Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Genel Bilgi > Dünya Tarihi

Dünya Tarihi Dünya Tarihi Hakkında Herşeyi Buradan Bulabilirsiniz

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !

Hızlı Üye Ol
Ücretsiz ve HIZLI Bir Şekilde Üye Olara Sizde Yorumlarınızı Yazın

Nick Şifre Şifre Tekrar E-Mail: Confirm E-Mail:
 
Image Verification
Lütfen Resimdeki Harfleri Aynen Yazınız !

  Okudum Forum Kuralları 


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 11-12-2007, 11:53   #31 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan




ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ

Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881'de, "Atlantis: The Antediluvian World" adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.

Donnelly'ye göre Platon'un Atlantis'i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa'nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnelly'nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis'e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.

Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky'nin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantisliler'in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.

Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler'den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.



(Solda) Girit'te Knossos'ta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Girit'i önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platon'un zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minoslular'ın Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.



Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:53   #32 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

Platon'un Görüşü

Platon'un, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.

Ancak, Kritias'ın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platon'un tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platon'un Atlantis'inin Minos Girit'i ile Thera'nın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atina'yı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşı'nın anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Isparta'nın politik yapısı Platon'un eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.

Son olarak, Kritias'ta Atlantis'te belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platon'un vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritias'ın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.

Platon, görüşünü belirtmek için Atlantis'i neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platon'un Atlantis'i ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.

Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalılar'ın Atlantisliler'i yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.

Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platon'un bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.


Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:53   #33 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

EDEBİYAT VE ATLANTİS

Atlantis efsanesi, Ortaçağ'da Yunanlılar'dan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.

Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Bacon'un fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen "Nova Atlantis (Yeni Atlantis)", İsveçli Rudbeck'in "Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)", Kristof Kolomb'u, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguer'in "L'Atlantida" adlı şiiri, Gerhardt Hauptmann'ın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoit'in "Atlantide" adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.

Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusu'nun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.


Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:53   #34 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

M.Ö. 50.722 yılında Atlantisliler çocuklarını ve mahsullerini yiyen tehlikeli, dev hayvanlardan kurtulmanın bir yolunu ararken doğal kaynaklardan elde edebilecekleri enerji üzerine deneyler yapmaya başladılar. bilim adamları ümitsizce sayısız miktardaki kimyasal maddeyi birleştirerek oldukça güçlü patlayıcılar yaptılar; ama bu tehlikeli silahları kontrol etmek çok zordu. Bir gün hayvanların yuvaları üzerinde denemeler yaparken oluşan patlamalar korkunç bir depremi tetikledi ve bu da Atlantis’in beş küçük adaya bölünmesine yol açtı.

M.Ö. 28.000’de ise Atlantisli bilim adamları, kristalin sesini çok yükseltince ses aniden öldürücü, yıkıcı bir güce dönüşüverdi. Sürekli olarak devam eden depremlerin, volkanik patlamaların ve sellerin oluşturduğu kargaşa Atlantis’i tekrardan üç ada kalana kadar parçaladı. Bu parçalanan adalardan biri de Karayip’teki Poseidian’dır. Plato, bu küçük adalardan oluşan sıranın Atlantik kıyılarını Amerika kıtasına bağladığını söylemiştir.

M.Ö. 10.000 yıllarında gezegenimizde iklimi bir anda değiştiren bir şey oldu. Sibirya’nın sıcak kuzey bölümleri bir anda oldukça soğudu ve Avrupa ile Kuzey Amerika’da buluna buzullar birden erimeye başladı. Bu kötü şartları ve jeolojik yükselmeler sonucunda Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında içlerinde mamutların, koca dişli kediler, mastodonlar, kurtların, mağaralarda yaşayan iri yarı aylıların ve bizonların bulunduğu kırk milyon hayvan doğanın gazabından kurtulmayı başaramadı. Mayaların geriye kalan üç büyük kitabından biri olan “Chilam Balam” da gökyüzünün yere doğru eğildiği ve her şeyi toprağın altına gömdüğü anlatılmaktadır. Gezegenimizde yaşayan insanlar için ne korkunç bir andı!



Tıpkı büyük bir yangının büyük, gösterişli ağaçlarla kaplı bir ormanı yok etmesi gibi vahşi doğa olayı da hayvanlar kadar gelişmiş uygarlıkları da ortadan kaldırmıştır. Lemurya ve Atlantis tarifsiz acılar çektiler. Güzel evleri, piramitten yapılmış tapınakları yerle bir oldu; okyanus suları ülkelerinin üzerini kapladı. Plato, bu olaydan “Atlantis adası deniz tarafından yutuldu ve ortadan kayboldu” şeklinde söz etmektedir. Mu kıtasında felaket daha çabuk olmuştu. Ada bir anda aşağıya kayma başladı ve 64 milyon insan bu arada hayatını kaybetti. Bugün birçok kişinin bilinçaltında bir yerlerde bu korkunç ana ait hatıralar hala tazeliğini korunmaktadır.

Churchward, Mu’nun altındaki granitin volkanik gazlarla iç içe bulunduğunu düşünüyordu. İlk başta Mu’ya güç veren odalar yüzeye çok yakındı ve aşağıda bulunanlardan ayrı tutuluyorlardı ama yerkabuğunun altındaki şiddetli depremler ve volkanik hareketlenmeler aşağıda bulunan mağaraların yukarıya çıkabileceği geçitler açtı. Aşağıdan gelen gazların etkisiyle daha yüksekte bulunan odalara uygulanan basınç, mağaraların çatılarını vurdu ve ülkeyi parçalara ayırdı. Bu sırada gazlar alevlere dönüştü ve ülkeyi yuttu.

Wishai S. Cevre, tektonik tabakalar hareket etmeye başlayınca, Lemurya’nın suyun altında kalmış bir parçasının Amerika kıtasının batı kıyılarında ortaya çıktığını ve eğer bir kişi Kaliforniya’nın batısından Pasifik Okyanusu yönünde hareket eder ise toprak yapısının değiştiğini fark edebileceğini söylemiştir. Sonuç olarak ülkenin doğu kısmında yetişmesi mümkün olmayan kızıl ormanlar, bazı yaban çiçekleri ve mantarlar burada herhangi bir çaba gösterilmeden kendiliğinden yetişmektedir. Aynı zamanda Edgar Cayce de Kaliforniya’nın aşağı kısımlarında Lemurya’nın kalıntılarının bulunduğundan söz etmektedir.

Bazı araştırmacılar, M.Ö. 10.000 yılında gezegenimizdeki birçok insanın ölümüne yol açan şiddetli depremlerin, güçlü dev dalgaların ve okyanus seviyesinin depremlerin, güçlü dev dalgaların ve okyanus seviyesinin hızlı bir şekilde yükselmesinin bir zamanlar Güney Pasifik Kıyıların’nda görülen yamyamlık ve çocuk katlinin sorumlusu olabileceği düşünmektedirler. Felaket sırasında şans eseri kurtulabilenler yüksek bölgelere çıktılar; ama yer sallanmaya devam ettiği ve okyanus suları sürekli olarak yükseldiği için insanlar geriye kalan verimli arazide beraber yaşamak zorunda kaldılar. Kendileri ve diğer adalarda yaşayanlar arasında uzaklık artmaya devam etti ve oldukları yerde mahsur kaldılar. Çoğu zamanda yeteri kadar yiyecekleri yoktu. Bu yüzden hayatta kalabilmek için insan eti yemek zorunda kaldılar.

Bilim adamları, M.Ö. 10.000 yılındaki felakete neyin neden olmuş olabileceği hakkında birkaç teori geliştirmişlerdir. En mantıklısı ise korkunç bir hareketlenmenin dünyanın eksenini kaydırdığı ve bunun da yeryüzünün altındaki kızgın ve kalın tabakanın hareket geçmesine yol açtığı sonuçta da kırılgan bölgelerde yer kabuğunun parçalanmış olabileceği teorisidir.

Kuyruklu yıldızların gökyüzündeki tanrıları rahatsız etmiş olabileceğine dair eski bir inanış bir kez daha inandırıcılık kazanmıştır. bilim adamları giderek Dünya’nın yüzeyinin bir kuyruklu yıldıza maruz kaldığına ya da 1994 yılında Temmuz ayında yirmi bir parçaya ayrılarak Jüpiter’e çarpan cimse benzer bir maddeye maruz kaldığına inanmaktadır. Bu kuyruklu yıldızın her bir parçası birçok nükleer bombanın sağlayabileceği güce sahiptir. Eğer bunların bir parçası ya da patlayan yıldızların kalıntıları okyanuslarımızdan birine düşere çarpmanın etkisinden başka ortaya çıkan ısı oldukça büyük miktarda suyun buharlaşmasına yol açar. Atmosferimize inen yabancı maddenin sürekli eriyen dış kısmından çıkan sıvıye ek olan bu su, günlerce süren yağmurlara neden olabilir. Yeryüzüne çarpman kuyrukluyıldızın enkazı gökyüzüne dev toz bulutları gönderirse Güneş’in yaydığı ışık kaybolabilir ve biz de karanlığa mahkum olabiliriz.

Sadece yeraltındaki mağaralarda sığınacak yer bulabilenler ve dağların yüksek kısımlarında yaşayanlar bu dev dalgalardan kurtulabildiler ve birçoğu da bitkiler tekrardan büyümeye başlayana kadar açlıktan öldüler. Denizde bulunan gemiler geçici olarak güvenli bir sığınak ve ihtiyaç duygulan yiyeceği sağlayan bir kaynak olmuşlardır; ama bu şanslı insanlar bile en sonunda en ilkel şartlarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Nuh’un Gemisi’ne benzer hikayeler bütün dünyada bıkıp usanmadan anlatılmaya devam edilmektedir.


Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:53   #35 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

Alman fizikçi Dr.Otto Muck, Atlantis’in son kez batışı sırasında geniş çaplı bir göktaşının Atlas Okyanusu’nda A.B.D.’nin batı kıyısına indiğini söylemiştir. Bu etrafına ateş saçan, zararlı maddenin parçalarının Carolina civarlarında yerkabuğunda açtığı büyük delikler, bugün okyanus tabanından rahatlıkla görülebilmektedir. Ayrıca havadan çekilen fotoğraflarda “Carolina Halkaları” adı verilen içinde Georgia, Virginya, Maryland ile Kuzey ve Güney Carolina’nın da bulunduğu yüzlerce eliptik daire görülebilmektedir. Muck, hızla hareket eden bir astreoit’in bize çarptığı zaman çıkaracağı enerji, 30.000 hidrojen bombasının gücüne eşdeğerde olduğunu tahmin etmektedir.

Dünya, diğer büyük gezegenlerde kıyaslanınca oldukça küçük ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Kabuğunun derinliği beş ile otuz metre arasındadır. İçinde bulunan sıcak magma sıvısı sürekli olarak hareket halindedir ve eğer bu dolaşımı engellenirse dışarıya çıkarak dünyanın dengesinin bozulmasına yol açmaktadır. Muck, göktaşının çarpmasının çok güçlü olduğunu ve dünyamızı dev bir top gibi kendi etrafında sallayarak depremlerin, dev dalgaların ve uzun süre devam eden yıkıcı volkanik hareketlenmelerin ortaya çıkmasına yol açabileceğini söylemiştir.

Atlantis’in ortadan kayboluşunu açıklayan bir başka teori ise uzaydan büyük bir hızla gezegenimize çarpan bu maddenin yarattığı dev sarsıntı sonucu Atlantis kıyınsı her iki tarafında da çatlaklar ortaya çıkmıştır. Yeryüzünün derinliklerinde bulunan kırmızı renkli sıcak magma bu yarıklardan korkunç bir hızla yukarıya yönelmiştir ve ülkenin tabanını eritmiştir. Bu arada ada parçalanmaya başlamıştır ve bu güzel ülke sulara gömülmüştür. Lemurya ya da onunla benzer kaderi paylaşmıştır.

Dünya’nın ekseninin harekete geçmesi, depremler, volkanik patlamalar ve seller Atlantis’in batmasının dış görünüşte meydana gelen fiziksel açıklamaları olabilir; ama bu felaketin bir başka nedeni ise insanların dış görünüşleri ve eğilimlerinde yatmaktadır. Güzel dünyamıza sevgi göstermemeleri, bencilce istekleri ve ahlaksızlıkları bu yıkımı destekleyen etkenler arasında sayılabilir.

Bilimsel başarıya duyulan ilgi, zamanla tutkulu ilişkilerin, kaynak paylaşımının ve binlerce yıl boyunca Atlantis ve Lemurya’daki hayatı şekillendiren doğayla kurulan dengenin yerini aldı. Her iki ülkede de her zaman insanlığın yararı için çalışmayan bir grup ortaya çıktı.

Bilim adamları ilk başlarda beyinlerini başkalarına yardımcı olabilmek amacıyla bilinmeyen bölgelere girmek için kullanıyorlardı. Sonuçta ruhsal bir temel üzerine oturulmuş göze çarpacak kadar gelişmiş bir teknoloji olmuştu. Yukarıdaki büyücünün anlattıkları bir zamanlar bilgilerini diğer insanların sağlıkları ve güç kazanmaları için kullananların Atlantis ve Lemurya’nın son günlerindeki davranışlarına tipik bir örnektir. Onlar kadar çöküntüye uğramasalar da Llasa Kayıtları’nda güzel elbiseler giyip, mücevher takarak büyüleyici güzellikteki saraylarda yaşayan zengin bir sınıfın oluştuğundan söz edilmektedir.

M.Ö. 10.000 yılında meydana gelen felaketin önceki kötü durumda bilim adamlarının hareketleri oldukça belirleyici olmuştu; ama Atlantis’teki insanların davranışları da buna katkı da bulunmuştu. Tarihlerinin büyük kısmında “Tek Kanun”u takip etmişlerdir ve ilişkilerinde oldukça anlayışlı davranmışlardır. Dünya’ya karşı saygı ve ilgiyle yaklaşıyorlardı. Teknolojiye olan ilgileri artıp, bilimsel gelişmeler yoğunlaşınca doğaya olan saygıları gittikçe azaldı; daha da ileri giderek onu kontrol altına almaya çalıştılar ve doğal kaynakları kendi yararları için kullandılar.

Teknoloji hayatlarında önemli bir rol oynamaya başlayınca, insancılığı yok edici özelliği de ortaya çıkmıştır. İnsanlar daha fazla şey elde etmeye odaklandılar ve bunların daha kolay elde edilebileceği şehirlere taşınmaya başladılar. Sonlara doğru birçok insan zamanının çoğunu maddi şeylere ayırmaya başlamıştı. Bizim hesap makinelerine ve bilgisayara olan bağımlılığımız gibi zihinsel işlemler için makinelere başvurmuşlardır. Bilinçlerini daha çok fiziksel dünyaya açtıkları için beş duyularıyla algılayabildiklerinin ötesinde olanları ve üç boyutlu dünyaya olan ilgileri ve saygılarını kaybettiler. Yaratıcılarından ayrıldıkları ve ihtiyaçları olan sevgiyi başka yerde aradıkları için ahlaki değerleri de azaldı; açgözlülük, öfke, nefret ve kıskançlık arttı, her yeri suç kapladı PASAKLI KIZ ilişkileri, soygunlar ve cinayetler sıradan olaylar haline geldiler. “Şeytan’ın Oğulları”, şeylere tıpkı bir köle gibi davranmaya başladı.

Bir muhabir, oldukça dürüst olan “Tek Kanunun Oğulları” ile “Şeytanın Oğulları”nın takipçileri arasındaki anlaşmazlıkların aralarındaki başka problemlere bağlandığını söylemiştir.

Atlantis’in son günleri insanların değiştiremedikleri bir bozulma ve ahlaksızlık üzerine yoğunlaşmıştı. Savunucular kısmen de olsa ülkenin bu durumundan sorumludurlar. Plato, insanlardaki değişimi şöyle anlatıyor: “Dini duyguları sahip oldukları şeyleri yüküne dayanamayarak zayıfladı, etraflarını göremeyecek kadar öfkeliydiler. Bu sırada tanrıların tanrısı Zeus, bu dürüst ırkın içinde bulunduğu durumu gördü ve onları cezalandırmaya karar verdi” Cayce, Atlantis’teki birçok kişinin çok fazla günah işlediği için elementlerin onların bu kötü gidişlerine bir son verebilmek için bir araya gelmiş oldukları fikrine katılmaktadır.

Modern bilim, duygu ve düşüncelerin sahip olduğu enerjinin doğa güçleri üzerinde nasıl bir etki yaratabileceği konusunda açıklama yapma konusunda zorlanıyor; ama zeki insanlar bu konsepti anladılar. Yağmura ihtiyaç duyulunca, şamanlar özel melodik danslar ve şarkılar söylüyorlardı. Dua edenlerle onların gücü birleşince bulutlardan enerji çıkıyor, bulutlar çözülünce yağmur, susamış topraklara ve aşağıda bulunan insanların üzerine düşmeye başlıyordu. Oldukça büyük bitki törenleri düzenliyorlardı ve bu toprağın üstünde dans ediyor hatta onu öpüyorlardı. Dans edip şarkı söylerken; sevgi, titreşim ve sesin birleşmesinin yeni diktikleri bitkiler, tohumlar ve sevgili gezegenleri için yaralı olduğunu biliyorlardı.

Beyin gücümüzü ne kadar az anladığımı vurgulamalıyız. Bazı insanlar, küçük eşyaları onlara hiç dokunmadan yerinden oynatabilmektedirler, bazıları ise çatal ve kaşıkları bükebilecek kadar enerjiyi nasıl üretebileceklerini biliyorlar. Böylece meditasyon ve tasavvur yoluyla yoğunlaşmış bir beynin stresin hoş olmayan belirtileri kadar başka sağlık problemlerinin de ortadan kaldırılmasında ya da hafifletilmesinde etkili olabileceğinin farkına vardık.



Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:54   #36 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

Edgar Cayce, düşüncelerimizin “şeyler” veya “hareketler” olduğunu ve bazen bir mucize yarabileceklerini düşünmektedir. İnsanlar tek bir düşünce üzerine yoğunlaştıkları zaman, düşünceleri fazladan bir güç alır ve niyeti yavaş yavaş gerçeğe dönüşür. En azından on yedi saniye boyunca bir düşünce veya duygu üzerine araya karşıt bir görüntü ya ad duygu karıştırmadan yoğunlaşırsanız, istediğiniz şeyin fiziksel dünyada oluşacağı söylenmektedir.

Peki bu nasıl mümkün olabilir? Yaratma süreci bir düşünce ya da kavramla başlar. Düşünceler atmosferde gezinen enerjilerdir. Beynimizdeki enerji dalgaları etrafımızda dolanırken, dışarıya sinyaller gönderirler. Düşüncelerin insanlar üzerinde bulaşıcı olduğu ve kitlesel bir histeri oluşturabileceklerini biliyoruz. Eğer sinirli bir grup insan bir araya gelirse onların sahip oldukları öfke diğerlerini de etkileyen bir enerji açığa çıkarır ve en sonunda ortaya öfkeli bir grup insan daha çıkar. Aynı şekilde gezegenimizde istenmeyen enerji de kozmos etrafında dolaşır ve Evren’e sürekli rahatsızlık verir. Atlantis’in son dönemlerinde suçlar, ahlaksızlık ve “şeyler”in tedavisi üzerine yapılan mücadeleler sırasında ortaya çıkan istenmeyen titreşimler çok güçlüydü. Plato ve Cayce’in söylediği gibi negatif düşüncelerin ve hareketlerin sahip oldukları aşırı miktardaki enerji, doğal güç kaynakları üzerinde büyük bir tehdit oluşturmaya başladı. Bu sırada ortaya çıkan bir felaket ise bu güzel ve bereketli ülkeyi üzerinde yaşayanlarla birlikte okyanusun derinliklerine göndermiştir. Eğler biz de dikkatli olmazsak evrenin tıpkı Atlantis’te ve Lemurya’da yaptığı gibi bizi de bu şekilde seçerek tıpkı pireli bir köpek gibi dünya’yı buruşturup atma ve medeniyetimizi ortadan kaldırma tehlikesi vardır.

* Shirley Andres, Lemurya ve Atlantis, s.223-239


Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:54   #37 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

KAYIP KITA ATLANTİS NEREDE?
Araştırmacılar, arkeologlar, jeologlar ve antropologlar ne derse desin, Atlantis’ bir efsane olarak binlerce yıldır, hep gündemde!… Sanırız ki, yayınlarımızın sürdüğü zaman aralığı içinde, Kayıp Kıta Atlantis’in gerçek sırlarına ulaşılamadıkça bu tip haberlerle sık sık karşılaşacağız ve bir bilgi sitesi olan Astro set'te yayınlamaya devam edeceğiz…
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kayıp kıta yalnız Atlantis değil!. Mu ve Lemurya da gündemde… Gündemde her zaman Atlantis’le ilgili haberler vardır ve bu haberlere
meta açıdan değişik bir gözle bakacak olursak şöyle görebilir miyiz ki; önemli olan sadece bu batık ve kayıp kıtaların yeryüzüne çıkışı değildir. Bu tip sansasyonel olayların gündeme gelişindeki asıl amaç, ‘Mu-Lemurya ve Atlantis Bilgeliğinin’ yeryüzüne tekrar çıkışının gizli müjdesini vermek neden olmasın? …
Binlerce yıl önceki, saf, arınmış ve ilk aktığı günlerin tazeliğini taşıyan derin bir bilgelik yeryüzüne çıkmaya hazırlanıyor olabilir…

Platon, Atlantis’le ilgili ilk yazdığı eseri ‘Timea’ ve M.Ö. 345 yılında yazdığı ‘Kritias’ adlı eserinde kaynak olarak M.Ö.7 yy’da yaşayan ünlü politikacı, filozof ve tarihçi Solon’u gösterdi. Solon kayıtlara göre M.Ö 590 yılında Mısır’a giderek Mısırlı rahiplerden tradisyonel (geleneklerin aktardığı) bilgiler edindi. Bu bilgiler, Atlantis’de yaşamı ve Mısır uygarlığının kökeninin Mu ve Atlantis’e uzandığını anlatıyordu. Solon’a göre onun doğumundan 9 bin yıl önce çok güçlü bir medeniyet vardı.
Sırrı çözülemeyen Atlantis Efsanesi
Tanınmış Yunan gezgin ve tarihçi Herodot, bu günkü Sahra’da yaşamış olan garip bir halktan söz eder ve onların Atlantisli olduğunu söyler. Bu efsanevi ülke zaman zaman yerküremizin, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan noktalarına yerleştirilmeye çalışılmıştır. Yunanlı tarihçi gibi günümüz romancılarından Pierre Benoit gibi yazar araştırmacılar, bu ülkenin, Sahra’nın Fas Atlaslarına yakın bölümünde bulunduğunu iddia etmişlerdir. O zamanlardaki Sahra bu günkü gibi çöl değil, aksine yemyeşil ve bereketli bir yerdi. Bu ülke insanlarının torunları tuaregler olmalıdır, zira mavi derileriyle meşhur bu insanların kökenleri saptanamamıştır.
Diğer bazılarına göre de Atlantis, Baltık Denizinde veya İzlanda ile Grönland arasında yer almaktadır. Bazen ise Kafkasya’da bulunduğu iddia edilmektedir.Bütün bu tezler içinde en çok rağbet göreni ise Atlantik Okyanusu’nun ortasında yer aldığıyla ilgili olanı. Bu tezden ilk söz eden Platon (Eflatun) olmuştur. Platon, Atlantis’le ilgili ‘Timea’ adlı eserinde bu konuyu çok detaylı ele almıştır. Ama bu tradisyona birbiri ile ilgisi olmayan pek çok uygarlıkta da rastlanmaktadır. Öne sürülen ifadelerin çoğunun birleştiği nokta, bu uygarlığın çok yüksek bir evrim seviyesine erişmiş olduğu. Tip olarak siyah saçlı ve çıkık elmacık kemikli olan Atlantisliler, maddeye hakim olacak güçte sihirli bilgiye sahiptiler. İnanılmaz derecede yüksek bir teknolojileri vardı, başkentleri olan Poseidon ’da altın tapınakları vardı. Tunçtan yapılmış geniş bir sur ile çevriliydi ve bolluk, bereket içindeydiler.
Atlantis’in yok oluşuna, işte bu ileri teknoloji ve o doymak bilmez iktidar hırsı neden oldu. Atlantisliler, dikkatsiz davranarak, “negatif güçleri” uyandırdılar ve kim bilir, belki de atomik bir bir tufan sonucunda dalgalar arasında yok olup gittiler. Atlantis, üzerinde yaşayan halk ile birlikte bir gün ve bir gece içinde volkan ateşleri, yer sarsıntıları ve her şeyin yutan suların arasında kayboldular…Atlantik ’de yer alan bu günkü Azor ve Kanarya adaları, her halde Atlantis’in sular üzerinde kalmış olan izleridir ve Tenerif adasındaki Teide Tepesi de Atlantis ’lilerin büyük kutsal dağının en yüksek tepesi olmalıdır.
Kayboluşundan 10000-12000 yıl sonra Atlantik Okyanusunda bu efsanevi ülkeye ait kalıntılar bulunmuştur: Aniden okyanusun içinden fışkırmış olan volkanik adalar, Bahama adalarındaki Bimini ’de görülenlere benzer taş döşeli devasa bloklar gibi. Bilmediğimiz efsanevi bilgilerin anahtarına sahip olan bu esrarengiz uygarlık konusunda, ezoterizm, gizemcilik ve okültizmle ilgilenenler, kulakları kirişte yeni haberleri beklemekteler…
Meraklı araştırmacıların kulaklarına kar suyu kaçtı mı? Bilmiyoruz ama şimdi de Atlantis’in kalıntılarının İspanya’nın güneyinde olduğu iddia ediliyor. Belki de hepsinde doğruluk payı var. Bir kıta mı yoksa tüm gezegen mi değişime uğradı henüz tam olarak bilemiyoruz ki?
Tek bir kıta değilse elbette pek çok yerde kalıntılara rastlamak mümkün. Bu kalıntıların birinden gerçek tarihi belgelere ve kanıtlara ulaşıncaya kadar beklemek zorundayız.

Sorular yanıt arıyor… Atlantis efsanesi gerçek mi? Araştırmalar devam ediyor…
Ünlü Kahin Edgar Cayce ise, ‘Tufan Öncesi Atlantis’ ve İnsanın Kaderi (RM-Yayınları) adlı eserlerinde, Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar yeryüzüne çıkacağını, ‘Okumak’ adını verdiği kayıtlardan öğrendiğini belirtmişti. İkinci Dünya Savaşı, A.B.D.’deki ırk mücadelesi, Vietnam Savaşı, Kennedy’nin öldürülmesi ve binlerce kişiyle ilgili kehanetleri hep doğru çıkan Cayce, okumalarına göre; Los Angeles, San Fransisco ve New York’un tamamına yakının yerle bir olacağını, Japonya’nın büyük bir kısmının sulara gömüleceğini, jeolojik hareketlerin Kuzey Avrupa’nın şeklini değiştireceğini, Sovyetlerde komünizmin son bulacağını, Amerika ile yeni bir ittifaka gideceklerini ve Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar su yüzüne çıkacağını gördüğünü söyledi.
Gerçekleşir mi?Edgar Cayce’nin ikinci bir adı da ‘Uyuyan Kahindir’. Nostradamus’tan sonra dünyanın ikinci büyük kahini olduğu iddia ediliyor. Gerçekleşen olaylar var ama tedbir açısından şimdiden bir şey söylemek pek mümkün değil… En azından böyle bir yeteneğe duyulan saygı adına… Yaşayıp görmek gerek…
Cayce’ye göre Atlantis Efsanesi şöyle:
Atlantisliler İ.Ö. 10500 yılından da önce Mısır’a göçtüler ve Atlantis’in 40 bin yıllık kayıtlarını da aldılar. Platon’a göre ise, adlarına Naakaller denilen Mısırlı rahipler Solon’a Atlantis'in gerçek öyküsünü anlattılar. Cayce, bu kayıtların, Sfenks’in yakınlarında, henüz keşfedilmemiş ve tamamen toprağın içindeki bir piramidin
Kayıtlar Salonunda bulunacağını söyledi.
Cayce’nin okumalarını gerçekleştirdiği 1923-1944 yılları arasındaki 20 yıllık aktif dönem sürecinde, Atlantis ile ilgili geniş bir bilgi birikimi elde edilmiş ve bu bilgiler, Cayce’nin Virginia Beach’de kurmuş olduğu Araştırma ve Aydınlanma Cemiyeti (A.R.E) tarafından arşivlendi.


Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır...
Yorumsuz Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-12-2007, 11:54   #38 (permalink)
Üye Bilgileri
Yorumsuz Bot
 
Yorumsuz kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jun 2006
Şehir : İstanbul
Yaş: 2
Mesaj: 85,787
Rep Gücü: 7662
Rep Puanı : 757473
Rep Seviyesi: Yorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz RepstarYorumsuz Repstar
Varsayılan

Buhari’nin naklettiği bir hadise göre Hz.Adem’in boyu 60 zira idi. Aynı rivayette insanların boylarının gittikçe kısaldığı da anlatılmaktadır. Bu rivayete göre Hz.Adem’in boyu 40 m. civarında idi. Hz.Nuh tufandan önce 950 sene tebliğ görevini yürüttüğü Kuran’da açık bir şekilde ifade edilmektedir. Seylan adasında Müslümanların Adammala, “Adem Dağı” adını verdikleri, Portekizlilerin de “Picoli Adama” dedikleri çok meşhur bir dağ mevcuttur. İnsanoğlunun atasının cennetten “inişi” sırasında ilk defa buraya basmış olduğu rivayet edilir. Kocaman bir sağ ayak izi kayanın zirvesinde hep görülmektedir. Bu izin büyüklüğü için batılı bir seyyah, “Beş ayak üç parmak uzunluğunda ve iki ayak beş parmak ile iki ayak parmağı genişliğinde az derince bir çukur” demektedir. İslami rivayetlerde Hz.Adem’e atfedilen devasa boy ile orantılı olmuş olsa gerek. Çünkü bu rivayetlere göre Hz.Adem’in boyu o zaman o halde idi ki, başı göğe değiyor ve diğer ile denize basıyordu. Anadolu’da da birçok yerde dev mezarları bulunmaktadır.

Cortez Meksika'da dev kemiklerini bulmuştu

İstanbul’da Beykoz’da Yuşa Tepesi’nde bulunan bir mezarda, Yuşa Hazretleri adlı bir evliyanın yattığına inanılmaktadır. Mezar, 17 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğindedir. Eğer açılıp incelenirse içinden dev bir iskeletin çıkması çok doğaldır. Kadadokya bölgesinde, yani Nevşehir, Kırşehir ve Göreme civarında bu tür dev evliya mezarları vardır. Ayrıca mitolojisinin devleri olan Titanları da unutmamak gerekir. M.Ö. 440’da yaşayan Empadokles Sicilya adasında devlerin yaşadığından söz eder. 14. yüzyılda yazar Boccacio, yine Sicilya’da bir mağarada bulunan 10 metrelik bir dev iskeletinden söz ediyordu. 1577’de İsviçre’de 6 m.’lik iskelet bulundu. Yine 1500’lerde Meksika fatihi Cortez, İspanya Kralı’na Meksika’dan getirdiği dev kemiklerini göstermişti.

Bir diğer kaşif, ünlü Macellan, 1520’de iki devle karşılaştı, başının onun beline geldiği söylüyordu. Keşifler çağında daha birçok ünlü gezgin, devlerden söz ettiler. 19702’lerde bir Alman bilim adamı 350000 yıl önce dev bir insan ırkının yaşadığını ve bilimsel açıdan bunun yakında kanıtlanacağını söylüyordu.

Grekler’de, İskandinavlar’da, Mayalar’da ve İnkalar’da ilk yaratılan ırkın, devler ırkı olduğuna ilişkin ortak bir inanç vardır. Meksika Toltekleri’nin kozmogonik inançlarında bir dizi depremden sonra nesilleri yeryüzünden silinmiş olan “Kinamet Devleri”nden söz edilmektedir. Kuzey Cermen efsanelerinden Eda’larda Niflheim(1) ve “Buzul Devlerinin” kuzeyde olduğu kabul edilir. Edalar’da, Hymir’in ataları olduğu, “Devler Soyu”nun Ases’ten (İskandinav iyilik tanrılarından) daha eski bir geçmişe sahip olarak görünmeleri ile Hindular’da Asura’lar ile Deva’lardan daha eski kabul edilmeleri arasında bir ilişkisellik vardır. Bir yoruma göre, “Devler” soyunun bir kadınla birleşmesinden, semavi Ases’in doğmasıyla yarı-tanrısal bir çağ başlamış ve bunlar “Devlerle” savaşa tutuşarak önce onları yenmişler, daha sonraları, savaşçı olmaktan ziyade barışçı olan kutsal soy Wanen’lerle birleşen “Devler” tarafından mağlup edilmişlerdi.

Devlerden söz eden önemli kaynaklardan biri de Tevrat’tır. Eski Ahidin “Tekvin” bölümünde, “Yeryüzünde Nefilim (Devler) vardı, bunlar eski zamandan (Atlantisliler) zorbalar, şöhretli adamlardı” denmektedir. Tevrat’ta ismi geçen Filistinli (Gittit’li) dev Golyat’ın boyu 2,74 m. idi. Golyat “Gath” isimli bir Filistin şehrinden geliyordu. Tevrat’ta Golyat’tan başka, Bashan kralı “Og”dan da söz edilir. Og’un boyu ise 3,96 m. idi. Og, bir devler ırkı olan “Rafait”lerin sonuncusu idi. Tevrat’taki referanslar onun “Rafa” kökenli bir grup dev’den biri olduğundan söz eder. Ammonit’ler bu halk’a “Zamzummim” diyorlardı ki, bu çabuk ve anlaşılmaz söz anlamındaydı. Gerçekten de devlerin konuşmaları diğer insanlar tarafından anlaşılmıyordu. Tevrat’taki “Rafait” kelimesi de ölüm, güçsüzlük ve ölümün çaresizliği anlamına gelmekteydi.

Olmek heykeli

Orta Amerika’da bir zamanlar yaşamış olan “Olmekler” de zenci devlerdi. Olmekler, diğer bir dev grubu olan “Tiwanakanlar” ile birlikte Peru’daki devasa yapılarda kullanılan köle devlerdi. Tevrat’ta Refait’lerden başka bir grup devden daha söz edilir ki, bunlar da “Anakim”lerdi.(2) Anakimler Rafait’ler gibi, Kenan ülkesinin dağlık ülkesinin dağlık bölgesinde yaşıyorlardı. Tevrat’taki ifadelerden anlaşıldığına göre, M.Ö. 1300 yıllarında devlerin nesli tükenmişti. Heredot, diyotorus Sicilus, Homeros, Pliny, Plutarch ve Philostratus gibi antik tarihçileri, çağlar önce ölmüş olan devlerden bazılarının iskeletlerini bizzat görmüş olduklarından söz etmişlerdi.


Anakim'lilerin "Axe" silahları görüyorsunuz. Bağdat müzesinde

Efsanevi Atlantisliler de kendi dördüncü alt ırklarının ortalarına doğru fiziki güzelliklerinin ve güçlerinin zirvesine ulaşmış olan “devler” idi. Tibetli Bilgilerin Dzyan kitabında “Atlantisliler kendi fizik bedenlerinin büyülüğünde olan 8m. boyunda dev heykeller inşa ettiler” diye yazmaktadır. Dzyan kitabının “Himalaya ötesi bölgede” ortaya çıktığı ileri sürülür. Bu önemli gizli öğreti, başlangıçtan beri var olan “Kadim Kelamı”, yaratılış formülünü vermekte kalmazi beşeriyetin milyonlarca yıllık evrimini de belirli bölümlerden anlatır. Bu bölümler içerisinde “Devler ırkı”ndan da bahsedilmektedir. Dzyan kitabının, yaklaşık bir asır önce, Güney Tibet’te, Himalayalar’daki bir inziva yerinde, ünlü Rus medyum Madam Blavatsky tarafından gün ışığına çıkarıldığı iddia edilmektedir. M. Blavatsky “Gizli Öğreti” adını verdiği bu gizemci (Okült) öğretiye göre, dünyamızda muhtelif kök ırklar yaşamıştı. Okült öğretiye göre, “Round” denilen her büyük dünya devresinde 7 kök ırk yaşar ve her kök ırk da 7 alt ırka ayrılır. Şu anda 4. Round’da bulunmaktayız Madam Blavatsky’in “Kök Irklar” doktrini şöyle özetlenebilir.

1)İlk kök ırk, metafizik düzeyde, yani astral düzeyde varolmuştu.
2)İkinci kök, fiziksel bedenlere sahip olmamasına rağmen, Grönland’da fiziksel bir yurda sahiptiler.
3)Üçüncü kök ırkı Lemuryalılar, yani Lemurya kıtasında meskun olan insanlar oluşturuyorlardı. Lemura, bugünkü Hint Okyanusu ile Avustralya arasında bir yerde idi. İlk Lemuryalılar, bir çeşit maymuna benzeyen denizanaları idi ve daha sonra bunların alt ırklarından kahverengi derili ve 4,57 m. uzunluğunda dev insan ırk türemişti. Kötü yollara düşen Lemuryalılar, yüksek tanrılara yakardılar ve bunun sonucunda “Bilge Yılanlar” ve “Işık Ejderhaları” dünyaya geldiler.

Bunların neslinden gelen “İlahi Krallar” insanlara bilimi öğrettiler. Venüs’ten gelen bu “İlahi Krallar” Lemuryalılara ölümsüzlük ve kişisel reenkarasyonu öğrettiler. Ayrıca insanlara tarımı ve metalleri işlemesini de yine bu krallar öğretmişlerdi.

4)Dördüncü kök ırk, 70 milyon yıl önce, sürüngenler çağının sona ermesinden sonra ortaya çıkan Atlantislilerdi. İlk Atlantisli alt ırk olan Rmoahal’ler 3,66 m. uzunluğunda ve siyah derili devler idiler. Bunların soyundan gelenler Taş devrinin ünlü “Cro Magnon” insanını oluşturdular. İkinci Atlantisli alt ırk, Tluatlis, kırmızı derili bir halktı. Üçüncü Atlantisli alt ırk ise, üstün insan üstadları tarafından yönetilen Toltek’lerdi. Dördüncü alt ırk, Çobi çölünde büyük bir medeniyeti kuran savaşçı Asyalı Turan’lılardı(Türklerdi). Bunların bazıları Meksika’ya giderek Aztek, Maya ve İnka kültürlerinin oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Beşinci alt ırk Sami’lerdi. (Bugünkü Sami’lerle karıştırılmaması gerekir). Altıncı alt ırk Akatlı’lardı. Bask’lar Akatlı’ların uzak akrabaları idiler. Yedinci alt ırk, bugünkü Çinli’lerin ve Asya’ya göç eden yüksek bir kültür düzeyine sahip Turanlıların oluşturduğu Moğol ırkı idi.
5)Beşinci ve son kök Ayranlardı ve bunlar Sami’lerden türemişlerdi (Bugünkü Samiler değil!!). Aryanlşar göze çarpan entelektüel güçlere sahiptiler ve “İlahi Öğretmenlerin” rehberliğinde spiritüel bakımdan en gelişmiş olanları Asya’ya göç etmişlerdi. Atlantis’in tedrici batışı sırasında bütün alt ırklardan sağ kalanlar, dünyanın birçok bölgesine göç ederek kültürlerini de birlikte taşıdılar. Ayrıca bunların içlerinden seçilenler ise, kuzeyden göçederek Beşinci kök ırkı, yani Ayranları başlattılar. Ana Atlantis kıtası Miyosen devrinde yok olduktan sonra, bir zamanların büyük Atlantisinin Pitosen devrine ait kısımları da tedricen batmaya başladı. Bu sırada başka kıtalar yüzeye çıkmaya başlamıştı. Aryan ırkının Beşinci kök ırk ilk kez ortaya çıkışından, Eflatunun bahsettiği küçük Atlantis adasının sulara gömülüşüne kadar, Aryan ırkları, ilk dev insanların neslinden gelenlerle sürekli olarak savaştılar. Bu savaş, hemen hemen günümüzden 5000 yıl önce başlayan Kali Yuga (Son Adem ile başlatılan dönem)dan önce gelen çağın kapanışına kadar sürdü. Hindistan tarihinin ünlü Mahabbarata savaşı işte buydu.(3)

Teozofi öğretisine göre, Atlantis ırkları ile bizler arasında ortak görüntüler mevcuttur. Mısır’ın 3. alt ırkı ile bizler arasında da benzerlikler me