![]() |
|
|
|||||||
| Fan Club Hayranı olduğunuz ünlüler gruplar sanatçıların fan clublarını kurabilir, yazı röportaj resim paylaşabilirsiniz |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#51 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
tabi hemen Ekliyorum Aramıza Hoşgeldiniz
|
|
|
|
|
|
|
#52 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
Öncelikle, Sayın Yıldızdoğan'ın piyasaya yeni çıkan "Ankara'ya yağmur yağacak" isimli kaseti için hayırlı-uğurlu olmasını diliyor vekendisinden bu kaset hakkında biraz tanıtım yapmasını istiyoruz.
2 yıl aradan sonra sevenlerimize, bu iki yılda gönlümüze düşen, sevinçlerin ve hüzünlerin numunesini sunmaya gayret ettim. 10 eserden oluşan albümümüzde çok değerli kardeşim Ali Kınık, Âşık Vebali ve rahmetle andığım Celal Sahir Erozan'ın birer eserlerine yer verdik.Yönetmenliğini ve aranjörlüğünü 10 kasettir olduğu gibi değerli kardeşim Ercüment ekin yaptı. Sanatçılık hayatına nasıl, ne zaman ve kimlerin etkisi ile başladınız? Şiir'e küçük yaşlarımda merakım vardı. Ağabeylerimden Allah razı olsun. Mehmet Akif'den, Arif Nihat Asya'dan, Osman YükselSerdengeçti'ye kadar şairlerimizin şiirlerini heyecanla okurlar ve bizim de ezberlememizi söylerlerdi. Şiir'in yanında bağlamaya olan sevdam 16 yaşında murada erdi. Köyümüzde bağlama çalan yoktu ve çalana da iyi bakmazlardı, amababam bu isteğimi yerine getirdi. Mekânın cennet olsun benim güzel babam. Şiir ve bağlama, yüreğimle öyle bir muhabbet, öyle bir bağ kurdu ki, işte o zamandan bu zamana gece uykusunu unutturdular bana. Şairlerimizin şiirlerini bestelemeye, şiir yazmaya başladım. Memleketim Kadınhanı Ülkü Ocaklarının konserine çıkmamla berabersanat hayatına merhaba dedim. O zaman bana kol kanat geren Rahmetli Âşık Hasreti, Âşık Feymani, Âşık Sefai'ye minnettarım. Sayın Yıldızdoğan, sanatçılık hayatına başladığınız günden bu yana, çıkarmış olduğunuz eserler büyük ilgi görüyor, bunu siz neyebağlıyorsunuz? Sevdamızda, vefamızda ve duruşumuzda çıktığımız günden bu yana bir tereddüt en ufak bir zikzak olmaması, günü iyi tahlil edip yarınıokuyabilme, mükemmel bir müzik ekibine sahip olmam ve sanırım en önemlisi heyecanımın ve çalışma arzumun her gecen gün daha çok artması. Sizin daha çok tanınmanıza vesile olan 'Türkiyem' isimli eserinizin doğuşu hakkında biraz bilgi verir misiniz? Bu eseriniziTürkiye'de bilmeyen yoktur. Sizin nazarınızda da herhalde ayrı bir önemi vardır. Türkiyem şiiri Dilaver Cebeci Hocama ait. İlk ezberlediğim şiirdir belki de. Şiirin güzelliğine bir ahenk katmak, bestelemek, güzelşiirler için çok zordur. Türkiyem şiirine 6 değişik beste yaptım ama beğenmedim bu 7'incisidir. Türkiyem albümünün çıkışı 1993. O günün şartlarında, toplumun psikolojisi ile yüzde yüz örtüşmesi, eser ritminin 5/8 batıda olmayan Türk ritmiolması, sözlerin Türk milletini ve Türkiye'yi anlatması, söyleyenin de kara yağız bir Türk delikanlısı olması, aradan 14 yıl geçmesinerağmen hala satan, telefon melodisi olarak en çok kullanılan bir eser. Önce Dilaver hocamdan sonra da o zaman bana inananve güvenen Selçuklu müziğin sahibi Alperen ağabeyimden Allah razı olsun diyorum. Her önüne gelenin sanatçı kimliği aldığı günümüzde, bize sizin pencerenizden bir sanatçı kimliği tarifi yapar mısınız? Toplumun acısını ve sevincini yüreğinde en fazla hisseden, söylemleriyle, hayat tarzıyla örnek, inanç ve idealinde kesin çizgileriolan, üreten ve ürettiğiyle yetinmeyen, geldiği yeri asla unutmayan, sevgiyi ve umudu rehber edinmiş, aşk hamallarına sanatçıdiyorum. Öne çıkan milliyetçi sanatçı kimliğiniz, medyada nasıl karşılanıyor? Türkiyem ile birlikte yol medyaya geldi dayandı. İlk başta bir ön yargı vardı. Çünkü Türkiye'de sanatı sosyal demokratlar icra ederdi.Bir gün milliyetçilerin bu sahaya girmeleri, at gözlüğü ile bakanların aklına bile gelmiyordu. Aradan 15 yıl geçmesine rağmen, bazı albümlerimizin satışı ilk 3- 4'e girmesine rağmen hala o gözlüğü çıkarmamakta direnenlerinolması da normal ve tabiidir. Şuna inandım ki, ekranlarda dudaklarınızdan çıkan her cümle, yaşantınızdan bir numune ise, duruşunuz, tavrınız sanatınızla paralel ise, albümünüzün aranjesi, alt yapısı ve saundu teknik olarak piyasadan daha iyi ise... kısaca güzel şeyler üretiyorsanız, milliyetçiolmanız dezavantaj değil hatta avantaj oluyor. Sizi, bir dizi film ya da bir sinema projesinde görecek miyiz acaba? Kısmet, inşAllah diyorum. 2-3 tane üzerinde çalıştığımız projemiz var. Bunlardan en önemlisi Rahmetli Dursun Önkuzu nun hayatınısinemaya aktarmak. Çocuklarımızın en kısa yoldan o dönemi ve o mübarekleri anlayabilmeleri için bu ve buna benzer projelerinen kısa zamanda hayata geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Büyüklerimizin, iş adamlarımızın müzikte yalnız bıraktıkları gibi, buprojelerimizde de sessiz kalacaklarını iyi biliyorum. İnşAllah bir gün kendi imkânlarımla başaracağım. Sayın Yıldızdoğan, birazda sevdasını yaşadığınız Türkiye'nin içinde bulunduğu manzarayı anlatır mısınız? 1980 den bu güne kadar Türkiye deformasyon çağını yaşıyor. Milletin Dini ve Milli refleksleri zayıflatılmış, değerlere sahip çıkmak adetasuç sayılır hale gelmiştir. Aynı zihniyeti, aynı Avrupa idealini paylaşan iktidar, sermaye, medya üçgeni arasında kalan toplum, sessiz, çaresiz, tepkisiz birhal almıştır. Bu toplum bir kıvılcım beklemektedir. Türkiye'de bu süreçte Türk kimliği üzerinde yıpratıcı oyunlar oynanmakta, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk kimliğini yıpratma mücadelesi yüzyıllardır bıkmadan usanmadan devam eden ve yarın da devam edecek olan batı merkezlisinsi bir plandır...tabi ki üzücü olan, bu plana içerden de hainlerin destek vermesiyle süreç daha da hızlanmıştır. Bu durum karşısındaTürk milliyetçilerine büyük görev düşmektedir. Milleti uyutanların kullandığı metot ve taktiği, daha güçlü bir şekilde kullanarak, milletinheyecanını, ruhunu taze ve canlı tutmak bir mecburiyettir. Türk milletinin dünya tarihine attığı imza yüzyıllar geçse de ne kitaplardan ne de hafızalardan silinememiş ve de silinemeyecektir. Son eserlerinizde, küresel güçlerin ve onların piyonlarının elinde acı çeken Kerkük'e büyük ilgi gösteriyorsunuz. Kerkük'ün son durumunu, dünya görüşü belli olan bir sanatçı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Kerkük bizim yaralı yüreğimiz. Göz göre göre ateşin içine atıldı. İlk ve son umutları Ana yurtları Türkiye'dir. Memleketi yönetenlerinbasiretsizliği çok canlara mal olacaktır, ama inanıyorum ki Türk milleti ayağa kalkıp yüreklerini ve ellerini uzatacaklardır. Nerdesin hey Ana yurdum Sen varsın diye uyurdum Burada ne hayaller kurdum Rezil rüsva biten benim. Türkiye'nin içinde bulunduğu karanlık atmosferden kurtulması için, izlemesi gereken yol sizce nedir? Her mutlu sonun ve zaferin başında eziyet ve çile vardır. Türkiye, yaklaşan umudun ve zaferin çilesini çekmektedir. Geç kalanzafer, insanlarımızın umudunun körelmesine, heyecanlarının erimesine sebep olmuştur. Millet bir ışık, bir kıvılcım beklemektedir.Tekniğin ve teknolojinin bütün imkânlarını kullanarak, milletin ayağa kalmasını beklemeden, milletin ayağına gidip, milletin anladığıdilden, Türkiye'nin gerçekleri, oynanan oyunlar, bıkmadan usanmadan anlatılmalıdır. Sayın Yıldızdoğan, okuyucularımıza ve sizi seven insanlara vereceğiniz başka mesajlar varsa onları da alalım. Bize ayırdığınız değerlizamanınız için de teşekkürlerimizi sunuyoruz. Türk milletinin geleceği, bizlerin gayret ve çabasına bağlıdır. Önümüzdeki 5-6 ay çok şeylere gebedir. İçimizde ki kırgınlıkları bir tarafa atıpel ele, kol kola, yürek yüreğe olma zamanıdır bu zaman. Türk milleti, Hareketi beklemektedir. Allah diyenler, vatan diyenler, bayrak diyenler, bu uğurda ben de varım diyenler, bizebir tek şey lazım,"aydınlık yarınlar için" "Harekete Geçmek Lazım". Uyanmalı dağım taşım Dik durmalı eğik başım Ver elini arkadaşım Yeni bir yol seçmek lazım Harekete Geçmek Lazım. Mazlumları duymak için Derde derman olmak için Vatan için, bayrak için Yardan, serden geçmek lazım Geçmek lazım, geçmek lazım Harekete, harekete geçmek lazım. Allah inananlarla beraberdir.Bana bu imkânı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.. |
|
|
|
|
|
|
#53 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
Gazeteci Yazar Hakan Demir'in Manisa'nın Akhisar ilçesindeki konserinden önce yaptığı söyleşide Ülkücü Hareketin sevilen sanatçısı Mustafa Yıldızdoğan, Hakan Demir'in soruları karşısında önmeli açıklamalar yaptı.
Ülkücü Hareketin geleceğini nasıl görüyorsunuz ? Ülkücü Hareketin geleceğini çok iyi görüyorum bu hareket tek başına iktidar olacaktır. Ülkücü sanatçı Ahmet Yılmaz'ın MHP'den milletvekili adayı olacağını ve bunun çalışmalarını yaptığını biliyoruz acaba sizin bu yönde bir düşünceniz var mı? Sanatçı olarak ne yapabilirim vekil olarak ne yapabilirim diye düşündüğümde sanatçı olarak bu hareket daha faydalı olduğumu düşünüyorum şuan için böyle bir çalışmam yok ama gerekirse aday olurum. Son kasetinizdeki Aşık Vebali'ye ait olan ve çok sevilen Gözleri şarkısına klip çekmeyi düşünüyormusunuz? Evet.Üçüncü klibimiz bu şarkıya olacak. Son dönemlerde Ülkücü sanatçılar arasında saç uzatma modası başladı sırasıyla Başkal,Ali Kınık,Ahmet Şafak,Osman Öztunç acaba Mustafa Yıldızdoğan'da böyle bir imaj değişikliğine gidecek mi? (Gülüyor uzun bir zaman) O imaj değiştirenlere saç uzatanlara bişey diyeceğim yok ama Allah'a binlerce şükür ki yirmi yıl önce Ülkü Ocakları Genel Merkezi'ne nasıl girmiş isem öyleyim.Ben hep bir espiri yaparım kilom neyse aynı kiloyu da muhafaza etmek gayretindeyim.Önemli olan ufku, önemli olan ürettiğinizi gelişmiş teknolojiyle yeni yetişen nesile uydurabilmek.Saç uzatmışsın,küpe takmışsın,kuyruk takmışsın ne olur ki.Herkesin kendi düşüncesidir. Bir söylenti var Osman Öztunç sanatçılığı bıraktı diye böyle birşey var mı? Yok hayır ben böyle birşey duymadım ama kendi düşüncesidir insanlık olabilir. Son albümünüzdeki Harekete Geçmek Lazım şarkısı MHP'nin seçim şarkısı mı? Medyaya MHP'nin seçim şarkısı diye yansıdı. Bilmiyorum onu ben bilemem.Ama seçim olsunda ben bunu yapayım diye düşünmedim yani onu seçim için yapmadım.Benim her kasetimde böyle şarkılar vardır.Alırlar kullanırlar kulanmazlar genel merkezimiz bilir. AKP'nin kanalı olan Kanal 7'de Mahmut Tuncer'in programında bu şarkıyı okuduğunuz için tepki aldınız mı? Kanal tarafında çünkü bu medyaya böyle yansıdı. Hayır almadım.Beni programına davet eden benim kişiliğimi,nasıl biri olduğumu,hangi düşünceleri savunduğumu bilerek çağırıyor. Çok teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ederim.Allah razı olsun sizleri her zaman yanımzda görmek istiyoruz. |
|
|
|
|
|
|
#54 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
MUSTAFA YILDIZDOĞAN:
“benim sınırlarımın dibinde, Ebulgarip Cezaevi’nde Müslüman ıraklı kadınlara yapılan o vahşeti ve dehşeti gördükten sonra hâlâ bu imamlar susuyorsa, hâlâ bu müftüler susuyorsa, hâlâ diyanet susuyorsa ben de diyorum ki; şu alnımızı secdeye çaksak ve Allahın verdiği ömür mahiyetinde yetmiş yıl boyunca secdeden kaldırmasak, yarın o kadın gelecek ve aynı şekilde kıyamet gününde bizim yakamıza yapışacak” Yağmurlu bir haziran günü, Mustafa Yıldızdoğan ile Bafra konseri öncesinde konuştuk. Sıcak bir atmosferde bizi karşılayan ve sorularımıza ilgiyle uzun uzun cevaplar veren sanatçı ilginç açıklamalar yaptı. İlgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bu röportajın oluşmasında içtenlikli cevaplarından ötürü sanatçıya bir kez de buradan teşekkürlerimizi iletmek isteriz. Sözü fazla uzatmadan yer yer hüzünlü, yer yer keyifli ancak kesinlikle samimi bu söyleşi ile sizleri baş başa bırakıyoruz. Röportaj: Hatice Adalar — Öncelikle konserinizden önce zaman ayırıp söyleşimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. — Rica ederim, ne demek buyurun. — Biliyorsunuz içinde bulunduğumuz aylar özellikle gençleri ve bütün Türkiye’yi etkileyen üniversite sınav zamanı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir? —Valla ben çocuklarımıza acıyorum, çünkü benim de üç tane çocuğum var. Dolayısıyla ortaokul üçte başlayan bir maraton. Çocukların tam gelişme çağında varsa yoksa üniversite. Hâlbuki öyle bir sistem ki; bu kadar gençliği olan bir milletin, bir devletin liseyi bitirdikten sonra, üniversite maratonu içerisinde yetişmiş insanlarını kanalize edebilecek noktaları yerleri ayarlayamadığımızdan sokakta patates satan, simit satan o kadar çok üniversite mezunu insanlarımız var. İşte bu yazık ve ben çocuklarımıza acıyorum. —Birde katsayı adaletsizliği var, imam hatipleri bertaraf etmek için başlatılan ve bütün meslek liselerini de etkileyen bu adaletsizliği nasıl değerlendiriyorsunuz? — Evet, tabiî ki eşitsizlik var, aynen öyle. Bu millete de acımak lazım. Bu problemleri çözeceğim diye gelenler bakıyorsunuz ki gömlek değiştirdim diyor. Oy isterken namusum şerefim diyerek söz veren insanların iktidara gelince gömlek değiştirmeleri bu milletin garipliği. Bu milletin cahilliği demiyorum, garipliği… —Bunu özellikle iki üç dönemdir görüyoruz. — Evet görüyoruz. —Biliyorsunuz bir diğer kanayan yara da başörtüsü sorunu. Şimdi üniversiteye kayıt zamanı, ancak geçtiğimiz sezon sonunda başta Erzurum olmak üzere mezuniyet törenlerinde bile yaşanılan başörtüsü zulmü hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? —Şimdi bir düşünür diyor ki idealsiz ilim adamı (sözümüz meclisten dışarı) yükü kitap dolu olan merkebe benzer. Dolayısıyla öyle bir memlekette yaşıyoruz ki bir PKK terörü zamanında 30 bin can vermişiz. O şehit ailelerine baktığımız vakit o şehidimizin anasının, yengesinin, eşinin, bacısının hepsinin başında türban var. Hiçbir kimse, Allahın bir kulu çıkıp da bu şehit töreninde kadınların başında türban var demiyor. Bu memlekete canını veren insanların normal sosyal hayat içerisinde türban takmaları niye problem oluyor? Can verme hususunda “evet siz canımızsınız, ciğerimizsiniz” ama farklı konu olduğu vakit giremezsiniz. Bir ilim yuvasında; bizim inancımız, bizim kültürümüz ve global dünya anlayışı içerisinde baktığınız vakit insanların beyinlerine bakarlar. Ama biz hâlâ türbanda kalmışız. İşte bu neye benzer; Fatih Sultan Mehmet rahmetli İstanbul’u fethettiği vakit kilisede papazların melekler dişimi erkek mi muhabbetine benzer. Yazık… Bu milleti bir adım ileriye götürebilecek eğer ilim ise ve bunun vasıtası, direksiyonunun başı da bu ilim adamları ise biz yandık. —Bir televizyon programında ki konuşmanızda “Ben artık çocuğumu askere göndermek bile istemiyorum” demiştiniz. Sizi bu düşünceye iten sebep neydi? —Doğrudur, ben Türk milliyetçisiyim. Elhamdülillah ben şunu da ifade etmek istiyorum; aklı erdiğinden beri namazını kılan, dini vecibelerini yerine getiren bir insanım ve sanatçıyım. Allaha binlerce şükür dudaklarından ne çıkıyorsa hayatına tatbik eden, hayatına tatbik ettiğini dudaklarıyla insanlara aktaran bir insanım. Hatta bazı espri de yaparım ki; ben yirmi yıldır kilomdan bile taviz vermemişim, ne artmış ne eksilmişim. Şimdi bu olaya baktığınız vakit bunun acısını nerde duyuyorum. Ben Bingöl’den geliyorum, üç gün önce Bingöl konserimiz vardı ve orda yolun kenarında tanklarda askerlik yapan askerlerimizle görüştük. Zannedilmesin ki bu şehit olan gençlerimiz sırf devlete sadakat yüzünden veya mecbur emir mahiyetinde olduğundan dolayı askerdeler. Bu çocukların özünde olan bir özellik vardır. Bizi biz eden bir özellik; bakara suresinde yüce mevlam diyor ki “Allah için vatan için öldürülenlere ölü demeyiniz onlar diridir.” Şimdi sırf bu müjdenin doğrultusunda o çocuklarımız şehit olmuş. Bu nasıl bir memlekettir ki bu çocuklarımıza, bu askerlerimize kurşun sıkan teröristi affedildi sokağa bırakıldı, elebaşısı İmralı’da otelde, tatilde yaşıyormuş gibi yaşıyor. Ondan sonra bunlara yardım ve yataklık yapan vekiller gündüz canlı ekranda, televizyon yayınıyla serbest bırakıldı. Ve geciktirildi ki hapishanenin önünde izdiham oluşsun. Ondan sonra bakıyorsunuz ki bu milletin satıla satıla her şeyi satıldığı gibi Cuma hutbesindeki ayetime karışılır hale geldi. O zaman ben aptal mıyım, geri zekâlı mıyım? Bu memlekette hiçbir zaman bir başbakanın, bir bakanın, bir cumhurbaşkanını, bir milletvekilin çocuğu şehit olmuş mu; olmamış. Niye? Çünkü onlar doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde askerlik yapmıyor. Yalılarına iki yüz metre mesafede askerlik yapıyor. Dolayısıyla öyle bir düşüncem var. Bu zannedilmesin ki; milliyetçilik duygum, vatana, millete olan sevgim, saygım azaldığından dolayıdır. Değil. Ama ben diyorum ki hak edenin cezası yerine getirildiği vakit çocuğum da feda, eşim de feda, benim canım da feda olsun bu vatana, bu millete. Ama bu ahlaksızlıklar, bu çifte standart olduğu müddetçe ben çocuğumu göndermek istemem. —Vakit gazetesinde yayınlanan röportajınızda Kürtçenin yasak olmasına karşı olduğunuzu belirtmiştiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse bir milliyetçiden bu açıklamayı duymak biraz şaşırtıcı olmakla beraber son derece sevindiriciydi. —Estafirullah, teşekkür ediyorum. Yani insanız nihayetinde, beşeriz ve insanların şeytandan dolayı yasağa olan bir meyli vardır. Şeytan çok tecrübelidir Âdem ile Havva’dan beri vardır ve o milyon yıllardan beri şeytan görevini yapmaktadır, çok tecrübelidir. Allah bizi dünyaya getirmiş kısacık bir ömür vermiş, atmış yıl. Ben şeytanın varlığını tanıyabilmem için zaten ömrü yarılıyorum, şeytanı tanıdıktan sonra şeytana karşı bir cephe, zırh alasıya kadar ömrüm bitiyor. Bu inanç yönünü söylüyorum. Diğer taraftan yasak edilmiş, ama kardeşim bu konuşuluyor. Türkiye cumhuriyeti devletinin bir tek dili vardır; resmi dili Türkçedir. Diğer taraftan zaten konuşulan bir şey, al müzikte serbest bırakıldı Bafra’da ben göremiyorum bir Kürtçe kaset, işte ben Konya’da göremem bir Kürtçe kaset, dinleyende yok zaten. Allah’a binlerce şükür, Edirne’den Kars’a kadar gidiyoruz. O zaman gidiyorsak bu memleket bizimdir ve bu memlekette yaşayan bütün insanlarındır. Herkes benim gibi düşünmek mecburiyetinde değildir, Allah dileseydi herkesi tuğla gibi eşit çapta, eşit kütlede, eşit renkte yaratırdı. Sonuçta bizi ayırabilecek hiçbir ayrım yoktur, söz konusu değildir. —Biraz da medyadan bahsedelim, son kasetinizde siz de zaten buna vurgu yapıyorsunuz “satan satana” ile. Bir genel medya var bir de daha muhafazakâr bildiğimiz medya. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? —Valla medyaya benim bakış açım aynı, ulusal medya. İşte yetmiş milyon Müslüman Türk milletinin duygularını ifade eden bir medya değil. Sizin muhafazakâr dediğiniz medya ile diğer medyanın bakış açısı bana aynı, yani bana bakış açıları aynı. Mesela aşağılık kompleksi vardır; ben başından beri söylüyorum; vatanını milletini seven bir Türk milliyetçisiyim ama elhamdülillah Müslüman’ım ve onu yaşayan bir insanım. Eğer siz din ile alakası olmayan, tasavvufla alakası olmayan, inançla alakası olmayan, ahlaki değerleriyle alakası olmayan insanları popüler olduğundan dolayı veya küçücük bir sohbette küçücük bir mısra ile Allahtan, dinden bahsetmiş diye onu baş tacı yapıyorsanız. Burada ben de diyorum ki kimsenin çok iyi Müslüman veya az Müslüman ya da yetersiz Müslüman olmasının ölçüsü kimsenin elinde değil. Kul ile vicdanın, Allahın arasında olan bir şey. Dolayısıyla şimdi ben bakıyorum onbeş yıllık, yirmi yıllık sanat geçmişim var, muhafazakâr kesimin basınına baktığınız vakit veya televizyonlarına baktığınız vakit ben Show tv’ye daha çok çıkıyorum, Star’a daha çok çıkıyorum Kanal d’ye daha çok çıkıyorum. Hâlbuki benim gibi düşünen, benim gibi dünyaya bakan göz ile hemhal olmamız lazım, ama bu olmuyor. Niye? Burada benim milliyetçilik duygumun varlığından, yani Türk olduğumu ibare etmemden kaynaklanıyor; ama vatan sevgisi imandandır diyor. Yani millet kavramı var dinimizde onun için medyayı ben yetersiz görüyorum. —Mesela sizi TGRT’de daha fazla görmeyi beklerken… —Evet, onu da ben söylemişimdir. O vatandaşların sahibi olduğu, ana hedef insana da bir gün demişimdir ki; yarın ahirette iki elim yakanızda olacaktır. “Hayırdır, biz sizi seviyoruz.”dedi. Sevmeniz yetmiyor; ben bu mücadeleleri verirken siz piyasanın kaşarlanmış, ne idiğü belirsiz, ahlaki yönden bitmiş sanatçıların altına jeep çekerken, villa verirken, onları ekonomik olarak beslerken, bana yalnızca sevginiz yetmez ve ben hak iddia ediyorum. Niye? O televizyonun kurulmasında benim insanlarımın hizmeti var, benim bacılarımın bilezikleri var; bir yerlere geldikten sonra, siz bunları unutup piyasanın kaşarlanmışlarını alıp, onlara trilyonlar harcıyorsunuz. Ben vebal olarak görüyorum. Allahın izniyle kıyamet gününde Allahın huzurunda onların yakasına yapışacağız. Açıkçası medyayı yeterli bulmuyorum. Müslüman insan korkmayan insandır; Müslüman insan inandığı davada peygamber efendimizin, ashabı kiramın vermiş olduğu mücadeleleri veren insandır. Müslüman insan gelene ağam gidene paşam diyen insan değildir; inancını ve idealini her ortamda yaşayan insandır. Dolayısıyla ben o; yani muhafazakâr basını da yeterli bulmuyorum ve kaypak buluyorum. Ama bu çarkın içerisinde benim gibi inancına, ailesine, vatanına, milletine sahip olan birinin de var olması; adam gibi inançlarıyla, taviz vermeden ortaya çıkması ve ayakta kalkması da Allaha binlerce şükür bunu da Allahın bana bir lütfu olarak kabul ediyorum. Ve benim gayem o çarkın içerisine girip heder olmak, bitmek değil; benim gayem ve benim kızıl elmam, benim ülküm o çarkın içerisine girip o çarkın dişlerini kırmak. —Çektiğiniz kliplerde kendiniz rol alıyorsunuz, örneğin önceki albümlerinizde yer alan “deli kız” şarkısının klipinde rol arkadaşınıza sarılıyorsunuz. Bunun tersini, yani eşinizin klip icabı bir başkasına sarılmasını kesinlikle kabul etmeyeceğinizi biliyoruz ama siz yapıyorsunuz, neden? Neden diyorum, çünkü siz gençlere örnek oluyorsunuz. —Tabi doğru, ben eşimi göstermek istemem, bugüne kadar da göstermedim. Şimdi ben size daha açıkça söyleyeyim. Gebze’de bir konserimiz vardı, böyle geniş bir salonları var. Ocağın muhabbetinde genç arkadaşlar sordular, bu güne kadar işte kız oynatmıyordunuz, hadi kız oynattınız, niye sarıldınız? dedim ki gardaşım benim hanımım bişey demiyor size ne oluyor, yani dediğiniz doğru… Yani bir takım şeyleri de anlatamıyorsunuz, yani, ee… siz haklısınız… —Bir de “saçların” klipiniz vardı bu klipinizle açıklığı teşvik etmiş olmuyor musunuz? —sizin pencerenizden doğru, benim penceremden de doğru. Benim eşim kapalıdır, benim anam kapalıdır, benim sülalem kapalıdır ama benim bakış açım o konuda biraz daha farklı. Ben otuz sekiz, otuz dokuz yaşına gelmişim ve yedi yaşımdan beri cami cami gezerim, ibadetimi yapmaya çalışırım. Diyorum ki inanç; kılıkla kıyafetle, davranışla olacak şeyler değildir. İnanç yürekle, vicdanla Allahın arasında olan bir duygudur. Dolayısıyla iffet güzel bir olaydır, hicap güzel bir olaydır, utanma duygusu güzel bir olaydır ki insanlarda var olan bir özelliktir. Küçük numunelerle İslamiyeti anlamak, küçük numunelerle islamı anlatmak gerçekten yanlıştır. Ashabı kiramdan bir örnek vereyim; peygamber efendimiz Kâbe’yi fethederken Hz Ebubekir efendimiz Hz. Ali’yi Kâbe’nin yönetimine düşünür. Peygamber Efendimiz der ki; “bugüne kadar bu Kâbe’yi yöneten kimseden halkın bir rahatsızlığı var mı, ahlakı nasıldır, zulmeder mi?” “Hayır etmez, çok iyi bir insandır.” O zaman aynı yönetici kalır ve o yönetici henüz Müslüman olmamıştır. Kâbe’yi fethettikten sonra eski yönetici kalmıştır ve Hz. Ali Efendimiz gibi bir insana siz durun eski yönetici devam etsin denilmiştir. O zaman nedir, beyinleri açmak lazım, gözleri açmak lazım. Üç kıta yedi denize adalet götürmüş, din götürmüş, medeniyet götürmüş; gözü aydınlık, gözü gören, ışığı olan, ilhamı olan bir ecdadın torunlarıyız. Evet, bizim gözümüz görüyor ama ışığımız yok, benim bakış açım da budur. Onun için de kapalıymış, saygı duyarım, ne diyorum; benim eşim kapalıdır. Ama eşimin yalnızca kapalı olması çok iyi bir Müslüman demek değildir. Öyle açık kardeşlerimiz, kızlarımız, ablalarımız var ki… Onların o duygularındaki Allah korkusunu tüylerim diken diken olur dinlerim. Mesela Aydın, televizyon programı yapar, şimdi Star’a geçti. Aydın diyor ki; ben ramazan da çalışmam, ben hayatımda ağzıma içki almam, orucumu tutarım, namazımı kılarım. İşte bazı şeyleri aşmamız gerektiğine inanıyorum, beyin fırtınamızı oluşturmak gerekiyor. Peki, bu nasıl olacak ilk ayet; OKU diyor. —Okumaktan bahsettiniz, peki siz kızınızı okutmayı düşünüyor musunuz? —Şimdi bu memlekette bu memleketin başbakanı kızını türban için Amerika’ya gönderiyorsa ki benim böyle bir idealim yok. Bakın ben size şunu ifade edeyim. Siyasetçi ile sanatçının arasında bir fark vardır; siyasetçi gider, halka iner, kendini anlatır. Halk oy verirse verir vermezse vermez. Ama sanatçı istenir, ben davet edilirim. Dolayısıyla eğer bu memlekette bu yetmiş milyon insan, evet kardeşim türbanı bu adam çözer diye oy vermiş ise ve O türban takılmıyor, zulüm var diye kendi çocuklarını Amerika’ya gönderiyorsa bir Mustafa Yıldızdoğan’ın bunu uygulaması kadar normal, tabi hiçbir şey yok. Hz Ömer’in dediği gibi: “Nil nehrinin kenarında bir çobanın sürüsünden bir tane koyunu kurt kapsa, onun vebali bana aittir.” Şimdi kendi kızı Amerika’da okusun, burslar aksın; ama diğer tarafta, Anadolu’nun en ücra köşesinde inancından dolayı başını kapatan kızlarımız üniversiteye katılmasın böyle bir başbakan olur mu? Böyle bir adalet duygusu olur mu? Tabi ki olamaz. —Mesela, şu anda karşınızda bir başörtü mağduru var. —Ya işte… Yazık değil mi? Amerika’da okutması için, illa senin babanda mı zengin olması lazım, illa senin ananda mı zengin olması lazım. İnan ki sizlere de üzülüyorum, sizin ananıza da acıyorum, babanıza da acıyorum. Ama Tayyib Erdoğan seçilmiştir. Yani burada isim konuşmak da istemem. Fakat ben kızımı, Amerika’da okutmam, çocuklarımı özel okulda okutmam, devletimin okulunda okuturum. Çünkü mecbur okutacağım. İlim Çin’de dahi olsa gidip alınız diyor. —Müslümanlar arasında bir birlik yok, paramparça. Bu konuyla ilgili neler söylersiniz? —Bunlar normaldir, insanın fıtratında var olan özelliklerdir. Bunları ölçmemiz için bizim ashabı kiramı incelememiz lazım. Ashabı kirama baktığınız vakit; peygamber efendimizin o güzel yüzünü gören, sohbetini dinleyen, sahabelerin peygamber efendimizin vefat ettiği günün sabahı halifelik hususundaki davranışlarını analız etmek lazım. Nedir bu? Hz Ebubekir Efendimiz halife olur Hz. Ali Efendimiz biat etmez, geç biat eder. Hz Ömer olur, Hz. Osman olur; yine geç biat eder. Hz. Ali Efendimiz kendisi halife olur; bu sefer peygamberimizin hanımı Ayşe validemiz, Hz. Ali Efendimize karşı ordu kurar. Şimdi bu bakış açısıyla baktığınız vakit; biz kendi beynimizde temeli olmayan binalar yapmışız. Öyle binalar ki; taştan, betondan değil; kartondan binalar yapmışız. Kendi bakış açımızı ortaya koymuşuz, en kuvvetli biziz diyoruz, birbirimizi sevmiyoruz. Dolayısıyla paramparça olmuşuz. Biz cami seçer olmuşuz, şu şunun camisidir ona gidilmez diyoruz. Ya Allahtan korkmak lazım, hangi kitapta yazar gözünü seveyim. Dolayısıyla ilk önce kendi bünyemizle, kendi evimizle barışmamız lazım; kendi yüreğimizde bir takım şeyleri tamir etmemiz lazım ki insanlara öyle çıkalım. Bunun vebali çok büyüktür. Beş vakit namazımı kılıp, İslam’ın beş emrini yerine getirdiğim vakit cenneti alayı garantiledim diyemez kimse. Ben imamlara kızıyorum, müftülere kızıyorum, diyanete kızıyorum. Benim öyle bir vasfım yok. Ama ben diyorum ki; benim sınırlarımın dibinde, Ebulgarip Cezaevi’nde Müslüman ıraklı kadınlara yapılan o vahşeti ve dehşeti gördükten sonra hâlâ bu imamlar susuyorsa, hâlâ bu müftüler susuyorsa, hâlâ diyanet susuyorsa ben de diyorum ki; şu alnımızı secdeye çaksak ve Allahın verdiği ömür mahiyetinde yetmiş yıl boyunca secdeden kaldırmasak, yarın o kadın gelecek ve aynı şekilde kıyamet gününde bizim yakamıza yapışacak. Müslüman demek paylaşmak demek, sevmek demek, iffet demek, vermek demek. Fakat bu ölçüleri kaybedip sevgiyi ve aşkı bir tarafa bırakıp, yalnızca şekil olarak Müslümanlık olmaz. Çünkü biz ilay-ı kelimetullah davası diyoruz. Yalnızca Allah’a inanan, Müslüman olan insanlara da değil. Biz bir zamanlar olduğu gibi bütün insanlığı fethetmek istiyoruz ve ona talibiz. Fakat biz kendimizi, kendi bünyemizi kurtaramamışız ki… El kolumuza yabancı olmuş, göz kirpiğe yabancı olmuş, dil dudağa yabancı olmuş, riyakâr olmuşuz. Hissettiklerimizi anlatamıyoruz, anlattıklarımızı uygulamıyoruz. Bu neye benzer biliyor musunuz? Kaporta Mercedes ama motor Reno, lastikler Skoda… Yani bir hurdayız biz. Burada ben yönetimi mönetimi eleştirmiyorum, kendimi eleştiriyorum. Benim asli görevim; ilk önce Allah’a iyi bir kul, peygamber efendimize iyi bir ümmet, bu güzel ecdadıma iyi bir fert olabilmek. Ana babama iyi bir evlat olabilmek, eşime iyi bir koca, çocuklarıma iyi bir baba olabilmek. Benim ana unsurum budur. Siz temellerinizden iki üç tanesini bertaraf ederseniz bu bina ayakta durmaz. —Sanatçı olarak aynı zamanda siyasi bir duruşunuz da var. Bundan çekinmiyor musunuz? Ama buna rağmen her kesim tarafından seviliyorsunuz. Siyasi duruşunuzu sevmeyenler dahi sizi seviyor, ayrıcalıklı bir yeriniz var. Sizce bunun sebebi nedir? —Evet, çok doğru öyle bir şeyimiz var. Ben doğuştan ülkücüyüm gözümü açtığım vakit bizim evimizde sağ tarafta rahmetli başbuğun resmi sol tarafta Mustafa Cemiloğlunun resmi vardı. Biz o ruhla yetiştik ve o ruhla bizi yetiştirenlerden Allah razı olsun. Ama şunu da ifade etmek istiyorum ki; resmi olarak hiçbir siyasi partiye bağlı değilim, Müslüman bir Türk ülkücüsüyüm. Mesela benim PKK’lı çok hayranım da var. Bir mail gelmiştir “faşist köpek ürmeye devam et” ki nedir necidir bilmiyorum. İnsanları kırmak çok kolaydır mesaj yazmazsınız veya sensin der bırakırsınız. Fakat o insanı kaybedersiniz, ben ne yaptım “Bir insanın bir köpekle mailleştiğini sizde görüyorum saygılarımla.” Demişimdir. Ondan sonra biz açılmışızdır, diyaloga devam etmişizdir. Diyorum ki mutabık kalabileceğimiz noktaları yakalayabilirsek anlaşabiliriz, nihayetinde siz de bir insansınız bende bir insanım. Sizi de bir kadın dünyaya getirdi beni de. Sizin de iki gözünüz var benim de. Siz de ağlarsınız ben de ağlarım, siz de gülersiniz ben de. O zaman biz insanız ve beraber yaşayacaksak mutabık kalmalıyız. Benim ana aşkım farklıdır, Allah aşkım da farklıdır. Dolayısıyla o aşkları birleştirdiğimiz vakit evet biz dostuz, kardeşiz. Siyasi düşünce o kadar farklı değil ki; eğer siyasi düşünce bu kadar önemli ve ehemmiyetli olmuş olsa başımıza gelenler bu kadar değişik olmazdı. Bu millet hep Müslüman ve dini gidiyor bak. Diğer tarafta baktığınız vakit siyasi düşünce o kadar da önemli değil; ha gönül isterdi ki bu siyasi olgular keşke hiç olmasaydı. Benden nefret eden insanlar da vardır; bundan doğal, normal hiçbir şey yoktur. Ama ben vicdanımda şunu söylüyorum “Allah’ım sen bana böyle güzel bir kabiliyet vermişsin” ve ben gönlümü seviyorum, kendi gönlüme aşığım. Gönlümde yer eden insanları seviyorum. Gönlümde ve aklımda çerçeve oluşturan, yalnız gecelerde beni ağlatan, sızlatan, saçlarımı ağartan insanları seviyorum. Allah hepsinden razı olsun. Benim ekmeğim olmuşlar, benim rızkım olmuşlar ve dolayısıyla ben üretmişim. Bazılarının bana bakış açısı “bu ülkücüdür sevilmez kardeşim” olabilir. Fakat ben demiyorum ki “bu komünisttir sevilmez” Mahsuni’yi rahmetle hürmetle anıyorum, kültürümüze hizmet etmiş, türkü yapmış. Bizim ne aldığımız önemli değil, biz milletimize ne verebiliyoruz? Bunun hesabını vicdanımızda yapmadığımız müddetçe ne iyi bir Müslüman oluruz, ne iyi bir fert olabiliriz. Millet olarak öyle bir hale gelmişiz ki “ya bana ne verdiler ki” Bu düşünce yerleşmiş. Dolayısıyla ben siyası düşünce gözetmeksizin herkesi seviyorum. Size kısacık bir anımı anlatıyım: 1995 yılı. O güne kadar sevmenin, âşık olmanın, gönlün yalnızca bizim milletimizde var olan bir özellik olduğunu zannederdim. Bir gün havaalanında bekliyoruz, çok güzel bir kız yanında da çok çirkin bir çocuk var. Ya kız öyle bir ağlıyor ki, o çocuğa sarılmış ağlıyorlar, oğlan uçağa binip gitti ama kızın canı, ruhu yani var ya o çocukla gitti. Kuru bir beden gibi kaldı. Dedim ki bizim iyi almanca bilen bir arkadaşa bir sorar mısınız bu neyiymiş, kimiymiş? Sevgilisiymiş deyince, ben otuz yıl yanmışım dedim. Boşuna yanmışım. Allah kulunu yaratmış ise onda bir yürek, onda bir gönül var ise herkes sever kardeşim, kimseye fren basamazsınız. Bizim eksiğimiz aşk. Piyasanın anladığı gibi aşk demiyorum. Allahın yarattığı her şeye âşık olabilme, her şeye ama her şeye âşık olabilmek. Temel olarak bunu yakalayabilmek ve kendimize âşık olabilmek. Kendimizi sevmediğimiz müddetçe, bunu gurur kibir anlamında söylemiyorum, aynanın karşısına geçip Allah’ım gözüm görüyor, kulağım işitiyor, dilim dönüyor, ayaklarım yürüyor; bunun şükrünü yapmadığımız müddetçe biz insan olamamışız demektir. Ve bu kadar da derin diyorum. — Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. —Ben teşekkür ederim. |
|
|
|
|
|
|
#55 (permalink) |
|
170.000 UYE YORUMLARINIZI OKUSUN
![]() Anadolu’da Anadolu’yu anlatan, sesinde yanık Anadolu toprağı kokan ozanlar vardır. Sazında buram buram Anadolu kokar. Türkü der, Türkiye der, vatan der, millet der. Mızrabını Anadolu coğrafyasında bağlamasının tellerine dokundurarak yürekleri coşturur. Mustafa Yıldızdoğan o toprakların evladıdır. Anasına hürmet eder, bu hürmet öyle ki bütün anaların dertli yüreklerini sarar. 90 yılında başlayan profesonel müzik yaşantısında gönülleri fethederek hatırı sayılır bir yere gelir. 15 yılda 13 albüm yapmış, türküleri sevenleri tarafından dillerde dolaşır olmuş. Hele üçüncü albümden sonra ″Türkiyem″ isimli eseri ile öyle bir ses getirmiştir ki, bu ses Anadolu’yu kaplamıştır. İşte Mevlana torunu Mustafa Yıldızdoğan ile Almanya’daki bir konser öncesi konuştuk. İçini ve sırlarını bizimle paylaşan Yıldızdoğan, Avrupa’daki gurbetçilerimizin milli duygularına konserlerinde tercüman oluyor. Ümit Selim Macar Sizi sevenlerle çok güzel iletişiminiz var. Bunu Avrupa’daki konserlerinizde de rahatça görebiliyoruz. Türküleriniz dillerde ezberlenmiş. Samimi dinleyenleriniz var.Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Onların içinden gelmemden kaynaklanıyor. Bu hususta ben yalnızca Türk entelektüellerinin bakışı gibi bakmıyorum. Benim sanatçı adına topluma bakış açım çok farklı. Ben müziğimle ve sanatımla insanların gönlüne hitap ederken, yaşantımızla da insanımıza ve gençlerimize örnek olmak istiyorum. Bunun mücadelesini vermeye çalışıyorum. Avrupa’daki insanların sizi bağrına basması milli duyguların öne çıkmasından mı kaynaklanıyor? Hele hele Avrupa’da baktığımızda görüyorum ki insanları bir araya toplamak için müzik en büyük etken ve araç. Ama benim inancım ve ideal noktasındaki yaşamım insanların hoşuna gidiyor. Ben her zaman şunu söylüyorum. Sanatçının ömrü sevenlerinin sevgisi kadardır. Avrupa’ya geldiğimizde ben şunu görüyorum. Ufacık çocukların yüreğinden gelerek, bağıra bağıra, damarlarını çatlatırcasına ″ Türkiyem″ eserine eşlik etmesi beni memnun ediyor. Bu çocukların, gençlerin Türk Bayrağına saygısı, Milli Marşına saygısı beni duygulandırıyor. Hele hele ayrı ülke, ayrı din, ayrı ırk, ayrı dil paydasının olduğu bir ortamda bu gençlerimizin vatan sevgisi ve milli duygulardaki hassasiyeti beni sevindiriyor. Bizim zaten aramızdaki sevginin kaynağında da bu var. Vatan sevgisi, millet sevgisi ve Allah sevgisi. İnternet ortamına hiç yabancı değilsiniz. Siteniz gayet güncel. Sevenlerinizle diyaloğunuz çok güzel. Size ulaşmak çok kolay. Mesafeleri daraltmanız, araya perde koymadan iletişiminiz size ne kazandırıyor? Onlarla birebir diyaloğum insanların hoşuna gidiyor. Televizyon programlarında ve müzikte kısıtlısınız. Ama internette öyle değil. İnternette daha özgürsünüz. İnternet sitesinde o yazıları ben güncelliyorum. En son anne ve baba kıymeti üzerine bir yazı yazmıştık. Sitemizde Gönül Penceresi diye bir bölüm var. Orada bu tür yazılara ağırlık veriyoruz. Dolayısı ile o ortamda siz sevenlerinize kapıları açıp, onların isteklerine anında cevap verebiliyorsunuz. Bu da bizim için manevi bir kazanç sağlıyor. Yaşınız yarısını çoktan geçti. Hayatın merdivenlerine tırmanırken neler hissediyorsunuz? Yolun sonu nasıl görünüyor? Hep ümit doluyum. Hiç karamsar olmadım.Hz. Ömer kölesine bir gün diyor ki. Bana hergün ″ Ya Ömer ölüm var diyeceksin. Ya Ömer Ölüm var.″ Kölesi Hz. Ömer’e hergün bunu hatırlatıyor. Bir gün Hz. Ömer bakıyor ki saçlarında beyazlık var. Kölesi yine ″ Ya Ömer, Ölüm var″ diyecekken, dur diyor. Artık söylemene gerek kalmadı. Zira saçlar hergün bana ölümü hatırlatıyor. Ben de anamdan, babamdan ve dava arkadaşlarımdan aldığım terbiye ve hayata bakış açımla bir emanet taşıdığımın farkındayım. Azrail Aleyhisselam ne zaman gelirde selam verirse ve Aleykumselam diyecek kadar kendimi hazır hissetmeye çalışıyorum. Tabiiki yaş ilerliyor. Önemli olan kibirden, riyadan, gururdan uzak yaşamak çok önemli. Mevlana gibi olmak. Mevlana torunu olduğumuzdan yada aynı topraklarda doğduğumuzdan kaynaklanan hisler taşıyoruz. Aynaya baktığımızda gerçekle ve geçen zamanla yüz yüzesiniz. Sevenlerinize karşı sorumluklarınız nelerdir? Onlara karşı neler borçlusunuz? Sorumluluklarımdan dolayı ben 20 yıldır gece uykusu nedir bilmem. Allah şahittir ve rızkı veren O’dur. Rızık için çalışsak daha farklı olurdu. Bir ablam var, Fransa’dan 800 km. uzaktan konsere geliyor. Geldi ilgilendik, konser bitti ve yola çıktılar. Ben konserden sonra odama gittim, duşumu aldım, namazımı kıldım. Onlar hala yolda idiler. Aradım ve onların hal hatırını sordum. Kimse babasının patatesini satmak için uğraşmıyor. Onu o kadar kilometre yaptırarak getiren sevgisidir. Dolayısı ile ben inanıyorum ki bu insanlar güzel şeylere layık. Beni sevene de sevmeyene de güzel şeyler verebilme derdindeyim. Çocuklarıma karşı nasıl sorumluluklarım varsa beni dinleyen ve sevenlere karşıda aynı sorumlulukları taşıyorum. İnsanlar isimli eseriniz var. Problemleri görüp türkülerinizle eleştiren bir insansınız. Sizce insan neleri sorgulamalı? İnsanların problemleri var. Hiç kimse ağaçtan kopan bir yaprak değil. Biz dünyanın en ücra köşesinde bile tırnağına bir diken batan kardeşimizin acısını hissetmeliyiz. Hissedemiyor ve bu acıyı yüreğimizde taşımıyorsak kendimizi sorgulamamız gerek. Esasen benim aşk derken dilimde ve yüreğimde ve şarkılarımda hep ilahi bir aşk vardır. Bizim insanımız düşündüğü ve beyin süzgecinden geçirdiğinde bu zenginliği rahatlıkla kavrayacaktır. Şimdi ben Leyla diyorum. Aşkların aşkı Mevla’dır diyorum. Sevene çile evladır diyorum. Ramazan ayını nasıl değerlendirdiniz? Ramazan’a başladığım andan itibaren kendime yönelirim. Bütün bestelerimi Ramazan’da yaparım. Kur’an-ı hatmeder, mealini baştan sona okurum. Cehennemi düşünerek Allah’tan korkmam. Ben Cemal’ini göremeyeceğimden korkarım. Ramazan’I evimde eşim ve çocuklarımla geçiririm. Evden dışarı çıkmam. Annem yanımdadır. O ki benim dua pınarımdır. Geceleri uyku bilmiyorum diyorsunuz.Son albümünüz ″Satan Satana″’da Her Gece isimli eserde bunu bir nebze olsun biliyoruz. Neler düşünüyorsunuz karanlık gecelerde? Geceleri ben dua ederken dilimden düşen virdim vardır. Bütün ışıkların söndüğü, karanlık gecenin koyulaştığı anlarda ben pencereden dışarı çıkar içimdeki duayı haykırırım. ″ Kara bir gecede, kara bir taşın altındaki kara bir karıncanın kara kanatlarının altına kara can gizleyen, nefes gizleyen, o nefesin sıcaklığını hisseden Allah’ım″ diye duama başlarım. Ramazan bitti ve soluğu Almanya’da aldınız? Bu tür konserleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ramazan’dan sonra ilk konserimi Almanya’da verdim. Şimdi Paris ve Kanada konserlerim var. Hasretin bitip beni sevenlerle buluştuğum an olarak kabul ediyorum. İnsanların ekonomik krizlerin, sıkıntıları ve dertlerin arasında bizim türkülerimizle bir nebze olsun nefes alabiliyorsa kendimizi mutlu hissediyoruz. Bende anam, kardeşim, bacım gördüğüm sevenlerime kavuşuyorum. Hayata bakış açınız nasıl? Ön yargılarınız, başkalarını kabul etmeme gibi huylarınız var mı? Hiç kimseye ön yargım yoktur. Allah bana güzel bir gönül vermiş diye kabul ediyorum. Allah istemez se üç yılda bir şiir yazamam, Allah isterse ve dilerse dakikada yüzlerce şiir yazdırabilir. Güzel düşünüp güzel gördüğüme inanıyorum. Allah yaratmışsa güzel yaratmış. Buna inanıyorum. Herkesin gönlünde güzel bir hazine var. Hata, kusur günah varsa kendim de görmeye çalışıyorum. İnsanların kusurunu kendime alıyorum. Bu hoşgörü ve sevginizin kaynağı nedir? Evet engin bir hoşgörü ve sevgi dolu olduğumu hissediyorum. Hani Mevlana vefat etmiş. Konya’da o zaman ki haliyle 200 bin kişi toplanmıştır. Yerli halkı, papazlar, hahamlar, diğer din mensupları da Mevlana Hazretlerinin vefatını duyunca orada hazır bulunmuşlarıdır. Yerli halktan biri Papaz’ın yakasına yapışır ve sizin ne işiniz var. Mevlana bizim Mevlana’mızdır der. O papaz şöyle bir bakar ve der ki: ″ Be hey der sen Mevlana’yı bir mum mu zannedersin ki sadece ona yakın olanları aydınlatır. O bir güneştir.″ der. Mevlana muhabbeti ve hoşgörüsü düsturumuz olmalı. |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|