![]() |
|
|
|||||||
| Dünya Tarihi Dünya Tarihi Hakkında Herşeyi Buradan Bulabilirsiniz |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Polonyalı Simeon’un Seyâhatnâmesi’nde Osmanlı Devleti Seyahatnâmesi ile ilgi çeken Polonyalı Simeon, aslen Kefe’li bir Ermeni ailesine mensûp olup takriben 1584 senesinde Polonya’nın Zamosta (Zamosc) şehrinde doğmuştur. Genç yaşlarında, 1608-1619 yılları arasında Kudüs’e hacca gitmek gâyesiyle çıktığı seyâhatte Venedik ve Roma gibi Akdeniz şehirlerinden, İstanbul gibi medeniyetler şehrine, Anadolu’nun en ücra köşelerini ve o dönemde Osmanlı sınırları içinde bulunan Mısır, Suriye ve Filistin’i görebilmiştir. Simeon’un seyâhatnâmesi Ermeni Mekhitarist filolog Per Nerses Akinian tarafından, 1932’de Lemberg Üniversitesi yazmaları arasından bulunmuş ve 1936’da Viyana Mekhitarist manastırı matbaasında basılmıştır. Bu eser Türkçe’ye 1964 yılında Hrand D. Andreasyan tarafından “Polonyalı Simeon’un Seyahatnâmesi” adı ile çevrilmiştir. I. İstanbul’un Tasviri 1. İstanbul’un Demografik Yapısı Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul şehrinin (1608-1619 yılları arasında) demografik yapısı çok farklıydı. İstanbul’da 40.000 hane Yahudî, 40.000 hane Rum, 10.000 hâne Ermeni bulunduğu söylenirdi. Türk nüfûsunun ise sayısını belirlemek imkânsızdı. İstanbul o kadar büyük bir şehirdi ki, yangın zuhur edip, on veya yirmi bin ev yanmış olduğu hâlde diğer semtlerdeki halkın haberi olmazdı. Her yerde çeşme bulunduğu gibi, kimseye fenâlık edilmemesi, kavga çıkmaması için yasakçılar ve zabtiyeler mevcûttu. Bundan başka, şehirde pek çok sayıda cami, misafirhâne, vakıflar, medreseler, tembelhâneler, hastahâneler, aşhâneler, meydanlar, hamamlar, kahvehâneler, saraylar ve bostanlar vardır. 2. Divanhane Yazar eserinin bir kısmında “Divanhane”den söz etmektedir. Onun belirttiği hususlar dikkatimizi çektiği için onları burada verme lüzumu duyduk. Divanhaneler, vezir ve paşaların oturduğu yerdi. Burada hükümet ricâlı, çavuş, zaim ve çeşitli milletlere mensûp diğer kişiler toplanırdı. “Divan”ın üst tarafında bir makam vardı ki burada pâdişah otururdu. O herkesi görür, ama, kimse kendisini göremezdi. Divanhane büyük ve güzel ağaçlarla, selvilerle ve çeşmelerle dolu görülmemiş güzelliği olan bir yer idi. Deniz kıyısında olan büyük köşk ona özellikle hayret edilecek bir güzellik veriyordu. 3. Pazar ve Çarşılar XVII. yüzyılın başlarında İstanbul şehrinde 80.000 dükkân vardı. Her gün çarşıların birinde Pazar kurulur ve ticâret yapılırdı. Çarşılar âdeta mallarla dolup taşardı. İstanbul’da eski ve yeni olmak üzere iki Bedestan vardı. Burada bulunan kumaşların, altın ve gümüş eşyaların, çeşitli silahların, baha kılıç ve kalkanların, hancerlerin, nefis yayların, sapları mücevherli bıçakların güzelliğine temaşa edebilmek için insanın bin gözü olması gerekirdi. İstediğiniz malı orada bulabilir ve satın alabilirdiniz. Bu Bedesten’in dört kapısı vardı. Kapılardan biri hiçbir memlekette bulunmayan mâhir kuyumculara mahsustu. Tahayyul ve arzu edilen her şey bu kuyumcularda bulunurdu. Zümrütler, yumurta büyüklüğünde lâleler, elmas zehkırlar ve bardakların önünde insan hangisine bakacağını ve hangi birini alacağını şaşırıyordu. Bedesten’ın ikinci kapısında muhtelif milletlerden bir çok esirler satılıyordu. İhtiyar, erkek ve kadın esirler oturmuş vaziyette beklerler; kız ve erkek çocuklar, gençler ve güzel yüzlü kadınlar ise, dellallar tarafından ellerinden tutulup gezdirilir ve satılırlardı. Esirlerden bir kısmı da mandırada birikmiş koyun sürüsü gibi bir sâhada toplanmış bulunuyordu. Alıcılar yaklaşarak bâkir kızların yüz ve gögüslerini açıyor yara bere bulunup bulunmadığını anlamak için vucûdlarını baştan ayağa kontrol ediyorlardı. Sonra da, sessiz sedâsız duran esirlerden beğendiklerini satın alıp ***ürüyorlardı. Bedesten’in üçüncü kapısında yorgancılarılar, kitapçılar, sırmacılar ve diğer çeşitli dükkânlar vardı. Dördüncü kapı takkeciler ve kavukçular, az ötede de frenk iskarleti, yetmiş çile, seksen çile ve yüz çile kadifeler gibi muhtelif cins nefis kumaş ve çuhalar satılan mağazalar vardı Eski Bedesten’de ise çeşit çeşit kumaşlar ve başka yerlerde bulunmayan nakışlı, mücevherlerle süslenmiş çok kiymetli eğer takımları, dizginler, pahalı çadırlar ve selvi ağaçından yapılmış sandıklar satılıyordu. Simeon’a göre Müslümanlar, Osmanlı Devleti’nde çoğunlukta olan tebaydı. Müslümanlar taptıkları varlığa 'Allah' diye hitâp eder. Hıristiyanlar’da mevcûd olan 'Peder', 'Oğul', 'Rûhülkuds'ten oluşan 'Ekanim-i Selâse'yi inkâr ve İsâ’yı sâdece peygamber olarak tanıyıp inanırlardı. Mukaddes Kitab’ın Tekvin, Mezamir ve İncil kısımlarını kabul ederler, Muhammed’e nâzil olan ve Kur’an denilen dördüncü kitabı hepsinden üstün tutarlardı. Müslümanların dua ve ibadetlerine gelince, onlar çok dindar insanlar oldukları için beş vakit namazı, yalnız evde değil yolda bile kusûr etmeyip gece gündüz ve hattâ şiddetli kış mevsiminde de buz gibi su ile abdest alarak edâ ederlerdi. Müslümanlar, Ramazan denilen ayda Yahudî ve Süryanîler gibi otuz gün oruç tutarlar ve akşamları et ve diğer yemeklerle oruçlarını bozarlar. Şarabı haram sayarlar ve içmezlerdi. Bu sebeple Müslümanlar hiçbir zaman sarhoş olmazlar. Müslümanların adâlet, zekât ve sadaka gibi diğer hayır işleri de vardır Hıristiyanlar'a gelince, Simeon’a göre Osmanlı Devleti’nde Hıristiyanlara, özellikle de Ermenilere çok büyük haklar tanınmıştı. Ermenilerin yaşadığı her köy ve şehirde onlara sosyal hayata katılmaya, kendi ibadetlerini özgür şekilde yapmaya müsaede ediliyordu. Nitekim, İstanbul’da Ermenilere ait beş kilise vardı. Bunlardan Surp Nikoğayos, Surp Asdvadzadin ve Surp Sarkis adlı olan üçü Langa’da, biri Balat’ta, Surp Georg adını taşıyan diğeri Sulumanastır’daydı. Şehirde keşişler hariç olmak üzere, 4-5 vardapet, 3 psipokos ve yüzden fazla papaz mevcûttu. Fakat, bunlarla beraber, Simeon’a göre yeniçeriler tarafından hıristiyanlar bazan baskıya maruz kalıyorlardı. Özellikle bu türden olan olaylar İstanbul dışında, uzak vilayetlerde cereyân ederdi. Yeniçeriler hıristiyanların ne beygire ne de katıra binmelerine, ne çuha giymelerine, ne de bağ bahçe ve ev sâhibi olmalarına imkân veriyorladı. Zira herşeyi ellerinden alıyorlardı. Rûhânî reislere de kendi nizamlarına göre hareket etmelerine mâni oluyorlardı. Birisi nizama karşı olarak akrabası ile evlenmek isterse, rûhânîlere muracaat etmeyerek bir yeniçeriye giderek rüşvet verir, o da papaza onların nikâhını cebren kıydırırdı. Şâyet papaz dinlemez ise başına büyük dert açar, kilise ve manastırları ağır cezâlarla büyük zararlara sokardı. İstanbul Hıristiyanları nisbeten bahtiyar idiler. Tegannî eyliyerek, âyin icra ederler, ata ve katıra binerlerdi. Yüz çile ve yetmiş çilelik çuha giyerler, büyük evleri, bahçeleri olup, yiyip içerlerdi. Anadolu’da bunların hiçbiri yoktu. Qiyas Şükürov-Bakü Devlet Ünv. Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır... |
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|