![]() |
|
|
|||||||
| Dünya Tarihi Dünya Tarihi Hakkında Herşeyi Buradan Bulabilirsiniz |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Özet: Osmanlı Devleti’nde Tanzimatla birlikte modern okulların açılmasıyla ve Suriye, Cebel-i Lübnan ve Filistin’deki misyoner okullarının etkisiyle, özellikle Hristiyan Araplar arasında Batılı an-lamda milliyetçilik fikirleri yaygınlaşmaya başlamıştır
Müslüman Araplar ise, İslâm dünyasının Batı karşısında önlenemez gerileyi-şine bir tepki olarak Arap kimlik ve kültür mirasına vurgu yapmak suretiyle, İslâm ve Batı medeniyetlerine Arapların yaptıkları katkı-lardan bahisle, Arapçılık şuurunu canlandırarak sözkonusu gerile-meye çözüm bulmaya çalışmışlardır![]() Hristiyan Araplar, Arap kültür ve dilini canlandıracak faaliyetler yapmanın yanında, Osmanlı Devleti’nden ayrılma fikrini de gün-deme getirerek bağımsızlığı savunmuşlardır Müslüman Araplar ise ayrılıkçı fikirlerden ziyade, imparatorluğun bütünlüğünün mu-hafaza edilmesine taraftar olmakla birlikte, yaşadıkları bölgelerde Arap dil ve kültürüne daha fazla önem verilmesini talep etmişler-dir Ancak Suriye’ye kıyasla, İngiliz idaresinin de etkisiyle, daha farklı bir milliyetçilik anlayışı geliştiren Mısırlı Araplar, “vatan” kavramına vurgu yaparak Araplık’tan ziyade “Mısırlı” kimliklerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır![]() Müslüman ve Hristiyan Araplar arasındaki milliyetçi akımlara rağ-men, Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’da Şerif Hüseyin’in başlattığı bağımsızlığı hedefleyen ayaklanma Araplar arasında an-cak sınırlı destek bulabilmiştir Gizli Sykes-Picot Anlaşması ve Balfour Deklerasyonu nedeniyle Birinci Dünya savaşından sonra bağımsızlıklarını elde edemeyerek Birleşmiş Milletler denetiminde İngiliz ve Fransız mandasında yaşamak durumunda kalan Araplar, ancak sömürgelerin tasfiye sürecine gidildiği 1940’ların sonların-dan itibaren bağımsızlıklarını elde edebilmişlerdir![]() Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Araplar, Milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu, Ortadoğu Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır ![]() ![]()
|
|
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Giriş
Milliyetçilik bazı faktörlerin tesiriyle ortaya çıkmış, kimileri için bir problem, kimileri içinse kurtuluş reçetesi olmuş, modern zamanları belir-leyen akımlardan biridir Anderson, Hayali Cemaatler adlı eserinde mil-liyetçilik akımını ortaya çıkaran faktörleri sıralarken matbaanın yaygın-laşmasını, Latince’nin okuyan kitleler arasında artık pek rağbet görme-mesi sebebiyle, kapitalist bir yaklaşımla yayıncıların daha çok para kaza-nabilmek amacıyla yerel dillerde kitap basmalarını ileri sürmektedir Böylelikle halk dilleri iktidar dilleri statüsüne yükselmiş, bunun millî kültürün inşasına katkı sağladığını ve böylece milliyetçi akımların önü-nün açılmıştır (Anderson 1995: 52-58) Nitekim Alman filozofu Johann Gottfried von Herder (1744-1803) “Denn jedes Volk; es hat seine National Bildung wie seine Sprache”1 diyerek, milliyetçilik kavramını dil ve kültür üzerinde inşa etmek suretiyle, özelde XIX yüzyıl Avrupa’sını, genelde ise milliyetçilik hakkındaki teorileri önemli ölçüde etkilemiştir (Anderson 1995: 83-84)![]() Arap milliyetçiliği de başlangıçta Arap diline ve kültürüne vurgu yapması bakımından, Amerika kıtasındaki milliyetçi hareketleri dışarıda tutacak olursak,2 XVIII yüzyılda Avrupa’yı etkileyen milliyetçi akımlardan te-melde farklı bir karakter arz etmemektedir Ancak Gellner’in “Milletler de devletler gibi şartlara bağlı oluşur ve evrensel bir zorunluluktan doğ-mazlar” (Gellner 1992: 27) tespiti ışığında, şüphesiz Arap milliyetçiliğini de ortaya çıkaran şartlar vardır 3 Bu çalışmada Arap milliyetçiliğinin or-taya çıkmasına sebep olan şartlar ve 1918 yılına kadar süren seyri ele alınacaktır![]() Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır ![]() ![]()
|
|
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Arap Milliyetçiliğini Ortaya Çıkaran Şartlar
Osmanlı Devleti’nin XVIII ve XIX yüzyıllarda özellikle askerî alanda iyice zayıflamasıyla, Avrupalı büyük devletlerin Ortadoğu’da çıkarları olan bölgelerdeki ihtiraslarında canlanma olmuştur XVIII yüzyıl sonlarına doğru büyük devletler peş peşe elde ettikleri imtiyazlar sayesinde hem doğ-rudan doğruya Osmanlı Devleti’ne nüfuz etmek, hem de imkân dahilinde Ortadoğu’ya yerleşmek yolunda hızla mesafe almaya başlamışlardır![]() XVIII yüzyılda Batı’da yaygınlaşan milliyetçilik fikri, Osmanlı Devle-ti’nde ilk önce Balkanlarda Hristiyan tebaa arasında kendini göstermiş, daha sonra Lübnan, Suriye ve Mısır’daki yabancı misyoner eğitim ku-rumları vasıtasıyla Ortadoğu’da yayılmıştır 4 Bu yeni akımın mensupları Osmanlı Devleti’nin sınırları dahilinde barınamadıklarından 1909’danitibaren İngiliz idaresi altındaki Kahire’ye yerleşmek veya Paris gibi dış merkezlere taşınmak zorunda kalmışlardır Bunlar arasında Müslüman Araplar olduğu gibi Hristiyan Araplar da vardı ve bunlar genellikle Bey-rut’taki Amerikan Koleji (kur 1866), St Joseph Cizvit Koleji (kur 1875) ve Kahire’deki el-Ezher’den yetişmiş kimselerdi5 (Tuğ 1969: 259; Anderson 1995: 91)![]() XVIII yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde Arap nüfusunun çoğunlukta olduğu topraklar, sadece ticarî açıdan Avrupalıların ilgi alanı olmuştur Bu bölgelerde özellikle İngiliz, Fransız ve İtalyanların ticarî faaliyetleri oldukça yoğundu Fakat 1798’de Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle bu du-rumda büyük bir değişiklik yaşanmıştır Çünkü Haçlı seferlerinden bu yana ilk defa bir Avrupalı güç Yakındoğu’ya sefer düzenlemiş ve toprak elde etmişti Her ne kadar bu işgal dönemi çok kısa sürmüşse de, daha sonra büyük ekonomik ve sosyal çalkantılara sebep olacak, Arap dünya-sına Batılı güçlerin doğrudan müdahalesini getirecek süreci de başlatmış-tır (Lewis 1968: 166)![]() XIX yüzyıla gelindiğinde uluslararası politikada henüz bir “Arap” mese-lesi yoktur Gerçekte Arap eyaletlerinde oturanlarla ilgili belgelerde ve bunlardan bahseden kitaplarda Arap kelimesi de kullanılmamaktaydı Bunun yerine bölge insanlarından bahsedilirken Müslüman ya da gayri-müslim ifadeleri kullanılmaktaydı Bölgesel aidiyeti vurgulayan ifadeler-de de, meselâ Suriye için Suriyeli yeterli oluyordu Arap kelimesi daha ziyade yerleşik hayat yaşamayanlar ve çöllerdeki bedevîleri tasvir edi-yordu6 (Zeine 1981: 36)![]() Napolyon’un Mısır’ı işgalinden sonra Mısır valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa her ne kadar hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı olsa da zamanla âdeta Mısır’ın fiilen bağımsız hükümdarı olmuştur Ancak karşısında zayıf bir Osmanlı Devleti yerine güçlü bir Mısır istemeyen Batılı güçler, Mehmed Ali Paşa’nın bağımsızlık ve genişleme çabalarını engellemişler-dir Mehmed Ali Paşa’nın, güçlü devlet olma yolunda yaptığı reformlar-dan tarım reformları başarıya ulaşmışsa da, endüstrileşmede aynı başarı gösterilememiştir Eğitim alanında yapılan reformlar arasında, yabancı hocaların ders verdiği okulların açılması, Batı menşeli kitapların tercüme-lerinin desteklenmesi ve Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi dikkati çek-mektedir (Lewis 1968: 162)![]() Avrupa’nın kültürel etkinliği Suriye’de kendisini başlıca dinî alanda, özellikle Hristiyan Araplar vasıtasıyla hissettirmiştir Çünkü XIX yüzyılda büyük güçlerin kendi aralarında kutsal mekânlar ve Hristiyan azın-lıklar üzerindeki etkinliklerini artırmak için giriştikleri dinî rekabet had safhaya çıkmıştır Bu mücadelede öne çıkan ve en etkili olanlar Fransız Cizvitleri ve Amerikan Protestan misyonerleridir Bunlar, özellikle Suri-ye’de7 kolej ve çeşitli okullar açarak Arap geçmişini ve Arap mirasını bilen, bunun yanında Avrupa kültüründen de haberdar olan ve bu kültür-den etkilenmiş bir Arap nesli yetiştirmeyi hedeflemişlerdir8 (Lewis 1968: 172) Nitekim, bu okulların da etkisiyle Hristiyan Araplar, Arap milliyet-çiliğinin oluşmasında önemli rol oynamışlardır Başlangıçta laik nitelik taşıyan bu akım, daha sonra Müslüman Arapların da milliyetçiliğe ilgi duymasıyla, Arap millî kimliğini oluşturacak etnik, dil ve din unsurları arasındaki dengenin sağlanması konusunda problemli hale gelmiştir (Ochsenwald 2000: 392)![]() Bu okullarda misyonerlerin gözetiminde eğitimini tamamlayan Suriyeli Hristiyan entelektüeller Mısır ve Suriye’de gazete ve dergi çıkarmak su-retiyle bölge halkını etkilemeye başlamışlardır Daha önce yayımlanan gazeteler İstanbul ve Kahire’de devlet tarafından yayımlanıyor ve genel-de resmî haberlere yer veriliyordu Ayrıca Fransızca, Rumca ve Ermenice gazeteler yayımlanmasına rağmen, hemen hemen hiç Arapça gazete yok-tu 1860’lardan itibaren bölgede matbaanın yaygınlaşması, Arap yazar ve okuyucuların artması ve nispî özgürlükler sayesinde gazete ve dergiler çıkmaya başlamıştır Bu dönemi takip eden otuz yıl içinde de matbuat Lübnanlı Hristiyanların eline geçmiştir9 (Hourani 1984: 97) Tabiatıyla, bu şartlar altında gelişen Arap milliyetçiliği, özellikle Hristiyan Araplar arasında daha da yaygınlaşmıştır Milliyetçilik hareketlerinin gelişimi, 1882’de İngiltere’nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır’ı işgal etme-siyle, yani Mısır’ın doğrudan Avrupa’nın etkisi altına girmesiyle daha da hızlanmıştır (Harari 1962: 105; Lewis 1968: 173)![]() Siyasî anlamda milliyetçilik fikri, Müslümanlar arasında ise, hiç şüphesiz, Batı dünyası ile yoğun temasa geçilmesi sonrasında yayılmaya başlamış-tır XIX yüzyıl başlarında Avrupa’da bulunan bazı Türkler ve Mısırlı Araplar Fransız İhtilâli ile birlikte Avrupa’da yayılmış olan ‘anavatan’ ve ‘millet’ gibi fikirleri öğrenmişlerdir Bu anlamda Araplar arasında milli-yetçilik fikirlerinin yayılmasındaki önemli isimlerden biri Mısırlı Rifa‘ah Rafi el-Tahtavi’dir (1801-1873) Tahtavi 1826-1831 yılları arasında Fran-sa’da bulunmuş ve 1834 yılında yayımladığı kitabında orada edindiği tecrübelerini aktarmıştır Bu kitap Türkler ve Araplar arasında çok popü-ler olmuş, 1840’da Türkçe’ye tercüme edilmiş Arapça nüshası 1848’de tekrar yayınlanmıştır 10 Tahtavi’nin getirdiği en önemli fikrî yenilik Mısır vatanperverliği düşüncesi olmuş ve bunu İslâmî bir temele oturtmaya çalışmıştır (Hourani 1984: 68-69) Farklı bir mahiyette de olsa doğulan yere veya anavatan kabul edilen bölgeye duyulan sevgi Müslümanlar arasında zaten olan bir duygu idi, fakat bu duyguya siyasî bir önem atfedilmiyordu Milliyetçilik bölgesellikle de ilişkilendirilmemişti Tahtavi ve çağdaşları işte bunu yapmışlardır Tahtavi, millet ve ülkeler-den bahsederken milletin belli bir ülkeyle sınırlandırılabileceğini vurgu-lamıştır11 (Dawn 1973: 123-124)![]() Tahtavi, yazdığı eserlerde sürekli vatan kavramına vurgu yapmış ve bah-settiği vatanda yaşayan cemiyeti de Arap değil Mısırlı olarak vasıflan-dırmıştır Ayrıca Arapların İslam tarihinde oynadıkları role methiyeler düzmüş, fakat yine vatanseverlikten bahsederken Arapça konuşanları değil, Mısır’da yaşayanları kastetmiştir Mısır’ı ve tarihini zihninde bir süreç olarak canlandırdığından, ona göre Modern Mısır, Antik Mısır’ın meşru varisiydi Yani Mısır komple bir medeniyetti Tahtavi’ye göre Mısır’ın fazilet ve zenginliklerini kaybetmesinin sebebi tamamen yabancı idarelerdi Önce Memlûkler, sonra Osmanlılar, nihayet Çerkezlerin kötü idaresi altında Mısır gerilemişti Aslında bütün bunları söylerken Tahtavi, Napolyon’un fikirlerini dile getirmiş ve kendisinden sonra gelecek Mısırlı düşünürler tarafından da kabul görecek bir düşünce tarzı oluşturmuştur12 (Hourani 1984: 79-80)![]() Arap milliyetçiliği Arapların yaşadığı her bölgede aynı mahiyet ve tarzda gelişmemiştir Suriye ve Mezopotamya’daki Araplar arasında yaygınla-şan Arap milliyetçilik akımları ile Arabistan’daki akımlar arasında olu-şum açısından farklar gözlemlenmektedir Meselâ, Suriye’de Şam, Bey-rut, Kudüs ve Hayfa gibi şehirlerde bir Arap Rönesans’ı olarak adlandırı-labilecek gelişmeler yaşanır ve XIX yüzyılda Avrupa’da gelişen milli-yetçilik akımlarının ortak özelliklerinin etkisinde bir Arap milliyetçiliği oluşurken, Arabistan’da, Vahhabi ayaklanması örneğinde olduğu gibi, farklı dinî yaklaşımlarla veya merkez otoriteye isyan şeklinde kabîleci bir milliyetçilik anlayışı gelişmiştir (Kohn 1928: 212-213) Mısır’da ise, büyük ölçüde Avrupa’nın Müslümanlar aleyhine ilerleyişine bir tepki ve İngilizlerin Mısır’daki uygulamalarına reaksiyon şeklinde gelişerek, İs-lâm modernizmi ve Mısır milliyetçiliği olarak kendisini belli etmiştir (Lapidus 1989: 620)![]() Arap milliyetçiliğinin gelişimi bölgeler arasında değişkenlik gösterdiği gibi, Hristiyan ve Müslüman Araplar arasında da farklı bir seyir göstermiştir Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında askerî anlamda tutunamaması neticesinde devleti toparlayabilmek amacıyla yapılan ve hayatın her alanını kapsayan, Batılı tarzdaki reformlara karşı tepki göstermişlerdir 13 Hristiyan Araplar ise, Avrupalı hamîlerinin de desteğiyle, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını da fırsat bilerek, bağımsız ve müstakil devlet olma gayesini gütmüşlerdir 14Müslüman Araplar arasında çıkan ve Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın müdahale ederek bastırdığı Vahhabi ayaklanması, yukarıda da bahsedil-diği gibi, Arabistan’da Osmanlı idaresine karşı başlatılan ve dinî mahiyet taşıyan Arap ayaklanmalarına iyi bir örnektir Ayaklanmanın lideri Mu-hammed ibn-i Abdülvahhab’a göre Osmanlı idaresinde İslâm Allah’a karşı hürmetsizliğe dönüşmüştü, batıl inançlar ve bid’atler yayılmaya başlayarak putperestliğe benzer hale bürünmüştü Abdülvahhab, İslâm toplumunun içinde bulunduğu gerilemenin Batılı tarzda reformlarla değil, ancak Kur’an ve sahih hadislerin ışığında İslâm’ın en saf ve temiz şekline dönülmesi suretiyle önlenebileceğini ileri sürüyordu (Tuğ 1969: 256) Abdülvahhab, savunduğu fikirler dolayısıyla Suud hanedanının da deste-ğini almıştı ‘Fikir’ ve ‘güç’ün bir araya gelmesiyle 1747 yılında Vahhabi hareketi kuvveden fiile dönüşmüş ve bundan sonra yapılan saldırılarla Bağdat, Kerbela, Medine ve Mekke’yi kontrollerine almışlar, Şam hatta Haleb’i tehdit etmeye başlamışlardır 1792’de Abdülvahhab’ın ölmesin-den sonra da hareketin etkisini kaybetmemesi üzerine, 1811 yılında Mehmed Ali Paşa ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir Yedi sene süren mücadeleden sonra Mehmed Ali Paşa’nın ayaklanmayı bastırma-sıyla, isyan geçici olarak yatışmıştır (Antonius tarihsiz: 22)![]() Bundan sonra Mehmed Ali Paşa da, Osmanlı Devleti’nin zaafından fay-dalanarak Osmanlı mirasını ele geçirme arzusuna kapılmış, Suriye top-raklarını elde ettiği gibi, Anadolu’da da Kütahya’ya kadar ilerlemeye muvaffak olmuş ve onun bu üstünlüğü 1841 yılına kadar sürmüştür Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa’nın ele geçirdikleri yerlerde bir hükümdarlık kurma ve hilafeti devralma arzuları vardı Fakat müstakil bir Arap krallığı kurma gibi bir düşünceleri yoktu (Zeine 1981: 38) Mehmet Ali Paşa, kuracağı devletin idaresinde, hakimiyeti Türkler ve Arnavutlar-la sağlamayı planlıyor, Arapları da bu devlete tâbî bir topluluk olarak düşünüyordu (Antonius tarihsiz: 28)![]() Bu dönemde İbrahim Paşa’nın idaresi altında olan Suriye’de oluşturduğu hoşgörülü ortam Batılı misyonerlere kapıların açılmasına sebep olmuş-tur15 (Tibi 1997: 96, 98-99) Bu fırsattan en iyi Fransız ve Amerikalı misyonerler faydalanmıştır Söz konusu misyonerlerin en aktifi Fransız Ciz-vitleri olmuştur Fransız Cizvitleri’nin bu bölgedeki faaliyetleri 1625’de başlamış, 1713’de kesintiye uğramış, fakat 1831’de tekrar aktif hale gel-miştir Amerikalılar ise bölgeye 1820 yılında girmişlerdir Aslında Fran-sız Cizvitleri’nin tekrar buraya dönmelerinde Amerikan misyonerlerinin etkisi çok büyüktür Çünkü gelen Amerikalı misyonerler Presbiteryen idi ve Katolik Hristiyanları Protestan yapmaya çalışıyorlardı Amerikalı mis-yonerler o zaman nüfusu 9 000 olan Beyrut’a yerleşmişlerdi Cizvit ve Lazaristler’in ise zaten 200 yıldan beri Şam, Halep ve Lübnan’da okulları bulunmaktaydı Bunların temel amaçları buradaki Hristiyanları kendi dinlerine çekmek ve teolojik kültür üzerine yoğunlaşmaktı16 (Antonius tarihsiz: 35-36)![]() Arap milliyetçilik hareketlerinin, özellikle Suriye eyaletinin bugün Lüb-nan diye bildiğimiz bölgesinde yoğunlaşmasının bazı sebepleri vardı Bunlar, bölgedeki misyoner okullarının Batılı tarzda verdiği eğitim, Fran-sız İhtilâli’nin siyasî fikirleri, Arap dili ve edebiyatını canlandırma teşeb-büsleri, burada matbaaların kurulmasıyla Arap gazetelerinin yayınlanması ve Lübnanlı göçmenlerin Amerika’da bir müddet yaşadıktan sonra geri dönerek orada edindiği tecrübeleri bölgeye taşımak istemeleriydi Bu bölgenin diğer Arap bölgelerinden farkı Batı ile daha çok ve sık irtibat halinde olmasının yanında, coğrafî yapısı dolayısıyla Avrupa ile olan ticarî faaliyetlerin de büyük ölçüde buradan yürütülmesiydi Lübnan’da, Hristiyan Araplar arasında Türk aleyhtarı fikirlerin gelişmesinde bunların kendilerini Müslüman Türk idaresinde okyanusta bir ada gibi hissetmele-rinin de etkisi büyüktür Hristiyan Arapların bu düşüncelerine karşılık Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi (Zeine 1981: 39)![]() Hristiyan Araplar arasında yaygınlaşan milliyetçiliğin ilk yıllarında he-men bağımsızlık hareketine soyunmamış, önce eski Arap kültürünün canlandırılması konusunda eğilimler oluşmuştur Bu konudaki önderler-den biri olan Nasıf Yazıcı, özellikle Amerikan misyon okullarında oku-tulmak üzere Arapça dilbilgisi, mantık, hitabet ve vezin konularında ki-taplar yazmış, fakat bu eserler daha geniş kesimler tarafından benimsen-miş ve ölümünden (1871) sonra da Arap dili öğretiminde temel eserler olmuştur Yazıcı, Osmanlı idaresinden kurtuluşun ancak bu yolla olaca-ğına inandığından, eski Arap edebiyatının canlandırılması gerektiğini savunmuş ve önemli bir kesimi de etkilemiştir Yazıcı on iki çocuğunu da aynı heyecan ve ideal doğrultusunda yetiştirmiştir Öyle ki, Arap millî kurtuluşuna ilk çağrıyı çocuklarından biri olan İbrahim Yazıcı yapmıştır17 (Antonius tarihsiz: 46-47)![]() Arap milliyetçilik hareketlerinde bir diğer önemli Hristiyan Arap (Maru-ni) Butrus el-Bustani ise, çok iyi eğitim almış ve Arapça’dan başka diller de öğrenmiştir Amerikalılarla sürekli irtibat halinde olmuş ve misyoner okullarında dersler vermiştir 18 Amerikan misyonu, Yazıcı ve Bustani ile işbirliği yaparak Ocak 1847’de Society of Arts and Sciences’ı (Sanat ve Bilim Topluluğu) kurmuştur Topluluğun üyeleri ise, Eli Smith, Cornelius van Dyck ve birkaç Amerikalı idi Bu topluluk iki yıl içinde 50 üye daha kaydetmiştir Topluluğun üyeleri arasında Müslüman ve Dürzi-lerden kimse olmadığı gibi, Suriye ve Arap dünyasında da türünün ilk örneğiydi Society of Arts and Sciences beş sene faaliyet göstermiş ve benzer başka cemiyetlerin kurulmasına da örnek teşkil etmiştir Meselâ, bu cemiyetin kurulmasına ön ayak olan Amerikalıları ilk taklit edenler Cizvitler olmuş ve 1850’de Oriental Society (Doğu Topluluğu) kurulmuş-tur Bu da diğeriyle ya aynı zamanda ya da kısa bir müddet sonra ortadan kalkmıştır (Antonius tarihsiz: 51-52)![]() Arap milliyetçiliğini savunan bir diğer cemiyet ise 1857’de kurulan el-Cem’iyye el-İlmiyye el-Suriye (Suriye İlim Cemiyeti) idi Cemiyetin üye-leri tamamen Arap olmakla birlikte, Hristiyanların yanında Müslüman ve Dürzilerden oluşan 150 üyesi vardı Cemiyetin başkanlığını Dürzi olan Amir Muhammed Arslan yapıyordu Üyeler arasında etkili bir Müslüman aileden olan Hüseyin Bayhum ve Hristiyan Bustani’nin oğlu gibi farklı simalar mevcuttu 1860’da Lübnan’da çıkan olaylar19 faaliyetlerine set vurmuşsa da, cemiyet kısa bir süre sonra tekrar faal hale gelmiş ve res-men tanınmıştır Bundan sonra İstanbul ve Kahire’deki yandaşlarını da üyeliğe dahil etmişlerdir Böylece, bu cemiyetin kurulması örneğinde de görüldüğü gibi, bölgede yüzyıllar boyu çatışmaya sebep olmuş farklı inançlar, aynı idealler çerçevesinde bir araya gelmiştir Bu cemiyetin kurulması, ortak milli şuurun oluşması yolunda görünüşteki ilk belirti olmuş ve yeni bir hareketin beşikliğini yapmıştır (Antonius tarihsiz: 53)![]() Nasıf Yazıcı’nın oğlu İbrahim Yazıcı da bu cemiyetin üyesi olmuştur Ya-zıcı tüm Arapların bir araya gelerek Türk idaresinden kurtulmaları yönünde çağrı yapmıştır Yazdığı şiirlerde Arap milletinin başarılarını, edebiyatının parıltılarını ve geçmişinden ilham alması durumunda gelecekte elde edebi-leceği başarıları vurgulamıştır Bu şiirler Arap milliyetçiliğinin gelişim evresini beslemede önemli rol oynamıştır (Antonius tarihsiz: 54)![]() Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır ![]() ![]()
|
|
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
II
Abdülhamid Döneminde Arap MilliyetçiliğiII Abdülhamid’in en büyük endişelerinden biri alternatif bir Arap hilafe-tinin oluşturulması idi Dolayısıyla, kendisi Arapları yüksek askerî ve idarî mevkilere getirerek ve nihayet Pan-İslamist politikasıyla Arapları kazanmaya çalışmıştır II Abdülhamid idaresinde, padişahın kontrolü sayesinde Araplar arasında milliyetçilik şuuru çok yavaş bir gelişme gös-termiştir 20 Nitekim 1877-78 meclisinde Arap mebusları birleştiren ve onları diğerlerinden ayıran açık seçik bir ortak çıkar ya da belli bir “Arap görüşü” olmamıştır Arap mebuslar kendilerini imparatorluğun temsilcile-ri olarak algılamış ve doğrudan doğruya seçildikleri bölgeyle ilgilenmiş-lerdir (Kayalı 1998: 31)![]() Daha önce de belirtildiği gibi Müslüman Arap entelektüeller, ayrılıp ba-ğımsız bir devlet kurmanın peşinde koşmaktan ziyade, Osmanlı Devletini hem dinî hem de siyasî yönden güçlendirecek reformların yapılmasını hedeflemişlerdir 21 Bunların önde gelenleri, Şeyh Muhammed Abduh, Muhammed Raşid Rıza ve Abdurrahman el-Kevakibi ve Arap olmamasına rağmen söz konusu tartışmaya ciddî katkıları olan Cemaleddin Afgani idi Bunlardan Cemaleddin Afgani, ciddî bir şekilde eğitilerek ve İslâm’ı ça-ğın gereklerine uygun hale getirerek, Müslümanların serbest ve gelişmeye müsait milletler haline getirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür Bu amaçla Müslüman ülkeleri, aynı İslâm’ın altın yıllarında olduğu gibi, yabancı hakimiyetinden kurtarmak ve Müslümanlar arasında evrensel olarak ka-bul görmüş bir halifenin idaresi altında birleştirmek istemiştir22 (Antonius tarihsiz: 69; Hourani 1984: 115; Zeine 1989: 130; Lapidus 1989: 620-621) Arap entelektüelleri arasında bir yandan bu tür gelişmeler yaşanır-ken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenler, köylüler ve fakirlerin bir çoğu bu gelişmelerden habersiz veya etkilenmeden hayatlarını sürdür-müşlerdir (Zeine 1981: 58) Yani bu tür akımlar ve gelişmeler ancak be-lirli çevrelerde etkili olmuş ve tartışılmıştır![]() II Abdülhamid’in idaresinde yönetimi eleştiren ve hilafet makamı için alternatif tekliflerde bulunanlardan biri Abdurrahman el-Kevakibi olmuş-tur İdare aleyhinde konuştuğu için tutuklanan el-Kevakibi 1898’de ser-best kaldıktan sonra Mısır’a gitmiştir El-Kevakibi, İslâm’a ve yayılması-na gösterdikleri hizmetten dolayı Arap ırkının üstün olduğunu savunmuş ve hilafetin Kureyş soyundan birine verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür (Antonius tarihsiz: 98)![]() Bir diğer önemli sima olan Şeyh Muhammed Abduh’a göre İslam’ın has-talığına tek çare Batı medeniyetinin reddi ve saf İslam’a dönülmesiydi ![]() Yapılması gereken şey, esas ile teferruatın ayırt edilmesi, sonra da esasın muhafaza edilerek yaşanan tarihî süreçte İslam’a eklenen harici unsurla-rın çıkarılmasıydı Bu anlamda Müslümanların yaşadıkları problemler siyasî değil, dinî idi (Lapidus 1989: 621) Ayrıca misyoner okullarına Müslümanların gitmesine kesinlikle karşı çıkmıştır Ona göre misyonerler yabancı şeytanlardı ve söyledikleri de şeytanın ıslıklarıydı (Dawn 1973: 134) Abduh’un hedeflerinden biri de İslam’ın modern düşünce ile uzlaş-tırılması idi Bu çabası doğrultusunda modern Avrupa düşüncesine ait bazı fikirleri geleneksel İslam terimleri ile izaha ve eşleştirmeye çalışmış-tır Meselâ, maslahatı menfaate (utility), şurayı parlamenter demokrasiye, icmayı kamuoyuna (public opinion), İslam’ın kendisini ise medeniyetle eşleştirerek Batı düşüncesiyle bir uzlaşma sağlamayı hedeflemiştir (Hourani 1984: 144)![]() Milliyetçi Arap hareketlerinin organizeli olarak yayılmasının ilk teşebbü-sü 1875’e kadar geri götürülebilir Bu yılda, Suriye Protestan Koleji’nde eğitim görmüş beş genç Beyrut’ta gizli bir dernek kurmuşlardır Dernek üyelerinin hepsi Hristiyan idi, fakat bunlar hareketlerinin başarıya ulaşa-bilmesi için Müslüman ve Dürzilerin de kendilerine katılmalarının gerek-liliğinin farkındaydılar Dolayısıyla aralarına Müslüman ve Dürzilerin de katılımını sağladıktan 3-4 yıl sonra yollara ilânlar asarak açıktan propa-ganda yapmaya başlamışlardır Astıkları ilânlarda Türk idaresinin kötü yönleri vurgulanmış ve Arap toplumunun ayaklanarak bu durumdan kur-tulması yönünde telkinlerde bulunulmuştur23 (Dawn 1973: 79-80; Zeine 1989: 132) 1883’de Osmanlı idaresinin sıkı takibinden dolayı bu derne-ğin mensupları mevcut evrakı yakarak o sırada Mısır’a yerleşmiş bulunan İngiliz idarecilerinin himayesine sığınmışlardır (Tuğ 1969: 260) Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Arap Hristiyanlar arasındaki bazı ılımlı yazar ve liderler, Osmanlı idarî sisteminin işleyişinden hoşlanmasalar hatta nefret etseler dahi, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığını görmek istemiyorlardı 24Hristiyan Araplardan ve Arap milliyetçiliğinin ateşli savunucularından Necip Azuri ise 1904 yılında Paris’te bir dernek kurmuştur: Ligue de la Patrie Arabe Bu derneğin amacı Suriye ve Irak’ın Türk hakimiyetinden kurtarılması ve bu amaç doğrultusunda Arapları ayaklanmaya teşvik et-mek idi Azuri, bazı Fransız yazarların da desteğiyle Nisan 1907’de l’Independence Arabe adlı bir dergi çıkarmıştır Fakat Temmuz 1908’de II Meşrutiyet ilân edilince yayını durmuştur Bu dergi yabancı bir ülke ve yabancı bir dilde yayın yaptığı için milliyetçilik hareketinin merkezinde yer alamamıştır (Antonius tarihsiz: 98-99) Azuri yayınlarında Türkle-rin, Arapların geri kalmasının tek sebebi olduğunu ileri sürmüştür Ona göre, eğer Türk idaresine girilmeseydi Araplar dünyanın medeni toplu-lukları arasındaki yerlerini alacaklardı Ayrıca Araplar her alanda Türk-lerden daha iyi idi Hatta asker olarak da Türklerden daha iyilerdi ve bundan dolayı Türkler zaferlerini Arap askerlere borçlu idi Azuri’ye göre, Osmanlı Devleti’nde gerekli reformlar yapılsa ve Araplara daha iyi şartlar sağlansa onlar devlete sadık kalacaklardı, ancak Abdülhamid’in reform yapmaya hiç niyeti olmadığı gibi, Jön Türklerin de iktidara gelme şansları yoktu Dolayısıyla ona göre Arap bağımsızlığı tek çıkış yolu olarak görünmekteydi25 (Hourani 1984: 278-279)![]() Bu dönemde Araplar arasında Türk aleyhtarı hareketlerin yavaş gelişmesi iki nedene bağlanabilir Birincisi, Avrupa kökenli milliyetçilik fikirlerinin sözkonusu bölgelere ciddî anlamda işlememiş olması, ikincisi ise, II Abdülhamid’in devletin elinde kalan bölümünü bir arada tutmak için uyguladığı başarılı ve kurnazca yöntemlerdir Bu yöntemlerin başında Müslümanların dinî inançlarından yararlanmak ve ajanları vasıtasıyla bütün siyasî faaliyetlerden haberdar olmak geliyordu II Abdülhamid imparatorluğun Müslüman nüfusunu bir arada tutabilmek amacıyla hali-felik müessesesini, dolayısıyla İslâm Birliği fikrini de etkili olarak kul-lanmak istemiştir26 (Mansfield 1975: 30)![]() II Abdülhamid idaresinde Hristiyan Araplar, hükümranlık talep etmeyen her türlü siyasî etkinlik ve akım olarak adlandırılabilecek, Arapçılığı27 teşvik etmekten çok Jön Türk hareketi olarak bilinen liberal hareketin canlandırılmasına katkıda bulunmuşlardır Ayrıca Arap siyasî örgütleri XIX yüzyılın sonuna kadar, temelde Suriye’nin Osmanlı İmparatorluğu içindeki birliğini tercih etmişlerdir (Kayalı 1998: 57)![]() Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır ![]() ![]()
|
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
II
Meşrutiyet Sonrası Arap MilliyetçiliğiII Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesinden sonra Arap milliyetçi-lik hareketleri çok hızlı ve etkili bir seyir takip etmeye başlamıştır 1908-1918 yılları arasında Araplar Osmanlı hükümetinden sürekli reform talep-lerinde bulunmuşlardır İstedikleri reformların temel hedefi Osmanlı sı-nırları dahilinde kendi eyaletlerine otonomi verilmesi olmuştur İttihatçı-ların bu talebe olumlu cevap veremeyişi Arapların bağımsızlık için iştah-larını kabartmaktan başka bir işe yaramamıştır (Harari 1962: 106)![]() İttihatçılar ve Araplar arasında henüz fikir çatışmasının olmadığı dönem-de, 1908 yılında el-İkha el-Arabi el-Osmani (Osmanlı-Arap Kardeşliği) adlı bir cemiyet kurulmuştur Bu cemiyetin temel amacı mevcut anayasa-yı korumak, Osmanlı tebaası tüm milletlerin padişaha sadakatini sağla-mak, Arap eyaletlerinin refah seviyesini diğerleriyle aynı seviyeye getir-mek, Arap dilinde eğitimi yaygınlaştırmak ve Arap geleneklerinin yayıl-ması ve muhafazasını sağlamaktı (Antonius tarihsiz: 102; Tibi 1997: 108) II Meşrutiyet’ten sonraki dönemde Araplarla ilişkilerin iyileşmesi-ne etki eden iki gelişme daha olmuştur: Hacıların Mekke’ye ulaşımına büyük kolaylık sağlayacak olan Hicaz demiryolu resmen hizmete açıl-mış28 ve II Abdülhamid’in İstanbul’a çağırarak burada ikamet etmesini istediği Şerif Hüseyin ibn Ali Mekke Şerifi olarak tayin edilmiştir 29II Meşrutiyet’in ilânından sonra Araplar ve Türkler arasındaki ilk sarsın-tı meşrutî meclisin oluşturulması için yapılan seçimlerde yaşanmıştır Araplar seçim şartlarını Türklerin kendi lehlerine düzenlediklerini iddia etmişlerdir Çünkü yapılan seçimler sonucunda Aralık 1908’de açılan meclisteki 288 sandalyenin 147’sini Türkler, 60’ını da Araplar almışlardı (Ahmad 1986: 255) Padişah tarafından atanan 40 kişilik mecliste (Heyet-i Âyan veya Meclis-i Âyan) ise 3 Arap vardı30 (Antonius tarihsiz: 104) Bunun yanında, Arapların meşrutî rejimin faydalarını umdukları gibi kısa sürede görememeleri, İttihatçılar ile Araplar arasında hasmane duyguların gelişmesine sebep olmuştur Meselâ, İttihatçıların yaptıkları reformların vazgeçilmez şartı olan merkezi otoritenin mümkün olan en geniş alana ulaştırılması prensibi ve bunun tamamlayıcı unsuru olan devletin dili Türkçe’nin kamu hayatının her alanında kullanılması hedefi, Araplarla gittikçe siyasîleşen bir anlaşmazlığa sebep olmuştur Ancak, Türkçe kul-lanma zorunluluğu İstanbul ile Araplar arasında önemli ve hassas bir konu olarak ortaya çıkmışsa da, Arap siyaseti temelde imparatorluktaki genel eğilimlere uymaya devam etmiştir31 (Kayalı 1998: 88-90) Balkan-lardaki hareketlenmeler ve Araplar arasındaki huzursuzluklar sebebiyle İttihatçıların devleti kurtarmak amacıyla Pan-İslamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş yapmaları32 ve bunun yanında sıkı bir merkeziyetçi politika izlemeye başlaması sonucu Araplar arasında bir reaksiyon oluş-muştur33 (Lewis 1968: 174) Bu reaksiyonun temel sebebinin genelde “Türkleştirme” politikası olduğu ileri sürülmüştür 34Araplar “Türkleştirme”ye gösterdiği tepkileri, neredeyse her sahada kül-türlerinin bombardımanına maruz kaldıkları Fransızlara, diğer bir deyişle “Fransızlaşma”ya da göstermişlerdir 1908 yılında Beyrut’ta yayınlanan La Question Sociale et Scolaire en Syrie adlı anonim bir broşürde, Arap-ların Fransızları sevdikleri, ancak bu sevginin kendilerini kaybettirecek kadar ileri gidemeyeceği ifade edilmiştir Ayrıca, Fransız kültürüne kendi ihtiyaçlarına cevap verdiği için itibar ettikleri, ancak bunun hiçbir zaman kendi kültürlerini unutmaya terk edecekleri anlamına gelmeyeceği vurgu-lanmıştır (Kohn 1928: 216)![]() İttihatçıların merkezileştirmeci yaklaşımlarına reaksiyoner tavrın bir neti-cesi olarak Arap liderleri ve milliyetçilik adına yapılan faaliyetlerin bir kısmı yeraltına inmiş ve çalışmaları yürütebilmek amacıyla dört dernek kurulmuştur Bunlardan ikisi faaliyetlerini açıktan yürütürken, diğer iki dernek çalışmalarını gizlilik içinde sürdürmüştür![]() Açıktan faaliyet gösteren derneklerden ilki al-Muntada al-Adabi (Edebi-yat Kulübü), 1909 yılında İstanbul’da kurulmuştur Derneğin amacı, İs-tanbul’da oturan veya buraya gelen Araplar için bir buluşma merkezi oluşturulması idi Hedef siyasî olmadığı müddetçe İttihatçılar bu derneğe müsamaha göstermişlerdir Dernek Arap milliyetçilik hareketine yeni bir boyut kazandırmasından ziyade yayılmasını sağlamıştır Suriye ve Irak’ta birçok şubesi açılmıştır35 (Antonius tarihsiz: 108; Zeine 1989: 134)![]() Diğer açıktan faaliyet gösteren dernek ise, 1912’de Kahire’de kurulan Hizb el-Lamerkeziyye el-İdariyye el-Osmanî (Osmanlı Adem-i Merkeziyyet İdaresi) olmuştur Bu derneğin iki amacı vardı: Birincisi, Osmanlı idarecilerine devletin adem-i merkezî bir idareye ihtiyacı oldu-ğunu anlatmak, ikincisi ise, Arapların bu konudaki desteğini almak üzere harekete geçmekti Dernek üyeleri bir yıl içinde iyi organize olmuşlar ve milliyetçi Arap duygularının en yetkin organı durumuna gelmişlerdir 36Gizli örgütlerden ilki el-Kahtaniyye idi ve amacı Osmanlı Devleti’ni A-vusturya-Macaristan örneğindeki gibi ikili bir monarşi haline getirmekti Buna göre, Arap eyaletleri kendi idaresine ve meclisine sahip bir krallık olacaktı Bütün müesseselerin dili Arapça olacaktı Osmanlı padişahı ise Türk tahtının sahibi olduğu gibi, Arap tahtının da sahibi olacaktı Bu cemiyetin ortaya çıkışı ve Arap milliyetçiliği adına ilk faaliyeti, Osmanlı ordusundaki Arap subaylarını davaları adına kazanmaya çalışmaya baş-lamalarıyla olmuştur Cemiyet, her ne kadar üyelerini seçme konusunda titizlik göstermişse de, üyelerden birinin ihanet ederek faaliyetlerinin açığa çıkmasına sebep olmasıyla çalışmaları atıl hale gelmiş, fakat dağıl-mamıştır37 (Antonius tarihsiz: 110-111)![]() Diğer gizli dernek ise, 1911 yılında Paris’te kurulan Cemiyyet el-Arabiyye el-Fetat (Genç Arap Cemiyeti)’dir Bu derneğin amacı Arap eyaletlerine bağımsızlıklarını kazandırarak Türklerin veya diğer yabancı güçlerin hakimiyetinden kurtarmaktı Dernek Paris’teki Arap öğrenciler tarafından ku-rulduğundan merkezi ilk iki yıl Paris olmuş, bu öğrenciler mezun olunca 1913’de Beyrut’a, bir yıl sonra da Şam’a taşınmıştır Cemiyetin gizliliği Osmanlı idaresinin sonuna dek muhafaza edilebilmiştir 381911 yılında İttihatçılar dış politikada umduklarından daha etkili olduğu-nu anladıkları Pan-İslamist siyaseti benimsemişlerdir Fakat Müslüman Arap liderler iki sebepten dolayı İttihatçılara Pan-İslamist politikada gü-venmemekteydiler Birincisi, onlara göre İttihatçıların istisnasız hepsi farmasondular ve bu anlamda bir dinî birlik siyaseti masonlukla çeliş-mekteydi,39 ikincisi ise Selânik Yahudileri İttihat ve Terakki’nin ayrılmaz bir parçası idi 40 Sadece bu sebepten olmasa bile, İttihatçıların İslamcı politikalarının işe yaramadığı şu örnekten de belli olmaktadır: İngilizler, gerektiğinde Cezire’yi (Mezopotamya) işgal etmeleri durumunda yerel halkın bu işgale karşı tavrını öğrenmek amacıyla 1912’de bölgede yaptır-dıkları araştırmaların neticesinde Yukarı Mezopotamya’daki kabile şeyh-lerinin İngiliz işgalini desteklemeyi vadettiklerini öğrenmişlerdir 41Her şeye rağmen İttihatçıların ülkeyi bir arada tutmaya çabaladıkları, ancak kimsenin beklemediği tarzda imparatorluğun can damarlarından olan Balkan topraklarını kaybettiği bir dönemde, 21 Haziran 1913’te Paris’te kabaca yarısı Müslüman, diğer yarısı da Hristiyan olan bir Arap Kongresi toplanmıştır 42 Bu kongrede de ayrılıkçı tavırdan ziyade yine birlikte yaşamanın formüllerini arayan uzlaşmacı bir tavır sergilenmiştir Burada yapılan tartışmalara göre ılımlı Arap milliyetçileri kesinlikle ta-vırlarını “Batılılaşma”dan yana koymuşlardır Bu toplantıda, modern medeniyete dahil olmak için imparatorluğu reforme etmek istediklerini ve bu konuda Avrupa’nın yardımını beklediklerini ilân etmişlerdir (Hourani 1984: 283) Ayrıca bu toplantıda aldıkları kararları ve Osmanlı Devle-ti’nde yapılmasını istedikleri reformları Paris’teki Osmanlı büyükelçisine de sunmuşlardır Buna göre Osmanlı Devleti’nde köklü ve acil reformlar yapılmalı, Arapça Suriye ve Arap vilâyetlerinde resmî dil olarak tanınma-lı ve askerlik hizmeti Suriye ve Arap vilâyetlerinde zaruri durum olma-dıkça “bölgesel” olmalıydı (Kürkçüoğlu 1982: 37-38) Ancak Osmanlı idaresini elinde bulunduranlar bu tür reformları yapmaktan ziyade kaybe-dilen toprakların nasıl geri alınacağının hesaplarını yapmaktaydılar Nite-kim Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na giriş şekli bunun en bariz delilini teşkil etmektedir![]() Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır ![]() ![]()
|
|
|
|
|