunma" kavramı, büyüklüğe, evrensel, tarihsel ödevlere götüren bir yol, -bunlar dile gelmek istiyordu ilk kez. Sözün kısası, insan birşeyi anlatabilmek, elinde birkaç deyim, im, söyleme yolu daha çok bulundurmak için önüne çıkan fırsattan nasıl yararlanırsa, ben de bu iki ünlü, ama daha hiç mi hiç belirlenmemiş örneğe öylece yapışıverdim. Üçüncü yazının 7. bölümünde hepten korkunç bir uzgörüyle değinilmiştir buna. Bunun gibi, Platon da Sokrates'den bir im dili olarak yararlanmıştı. -Bu yazıların tanık olduğu o hayli geride kalmış durumları şimdi göz önüne getirdiğimde, aslında yalnız kendimden söz açmış olduğumu saklayamam. "Wagner Bayreuth'da" yazısı kendi geleceğimin bir düşüdür; "Eğitici Olarak Schopenhauer"de ise, benliğimin en iç öyküsü, oluşması yazılıdır. En başta da içtiğim and!... Bugün neyim ben, nerelerde yaşıyorum -artık sözlerle değil yalnız yıldırımlarla konuştuğum yükseklerde-, o zamanlar nasıl da uzaktım bunlardan! Ama ülkeyi gördüm; yol, deniz, tehlike ve başarı üstüne bir an olsun yanılmadım! Söz verirken ne büyük durgunluktur o; yalnız sözde kalmayacak bir geleceğe doğru o ne mutlu bakıştır! Derinden, içten yaşanmıştır burada her söz; acı çeken, nerdeyse kanayan sözcükler eksik değildir. Ama hepsinin üstünden büyük bir özgürlük yeli esip geçer; itiraz gibi gelmez yaranın kendisi bile. Benim feylosoftan anladığım şey, o yakınında ne varsa hepsinin tehlikede olduğu korkunç dinamit, benim feylosof kavramımla -yüksek öğretimdeki "geviş getirenler"i, öbür felsefe öğretmenlerini bir yana bırakın- koskoca Kant'ın bile içine girdiği feylosof kavramı arasıdaki uçurum, o yazı bunların hepsi üstüne paha biçilmez şeyler öğretir; ama burada sözü edilen "Eğiti Olarak Schopenhauer" değilmiş de, onun tam karşıtı, "Eğitici Olarak Nietzsche" imiş, ne çıkar. -O zamanlar benim zanaatımın bilginlik olduğu, benim de bu işin belki ehli olduğum göz önüne alınırsa, bu yazıda bilginlerin psikolojisi üstüne birdenbire çıkıveren o acı eleştirmeyi pek de önemsiz saymamalıdır: Bendeki ayrı oluş bilincini, benim için ödev nedir, yalnızca araç, arada eğlence, katkı nedir, bunu hiç şaşmadan ayırdettiğimi gösterir o parça. Tek birşey olabilmek, tek birşeye varabilmek için, çok yerde, çok şey olmak, bu bendeki sağduyudur. Bir süre için de bilgin olmam gerekiyordu.![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#54 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
İYİ VE KÖTÜNÜN ÖTESİNDE - gelecekteki bir felsefeye giriş -I-Bundan sonraki yıllar bana düşecek ödev, artık olabildiğince kesin belirlenmişti. Ödevimin olumlayan bölümünü bitirmiştim; sıra sözle ve eylemle hayır diyen yarısına gelmişti: Şimdiye dek süregelen değerlerin yenilenmesine, büyük savaşa, son karar gününün eriştirilmesine. Bu arada ağırdan çevreme bakıyor, kendime yakın bulduklarımı, güçlerine dayanarak yok etme işinde bana yardımcı olabilecekleri arıyordum. -O gün bu gün, bir oltadır yazılarımın her biri: Kim bilir belki de herkesten ustayımdır olta atmakta?... Hiçbir şey vurmadıysa benim değil suç. Balık yoktu.... "Aslında ahlaki olgular yoktur, sadece olguların ahlaki yorumu diye bir şey vardır..." İyi ve Kötünün Ötesinde -II- Çağcıllığın eleştirilmesidir bu kitabın (1886) özü, çağcıl bilimlerin, çağcıl sanatların eleştirilmesidir; çağcıl siyasa bile girer bunun içine, -arada bunların tam karşıtı, olabildiğince az çağcıl bir örnek, soylu, olumlayıcı bir örnek de verilmektedir. Bu sonuncu yönden, kitap bir gentilhomme'lar (Soylu kişi.) okuludur ve bu kavram hiç bu denli kökten, özlü anlamda alınmamıştır. Ona yalnızca dayanmak için bile, insanda yürek olmalı, korku nedir öğrenmemiş olmalı insan... Çağımızın övündüğü nesi varsa, hepsi de bu örnekle bir çelişme olarak, nerdeyse görgü kıtlığı olarak duyulmaktadır, örneğin şu ünlü "nesnellik", şu "herkesin acısını paylaşmak", şu yabancı beğeniye kul köle olan, petits faits (Küçük olgular.) önünde yerlere kapanan "tarihsel anlayış", şu "bilimsellik", -Bu kitabın Zerdüşt'ü hemen izlediği düşünülürse, nasıl bir perhiz düzeninden doğduğu belki anlaşılır. Korkunç bir zorlamayla uzağa bakmaya alışıp şımarmış göz -Çardan da uzak görüşlüdür Zerdüşt- burada en yakınları, çağı, çevremizdekini görmeye zorlanmıştır. Kitabın tüm parçalarında, özellikle biçiminde, Zerdüşt'ü olanaklı kılan içgüdülerden isteyerek bir uzlaşma göze çarpar. Biçimde, niyette, susma sanatında bir inceliş ön plana geçmiştir; psikolojibile bile sertlikle, katı yüreklilikle kullanılmıştır, -bir tek gönül alıcı söz yoktur koca kitapta.. Hepsi dinlemedir bunların: İnsan öyle Zerdüşt gibi avuç dolusu iyilik saçtıktan sonra, kim bilir nasıl bir dinlenme zorunludur ona... Tanrıbilimci ağzıyla konuşursak -iyi dinleyin, her zaman tanrıbilimci gibi konuşmam, -günlük işini bitirince yılan kılığında Bilgi Ağacının altında yatan, tanrının kendisiydi. Tanrılığın yorgunluğunu böyle çıkardı... Pek güzel yapmıştı herşeyi. Tanrının yedi günde bir aylaklığıdır şeytan, başkası değil... ![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#55 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
PUTLARIN BATIŞI- nasıl felsefe yapılır çekiçle -I-Yüzelli sayfa bile tutmaz bu yazı; sesi şen ve uğursuz tınlar, gülen bir cindir, -öyle kısa zamanda yazılmıştır ki, kaç günde olduğunu söylemeye utanırım. Öbür kitaplardan apayrıdır o: Daha özlüsü, daha bağımsızı, daha yıkıcısı, daha... hayını yazılmamıştır hiç. Gözlerimin önünde herşeyin nasıl başaşağı durduğunu şöyle kabataslak anlayabilmek için, bu kitabı okumaya girişmelidir. Başlığındaki put sözcüğü, şimdiye dek "doğru" dedikleri şeydir düpedüz. Putların Batışı, açıkçası: Eski doğruların sonu geldi. -II- Bir tek gerçek, bir tek ülkü yoktur ki, bu yazıda değinilmiş olmasın (-değinmek: Amma da saygılı, edebli bir söz!...) Ölümsüz putlar değil burada yalnız, en gençleri, dolayısıyla yanlışlıktan en çok beli bükülmüş olanları da. Örneğin "çağcıl düşünceler". Ağaçlar arasında büyük bir yeldir esen; yemişler-doğrular-dökülmektedir her yanda. Pek bereketli bir güzün har vurup harman savurmasıdır bu: Doğrulara çarpıp sendeler insan; üstüne basıp ezer kimini de, -öylesine sebildirler... İnsanın eline aldıklarına gelince, artık aralarında şüphelibirşey yoktur, kesinlemedir hepsi. "Doğru"nun mihenk taşını ilk ben tutuyorum elimde, ben karar verebilirim ancak. Sanki içimde ikinci bir bilinç büyüyüp gelişmiş; sanki "istem", şimdiye dek üzerinde aşağıya yuvarlandığı bayırı aydınlatmak istercesine bir ışık yakmış içimde... Bayır, -doğruya giden yol koymuşlardı bunun adını... O "karanlık çaba" (Ein guter Mensch in seinem dunklem Drange -ist sich des reschten Weges wohl bewusst [İyi insan o karanlık çaba içinde -Bilir doğru yolun ne olduğunu]. -Goethe, 1. Faust, Gökyüzünde önoyun.) denen şeye artık paydos; doğru yolun en az farkında olan, o iyi insanın kendisiydi... Şaka bir yana, doğru yolu, yokuş yukarı giden yolu benden önce kimse bilmiyordu: Etkin üstüne umutlar, ödevler, oraya götürecek yollar ancak benimle başladı yeni baştan -ben onların muştucusuyum... Bir yazgıyım işte bu yüzden de.- -III- Söz konusu yapıtı bitirir bitirmez, bir gün bile geçirmeden hemen o dev ödevime, değerleri yenileme işine giriştim; hiçbir şeye benzemeyen yüce bir gurur içindeyim, her an ölümsüzlüğümü kesin olarak biliyor ve tunç levhalara bir yazgı şaşmazlığıyla birbiri ardınca imleri kazıyordum. 3 Eylül 1888'de önsöz yazıldı: Sabahleyin, onu yazdıktan sonra açık havaya çıktığımda, ober-Engadin'in bana gösterdiği en güzel gün vardı karşımda, -dupduru, alev alev renkler içinde, tüm karşıtlıkları, güneyle buz arasındaki tüm geçişleri bir araya getiren bir gün. -Ancak 20 eylülde ayrılabildim Sils-Maria'dan; seller alıkoymuştu beni, sonunda tek konuğu ben kalmıştım o eşsiz yerin, -minnetimin karşılığı olarak ölümsüz bir ad bağışlayacağım oraya. Olaylarla dolu bir yolculuktan sonra, üstelik gece geç vakit vardığım seller basmış Como'da bir de ölüm tehlikesi atlatarak, 21. günü öğleden sonra benim denenmiş yerime, bundan böyle kalacağım Torino'ya indim. İlkbaharda oturduğum aynı evi, Via Carlo Alberto 6, III'de, Vittorio Emanuele'nin (-1820/1878- İtalya kralı, İtalyan birliğinin kurucusu.) doğduğu o koca palazzo Carignano'nun karşısında, piazza Carlo Alberto'ya ve daha uzaklarda tepeliklere bakan evi tuttum gene. Bir an bile duraklayıp oyalanmadan, hemen çalışmaya oturdu: Yapıtın dörtte biri kalmıştı daha tamamlanacak. 30 eylül günü büyük yengi; yedinci gün; bir tanrının gezinişi Po kıyısında. Aynı gün "Putların Batışı"na önsözü de yazdım; bu kitabın provalarının düzeltmek benim için dinlenme oldu eylül ayında. -Ben böyle bir güz yaşamadım hiç, yeryüzünde böyle birşey olabileceğini sanmazdım; sonsuza dek uzanan bir Claude Lorraine (-1600/1682- Fransız manzara ressamı.), her günü aynı ölçüsüz yetkinlikte. Kaynak: Ecco Homo "Wagner'in müziğini ruh coşkusunun gücü olarak yorumladım. Yanlış yorumladığım görünüyor, görünen başka bir şey daha ise, Wagner ve Schopenhauer'i ne ile bu kadar renklendirdiğimdir... Onları renklendiren benim. Ben, kendim onları yücelttim... Her sanat, her felsefeci gelişmekte ya da gerilemekte olan bir yaşamın ilaçları ve kışkırtıcısı olarak algılanmalıdır. Bunlar, her zaman acıları ve acı çekenleri tasarlar. Ama acı çekenler iki türlüdür... Birinci türdekiler, yaşamın kendilerine sunduğu bolluktan yakınan, coşku sanatı ve aynı zamanda yaşamın trajik görüntüsünü isteyen acı çekenler... İkinci türdekiler ise, yoksunluktan acı çekerler, sanattan ve felsefeciden huzur, sükut, dingin bir deniz (kuşkusuz burada Goethe hedef alınmıştır) ya da sarhoşluk, kargaşa, uyuşukluk isterler. Her iki tarafın da gereksinimlerini Wagner, Schopenahuer kadar iyi bir şekilde giderir. Her ikisi de yaşamı yadsır, onu suçlar ve bu yüzden onlar çok uzağımdadırlar."![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#56 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
TÖRE'NİN SOYKÜTÜĞÜ - bir tartışma yazısı -I-Bu soykütüğü üç incelemeden kurulmuştur; hepsi de şaşırtma sanatı, amacı ve anlatımı bakımından şimdiye dek yazılanlardın en ürküncüdür. Bilindiği gibi, Dionysos karanlıklar tanrısıdır hem de. Herbirinde yanıltmayı amaçlayan, soğuk, bilimsel, giderek alaycı, bile bile gösterişçi, bile bile oyalayan bir başlangıç. Gitgide tedirginlik artar; tek tük şimşekler; hiç hoşa gitmeyecek doğrular duyulur uzaklardan boğuk gürlemelerle, -sonunda bir tempo feroce'ye (Yabanıl tempo.) varılır, korkunç bir gerilimle ileri atılır herşey. Herbirinin bitiminde, hepten ürkünç patlamalrla yeni bir doğru belirir kalın bulutlar arasından. -İlk incelemedeki doğru Hıristiyanlığın psikolojisidir: Hıristiyanlık hınç duygusundan, o ruhdan doğmuştur, sanıldığı gibi "Kutsal Ruh"dan değil, -bir karşı devinimdir aslında, soylu değerlerin egemenliğine karşı büyük bir ayaklanmadır. İkinci incelemede bulunç'un psikolojisi var: Sanıldığı gibi "insanın içindeki tanrı sesi" değil, -dışa doğru boşalamayınca gerilere yönelen kan dökme iç güdüsü. Kan dökücülük ilk kez burada, ekinin en eski, en zorunlu temellerinden biri olarak aydınlığa çıkarılıyor. Şu sorunun yanıtını veriyor üçüncü inceleme: Çilecilik, rahiplik ülküsü, aslında zararlı mı zararlı bir ülkü, bir bitiş istemi, bir décadence ülküsü iken, nasıl olup da böylesine sınırsız bir güç kazanmıştır? Yanıt: Sanıldığı gibi, tanrı papazların arkasında olduğu için değil, yalnızca faute de mieux (Daha iyisi olmadığı için, yokluktan.), -şimdiye dek biricik ülkü o olduğu için, yarışanı olmadığı için. "Çünkü hiçbir şey istememektense, hiçliği istemeyi yeğ tutar insan"... Herşeyden önce, Zerdüşt'e gelinceye dek bir karşı ülkü eksikti.- Beni anladınız. Bir psikologun tüm değerleri yenileme işi için başlıca üç hazırlığı. -Rahibin psikolojisi ilk olarak bu kitapta bulunur. ![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#57 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
WAGNER OLAYI - bir çalgıcı sorunu -I-Bu yazının hakkını verebilmek için, insan musikinin yazgısını kanayan bir yara gibi içinde duyup, o acıyı çekmelidir. Neden acı çekiyorum musikinin yazgısını duyduğumda? Musikinin dünyayı arıtıcı, olumlayıcı yanını yitirmiş olmasından, artık Dionysos'un flütü değil, bir décadence musikisi olmasından... Ama insan musikinin davasını öz davası gibi, kendi çektiği acırlarmış gibi duyunca da, biraz çokça hatır gönül gözeten, aşırı derecede yumuşak bir yazı bulur bunu. Böyle durumlarda keyfini bozmak, kendi kendisiyle de kızmadan alay etmek -ridendo dicere severum; verum dicere (Ridendo dicere severum: Acı doğruyu gülerek söylemek; verum dicere: doğruyu söylemek.) her türlü sertliği haklı gösterse bile- insanlığın ta kendisidir. İstesem, eski bir topçu olarak, Wagner'e karşı ağır bataryalarımı da sürebilirdim; bundan şüpheniz olmasın. -Bu işte kesin sonucu alacak herşeyi kendime sakladım,- Wagner'i severdim. Hem benim ödevimin anlamına, tuttuğum yola uygun düşeni, daha seçkin, "bilinmeyen" birine saldırmaktır- musikinin o Cagliostro'suna (-1743/1795- İtalyan soylusu, ünlü serüvenci, dolandırıcı.) varıncaya dek, maskesini düşüreceğim daha nice "bilinmeyen"ler var-, daha da önemlisi, düşünce işlerinde gitgide uyuklaşan, içgüdüde yoksullaşan, gitgide dürüstleşen Alman ulusuna saldırmaktır: Karşıtlarla besleniyorlar artık, ne bulurlarsa yiyorlar, ister "inanç" olsun, ister "bilimsel düşünce", ister "Hıristiyanca sevgi olsun, ister Yahudi düşmanlığı, ister güç istemi (devlet olma istemi), ister évangile des humbles (Küçük insanların İncil'i.), hepsini yutuyorlar mide fesadına uğramaksızın, hem de öyle bir iştahla ki, insanın kıskanası geliyor... Karşıtlar arasında bu ne yan tutmazlık, bu ne midesizlik, "çıkar gözetmezlik"! Alman damağının bu haktanırlığı, herşeye eşit haklar tanıması, herşeyden bir tad alması!.. Hiç şüphe yok, ülkücüdür Almanlar... Almanya'ya son gidişimde, Alman beğenisini Wagner'le Saeckingen borazancısına (-Doğrusu: Soekkingen borazancısı- Scheffel'in Almanya'da pek tanınmış bir şiiri.) eşit haklar tanımaya uğraşır buldum; Leipzig'de en gerçek, en Alman-sözcüğün eski anlamında Alman, yoksa o yalnızca yurttaşlardan değil- musikicilerden birinin, usta Heinrich Schütz'ün onuruna bir Liszt derneği kurduklarını gözlerimle gördüm; o sinsi (Liszt ve List -hile, düzen- üzerine bir sözcük oyunu.) kilise musikisini geliştirip yaymaktı amaç... Hiç şüphe yok, ülkücüdür Almanlar... "Ben Wagner gibiyim, şimdiki zamanın insanıyla -gerilemekte olan-, tüm diğer insanlarla benim aramdaki tek fark benim bu gerilemeyi anlamam ve buna karşı kendimi korumamdır." Wagner Olayı -II- Ama burada kabalaşmaktan ve Almanların yüzüne karşı bir kaç acı gerçeği söylemekten kimse alıkoyamaz beni: Ben de söylemesem kim söyleyecek! -Onların tarih konularındaki sıkılmazlıklarından söz açacağım. Alman tarihçilerinde ekinin gidişini, değerlerini görmek için gerekli o büyük bakış'ın hepten yitip gitmesi, topunun birden siyasa (ya da kilise) soytarıları olması değil yalnız: O büyük bakışı aforoz edenler de kendileridir. İnsanın yalnızca "Alman" olması, o "ırk"tan olması yeter, tarih konusunda değer diye, değersizlik diye ne varsa hepsi üstüne son sözü söyleyebilir, kesinlikle belirtir onları... "Alman" olmak bir kanıttır, "Almanya, Almanya, herşeyin üstünde" bir ilkedir, tarihteki "törel dünya düzeni"dir Cermenler: Roma imparatorluğu karşısında özgürlüğü ayakta tutanlar, on sekizinci yüzyıl karşısında töre'yi, "kesin buyruğu" yeniden diriltenler... Alman devletine özgü bir tarih yazıcılığı vardır; korkarım, Yahudi düşmanına özgü olanı vardır bir de, -ayrıca saray tarih yazıcılığı vardır ve Bay von Treitsschke'nin yüzü kızarmaz hiç... Geçenlerde ahmakça bir yargı, neyse ki bu arada rahmetlik olan Suab estetikçisi Vischer'in (-1807/1887- Alman ozanı, estetikçisi.) bir cümlesi tüm Alman gazetelerinde bir boy gözüktü, her Alman'ın evet demesi gereken bir "doğru"ydu bu: "Uyanış çağı ile Yenileme (Reformation) çağı, ancak ikisi bir arada bir bütün yaparlar, -estetik yeniden doğuş ve törel yeniden doğuş." Böyle cümleleri duyunca sabrım taşıyor; Almanların yüzüne tüm kabahatlerini birer birer vurmak geliyor içimden, bir görev duyuyorum bunu giderek. Dört yüz yıldır ekine karşı işlenen tüm büyük cürümlerin sorumlusu onlardır!... Nedeni de hiç değişmez, o iliklerine dek işlemiş gerçek korkusu -ki doğrudan korkudur aynı zamanda-, o içgüdü edindikleri ikiyüzlülük, "ülkücülük"... Büyük çağların sonuncusu, Uyanış çağı Almanlar yüzünden anlamını yitirdi, o hasadı yapamadı Avrupa, hem de tam daha yüksek bir değerler düzeni, soylu, yaşamı olumlayan, geleceğin güvencesi olan değerler, karşı değerlerin yuvalandıkları yerde, oralarda oturanların içgüdülerine işleyinceye dek üstün gelmişken! Luther, o tanrının belası keşiş, kiliseyi ve -bin kez beteri- Hıristiyanlığı, tam yenildikleri anda ayağa kaldırdı... Hıristiyanlığı, yaşama isteminin din kılığına girmiş yadsınmasını!... Luther, bu akıl almaz keşiş, "akıl almazlığı" yüzünden kiliseye saldırdı ve -dolayısıyla- onu ayağa kaldırdı yeniden... Katolikler Luther adına şenlikler kutlasalar, oyunlar düzseler yeridir... Luther ve "törel yeniden doğuş"! Tüm psikolojinin canı cehenneme! Hiç şüphe yok, ülkücüdür Almanlar.- İnsanlık iki sefer korkunç bir yüreklilikle kendini aşarak özü sözü bir, anlamı belli, yüzde yüz bilimsel bir düşünce düzenine vardığında, Almanlar eski "ülkü"ye giden dolambaçlı yollar, doğruyla "ülkü" arasında bir uzlaşma bulmayı başardılar; bilimi yadsımalarını, yalanlarını bir kitabına uydurdular aslında. Leibniz ve Kant, -düşünce dürüstlüğü alanında Avrupa'ya en büyük iki köstek! En sonunda, iki décadence yüzyılı arasındaki köprü üzerinde, yeryüzünü yönetmek amacıyla Avrupa'yı birleştirebilecek güçte, deha ve istem dolu bir force majeure (Üstün güç.) belirdiğinde, Almanlar "özgürlük savaşları"yla Napoleon'un varoluşundaki mucizelik anlamdan yoksun bıraktılar Avrupa'yı; ne olmuşsa, bugün ne varsa onların suçudur hep; hastalıkların, saçmalıkların ekine en zararlı olanı, ulusalcılık, Avrupa'yı hasta eden bu névrose nationale (Ulusal sinirce -nevroz-.), Avrupa'da artık sürüp gidecek bu küçük devletler, bu küçük siyasa: Anlamından, sağduyusundan yoksun bıraktılar Avrupa'yı- onu bir çıkmaza soktular. -Buradan çıkacak bir yol bilen var mı benden başka?... Ulusları yeniden birbirine bağlayacak büyüklükte bir ödev?."Başkalarından daha fazla derin görüşü olanlar tarihçi olurlar: Bu, doğrunun doğru olamayacağı izlenimi vermelidir. Cümle, Talma tarafından söylenmiştir. Komedyenin psikolojisini içerdiği gibi, aynı zamanda ahlakını da içerir. Wagner'in müziği asla doğru değildir. Ama doğru olarak görünür, böylece her şey yoluna girer." Wagner Olayı -III- Hepsi bir yana, kuşkumu neden açığa vurmayayım? Almanlar benim durumumda da, bu dev yazgıdan bir fare doğurtmak için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklar. Adlarını kötüye çıkardılar benim yüzümden şimdiye dek; ilerde de adam olacaklarından şüpheliyim. -Ah, burada kötü bir falcı olmayı nasıl isterdim!... Benim doğal okuyucularım, dinleyicilerim daha şimdiden Ruslar, İskandinavlar ve Fransızlardır, -gitgide artacak mı onların sayısı? -Almanlar bilgi tarihine baştanbaşa şüpheli adlarla geçmişlerdir; "bilmeyerek olmuş" kalpazanlar çıkarmışlardır yalnız (bu deyim Kant'la Leibniz'e olduğu gibi, Fichte'ye, Schelling'e, Schopenhauer'e, Hegel'e, Schleiermacher'e [-1768/1834- Alman tanrıbilimcisi ve feylosofu. Schleiermacher Almanca'da "tül, peçe vb... yapan" anlamına gelmektedir. Nietzsche sözcüğün bu anlamıyla oynuyor.] de uygundur: perdeleyicidir hepsi de, başka birşey değil): Düşünce tarihindeki ilk dürüst düşünürün doğruyu dört bin yıllık kalpazanlıktan ötürü yargılayan düşünürün, kendileriyle yanyana Alman düşüncesine sokulması şerefini hiçbir zaman elde etmemeli onlar. "Alman düşüncesi" ağır havadır benim için: Psikoloji konusunda artık içgüdü olmuş pisliklerini her sözleriyle, her davranışlarıyla açığa vururlar; bunun yakınında zor soluk alırım. On yedinci yüzyılda Fransızların geçtiği o amansız öz sınavından geçmemişlerdir hiç, -bir Larochefoucauld, bir Descartes, en önde gelen Almanlardan yüz kez daha dürüsttürler, -Almanlardan bugüne dek bir tek psikolog çıkmamıştır. Ama psikoloji nerdeyse ölçüdür bir ırkın temizliği ya da pisliği için... İnsan daha temiz bile değilken, derinliği nasıl olur? Kadın gibidir Alman, bir türlü bulamazsın dibini, -yoktur da ondan: Hepsi bu. Ama sığ bile olmaya yetmez bunların hepsi. -Almanya'da derin dedikleri şey, demin sözünü ettiğim o kendi kendine karşı içgüdü pisliğinden başka birşey değildir: Kendi kendilerini bir türlü oldukları gibi görmek istemezler. Yoksa "Alman" sözcüğünü bu psikolojik sapıtmaya uluslararası bir karşılık olarak önersem mi? -Örneğin bu anda Alman İmparatoru, Afrika'daki köleleri kurtarmayı kendine bir Hıristiyanlık ödevi" sayıyor: Biz, öbür Avrupalılar buna düpedüz "Almanlık" deriz aramızda... Derinliği olan bir tek kitap çıkmış mıdır Almanlardan? Bir kitapta derin olan nedir, onlarda bu kavram bile yoktur. Kant'ı derin sayan bilginlere rastladım; korkarım, Prusya sarayında Bay von Treitschke'yi derin sayıyorlar. Alman profesörleriyle şu da geldi başıma: Bir yeri gelip de, Stendhal'i derin psikolog olarak övdüğümde, bana hecelettiler adını."Mutlak yalnızlık bana gittikçe temel bir formül gibi, asıl tutkummuş gibi geliyor. Yani yapıtların en güzellerini yarattığımız anları yalnızlığa borçluyuz. Pek çok şeyi yalnızlık uğruna feda etmeyi bilmek gerekir." Wagner Olayı -IV- -Neden sonuna dek gitmeyeyim? Baştan herşey açık olsun isterim. Göz koyduğum şeylerden biri de Almanların en üstün hor görücüsü olmaktır. Alman kişiliğine karşı güvensizliğimi daha yirmi altı yaşımda dile getirdim (Üçüncü çağdışı yazı, 6. bölüm), -Almanlar çekilmez şeylerdir benim için. Tüm içgüdülerime aykırı gelen bir tür insan düşündüğümde, ortaya hep bir Alman çıkar. Bir insanın "ciğerini okurken", en önce baktığım şey, onda uzaklık duygusu olup olmadığı, insanla insan arasında kat, değer, sıra ayrımı gözetip gözetmediği, seçip seçmediğidir: Bununla gentilhomme'dur insanoğlu, başka türlü, ne ederse etsin, o geniş yürekli, yumuşak başlı ayaktakımı içindedir yeri. Ama ayaktakımıdır Almanlar, ah öylesine aşağılamış olur kişi: Aynı düzeye indirir Alman... Birkaç sanatçıyla, en başta da Richard Wagner'le alışverişimi bir yana bırakırsam, tek iyi saat geçirmişimdir Almanlarla... Diyelim ki binyılların en derin düşünürü Almanlar içinden çıktı; Kapitol'ün kurtarıcıları (Kazlar. Galyalıların Kapitol'e yaptıkları bir gece saldırısında, kazların bağırması üzerine nöbetçiler uyanmış, saldırı da püskürtülmüştür.) cinsinden biri, kendi çirkin ruhunun da en az o denli önemi olduğunu sanıverdi... Bu ırka dayanamıyorum; kişi onların içinde hep kötü çevrededir, ayrımları sezecek parmak yoktur onlarda, -ne yazık bir ayrımın ben de! -ayaklarında incelik yoktur, yürümesini bile beceremezler... Zaten ayak ne gezer Almanlarda; bacakları vardır onların yalnız... Almanlar ne denli bayağı olduklarını hiç mi hiç bilmezler, ama bayalığın son perdesidir bu, -yalnızca birer Alman olmalarından bile utanmazlar... Her konuşmaya karışırlar, son söz kendilerindedir sanırlar; korkarım benim üstüme bile son sözü söylemişlerdir... Yaşamım baştanbaşa bu cümlelerin en kesin kanıtıdır. Orada bana karşı düşünceli, ince bir davranışın izini aramam boşunadır. Gördümse, Yahudilerden gördüm bunu, ama Almanlardan hiçbir zaman. Böyledir benim huyum, herkese karşı yumuşak davranırım, iyiliğini isterim herkesin, -ayrı gayrı gözetmemeye hakkım vardır benim-: Ama gözlerimin açık olmasına da engel değildir bu. Kimseyi ayrı tutmam, hele dostlarımı hiç mi hiç, -umarım onlara karşı insanca davranmama bir zararı dokunamamıştır bunun! Dört beş şey vardır, kendime hep onur sorunu yapmışımdır.- Gene de şurası doğru ki, yıllardan yıllardan beri elime geçen hemen her mektubu bir sinizm olarak duydum: Benim iyiliğimi istemek, bana karşı herhangi bir düşmanlıktan çok daha sinikcedir... Dostlarımın teker teker yüzlerine söylerim, hiçbirisi benim herhangi bir yazımı okuyup inceleme zahmetine katlanmamıştır: İçlerinde ne yazılı olduğunu bile bilmediklerini en küçük belirtiden çıkarırım hemen. Hele Zerdüşt'üme gelince, dostlarımdan hangisi onda hoş görülmeyen, ama neyse ki hepten zararsız bir kendini beğenmişlikten daha çoğunu buldu... Tam on yıl: Almanya'da hiç kimse benim adımı, o içine gömüldüğü anlamsız suskuya karşı savunmayı kendine dert edinmedi. Bu iş için yeterince yürekli olan, burnu koku alabilen, sözde dostlarıma karşı öfkeye kapılan, ilk kez bir yabancı, bir Danimarkalı oldu... Psikologluğunu böylelikle bir kez daha gösteren Dr. Georg Drandes'in (-1842/1927- Danimarkalı yazın tarihçisi, eleştirmeci.) geçen bahar Kopenhag'da verdiği gibisinden dersler, hangi Alman üniversitesinde olacak şeydir?- Ben kendi payıma hiç bunların acısını çekmedim; beni yaralamaz zorunlu olan, amor fati benim yaradılışımın özüdür. Ama bu benim alayı, hem de evrensel alayı sevmediğimi göstermez. İşte bu yüzden, değerleri yenileyişin o yakıp yıkıcı, yeryüzünü sarsıntıya boğacak yıldırımdan iki yıl kadar önce, "Wagner Olayı"nı dünyaya uğurladım; Almanlar benim üstüme bir kez daha yanılıp, adlarını bengi, ölümsüz kılsınlar diye' Anca vakit var buna! -İstediğim oldu mu?- Hem de en alâ sı, bay Cermenler! Hayranlıklarımı sunarım sizlere..Kaynak: Ecco Homo Çocuk ruhlu ve üstüne üstlük Wagnerci olunduğu sürece, Wagner'in ses imparatorluğunda bir büyük toprak sahibi, bir savurganlık abidesi ve bir zengin olduğu sanılır. Fransızların Victor Hugo'da hayran kaldığı yan neyse, onda da işte o yana hayran kalınır: 'asil bir cömertlik.' Daha sonra ona ve diğerine tam aksi olan yanlarıyla hayran kalınır: Ekonominin ustası ve örneği olarak. Mütevazi bir harcamayla krallara laik bir sofra sumakta onlarla kimse yarışamaz. -İnançlı bir mideye sahip olan Wagner hayranı, gerektiğinde ustasının kendisine sihirle sunduğu şeylerle bile doyabilir. Ama müzikte ve kitaplarda dolgunluk arayan ve salt "sunulan" sofralarla doymayan bizler, onlardan çok daha kötü durumdayız. Kısaca söylemek gerekirse: Wagner'in bize sunduğu kemikte yeterince et yok... Wagnerci 'belirleyici motife' gelince... İşte bunun için damak zevkim anlayış gösteremiyor. İlle de tanımlamak zorunda kalırsam, o motife ideal bir kürdan derdim veya dişlere takılan yemek artıklarını temizleme fırsatı. ![]() Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea... |
|
|
|
|
|
|
#58 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
İNSAN Üstinsanlar tarafından kitlelere karşı bir savaş bildirimine gereksinim var! ... Yumuşak ve kadınsı yapan herşey Halkın ya da Kadınların ereğine hizmet eder. Evrensel oy hakkından, eş deyişle, aşağı insanların egemenliğinden yana işler. Ama karşı önlemleri almalı ve bu bütün sorunu aydınlığa ve yargının mahkemesi önüne getirmeliyiz. ![]() ![]() ![]() ![]() Karanlık gece ayaktaydım, Uzaktan bir şarkı bana kadar geliyordu, Su damlacıkları oluk oluk Suyun titrek yüzüne akıyordu. Gondollar, ışık, müzik. Hepsi su üzerinde dolaşıyordu alacakaranlığa doğru. Ruhum bir arpın ezgisi, Kendi kendisine şarkı söylüyordu. Alacalı bir sonsuz mutlulukla titreyen Bir gondolcü şarkısı. Dinliyor muydu acaba birisi onu? ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Bir! İnsanoğlu! kulak ver! İki! Derin geceyarısı ne der? Üç! "Uykumu aldım ya - Dört! "En derin düşten uyandım, derim ki ben: - Beş! "Derindir dünya, Altı! "Daha derin, gündüzün düşündüğünden, Yedi! "Acısı derindir asıl - Sekiz! "Sevinç, yürek ağrısından da derin: Dokuz! "Acı der: yıkıl! On! "Oysa sonrasızlıktır istediği tüm sevinçlerin - On bir! "Derin sonrasızlık istediği, derin" On iki! ![]() Kadınlar: "Erkek gibi aptal" derler. Erkekler de: "Kadın gibi korkak" derler. Kadınların aptallığı, kadınca olmayan bir şeydir. ![]() ![]() ![]() Savaş kardeşlerim benim! Sizi candan yürekten severim, ben öteden beri sizdenim. Ve sizin en iyi düşmanınızım. Öyleyse doğruyu söyleyeyim size! Yüreklerinizdeki nefreti ve kıskançlığı bilirim. Nefreti ve kıskançlığı tanımayacak kadar büyük değilsinizdir. Bunlardan utanmayacak kadar büyük olun bari! Bilgi ermişleri olmak elinizden gelmiyorsa, hiç değilse bilgi savaşçıları olun. Onlar, bu türlü ermişliğin yoldaşları ve öncüleridirler. ![]() Yalnızlığına kaç, dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Saygısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki. ![]() Kendine saygı göstermek, kendine sevgi beslemekten apayrı bir şeydir; cinsel aşktaki o kör kadercilikten daha adi şey yoktur, adına Ben denen ve ikilikte sevilen nesneyi küçümsemekten daha bayağı şey yoktur: Aşkta kaderciliktir bu. ![]() ![]() |