![]() |
|
|
|||||||
| Edebiyat Türk ve Dünya Edebiyatı Hakkında Herşey |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
İnsan sevişmeye durduğu zaman, b ü t ü n kıbleleri ezan okumalı.... GALGUÇİ. Annem, sahnesiz bir tiyatroda dolaşan oyuncular gibiydi. Yür*ürken hiç konuşmuyordu, ama her dönüşünde " Kış da, yoksulluk da çok yak*laştı" diye söylüyordu. İlk zamanlar benim için eğl*enceli olan bu oyundan sıkılınca dışarı çıktım. Güneşin parlak ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Göz kapaklarım kırpışırk*en, bakışlarım evimizin yanından geçen yola takılıp, ormana kadar uzandı. Orman yavaş yavaş küçük tepeyi tırmanıyor, Almanların çiftli*ğini geçtikten sonra da dağlarla el ele tutuşuyordu. Başlarken rengarenk görünürken, dağların doruklarına doğru koyuyeşile dönüşüyordu. Yola çıktım. Ormana doğru birkaç adım yürüdükten sonra geri döndüm. Sırtımı bahçe duvarına verip oturdum. Oturur oturmaz toprağın serinliği tenimden içeri aktı. Elimle düzlediğim top*rağın üzerine sivri bir taşla şekiller çizmeye başladım. Küçük küçük elma ağaçlarının dallarına asılı kocaman elmalardan sonra; bir kuş, bir asker bir de at çizdim. Kuşla bir türlü aske*rliği bitmeyen babama mektup gönderecektim. Babam da ata binip gelecekti. Yazmayı bilmiyordum, ama babalar çocuklarının yazdığ*ı her şeyi okuyabilirler*di. Sivri taşımı sıkıca ka*vramış, mektubum başlayacaktım ki, annem: -Ferenc, diye bağırd*ı. Onu duydum, ama hiç ses çık*armadım. Çünkü annemin sesinden değ*il, kirpiklerinden korkuyordum. Uzun ve sivri mızraklara benziyorlardı. Onlara bakınca yerlerinden çıkıp bir yerime batacaklarmış düşüncesine kapılıyordum. Bir de *Step*han'ın beni öldüreceğini d*üşünüyordum. Benim yanıt vermem gecikince, annem yine bağ*ırdı. -Ferenc, diye. Bu kez sesi pencere tarafından geliyordu. Dönüp baktı*m, ama onu gör*emedim. Yeniden toprağa baktım. Mektubumu yazıp, yazmama* ara*sında bocalarken, annem eli*nde bir sepet, yanı*ma gel*di. -Ferenc, dedi üçüncü kez. Yüzüne bakmadan: - Annem, dedim. Annem yumuşak, ama buyurgan bir sesle: -Ferenc, ben köye gidiyorum Almanların çiftliğine gitmek yok. Şimdi neredeyse kardeşlerin gelir, onlara çabuk döneceğimi söylersin, dedi. Sesindeki yumuşaklığı bir türlü kirpiklerine taşıyamadığım annem, daha başka bir şey söylemeden köye doğru yürüdü. Babama mektup yazmaktan vazgeçtim. Nasıl olsa askerl*iği biz*den çok sev*diği için gelmeyecekti. Önce askeri, sonra atı, daha sonra da kuşu sildim. Elma ağaçlarımın üstüne de bir çizgi çekip, ayağa kalktım. Bahçemizin bir köşesinde akan çeşmemizden su içtikten sonra, annemin arkasından baktım. Annem köyün evleri arasında bir görünüp, bir kayboluyordu. Köyün evleri ise nehirle tepe arasında sıkışmış gibi duruyo*rlardı. Bahçelerdeki ağaçların rengarenk yapraklarının parlamasından ve annemin yürümesi*nden başka da bir canlılık göze çarpmıyordu. Avare avare evimizin çevresinde birkaç kez dolaştım. Bahçe kapısını sıkıca kapadım. İçimdeki sevinçle Almanların çiftliğ*ine doğru koşmaya başladım. Küçük adımlarım beni uçuruyor*lardı. Şoseden patikaya saptım. Oradan daha çabuk gidiliyordu Almanların çiftliği*ne. Ağaçlar arasında daha iki üç yüz adım atmamıştım ki, bir hışırtı duydum. Korktum. Geri dönüp şoseye doğru koşarken "Anneeeeeee!" diye bağırdım. Şoseye varınca durup arkama baktım, gelen giden kimse yoktu. Eğildim ağaçlar*ın arasından baktım yine bir şey göremedim. Gökyüzüne bakı*nca, yükselen irice kuşu gördüm. Yolun kenarında oturup gülmeye başladım. Gülmem birden ağlamaya dönüştü. Korkaklığıma ağlıyo*rdum. Ya Stephan görseydi beni? Her gördüğü yerde gülerdi baş*ıma... Ağlamam durunca biraz da korkmadığımı göstermek için daldım patikaya. Eskisinden daha hızlı koşuyordum yokuş yukarı. İlk düzlüğe varıncaya kadar hiç soluk almadan koştum. Nefesim kesildi. Bir meşenin iri gövdesine yaslandım. Ağaçlar arasında dolaşan serin rüzgar çocuk vücudumdaki terleri yaladı. Terler soğudukça kovmaya, küçültmeye çalıştığım korkum büyüyerek, yür*eğime yerleşti. Korkum büyüyünce ağaçlar insan olup, bana bağırmaya başladılar. Geri dönmeyi göze alamadım. Kulaklarımı tutarak yine yokuş yukarı koştum. Evimizdense Almanların çif*tliği daha yakındı. ** Korkumdan bağırarak koşuyordum, ama küçük büyük bütün ağaçlar bağırarak arkamdan koştukları için sesimi kimse duymuyordu. İkinci düzlüğe az kalmıştı ama bir türlü yolu bitiremiyordum. Sanki yol uzuyordu. O uzadıkça da ben yoruluyordum. Düzlüğe çok az kalmıştı, artık sürüdüğüm ayağım bir şeye takıldı. Tök*ezlenip, düştüm. Ama düşmemle ellerim ve ayaklarım üzerine yürümem bir oldu. Ellerimden güç aldığım için kısa sürede yok*uşu bitirip, öncekinden daha küçük olan ikinci düzlüğe çıktım. Düzlükte giderek ağaçlar seyreldi, küçük çalılıkların arasında bir süre daha emekledikten sonra, tam ayağa kalkacağım sıra, önümdeki çalıların aras*ından kafasını çıkarmış, diliyle oynayan yılanı gördüm. Yüreğ*im soğudu, bacaklarım ve kollarım titredi, boylu boyunca uzan*dım. Kulaklarım uğuldarken, ağaçlar yılana beni yakalaması için bağırdılar. Küçük büyük bütün ağaçlar bağırıyordu. Yılan durmadan dilini uzatıp uzatıp geri çekiyordu. Hıçkırarak ağlarken, gözlerim buğulandı, yılanın şekli göz yaşlarımın buğusunda kayboldu. Bütün bağıran ağaçlar üzerime eğilince de kendimi kaybettim. Bir tehlike anında karşı kıyıya kolayca geçebilmemiz için annem bizi nehrin yakınında bir yere sakladı. Yanımızdan ayrılmadan önce de Anton'a: - Zorunlu kalırsanız, nehri önce Margrit ve** küçük kard*eşlerin geç*sin, sonra da sen*. Nehri geç*erken battaniyeyi ısla*tm*a, geç ku*rur. Karşı tarafta sizi kolayca bulabilmem için de geçt*i ği*niz yerlerde kuru yaprakları ters çevirin. Yiyecekleriniz biterse, ormanda bir şeyler bulmaya çalı*şın. Birbiri*nizden ayr*ıl*mayın. Eve gelmek isterseniz **güneş battı*ktan az sonra bahçe*ye bakın, eğer bahç*ede ateş yak*mışsam eve gelin, yoksa gelmeyin. Dedi ve gitti. Nehirden esen rüz*gar, yır*tık giysilerimden girmiş, dişsiz ve kör bir yılan gibi vücudumda dolaşıyo*rdu. Üşüdüm. Margrit'e sokuldum. Anton ve Stephan da bize yakl*aştılar. Dört kardeş sırt sırta verip bir süre ormanı dinledik. Birden nehir ta*rafından garip bir uğultu gelmeye başladı. ***** Korkuyla Anton'a baktım. An*ton'un yüzü de sa*rarmıştı. Benim soru yüklü bak*ışlarıma yanıt olsun diye* de*: -Gal, ne olduğunu ben de bilmiyorum, dedi. Korktuğumu anlayan Margrit de bana sarıl*dı. Stephan ona bakarak: -Hep senin yüzünden, dedi. Anton, ona çeneni kapa dercesine sert sert bak*tı. Stephan yanıt vermeden başını nehirden yana çevirdi. Ben bu sessiz söyleşiden grubumuzdaki görev paylaşımının şeklini beynimin içine çizdim. Anton, annemin de ver*di*ği yetkiyle grubun hem koruyucusu, hem de lideriydi.** Margrit iki*nci sır*adaydı. Ben ikisinin korum*asındaydım. Stephan ise hem üçüncü sıradaydı, hem de Anton ve Margrit'e boyun eğm*ek zorun*daydı. O, annemden başka *ne kimseyi seve*r, ne de kimseye boyun eğ*erdi, ama şimdi zorunluydu. Uğultu giderek artmaya başladı. Bir borunun ucundan çıkan uğu*ltuya benziyordu. Biz şaşkın şaşkın birbirimize bakar*ken, Stephan atı*ld*ı. -Anton, bir bakıp geleyim mi? Ses nehir tarafından geliyor. Nehir çok yak*ın*. Kimseye de görün*mem, dedi. Anton yanıt vermeden bizi gölg*eleyen ağaçl*ara baktı bir süre, sonra annemin kirpiklerine benzeyen kirpikleri evet anlamında kıpı*rdadı. Bunu bekleyen Stephan hemen fır*ladı. Üçümüz arkasından baktık. B*acakları in*anılmaz derecede inceydi. **Onu tanımayan birisi, bacaklarına bakarak onu ha*stalıklı biri sanırd*ı. Ama Stephan'ın o ince bacakları çok kuvvetliydi. Stephan kısa sürede ağaçlar arası*nda kaybolunc*a, dudaklarımız kilitlendi ve korkulu bir sessiz*liğe göm*ül*dü*k. Ben Mar*grit'in eli*nden tuttum. Ne kadar sıcakt*ı. Belki de ben üşüd*üğüm için Margrit'in eli bana sıcak gelmişti. Öteki elimle, An*ton'un elini tuttum. İkisi de elimi parma*klarıyla okşarken, ben hangisinin eli daha büyük diye ölçmeye çalışıy*or*dum. Anton'un eli kocamandı. Elim onun avucunun içinde kayb*ol*muştu. Birden elimin orada boğulac*ağını sandım. Hemen çekmek, elimi kurtarmak istedim. Kaslarımı kasa*cağım sıra, kendi kendime gülümsedim, hiç el eli boğar mı diye. Ellerim ikisinin avucunda epeyce ısınmıştı. Ama çenem titremeye başla*mıştı.* Ben titremeyi durdurmaya çalışırken, çenem titremek için fırs*at kolluyordu. Kardeşlerim benden büyüktüler, güçlüy*düler, onları çok da seviyordum, ama çenelerimin birbirine vur*duğunu görüp bana acımalarını da istemiyordum. Hem Stephan da neredeyse gelirdi. Titrediğimi görürse gülerdi. Ne kadar saklasam da o anlardı, çünkü bacakları kadar zekası da ince ve kıvrakt*ı. En zehirli yıla*ndan daha ustaca zehirlerdi insanı. Zehirledikten sonra da sessizce akar giderdi. Belki de dünya*da onun kadar içi dışı birbirine uygun ve kurnaz kimse yoktu. Beni hiç korumazdı. Bana karşı düşmanlığını anlayamıyordum. Düşmanlıktan çok, *bana eziyet etmekten hoş*lanıy*ordu. Özellikle de annemin Almanların çocuklarının eski giysilerini getirdiği günlerde bana eziyet ederdi. Boyu uzun olduğu için Alman çocukların eski giysilerinin hiçbiri ona olmazdı. Annem getirdiklerinden bana giyindirince,* ne yapar ne eder beni çamurlu bir yere götü*rürdü. Orada yeni giysilerimi çamura bu*layıncaya kadar kurnazca dil döke*r, giysilerimi çamur*latınca da beni teselli etmeye çalışır*dı. Asıl keyiflendiği an, annemin bana kızdığı andı. Ben korkuyla duda*ğımı büküp ağla*rken, onun gözlerinin içi gül*erdi.* Annem yanı*mızdan ayrılınca da*; -Gal, biliyorsun benim hiç suçum yoktu, derdi. Annemin kızmasından çok onun böyle söylemesi zoruma giderdi ve sesimi yük*se*lterek ağl*am*aya başlar*dım. O zaman eli*nde ne varsa bana verir, bir daha beni çamurlu yerlere göt*ürmeyeceği*ne yemin ede*rdi. O yemin edince ben rahat*lardım. Ağlamam dururdu. İnce*cik parmaklarını uzatıp göz ya*şlarımı silerdi. Bu çok hoşu*ma giderdi. Bütün kötülüklerini unuturdum. Bütün olanları da oynadığımız herhangi bir oyunun bir bölümü olarak algılardım. Sonra da onun dostluğunu kazanmak için elimden gelen her şeyi ya*pardım. Stephan bir türlü geri gelmiyordu. Anton hem sabırsızlanmaya hem de sinirlenmeye başladı. Daha çok Stephan’a kandığı için kendini suçluyordu. Anneme verdiği sözü sık sık tekrarlamasından bunu anlıyordum. Margrit öne doğru hafifçe incelen burnunu iki yana oynattıktan sonra Anton'a: -Pani bir yerde kalmaz. Birazdan dönüp gelir. Onu merak etmene gerek yok, dedi. Anton, sık ağaçların arasındaki ka*ranlık köşem*izden uğultunun yorduğu sessiz ağaçlara bakarken: -Ne olursa olsun göndermemeliydim, diye dalgın dalgın yanıt verdi. * Margrit battaniyeyi bana sararken: -Göndermeseydin de o bir fırsatını bulur giderdi. İyi ki gönd*erdin. O buraları iyi bilir. Telaşlanmana gerek yok, de*di. Son tümceyi kasıtlı söylediğini biliyordum onun için yüzüne anlamlı anlamlı baktım. Elimi sıktı. -Sen de* biliyorsun buraları, dedi gülümseyerek. Uluyan bir boru sesine benzeyen uğultunun ne olduğu*nu çok merak ediyordum. Ama Stephan gelinceye kadar hiçbir şey **öğrenem*ey*ecek*tim. Belki de her *gün duydu*ğumuz bir sesti, ama orman onu deği*şti*riyor*du. Birden üçümüz de bir hışı*rtı duyduk. Hemen soluğumuzu tuttuk. Ben korktum. Belki Margrit de korkuyordu, ama benim gibi tüyleri diken diken olmamıştı. Üçümüzde aynı yöne bakıyorduk ama hiçbir şey göremiyorduk. Birden **Mar*grit'in yüzü karı*ştı ve kıza*rdı. Par*mağıyla, kıpırdayan kısa bir ağacı gös*terdi. Ağaç hafif hafif sallanıyordu, ama onu sallayan görünmüyordu. Stephan bize böyle bir şaka* yapmazdı. Bu kötü bir şak*ay*dı bizim için. Yoksa benim bilme*diğim bir yaratık mıydı ki, Margrit'in yüzü bu kadar karı*şmıştı. İyice eği*lip, An*ton'un dizinin yanın*dan daha dikkatlice baktım. Yapraklar arasında oynayan kulağı görünce dudaklarıma bir gülümseme yayıld*ı. Margrit'in kulağın*a, orada bir kulak görd*üğümü söyledim. O da dikkatlice baktı, gözlerini kırpıştırarak beni onayladı. Anton bizim fıs*ıldaştığ*ımızı görünce göz kırparak ne oldu*ğunu sordu. Bir kulak gördüğümü işaretlerle anlatmaya çalıştım. Gülümsedi. Yerden bir dal parçası aldı, tam atacaktı ki, durdu. Bize bak*tı. Eli*ndeki dal parçasını parmakları ara*sında çevirmeye baş*ladı. Az sonra yere yapışık gibi duran yeşil dalların arasından çıkan gri bir tavş*an, keyifli keyifli birkaç adım attı. Durdu. Kıçının üzerine oturup, ön sağ aya*ğıyla göğ*sü*nü kaşıdı. Diliyle ayağ*ını yaladı. Sonra yine yür*ümeye başladı. Üç beş adım attı*ktan sonra, aniden durdu. Havayı kokla*dı. Kulaklarını dikti. Bir süre gece bek*çileri gibi çevresini dinledikten sonra, in*anılmaz bir hızla koştu. Hepimiz birbirimize bakarak gülüms*edik. O da bizim gibi her şeyden ürküyordu. ***Bu kez Margrit elindeki ağaç parçasıyla toprağı eşerken, *Stephan'ın gitt*iği yöne bakarak: -Bu kadar gecikmemeliydi. Anton'un suratı kızardı. Ben onlara bakarken kulağımı yere dayadım. Heyecanla, geliyor dedim. Bunu Stephan'dan öğren*miştim. O: -Yere kulağını yapıştırırsan uzakla*rı dinleyebilirsin, demi*şti. Ama ben Anton kendini suçl*amaması için böyle yapmıştım. Biraz bekledim, gelen giden ol*mayınca da bir yalan daha söyledim. Biraz uzakta ama geliyor, dedim yeniden. İkisi de bana inanmadılar ama beni kırmamak için hafifçe gülümsediler. Ben öyle yere yatmış, uzakları dinlerken, Anton'un kal*ınca* sesini duydum. -Neden bu kadar geciktin, diye soruyordu. Stephan'ın ince ve tiz sesi: -Burada ses var ama orada yok. Çok aradım, ama bir şey göremedim. Buraya doğru yürüyünce yeniden duydum. Tekrar geri dönünce geciktim, diye yanıtladı. Biraz bekledikten sonra da ekledi. - Nehrin ke*narındayken hiçbir şey duyulmuyor, sadece ağaçların arasında duyuluyor. Yemin ederim. Nehirde bu sesi çıkaracak hiçb*ir şey yok. * Ben kulağımı yere dayamış onun ayak seslerini duymaya çalış*ır*ke*n,** Ste*phan sır*tı*mın dönük olduğu yön*den gel*mişti. Margrit bana gülüm*serken, Ste*phan'a doğru döndü. -Anton hak*lı, çok geciktin! Zavallı Stephan biraz daha cılız bir sesle: -Bir şey görebilmek için... Yine bir süre sustuktan sonra: - Biliyorsunuz ben buraları avucumun içi gibi biliyorum, diyerek onları yatışt*ırmaya çalı*şt*ı. Ama Anton biraz da bez*gin: -Pani bil*miyorm*uş gibi davranma. Annem ne dedi? Bir asker gördünü*z mü, hemen nehrin öte ta*rafına geçin. Sen oradayken birisini görse*ydik seni mi bekleyece*ktik? Diye sordu. Stephan başını yere eğerek suçlu bir sesle: -Haklısın, gecikmemeliydim. Çenesini iyice göksü*ne yap*ıştırdı. Anton, oturmasını söyleyince*ye kadar da öyle durdu. Ben uykudan uyandığımda, Margrit soruyordu; -Annem ne yapacak gelirlerse? Anton uzun süre yanıt vermedi, sonra kısık bir sesle. -Ben yanında kalmak istedim, ama razı olmadı. ‘’Ben evi, sen de kardeşlerini korumalıyız. Hepimiz bir arada olursak, daha çok acı çekeriz. Birimizden birimizin yaşaması gerekli. Baban eve gel*diği zaman birimiz sağ olmalıyız. Sen Margrit'ten ve diğer kardeşlerinden sorumlusun." dedi. Gözlerimi kırpıştırarak, zamanı saptamaya çalıştım, ama çıkaramadım. Ben uyandığıma göre sabah olmuş olmalıydı. Ama sabaha hiç benzemiyordu. Ben uyumak için gözlerimi kapattığım zaman a Margrit ile Anton konuşuyorlardı. Margrit’in sesi yumuşaktı. Margrit'in ipte sallanan vücuduna bakarken de uyumadan önce duyduğum o yumuşak ses kulaklarımı doldurmuştu. Sonra omzuma dokunan annemin sesi onun sesine karışmıştı ve aynı yumuşaklıkla "Gal, biraz yata*ğa uzan" demişti. Galguçi |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıtlar | Son Mesaj |
| Filozoflar | Uzaklar | Felsefe | 159 | 08-07-2008 15:03 |
| belki lazım olur!! | OrHuN. | Aşk ve Sevgi | 2 | 10-09-2006 03:16 |
| Aşk, Sanat ve Felsefe | ReBeL bOy | Felsefe | 1 | 08-25-2006 14:50 |