![]() |
|
|
|||||||
| Dünya Tarihi Dünya Tarihi Hakkında Herşeyi Buradan Bulabilirsiniz |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#31 (permalink) |
|
Anaksimenes Anaksimenes de, diğer doğa filozofları gibi, ilk ögeyi arıyordu. Anaksimandros'un apeiron kavramı ile gerçekten kaçışı, Anaksimenes'i pek memnun etmemişti. Oysa pnöma (yani hava), hem algılanabilen hem de algılanamayan bir şeydi; ama vardı. İnsanlar ve hayvanlar onsuz yaşayamazlardı. Hem sıkışabilir hem de genişleyebilirdi. Bu nedenle havayı her şeyin esası olarak almıştı. Anaksimenes, Yer'i, Güneş'i, Ay'ı ve gezegenleri hava tarafından taşınan diskler olarak düşünüyordu. Yıldızlara gelince, onların düzenli bir biçimde dönen bir küreye çakılı olduklarını sanıyordu.Anaksimenes Anaksimenes de, diğer doğa filozofları gibi, ilk ögeyi arıyordu. Anaksimandros'un apeiron kavramı ile gerçekten kaçışı, Anaksimenes'i pek memnun etmemişti. Oysa pnöma (yani hava), hem algılanabilen hem de algılanamayan bir şeydi; ama vardı. İnsanlar ve hayvanlar onsuz yaşayamazlardı. Hem sıkışabilir hem de genişleyebilirdi. Bu nedenle havayı her şeyin esası olarak almıştı. Anaksimenes, Yer'i, Güneş'i, Ay'ı ve gezegenleri hava tarafından taşınan diskler olarak düşünüyordu. Yıldızlara gelince, onların düzenli bir biçimde dönen bir küreye çakılı olduklarını sanıyordu. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#32 (permalink) |
|
Amâcur Ailesi
Türk asıllı oldukları anlaşılan Ebu'l-Kâsım Abdullah ibn Amâcur, oğlu Ebu'l-Hasan Ali ve onun sonradan azad ettiği kölesi Müflih ibn Yûsuf, dönemin önde gelen astronomları arasında bulunmaktadır. Amâcurlar, kurmuş oldukları özel gözlemevlerinde, Müflih ile birlikte 885-933 yılları arasında çok sayıda gezegen ve yıldız gözlemleri yapmışlar ve elde ettikleri sonuçları gösteren astronomik tablolar düzenlemişlerdi. Tarihçiler bunlarla işbirliği yapan üçüncü bir Amâcur'un varlığından da söz etmektedirler. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#33 (permalink) |
|
Bernoulli Ailesi
İsviçre'nin Basel kentinde yaşayan tüccar ailelerden biri olan Bernoulliler 17. yüzyılın sonundan günümüze kadar her nesilde bilim adamları yetiştirmişlerdir. Matematik alanında, özellikle iki üyenin çalışmalarının matematik tarihinde önemli bir yer tuttuğu anlaşılmaktadır. Bunlar Jacob Bernoulli ve Johann Bernoulli'dir; Jacob din eğitimi görmüş, Johann ise tıp okumuştur; ama Leibniz'in makalelerini incelediklerinde ikisi de matematikçi olmaya karar vermişlerdir. Leibniz ile ve birbirleriyle sürekli fikir alışverişinde bulunan ve birbirleriyle sert bir rekabet içinde olan iki kardeş, Leibniz'in öncülüğünde keşifler yapmışlar ve günümüzde de kullanılmakta olan temel diferansiyel ve integral hesaba ilişkin çoğu bilgiyi bulmuşlardır. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#34 (permalink) |
|
İshak ibn Murad
İshak ibn Murad'ın hayatı hakkında fazla bilgimiz bulunmamaktadır. Geredelidir ve Müntehâb-ı Şifâ adlı Türkçe bir eser kaleme almıştır. Giriş'te eserini herkesin okuyabilmesi için Türkçe yazdığını ve bilinen bütün drogları bir araya getirmeye gayret ettiği belirtir. Bu eser daha çok erken tarihli olması ve Türkçe kaleme alınması açısından önem taşımaktadır. İshak ibn Murad eserini hazırlarken, kendisinden önce yaşamış olan belli başlı tıp otoritelerinden yararlanmış ve eserinde Hippokrates, Dioscorides ve İbn Sina'nın adlarını anmıştır. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#35 (permalink) |
|
İsmail Gelenbevî
Bugün Manisa ilimize bağlı Gelenbe ilçesinde doğan İsmail Gelenbevî (1730-1791), ilköğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul'a giderek dönemin önde gelen eğitim kurumlarından Fatih Külliyesi'ne girmiştir. Burada Yasincizâde Osman Efendi'den tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi dinî içerikli naklî ilimleri ve ayaklı kütüphane lakabıyla tanınan Müftüzâde Mehmed Emin Efendi'den de matematik ve astronomi gibi Yunanlılardan miras alınarak Osmanlılardan önceki Müslümanlar tarafından geliştirilen aklî ilimleri öğrenmiş ve eğitimini tamamladıktan sonra, 1763 yılında bir medreseye, müderris olarak tayin edilmiştir. Ömrünü maddî sıkıntılar içinde geçiren İsmail Gelenbevî, I.Abdülhamid devrinde (1774-1789) Sadrazam Ispartalı Halil Paşa'nın himmeti ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa'nın tavsiyesi üzerine, 1784 yıllarında, Batı'nın bilim ve teknolojisini aktarmak maksadıyla açılan kurumlardan birisi olan Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn'da altmış kuruş aylıkla matematik öğretmenliği yapmaya başlamış ve böylelikle kısa bir süre de olsa rahata kavuşmuştur. Medrese kökenli olmasına rağmen, Mühendishâne'de görevlendirilmiş olması, onun matematik alanındaki bilgi ve becerisinin göstergelerinden birisidir. İsmail Gelenbevî, muhtemelen 1790 yılına kadar bu görevde kalmış, bu tarihte Mora'daki Yenişehir'e kadı olarak gönderilmiştir. Bu görevini sürdürürken, Şevval ayının hilâlinin, yani bu ayın birinci gününün tesbitinde şahitlerin değil hesapların şehadetine güvenilmesi gerektiğini beyan ettiği için devrin Şeyhülislâmı Hamidîzâde Mustafa Efendi'nin çok sert bir tekdirnamesine muhatap olmuş ve buna çok üzülerek orada vefat etmiştir. İsmail Gelenbevî, mantık, felsefe, kelam gibi alanların yanısıra matematik ve astronomi gibi alanlarda da çok sayıda eser kaleme almış olmasına rağmen, logaritma hakkındaki risalesi hariç, genellikle Osmanlı öncesi dönemde temel özellikleri belirmiş olan geleneksel çizgiyi izlemiştir. Örneğin, Üçgenlerin Kenarları adlı küçük bir risalesinde, üçgen çözümlemelerinde kullanılan Pythagoras, tanjant ve sinüs teoremlerini ayrıntılı bir biçimde tanıtmış, ama konuya hemen hemen hiçbir yeni bilgi ilave etmemiştir. Logaritma Cetvellerinin Şerhi adlı risalesi ise, bu konuda yazılmış ilk müstakil Türkçe eserdir ama büyük bir ihtimalle İsmail Çinarî'nin yapmış olduğu Cassini tercümesine dayanmaktadır. Bilindiği üzere, matematik işlemleri, özellikle büyük sayılarla yapılan çarpma ve bölme işlemleriyle, kök ve kuvvet alma, sinüs ve tanjantlarını bulma işlemleri güç işlerden olup, bu güçlük nedeniyle çoğu zaman hesaplarda yanlışlıklar meydana geldiğinden, işlemleri kısaltmak ve kolaylaştırmak yoluyla bu yanlışlıkların önünü almak için çeşitli logaritma cetvelleri icat edilmiştir. İsmail Gelenbevî, bu risalesinde logaritma hakkında bilgi verdikten sonra, logaritma cetvellerinden üçünü tanıtmış ve kullanışlarını ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır.. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#36 (permalink) |
|
John Pecham'ın (1220-1292)
John Pecham'ın (1220-1292) düşünceleri de İbnü'l-Heysem'e dayanmaktadır ve başyapıtı olan Perspectiva Communis (Nesnelerin Genel Görünümleri) İbnü'l-Heysem'in Kitâb el-Menâzır'ının uzun ve zor anlaşılır bir kopyasıdır; Pecham, bu yapıtında sık sık yazar ya da fizikçi kelimeleriyle tanımladığı İbnü'l-Heysem'den alıntılar yapmıştır; hatta bazı bölümleri kelimesi kelimesine Kitâb el-Menâzır'dan aktarılmıştır. Özellikle görme kuramı, göz anatomisi ve fizyolojisi, algı psikolojisi, kırılma ve yansımaya bağlı olarak görüntü oluşumu konularını, Pecham tamamen İbnü'l-Heysem'den almıştır. John Pecham kitabını Kitâb el-Menâzır'a koşut olarak üç bölüm halinde, yani doğrudan görme, yansıma ve kırılma başlıkları altında düzenlemiş ve meselâ İbnü'l-Heysem'de olduğu gibi doğrudan görme konusunda şu savları ileri sürmüştür: 1. Işık ve renk gözü etkiler. 2. Işıklı nesneden gelen ışınlar bir piramit oluştururlar. 3. Işıklı cismin her bir noktası, ortamı yarı-küresel olarak aydınlatır. 4. Bir görsel nesnenin yaydığı ışınlar, ortamı birbirine karışmaksızın aydınlatırlar. 5. Gözün üzerine düşen kuvvetli ışıklar, ortamdaki görsel nesneleri gizlerler. 6. Güçlü ışık, zayıf ışıkta görünmeyen pek çok görsel nesneyi görünür hale getirir. 7. Cisimlerin renkleri, üzerlerine düşen farklı ışıklara göre değişik görünür. 8. Görme göz üzerine dik olarak düşen yayılım çizgileri aracılığıyla oluşur. 9. Hiçbir şey ışıksız görünmez. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#37 (permalink) |
|
Kadızâde-i Rûmî
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gibi, Anadolu Türklerinden olduğu için Rûmî adıyla tanınan Kadızâde (1337-1412), öğrenimini Bursa'da tamamladıktan sonra, bilgisini artırmak maksadıyla Horasan ve Türkistan taraflarına gitti; çünkü 15. yüzyılda Türk hükümdarlarının idaresi altında bilim ve felsefe yeni bir uyanış dönemine girmiş ve Semerkand ile çevresindeki Türk kentleri muhtelif İslâm ülkelerinden gelen birçok öğrenci ve bilgin için bir bilim yuvası haline gelmişti. Kadızâde Horasan'dayken bir ara devrin ünlü düşünürlerinden Seyyid Şerif el-Cürcânî'den dersler almış, fakat Kadızâde'nin matematik ve astronomi gibi aklî ilimlere çok tutkun olması nedeniyle araları açılmıştı. Seyyid Şerif el-Cürcânî, Kadızâde için "Matematik ve felsefeye eğilimli bir yaratılıştadır" derken, Kadızâde de hocası için "Matematikte söz söyleyebilecek durumda değildir" demişti. Uluğ Bey'in hükümdarlığı döneminde parlak günler yaşayan Semerkand'a gelerek burada yerleşen Kadızâde, Semerkand Gözlemevi'nin müdürlüğünü yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî'nin ölümü üzerine Gözlemevi müdürlüğüne getirildiği gibi, meşhur Semerkand Medresesi'nin de başmüderrisliğine atanmıştı. Kadızâde'nin, Semerkand'a geldikten sonra yörenin en önemli iki bilim ve eğitim kurumunun başına getirilmiş olması, bilim alanındaki yeteneğinin ve bilgisinin yüksek düzeyi ile açıklanabilir. Semerkand Medresesi başmüderrisliğinde bulunduğu bir sırada, birgün Uluğ Bey, sebepsiz yere bir müderrisi görevinden uzaklaştırınca, buna darılan Kadızâde evine kapanarak derslerine gitmemiş ve bunun üzerine Uluğ Bey, Kadızâde'yi evinde ziyaret ederek, neden derslerden çekildiğini sorduğunda, bir müderrisin kendisine sorulmadan görevinden uzaklaştırılamayacağını söylemek suretiyle siyasî yönetimlerin bilimsel kurumların işleyişine müdahalede bulunmamaları gerektiğine dair güzel bir örnek vermiştir. Kadızâde-i Rûmî, Semerkand Gözlemevi'nde yapılan gözlemlerin en önemli ürünü olan Uluğ Bey Zici'nin hazırlanmasına katkıda bulunmuş olduğu gibi, müstakil olarak birçok yapıt da kaleme almıştır. Bunlardan birisi, son dönemlere kadar Osmanlı medreselerinde de okutulmuş olan Mahmud ibn Ömer el-Çağmînî'nin Astronomi Seçkisi adlı kitabına yazmış olduğu bir yorumdur. Kadızâde'nin hem bu yorumu ve hem de Şemseddin Semerkandî'nin Temel Teoremler adlı yapıtına yazmış olduğu diğer bir yorumu henüz bilim tarihçileri tarafından incelenmemiş olduğu için bilim tarihi açısından değerlerinin ne olduğu bilinmemektedir. Aslında Türk kökenli bilginlerin büyük bir çoğunluğu için durum böyledir. Temel Teoremler'de Şemseddin Semerkandî, Eukleides'in Elementler'inin ikinci kitabını konu edinmiştir. Kadızâde-i Rûmî, Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî'nin bir derecelik yayın sinüsünü hesaplarken kullanmış olduğu yöntemi biraz daha kısaltmış ve basitleştirmiştir. Bilindiği gibi, el-Kâşî dönemine kadar bir derecelik bir yayın sinüsü yaklaşık bir yöntemle belirleniyor ve bu durum belli bir süre sonra hesaplarla gözlem sonuçlarının uyuşmamasına neden oluyordu. El-Kâşî, Kirişi ve Sinüsü Bilinen Bir Yayın Üçtebirinin Kirişi ve Sinüsünün Belirlenmesi Hakkında Bir Risale adlı eserinde bu konuyu ele almış ve geometri ve cebir yoluyla sin 1o'yi tesbit etmişti. Kadızâde işte bu risaleyi çok kısa bulmuş ve kendi deyimiyle bunu yorumlayan başka bir risale daha yazmaya karar vermiştir; ancak bu risale basit bir yorumdan ibaret değildir ve el-Kâşî tarafından kullanılan yöntemin kanıtlama ve uygulama biçimini sadeleştirmeyi hedeflemektedir. Hesap ve Geometri İlkelerine Dayanan İşlemler Yoluyla Bir Derecenin Sinüsünün Bulunması Hakkında Bir Risale adlı bu yapıtında Kadızâde, tıpkı el-Kâşî gibi, bir yarım daire üzerinde bir KBCD yayı alarak bunun B ve C noktalarında üç eşit kısma bölündüğünü varsayar; sonra KB, BC, CD, KC, BD ve KD kirişlerini çizer. Şimdi Batlamyus teoreminden, KB . CD + BC . KD = KC . BD ve KB = BC = CD ; KC = BD olduğundan KB² + KB . KD = KC² olur. KBCD yayının 6 derece olduğu varsayılacak olursa, KB, BC ve CD kirişleri iki derecelik yayın kirişleri olacağı için, birinin değeri bulunup ikiye bölündüğünde istenilene ulaşılacaktır. Bu nedenle Kadızâde, iki derecelik bir yayın kirişinin değerinin yarıçapın değeri cinsinden bilinmediğini varsayar ve bilinmeyeni x ile gösterir. Bu durumda eşitlik, x² + KD . x = KC² ... (1) şeklini alacaktır. Bu eşitlikteki KD kirişi, 6 derecelik yayın kirişi olduğu için önceden bilinmektedir. KC² teriminin eşdeğeri ise şöyle bulunur : K' noktasıyla C noktasını birleştirelim. Şimdi, bir dairenin çapıyla, o dairedeki bir yayın kirişi arasındaki farkın, söz konusu yayın tamlayanının yarısının kirişine oranı, bu kirişin, dairenin yarıçapına oranına eşit olduğuna göre, KK' - K'C / KB = KB / KM KB² = KM (KK' - K'C) K'C = KK' - KB² / KM olur. Şimdi eşitliğin her iki tarafının karesini alalım : İkinci taraf (a - b) şeklinde olduğundan, (a - b )² = a² - 2ab + b² eşitliğinden, K'C² = KK'² - 2KK' . KB² / KM + KB / KM² olur. Fakat KCK' dik üçgeninde, K'C² = KK'² - KC² olduğundan, yukarda yerine konulacak olursa, KK'² - KC² = KK'² - 2KK' . KB² / KM + KB / KM² KC² = 2KK' . KB² / KM - KB / KM² bulunur. KK' = 2KM = 2r ; KB = x ; KM = r olduğuna göre, KC² = 4r . x² / r - x / r² KC² = 4x² - x / r² olur. Yukarıdaki (1) eşitliğinde yerine konulacak olursa, x² + KD . x = 4x² - x / r² KD . x = 4x² - x² - x / r² KD . x = 3x² - x / r² KD = ( 3x² - x / r² ) / x = 3x - x / r² 3x = KD + x / r² sonucuna ulaşılmış olur. Kadızâde, r yarıçapı ile KD kirişinin altmışlık değerlerini bu eşitlikte yerlerine koyup, önce 2 derecelik yayın kirişinin altmışlık değerini ve daha sonra kiriş 2°/ 2 = sin 1° olduğundan, bunu ikiye bölerek 1 derecelik yayın sinüsünün altmışlık değerini bulur. r = 1 alındığında ve KD uzunluğu ondalık kesirlerle ifade edildiğinde, sin 1° = 0, 017452406437283 olduğu görülecektir ki bu değer bugün kullandığımız değere eşittir. Kadızâde, Semerkand'da vefat etmiştir ama öğrencilerinden Ali Kuşçu ile Fethullah Şirvânî Anadolu'ya gelerek, matematik ve astronomi bilimlerinin Osmanlı ülkelerinde de yayılması için küçümsenemeyecek hizmetlerde bulunmuşlardır. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#38 (permalink) |
|
Kalfazâde İsmail Çınarî
Babası gibi Mukâbele-i Piyâde Kalemi'nde başhalifelik yapan ve orduyla birlikte seferlere katılan Kalfazâde İsmail Çınarî, belki de mesleği nedeniyle gençliğinde matematiğe ve astronomiye merak sarmıştır; 1767'de Sultan III. Mustafa tarafından Laleli Camii muvakkitliğine getirilmiş ve 1789'a kadar sürdürdüğü bu görevi esnasında Gian Domenico Cassini'nin (1625-1712) bir zicini Türkçe'ye tercüme ederek dönemin gözlemsel astronomiye ilişkin bulgularından bir kısmını ülkesine aktarmıştır. Sultan III. Ahmed tarafından 1718'de Fransa Kralı XV. Louis'ye elçi olarak gönderilen Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi, Paris'te bulunduğu sırada, birgün zamanın önemli araştırma merkezlerinden biri olan Paris Rasathanesini ziyaret ederek teleskop ile gezegenleri ve yıldızları gözlemlemek istemiştir. Bu esnada rasathanenin müdürü olan Jacques Cassini (1677-1756) ile tanışmış ve Osmanlı memleketlerinde kullanılanmakta olan zicler hakkında sohbet ederlerken, Cassini, babası Gian Domenico Cassini'nin henüz yayınlanmamış olan zicinden bir nüshayı Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi'ye armağan etmiştir. Mehmed Efendi tarafından İstanbul'a getirilen bu zic, yaklaşık yarım asır sonra, astrolojiye meraklı bir kişi olan Sultan III. Mustafa'nın dikkatini çekmiş ve Türkçe'ye tercüme edilerek kullanılmasını arzu edince, Fransızca'yı iyi bilen Kalfazâde İsmail Çınarî'ye müracaat edilmiştir. İsmail Çınarî Efendi, söz konusu eserin tercümesini 1772 yılında tamamlayarak Cassini Zici'nin Tercümesi adıyla yayınlamış, ancak Cassini, işlemleri kolaylaştırmak maksadıyla daha 1614 yılında İskoçyalı matematikçi John Napier (1550-1617) tarafından keşfedilen logaritma cetvellerini kullandığı için, bu tercümenin başına 10.000'lik bir logaritma cetveli ilave etmiş ve bunun kullanımı hakkında bilgi vermeyi de ihmal etmemiştir. Böylece bu tercüme ile birlikte, hem logaritma hem de teleskop aracılığıyla elde edilen dakik gözlem bulguları Osmanlı bilginlerinin hizmetine girmiştir. Nitekim diğer bir Osmanlı matematikçisi, İsmail Gelenbevî bu eserin yayınlanmasından kısa bir süre sonra logaritma hakkında müstakil bir risale kaleme alacak ve logaritma cetvellerinin kullanımını ayrıntılı bir biçimde tanıtacaktır. Bu faaliyetler, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlıların coğrafyadan sonra, astronomi ve matematik sahalarında da Batı ile temasa gelmeye başladıklarını ve hiç değilse ilk planda kendileri için gerekli olan kuramsal bilgileri, yavaş yavaş da olsa, aktarmaya başladıklarını göstermektedir. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#39 (permalink) |
|
Kartacalı Himilton
Himilton'a ilişkin bilgileri Plinius'tan (M.Ö. 1. yüzyıl) öğreniyoruz. Himilton, Hannon'un aksine, Avrupa'nın batı kıyılarını keşfetmek amacıyla gönderilmişti. Verilen bilgilerden Britanya Yarımadası'na ve buradaki takım adalara ulaştığı sanılmaktadır. Adalıların olağan üstü gemiciler olduklarını ve gemilerini tahtadan değil deriden yaptıklarını söylemektedir. Bunlar İngiltere ve İrlanda adalarına kadar gitmişlerdi. Aslında Fenikeli gemiciler de kalay ticareti yapmak amacıyla daha önce buralara kadar uzanmışlardır. Görüldüğü gibi, Arap Yarımadası'nın çevresi ile Afrika ve Avrupa'nın Atlantik kıyıları bu dönem denizcilerinin ilgi odağı haline gelmişti. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
|
|
#40 (permalink) |
|
Kâtib Çelebi
Avrupalılar arasında Hacı Kalfa ismiyle meşhur olan Kâtib Çelebi (1608-1657), 17. yüzyıl Osmanlı Türkiye'sinin en seçkin düşünülerindendir. Coğrafya, tarih, bibliyografya gibi bilim dallarında değerli eserler vermiş olan bilgimiz, o dönemlerde bir hayli ihmal edilmiş olan bilimleri savunması ve coğrafyaya ilişkin kitaplarında Batılı coğrafyacılar tarafından elde edilmiş ola bulgulara yer vermesi nedeniyle Türkiye'deki bilim Rönesans'ının müjdecisi olarak benimsenmektedir. Düzenli bir medrese eğitimi görmeyen ama kendi kendisini yetiştiren Kâtib Çelebi, Doğu ve Batı kaynaklarından yararlanarak Cihânnümâ adını verdiği oldukça hacimli bir coğrafya kitabı hazırlamıştır. Tasvirî coğrafya ile ilgili olan bu eserinin girişinde, coğrafyanın çok yararlı bir bilim olduğunu ve bu bilim sayesinde herhangi bir kimsenin, hiçbir yere gitmeden, Dünya'yı devreden seyyahlar gibi her yeri dolaşıp görme olanağına kavuşabileceğini söylemektedir. Kitapta, Batlamyus'un ve önceki Müslüman coğrafyacıların tesiriyle bilinen Dünya yedi iklime ayrılmış ve her iklimdeki memleketler coğrafî, siyasî, idarî, dinî, ilmî ve ticarî yönden tanıtılmıştır. Amerika'yı keşfeden Kristof Colomb (1451-1506) ile ilk kez Dünya'ının çevresini dolaşan Fedinand Magellan'ın (1480-1521) keşif gezilerinin de anlatıldığı bu eserde, bir Dünya haritasının dışında çok sayıda yerel haritalara da ye verilmiştir. Haritaların üzerine enlem ve boylam çizgilerinin çizilmiş olduğu görülmektedir. Ancak Copenicus'tan yaklaşık bir asır sonra ölmesine ve Cihânnümâ'yı yazarken Batı kaynaklarından da bolca yararlanmış olmasına rağmen, Güneş merkezli gök sisteminden habersiz görünmesi ve hala Batlamyus'un Yer mekezli sisteminden bahsetmesi şaşırtıcıdır. Kâtib Çelebi, İbn Haldûn'un (1332-1406) tarih ve toplum felsefesinden etkilenmiştir. Ona göre, toplumlar tıpkı insanlar gibi doğar, büyür ve ölürler. Bu sondan kurtulmaları mümkün değildir, ama bilgi ve basiretle alınacak isabetli tedbirler sayesinde bu gelişim safhalarını uzatmak ve daha ahenkli bir şekilde geçmelerini temin etmek mümkündür. Zamanındaki tutuculuğa cesaretle karşı çıkan ve yeri geldikçe bilimin toplumsal hayattaki önemine işaret eden Kâtib Çelebi'ye göre, İslâm dini, bilimleri reddetmez. İslâmiyet'in ilk dönemlerinde Müslümanlar Kur'an ve sünnete sarılmış, dinin temel kuralları iyice yerleşip sağlamca kökleşmeden, başka bilimlerle uğraşmayı uygun görmemişlerdi. Bu gerçekleştikten sonra, nesnelerin hakikatine ilişkin olan bilimleri öğrenmek önemlidir denilerek, Emevîler ve Abbasîler döneminde bu konularla ilgili olan eserler Arapça'ya çevrilmiş ve her asırda bu kitaplar okunmuş ve okutulmuştur. Fakat Fatih Sultan Mehmed'den sonra, İslâmiyet'in ilk dönemleri için söz konusu olan bu yasaklamaya ilişkin rivayetleri işiten bir sürü boş kafalı kimseler, meselenin aslını düşünüp taşınmadan, bilimleri red ve inkar etmişler ve bunun neticesinde Anadolu'daki bilim pazarına kıtlık girmiştir. Halbuki Kâtib Çelebi'ye göre, bilimden kimseye zarar gelmez ve bu nedenle bilimleri öğrernmek için elden geldiğince çabalamak gerekir. Bilimleri reddedenler onların yararlarından mahrum kalacaktır. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|