Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Yaşam & İnsan > Edebiyat

Edebiyat Türk ve Dünya Edebiyatı Hakkında Herşey

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !

Hızlı Üye Ol
Ücretsiz ve HIZLI Bir Şekilde Üye Olara Sizde Yorumlarınızı Yazın

Nick Şifre Şifre Tekrar E-Mail: Confirm E-Mail:
 
Image Verification
Lütfen Resimdeki Harfleri Aynen Yazınız !

  Okudum Forum Kuralları 


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 09-25-2006, 18:53   #1 (permalink)
Üye Bilgileri
Çırak
 
ros_ay kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Aug 2006
Şehir : Belirtilmedi
Yaş: 24
Mesaj: 11,689
Blog Başlıkları: 9
Rep Gücü: 229
Rep Puanı : 21501
Rep Seviyesi: ros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerdenros_ay Eski Repcilerden
Varsayılan Ali şir Nevâî’ye Bağli Olarak Anlatilan Fikralar




ALİ ŞİR NEVÂÎ’YE BAĞLI OLARAK ANLATILAN FIKRALAR
Attributed Anectodes to Ali Shir Nawai


Yrd.Doç.Dr.Selma SOL

ÖZET
Bu çalışmada, Ali Şir Nevâyî’ye bağlı olarak anlatılan fıkralar üzerine bir inceleme yapılmıştır. Söz konusu fıkralar, Nasrettin Hoca fıkraları ile benzer olanlar ve Nevâyî ile çağdaşları etrafında teşekkül eden fıkralar olmak üzere iki grupta değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler
Ali Şir Nevâyî, Fıkra, Nasrettin Hoca
ABSTRACT
At this study is researched on, told attributed anectodes to Ali Shir Nawai. These anectodes are classified as two groups: a) The anectodes which are similar with Nasrettin Hodja’s anectodes, b) The anectodes which are formed around Nawai and his contemporaries.
Key Words
Ali Shir Nawai, Anectode, Nasrettin Hodja

Toplumlarda derin izler bırakan tarihî mühim vak’a ve kişiler, halkın hafızasından kolay kolay silinmezler. Halk bilimi araştırmacıları tarafından ortaya konmuş tespitlerden biri, bu tip vak’a ve kişilerin pek çok destana, efsaneye, rivayete, halk hikâyesine hatta mizahî bir tür olan fıkralara kaynak teşkil etmeleridir.
İlgili oldukları olay ya da kişilerle bağlantılı olarak anlatılan bu ürünlerin gerek sahip oldukları olağanüstü unsurlara gerekse kimi tarihî gerçeklerle zaman ya da mekân bakımından uyuşmazlıklarına rağmen halkın üzerinde inandırıcı bir etkisi vardır. Anlatanlar da dinleyenler de söz konusu anlatmadaki olayların gerçekten vuku bulduğuna inanırlar. Tarihî gerçeklere uygun olsun ya da olmasın önemli olan bu tür anlatmaların toplum üzerindeki etkisi ve fonksiyonudur. Fonksiyonel açıdan incelediğimizde halk, tahkiyevî türler sayesinde yüzyıllardan beri süregelen ve kabul görmüş kanaatlerini ve genel doğrularını âdeta kamu vicdanının süzgecinden geçmiş bir halde yeni nesillere aktarma işini yapmaktadır. Tarihî olay ya da kişiler hakkında anlatılan halk anlatmalarının halkın vicdanına ve genel tavrına göre yeniden şekillenmesi bu nedenledir.
Bu aşamada yeniden şekillenmenin boyutunun, söz konusu halk anlatısına kaynaklık eden tarihî olay ya da şahsiyetin halkın gözündeki ehemmiyeti ile doğru orantılı olduğunu görmekteyiz. Özellikle toplumun sosyal hayatında müspet tesirleri olan siyasî, dinî ya da edebî kimliğe haiz kişilerin, gerçek hayatlarından ayrı olarak halkın tahayyülünde ikinci bir kişiliğe sahip olmaları bu sebepledir. Tarihî kişilikleri ile halkın teşekkül ettirdiği ikinci kişiliğin birbiriyle ne kadar mutabık olduğu ya da tarihî gerçeklere ne kadar uygun olduğu tarih biliminin konusudur.
Bu çalışmada, XV. yy. Orta Asya Türk edebiyatının en müstesna şahsiyeti olan Ali Şir Nevâyî (1441-1501) etrafında Özbek ve Türkmenler arasında teşekkül etmiş rivayetlerden, anlatım türü bakımından fıkra özelliği gösteren rivayetler üzerine bir inceleme denemesi yapılmıştır. Söz konusu fıkraları iki ana başlık altında incelemeyi uygun gördük.

I- Nevâyî’ye Bağlı Olarak Anlatılan ve Nasrettin Hoca Fıkraları ile Benzer Olan Fıkralar:
Kendi etrafında teşekkül etmiş olan halk anlatmalarının bir kısmında Nevâyî, “Mirali” adlı bir fıkra tipi olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bu fıkralarda Nevâyî hazırcevaplılığı ve keskin zekâsıyla bize adetâ Nasrettin Hoca’yı hatırlatmaktadır. Öyle ki Türkmen anlatmalarında tespit ettiğimiz 3 fıkra, Özbek anlatmalarında ise 1 fıkra literatüre geçmiş bazı Nasrettin Hoca fıkralarıyla muhteva ve olay örgüsü bakımından benzerdir.
İncelediğimiz Türkmen rivayetlerindeki ilk fıkrada (Cörayev 1991:131) Mirali, Sultan Hüseyin’in bir fermanı üzerine dağda gecelemek isterken soğuktan donarak ölen yiğitlerin durumuna bir son vermek ister. Yanına aldığı kırk yorganın otuz dokuzunu altına serip birini de üstüne örterek dağda geceler ve ertesi sabaha sağ salim çıkar. Fakat sultan vaat ettiği ödül olan altınları, Mirali’nin uzaktaki bir lambanın ışığından ısındığını ve böylece sağ kalabildiğini iddia ederek vermez. Mirali ise bu işi, boş yere insanların ölmesine mani olmak için yapmış olduğundan sesini çıkarmaz fakat sultana gereken cevabını ateşten üç adım öteye koyduğu çaydanlığın ısınmasını beklerken verir.
Bu fıkradaki olay örgüsü aynen bir Hoca fıkrası olan “Kör Kandille” (Kabacalı 1991:221) isimli fıkradaki gibi gelişmiştir. Adı geçen fıkrada Hoca’ya bir oyun oynayıp kendilerine ziyafet çektirmek isteyen komşuları, Hoca’ya şehrin meydanında sabaha kadar hiç ısınmadan durursa ziyafet çekeceklerini söylerler. Fakat duramazsa Hoca onlara ziyafet verecektir. Anlaşmaya razı olan Hoca sabaha kadar ayazda bekler. Komşular gelip “Ne yaptın Hoca? Nasıl durdun?”, deyince Hoca da zifirî karanlıkta beklediğini, yalnız beş fersah öteden solgun bir kandilin ışığını gördüğünü söyler. Komşular “Olmaz Hoca, sen o ışıktan ısınmışsın”, deyip ziyafeti isterler. Ziyafet zamanı Hoca, bir ağacın dalına kocaman bir kazan asar ve altına da bir kandil yakar. Bunu gören komşuları “Kör kandille kazan kaynar mı Hoca?”, deyince Hoca: “Beş fersah ötedeki kandil beni ısıttıysa kazanı da kaynatır”, der.
Her iki fıkranın sonuç kısmı olan hüküm bölümlerinde Hoca’nın ve Mirali’nin verdiği cevap aynı mantığın neticesidir. Her iki fıkranın ana çerçevesinde birbirine nazaran farklılıklar olsa da yorum çerçevesi değişmemiştir.
Bu fıkra aynı zamanda Arapların ünlü şairi Ebu’n-Nevas ve Türk boyları arasında da tanınmış bir fıkra tipimiz olan İncili Çavuş’a da bağlı olarak anlatılmaktadır. (Sakaoğlu 1984:453)
Türkmen rivayetlerindeki ikinci fıkrada ise Nevâyî yine Mirali ismiyle anılır. (Kerbabayev 1992:13) Bu fıkrada Mirali, Sultan Hüseyin’e getirdiği kavunlar için iyi bir bahşiş alınca vezirler tarafından kıskanılır. Vezirlerden biri padişaha niçin bu kadar çok para verdiğini sorunca sultan, parayı kavunlar için değil Mirali’nin sözleri için verdiğini söyleyerek eğer Mirali’yi söz oyununda yenerlerse onlara da vereceğini ekler. Bunun üzerine Mirali ve vezirler arasında soru-cevap faslı başlar. Mirali’ye sorulan sorular ve onun verdiği cevaplar “Dünyanın Orta Yeri” (Kabacalı 1991:237; Türkmen 1999:68) isimli bir Hoca fıkrasıyla benzerdir. Yerin ortası neresidir? Gökyüzündeki yıldızların sayısı kaçtır? Gibi sorulara Nasrettin Hoca’nın ve Mirali’nin verdiği cevaplar aynıdır.
Türkmen rivayetlerinde tespit ettiğimiz son fıkra ise (P.Agaliyev-Ş.Batırov 1941:75) “Bir Horoz Gerek” (Kabacalı 1991:202; Türkmen 1999:52) adlı Nasrettin Hoca fıkrasıyla benzerdir. Sultan Hüseyin bir gün hizmetkârlarına birer yumurta alıp kendisiyle gezmeye çıkmalarını söyler fakat Mirali’nin bu yumurta işinden haberi yoktur. Sultanın niyeti Mirali’yi söz yarışında yenebilmektir. Sultan Hüseyin ıssız bir yere geldiklerinde maiyetindekilere birer yumurta yumurtlamalarını aksi takdirde ceza vereceğini söyler ve gıdaklayarak ilk önce kendi yumurtlar. Sırayla Mirali hariç herkes yumurtlar o ise bir tepeye çıkıp horoz gibi öterek “Bunca tavuğun bir de horozu olmaz mı”, der.
Söz konusu Hoca fıkrasında ise Hoca, bir gün mahallesindeki çocuklarla birlikte hamama gider. Yanlarına gizlice yumurta alan çocuklar hamamda “Haydi yumurtlayalım, yapamayan hamamın parasını versin”, deyip yumurtlarlar. Bunları gören Hoca ise telaşlanmadan horoz gibi ötmeye başlar. Kendisine “Ne yapıyorsun Hoca?”, diye soran çocuklara verdiği cevap ile Mirali’nin cevabı aynıdır.
Özbek Türkleri arasında Nevâyî etrafında teşekkül etmiş halk anlatmalarında ise tespit ettiğimiz bir fıkranın (Cörayev 1991:31) -Nasrettin Hoca fıkrası olarak karşımıza çıktığı gibi- çok değişik tiplere bağlı olarak anlatılan bir halk anlatması olduğunu görmekteyiz. Bu fıkrada Sultan Hüseyin, Ali Şir’i kollarını sıvamış bir bağda çalışırken görür ve dostuna: “Yaşlılık vaktinde bağ yapmanın sana ne yararı var? Bu cevizler ne zaman meyve verecek de sen yiyeceksin?” , der. Ali Şir de: “Dostum, ben bunları kendim için değil işte şu çocuklar hatta onların çocukları için ekiyorum, iyiden bağ kalır demiş atalarımız”, diye cevap verir. Cevabı çok beğenen sultan Ali Şir’e bir kese altın verince Ali Şir: “İşte şimdiden meyve vermeye başladı”, der.
Bu fıkrada, (efsanelerimiz arasında sık sık karşımıza çıkan yaşlı adam, köylü ile padişah, vezir ya da zengin bir bey arasında) geçen söz konusu hadisenin (Kalay 1998:241) Ali Şir Nevâyî ile Hüseyin Baykara’ya bağlı anlatılarak muayyen şahıslarla birleştirilmiş olduğunu görmekteyiz. Bir başka değişimde bu anlatı âdil Nuşirevan ile bir köylü arasında geçmiş olarak söylenir ve köylünün cevabı üzerine Nuşirevan’ın bahşiş verdiği, köylünün de bu bahşişi fidanın hemen meyve vermesi biçiminde yorumladığı belirtilir. (Kurgan 1996:84)
Türk mizahının ve Türk fıkralarının en önde gelen tiplerinden biri olan Nasrettin Hoca, tarihî kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre XIII. yy.da Anadolu’da yaşamıştır. Şöhreti Türkiye sınırlarını aşmış bu halk bilgesinin fıkralarına her geçen gün değişik tipte ferdî ya da anonim fıkraların mal edildiği bilinen bir gerçektir. Folklorizasyon olayı ile pek çok yeni ve değişik muhite ait fıkra Hoca’ya mal edilebilmekte veya tam tersi Hoca’ya ait fıkralar mahallileştirilerek yeni şartlara adapte edilebilmektedir. (Türkmen 1999:15) Bugün sözlü gelenekte, az da olsa yazılı metinlerde böyle değişikliklere rastlanmaktadır. Bu açıdan incelediğimiz zaman Nasrettin Hoca fıkraları Ebu’n-Nevas, Cuha, Bektaşi, İncili Çavuş, molla, köylü, adamın biri, Karadenizli ile yaşayan bir kişi olan Kalkandelenli Abdi dede, vs.’ye bağlanmakta veya onların fıkraları Hoca’ya atfedilmektedir. Keza Bektaşi fıkraları da Ebu’n-Nevas, İncili Çavuş, Karagöz, Nasrettin Hoca vs. gibi fıkra tipleriyle karıştırılmaktadır. (Sakaoğlu 1984:447)
İnceleme konumuz olan Nevâyî’ye bağlı olarak anlatılan fıkralarda da bu şekilde bir tip değişmesinin olduğunu görmekteyiz. Nasrettin Hoca fıkrası olarak kayıtlara geçmiş bu fıkralar, Özbek ve Türkmenler arasında kendisinden iki yüzyıl sonra tarih sayfasına çıkan Ali Şir Nevâyî’ye mal edilerek anlatılmaktadır. Çeşitli fıkra tiplerinin bir kültür ortamından diğer bir kültür ortamına geçişinin sebebi Raoul Rosière’nin efsanelerin teşekkülü hakkında ileri sürdüğü epik kanunlar teorisiyle açıklanmaktadır. (Sakaoğlu 1992:11) Saim Sakaoğlu, Rosière’nin bu teorisinin fıkralardaki tip değişmelerini açıklığa kavuşturması bakımından önemli olduğunu fakat bu kaidelerin bazen tam tersine de işlediğini ve bu sebeple tip değişimlerini açıklayabilecek başka hususlar da olduğunu belirtmektedir. Sakaoğlu, Rosière’nin kaidelerini göz önünde bulundurarak fıkra tipi değişimleri için şu tespitlerde bulunmuştur.
1- Sevilen bir nüktenin başka bir bölge tipine veya bölge halkına bağlanması.
2- Ahmaklıkla ilgili bir nüktenin, sevilmeyen aralarında çeşitli konularda husumet bulunan iki köy, köy-ilçe, vs.nin biri tarafından diğerinin halkına mal edilmesi.
3- Geniş bölgede tanınmayan dar bölge tipinin yeni çevreye veya ünlü bir ada bağlanması.
4- Tanınmış bir tipin dar bölge tipine bağlanması.
5- Yabancı bir tipin millî bir tipe, hatta bölge tipine bağlanması.
6- Benzer hususiyetleri taşıyan iki tipin yer değiştirmesi. (Sakaoğlu 1984:448)
Nasrettin Hoca fıkralarının Özbek ve Türkmenler arasında Ali Şir Nevâyî’ye mal edilmesinin dolayısıyla tip değişimine uğramasının sebeplerini, yukarıda verdiğimiz Rosière’nin kaideleri ve Sakaoğlu’nun konuyla ilgili tespitleri ışığında açıklayabilmekteyiz.

II- Nevâyî ile Çağdaşları Etrafında Teşekkül Etmiş Fıkralar:
Hoca fıkralarıyla benzer olan fıkraların yanı sıra Nevâyî etrafında teşekkül etmiş olan edebî ve tarihî sayılabilecek fıkralar da mevcuttur. Nevâyî’nin sabit bir fıkra tipi olduğu bu fıkralardaki diğer kahramanlar Nevâyî’nin çağdaşları olan bazı şair ve devlet adamlarıdır. Söz konusu fıkraların şahıs kadrosunda Hüseyin Baykara, Baykara’nın vezirleri, şair Binaî ve Kadı Kalan lakaplı Mecdettin Muhammet’i görmekteyiz. Bu karakterlere nazaran Nevâyî ile Hüseyin Baykara’ya bağlı olarak anlatılan fıkraların çokluğu nedeniyle bu bölümdeki fıkraları iki grupta değerlendirmeyi uygun gördük.

a) Nevâyî ile Hüseyin Baykara’ya bağlı olarak anlatılan fıkralar:
Asli tipin Nevâyî, II. Tipin ise Sultan Hüseyin Baykara’nın olduğunu gördüğümüz bu fıkralarda sultan, bazen veziri bazen de sohbet arkadaşı olarak gösterilen Nevâyî ile sürekli söz yarışı halindedir. Sultan Hüseyin Baykara âdeta bu söz yarışında dostuna galebe çalmak için elinden geleni yapar fakat hiç birinde muvaffak olamaz. Fıkraların hepsinde Nevâyî gerek keskin zekâsı gerekse hazırcevaplığı ile sultanı alt eder. Yaptığımız incelemede, şahıs kadrosunun Nevâyî ve Baykara’dan müteşekkil olduğunu gördüğümüz; Özbekler arasında 1, Türkmenler arasında da 4 fıkra tespit ettik.
Söz konusu fıkralardan, Özbek Türkleri arasında anlatılan fıkrada (Cörayev 1991: 21) Nevâyî, Baykara’nın veziridir. Sultan bir gün vezirine “Nerede sivrisinek yoktur?”, diye sorar. Nevâyî “İnsanın olmadığı yerde yoktur”, diye cevap verince sultan, dostunun yanıldığını ve bunu ispat edebileceği bir fırsat bulduğunu düşünerek hemen atlarına binip yola çıkmayı teklif eder. Geldikleri ıssız bir yerde dinlenmek için durduklarında bir sivrisinek Baykara’yı rahatsız eder. Bunun üzerine sultan “Hani insan olmayan yerde sinek olmazdı?”, diyerek dostunu yendiğini düşünür. Fakat Nevâyî’nin “Biz insan değil miyiz?”, şeklindeki cevabı sultana diyecek bir şey bırakmaz.
Türkmen Türkleri arasında anlatılan fıkralardan birinde (Cörayev 1991:114) Sultan Hüseyin Baykara Nevâyî’yi mat edebilmek için olmadık bir iş buyurur. Nevâyî, üç gün içinde kendisinden taştan kalpak dikmesini isteyen sultana “Söğüdün külünden yapılmış ip verirseniz dikerim”, deyince sultan “Hiç söğüdün külünden ip olur mu?”, diye sorar. Nevâyî ise “Taştan da kalpak dikmek olur mu?”, diye sorarak hem zekiliğini hem de hazırcevaplılığını bir kez daha gösterir.
Sultan Hüseyin Baykara ile Ali Şir’e bağlı olarak anlatılan Türkmen rivayetlerindeki diğer bir fıkrada ise sonuç cümlesinin bir atasözü olduğunu görmekteyiz. Fıkralarda asıl etkiyi yapan bitiş cümlelerinin hikâyeden koparak bir atasözü halinde yaşadığı bilinmekle beraber (Başgöz 1999:60) bu örnekten atasözünün mü fıkraya kaynaklık ettiği yoksa fıkranın mı atasözü haline geldiğini anlamak mümkün değildir. Söz konusu fıkrada Sultan Hüseyin Baykara bir gün küçücük bir yorganı alarak yatar. Başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalınca da vezirlerine “Bu yorganı ne yapıp edip ayak ucumdan başıma kadar yetirin!”, diye emir verir. Vezirler ne kadar uğraşsalar da bir çare bulamazlar fakat Ali Şir gelip sultanın ayaklarına kuvvetle vurur. Can acısından ayaklarını toplayan sultan, niçin vurduğunu sorunca da “Emrinizi yerine getirdim, ayaklarını yorganına göre uzat sultanım”, der.
Türkmen anlatmalarındaki bir başka fıkrada ise (Kerbabayev 1992:29) Nevâyî’nin Sultan Hüseyin’in kendisine yaptığı bir şakaya, şakayla karşılık verdiğini görmekteyiz. Söz konusu fıkrada Sultan Hüseyin, Ali Şir’e bir muziplik yapmak ister ve gizlice ertesi sabah Ali Şir’in bineceği atın dudaklarını keser. Fakat gece uykusu kaçan Nevâyî bunu fark eder ve o da sultanın atının kuyruğunu keser. Bundan habersiz olan sultan, ertesi gün yolda giderlerken geriye dönüp “Atın neden gülüyor Ali Şir?”, diye alaylı bir şekilde sorar. “Atınızın kuyruğuna gülüyor olmasın?”, diyen Nevâyî bir kere daha sultanı mat eder.
Türkmen rivayetlerinde tespit edebildiğimiz son fıkrada ise (P.Agaliyev-Ş. Batırov 1941:73) Sultan Hüseyin, Nevâyî’nin gölün kenarında kuruyup kalmış kamışlar için söylediği “Bunlara yağmur gerek” sözünü alaya alır ve “Hiç suyun içindeki kamışlar yağmura ihtiyaç duyar mı?” diyerek dostunu yendiğini düşünür. Fakat Nevâyî bunun da altında kalmaz ve “Niçin atını su içmesi için bırakmıyorsun?” diyen sultana “Atımın ayakları da suyun içindedir, oradan içsin”, diyerek zekice bir cevap verir.

b) Nevâyî ile devrin şair, hattat ve vezirlerine bağlı olarak anlatılan fıkralar
Ali Şir Nevâyî etrafında teşekkül etmiş bu fıkralarda ikinci tip olarak Sultan Hüseyin Baykara’dan hariç devrin şair, vezir ve hattatlarına da rastlamaktayız. Bu kişilerin en önemli özelliği hayalî tipler olmamalarıdır. Ali Şir Nevâyî’nin günlük yaşamında çeşitli vesilelerle bu kişilerle münasebette bulunduğunu tarihî kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bu fıkralarda da Nevâyî hazırcevap üslûbu ve zekice yaptığı söz oyunlarıyla ön plana çıkmaktadır. İncelediğimiz Özbek Türklerine ait anlatmalarda 8 fıkra tespit etmiş bulunmaktayız.
Fıkralarda karşımıza çıkan ve Sultan Hüseyin gibi Nevâyî ile sürekli söz yarışında olan bir başka tip de devrin şairlerinden Binaî’dir. Tespit ettiğimiz fıkralardan dördü, Nevâyî ile Binaî’nin birbirlerine ithafen yaptıkları kelime oyunlarını içeren metinler olmakla birlikte gerçek yaşamlarındaki ilişkilerinin gerginliğini de ortaya koymaktadır. Bu fıkralardan ilkinde Binaî ve Nevâyî çok iyi iki dost olarak resmedilmiştir; fakat araya giren haset insanların söyledikleri kötü sözler yüzünden birbirleriyle imalı söyleşmeye başlarlar. Bir vesileyle Binaî başka bir memlekete gider ve iki dost ayrı düşerler fakat yine de birbirlerine şiir yazmaya devam ederler. Binaî, Nevâyî’nin Farsça şiirlerinde kullandığı “Fanî” mahlasını hicveden ve kendi mahlasını da öven bir gazel yazar. Yaptığı kelime oyunuyla kendi kendini överken Nevâyî ile de alay eden Binaî’nin bu şiirine karşılık Nevâyî de zekice bir kelime oyunuyla karşılık verir ve Binaî’ye söyleyecek söz bırakmaz.
Bir başka fıkrada ise Binaî’nin Nevâyî’yi dostlarıyla oturduğu bir mecliste görünce kıskanması vurgulanır. Dostlarının arasında oturan Nevâyî’ye sataşarak onu küçük düşürmek isteyen Binaî, o sırada uluyarak gelen bir köpeğe bakar ve “Cenaplarının itleri de nevalı ulurmuş”, der. Nevâyî ise hazırcevap davranarak “Evet, ben bunu zahmetle büyütmüştüm. Mevlananın kendisinin de gördüğü gibi bina oldu”, der ve yaptığı zekice kelime oyunuyla Binaî’yi mat eder.
Nevâyî ve Binaî’ye bağlı anlatılan diğer iki fıkrada ise Binaî’nin, Nevâyî karşısında kendisini övmek için yaptığı çeşitli kelime oyunları mevcuttur. Fakat Nevâyî her zaman daha zeki ve hazırcevap davranarak dostunu yenmeyi başarır.
Nevâyî ve çağdaşları etrafında teşekkül etmiş fıkralardan tespit edebildiğimiz ikisi, devrin vezirleriyle ilgilidir. Söz konusu fıkralardan biri muhtevası bakımından tek örnektir. Genellikle mütevazı karakteriyle tanıdığımız Nevâyî bu fıkrada padişahın ricası üzerine Kadı Kalan isimli vezirin büyüklüğüyle meşhur burnunu mizahî bir şiir okuyarak hicveder.
Diğer fıkrada ise söz konusu vezir, Baykara’nın meclislerinde bulunan ve adından bahsedilmeyen vezirlerden biridir. Nişancılıktan, okçuluktan bahsedildiği sırada bu vezir kendi nişancılığıyla övünmek ister ve bir seferinde geyiğin birini kulağından girip ayağından çıkacak şekilde vurduğunu söyler. Bunu duyan padişah sinirlenir ve veziri ölüme mahkum eder. Mecliste bulunan Nevâyî ise veziri kurtarmak için zekice bir cevap verir ve “Doğrudur, çünkü o avda ben de vardım. Vezir yayını çektiğinde geyik ayağı ile kulağını kaşıyordu”, der.
Nevâyî ve çağdaşları etrafında teşekkül etmiş fıkralardan tespit edebildiğimiz son fıkrada ise istihza konusu bu kez bir hattattır. Nevâyî’nin gazellerini devrin en iyi hattatları yazmaktadır fakat bir gün kendi hattatı hastalanınca başka bir hattat yazmaya başlar. Bir gün bir mecliste Nevâyî’nin kulağına “Melikü’ş-şuaranın kendisi de kusur işlerse başkalarından ne beklenir”, diye bir laf çalınır. Hemen yeni yazılan gazellerine bakar ve “göz” yerine “kör” yazıldığını görür. Nevâyî de bu duruma “Gözümü kör edenler kör olsun”, şeklinde cevap verir.
Sonuç olarak yukarıda verdiğimiz Ali Şir Nevâyî ve çağdaşlarına bağlı olarak anlatılan fıkralarda mizahı sağlayan temel unsurlar hazırcevaplık, mantık dışı durumlarda devreye giren pratik zekâ ürünü çözümler ve zaman zaman şiirin de kullanıldığı ima ve taşlamalardır. Bunun yanı sıra bu fıkraların muhtevalarına baktığımızda temaları şöyle tasnif edebiliriz:
1- Hazırcevaplık ve kelime oyunları,
2- Şakaya şakayla karşılık verme,
3- Hükmü bir atasözüyle verme,
4- Mizahı soru-cevapla kurma,
5- Kendini övenlerle ve başkalarını kıskananlarla alay,
6- Dış görünüşle alay.


ros_ay Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıtlar Son Mesaj
Yabancıların Ders Kitaplarında " Türkler ve Türkiye" geshu. Türk Tarihi 5 02-23-2008 22:27
Japon EdebiYatı ReBeL bOy Edebiyat 21 09-20-2006 15:55
MetaFizik ReBeL bOy Enteresan Olaylar 9 09-04-2006 18:15
Materyalizm Uzaklar Felsefe 1 07-12-2006 12:44


Saat 17:12.


Powered by vBulletin Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0

Hosting Hizmetleri TOPlist Forums Directory
lida

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210