Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Genel Bilgi > Dünya Tarihi

Dünya Tarihi Dünya Tarihi Hakkında Herşeyi Buradan Bulabilirsiniz

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !

Hızlı Üye Ol
Ücretsiz ve HIZLI Bir Şekilde Üye Olara Sizde Yorumlarınızı Yazın

Nick Şifre Şifre Tekrar E-Mail: Confirm E-Mail:
 
Image Verification
Lütfen Resimdeki Harfleri Aynen Yazınız !

  Okudum Forum Kuralları 


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 03-01-2007, 15:54   #21 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan




Canlı Ortama Uyum (= Mimikri)

Ortamda bulunan diğer canlıfarın taklit edilmesidir.
Mimikrinin olabilmesi için taklit edilen (modellerin) canlıların ortamdaki sayısı, taklit edenlerden daha çok olma*lı, taklit edimlerle taklit edilenler aynı ortamda beraberce yaşamalı ve genellikle, taklit edilenler zehirli ya da lezzetsiz olmalıdır. ,Taklit edenler, avcılar tarafından tercih edil*meyen zehirli ya da lezzetsiz canlıları, şekil ya da desen olarak taklit etmekle, tehlike*den kurtulmuş olurlar. Taklit edenler genellikle varyasyon yetenekleri fazla olan can*Iılardır. Doğal seçilimle, taklit edenlerin zamanla yaygınlaştığına ve böylece mimikri*nin ortaya çıktığına ilişkin bazı görüşler vardır. Fakat esas mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Erginleştikten sonra taklit söz konusu değildir.

Çubukçekirgelerinin bitki saplarını, peygamberdevelerinin çiçekleri, fazmitlerin yaprakları, bazı böceklerin likenleri, yaprakları, çiçekleri, bazı böceklerin şekil olarak karıncaları (karınca misafirleri), bazı sineklerin arıları, bazı zehirsiz kelebeklerin zehirli kelebekleri, zehirli yılanların zehirsiz yılanları taklit etmesi mimetismusa tipik örnek*lerdir.

Birçokhayvan grubunun bir zehirli hayvanı model alıp, onu, hepsinin birden benzer şekilde taklit etmesi de mümkündür. Örneğin aynı bölgede ya*şayan kınkanatlı, yarımkanatlı ve kelebek takımlarına ait bazı türlerin, yine aynı böl*gede yaşayan zehirli bir arıyı (e) desen olaraknasıl taklit ettikleri çok belirgin olarak görülmektedir.






Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:54   #22 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Gerileyen Evrimleşme (= Regressif ya da Rekonstriktif Evrim)

Birçok hayvan grubu, yeni ortamlara uyum yaparken, bazı yapılarını yitirir. Buna gerileyen evrim ya da regressif evrim ya da rekonstriktif evrim, yaptıkları uyuma da 'Postadaptasyon' denir. örneğin mağara yaşamına uyum yapan bazı hayvan gruplarının (böcekler, balıklar, yengeçler vs.) renklerini ve gözlerini yitirmesi; yılanların taşlık ve oyuk yerlere uyum yaparken ayaklarını kaybet*mesi; insanların tam bir otçul beslenmeden kurtulurken körbağırsağını yitirmesi vs., regressif evrim için tipik örneklerdir.

Regressif evrimin meydana gelişi konusunda çeşitli görüşler vardır. Örneğin, bu hayvanlarda mağaraya girmeden önce, gerçekte, bir önuyumu vardır (gözleri kıs*men körelmiş, renk pigmentleri azalmıştır). Bu önuyuma (= preadaptasyona) sahip bireylerin, mağaralara, ya da yeraltı nehirlerine ve göllerine gir*mesiyle, uyum (= postadaptasyon) daha da kuvvetlendirilir. Bu önuyuma sahip ola*mayan canlı grupları, mağaralara girseler de uyum yapamazlar. Nitekim, yalnız bazı hayvan gruplarının mağaralarda yaşayabilmesi, bu varsayımı doğrulamaktadır.

Mağaraya giren bir hayvan, ışıkla karşılaşamayacağı için, taşıdığı göz ve renk önemini yitirir. Bu nedenle gözlerin ve renklerin yitirilmesini sağlayacak mutasyonlar desteklenir. Böylece, bir zaman sonra, gözsüz ve renksiz bireyler ortaya çıkar. Keza yeni mutasyonlarla, gözün yerine, diğer etkin his organları (yetkin bir koku ve tat al*ma organı) geliştirilir.

Mağaralara, yeraltı nehirlerine ve göllerine giren canlı gruplarının yakın akraba*ları, genellikle, yeryüzünde nemli, ılık ve yarı karanlık yerlerde yaşar. Bazı tesbihbö*ceği, örümcek ve sinek türleri mağara yaşamına uyum yapabildikleri halde, karınca ve arılarda bu önuyum hemen hemen hiç yoktur. Mağaralarda ya da yeraltı nehirlerinde ve göllerinde uzun süre yaşayan canlılar, yeryüzünde yaşayan akrabalarıyla gen akı*şını koparmamışlarsa, çiftleştiklerinde karanlık yerlere uyumu sağlayan özellikler ba*kımından intermediyer bireyleri meydana getirebilirler. Örneğin, yarı gelişmiş göz ve yarı pigmentleşme ortaya çıkar. İç Anadolu'daki yeraltı nehirlerinde yaşayan gözsüz ve renksiz Aphanius denen balıklarda bunu tipik olarak görmek mümkündür. Bu ba*lıkların gözlü ve pigmentli akrabaları yeryüzünde yaşar ve aralarında melezleşme olur. Çünkü, Aphanius, binlerce yıl önce yeraltı nehirlerine ulaşmış ve orada karanlık ortama uyum yapmıştır; fakat yeryüzünde yaşayan akrabaları zaman zaman. sularla yeraltına ulaştığı için, gen akışı hiçbir zaman kesilmemiş dolayısıyla eşeysel yalıtım oluşmamıştır.





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:54   #23 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Evrimleşme Hızı

Canlı gruplarına göre, jeolojik devirlerde, evrimleşme hızının farklı şekilde yürü*tüldüğü bilinmektedir. Bazı hayvan grupları, özellikle, vücudu mineral tuzları birikmiş kalın bir kabuk ya da dış iskeletle çevrili olanlar (Brachiopoda'da olduğu gibi), erken jeolojik devirlerden beri çok az değişikliğe uğramıştır. Büyük bir olasılıkla bu kalın dış iskelet, eşeysel hücreleri, yüksek enerjili zararlı ışınlardan ve diğer belirli dış koşullar*dan etkili bir şekilde koruyarak, mutasyon meydana gelme şansını azaltmıştır. Hem az sayıda mutasyonun meydana gelmesi, hem de bu hayvanların, genellikle, çevre koşulları çok az değişen ortamlarda bulunmaları, dolayısıyla doğal seçilimin etkisinde az kalmaları, değişimlerini, yani evrimleşme hızlarını çok düşürmüştür. Buna karşın, eşeysel hücreleri çok iyi korunmayan memeliler, özellikle primatlar, yakın jeolojik de*virlerde çok hızlı evrimleşmiş ve birçok dala ayrılmıştır.

Evrimleşme hızı, özünde, canlı toplulukları ile çevre koşullarının karmaşık ilişki*sinin bir sonucudur.
Jeolojik değişmelerin fazla olduğu devirlerde, evrimleşme hızıyüksek; karalı olduğu devirlerde ise düşüktür. Bunun yanısıra, hayvan gruplarının, grupların içerisindeki alt grupların, hatta içerdikleri cinslerin ve türlerin evrimleşme hızı birbirlerinden farklı olabilir. Kural olarak omurgalılar, omurgasızlardan daha fazla evrimleşme hızına sahiptir. Bununla beraber, bulunduğu ortam çok az değişen, düş*manlarından çok iyi korunan ve çok iyi saklanan Opossum (ağaca tırmanarak yaşa*yan keseli bir memeli) Kretase'den beri hiç değişikliğe uğramamıştır.

Evrimleşme hızı, bir anlamda, kalıtsal yapmının değişme hızıdır.

Filetik - Taksonomik Evrimleşme Hızı:

Cinslere göre yapılan evrimleşme hızının saptanmasıdır. Çünkü tür düzeyinde, kesiksiz olarak fosil elde etmek çok zor*dur. Örneğin, Eohippus'dan (ilk at cinsi) Equus'a (bugün yaşayan at cinsi) kadar sekizcins evresi geçirilmiştir. Bu ise, her cinsin oluşması için 7.5 milyon yıla gereksinme olduğunu kanıtlar (son cins halen yaşadığı için hesaba dahil edilmez). Filetik *taksonomik evrimleşme hızı, bir cinsin, bazen bir türün ortaya çıkmasından yok olmasına kadar geçen süreyi kapsar.

Grup Evrimleşme Hızı:

Cinslerin ve türlerin çoğu, yaşadıkları süreden daha az bir zamanı simgeleyen fosil bırakırlar. Cinslerin ya da türlerin sonu geldi dendiğin*de, gerçekte cinslerin ya da türlerin sonu gelmemiştir, genellikle, başka bir cinse ya da türe değiştikleri için o şekilde bir izlenim vermişlerdir. Bu nedenle, cins ve tür dü*zeyinden ziyade, grupların ve geçişlerin karşılaştırılmasıyla, yani grup evrimleşme hı*zının saptanmasıyla daha doğru sonuçlar alınabilir.

Parazitlerin, avcıların ortadan kalkması ya da yenilerinin ortaya çıkması, sıcaklığın, tuzluluğun, su düzeyinin, güneşten ve uzayın derinliklerinden gelen ışınların niteliklerinin ve nicelik*lerinin değişmesi, besinlerin bolluğu ya da çeşidi, coğrafik yapıda meydana gelen de*ğişmeler, evrimleşme hızını etkileyen en önemli etmenlerdir. Bu etkiler, kararsız po*pulasyonlarda, kalıtsal dirençliliği ve hoşgörüsü (toleransı) fazla olan populasyonlara göre daha hızlı bir değişme meydana getirir. Bu nedenle canlı grupları arasında farklı evrimleşme hızı ortaya çıkar. Örneğin, mavi - yeşil algler (suların içerisinde yüksek enerjili ışınlardan oldukça iyi bir şekilde korunmuştur), yaklaşık 2.5 milyar; yaprakla*nn ve kabuklann altında bulunan yassısolucanlar bir milyar; kalın bir dış iskeletle ko*runmuş ve çoğunluk yine delik ve oyuklarda yaşayan akrepler 350 milyon yıldan beri pek az değişikliğe uğramalarına karşın, kafadanbacaklılardan Neutilus, Silür'den iti*baren hızlı bir şekilde evrimleşmiş, bu evrimleşme Jura'da doruk noktasına ulaşmış, üçüncü zamanda ise kararlı bir yapı kazanmış ve daha sonraki 75 milyon yıl içerisinde ise hiç bir değişikliğe uğramamıştır. Buna karşın memelilerde ve kuşlarda yeni bir türün ortaya çıkması 500.000 - 1.000.000 yıl, yeni bir alttürün oluşması ise 20.000 *50.000 yıl sürmüştür. Atın bugünkü duruma gelmesi 45 - 60 milyon yıl almıştır. Her canlı grubunun, buna bağlı olarak cinslerin ve türlerin hızla evrimleştiği, daha sonra gittikçe köreldiği jeolojik bir periyot vardır. Medüzler, balıklar, sürüngenler devrinden sonra, zamanımız, memeliler, böcekler, belki kuşlar ve otsu bitkiler devri olmuştur. Bu dört grup zamanımızda ya zirvededir ya da zirveye tırmanmaktadır. Tüm bu anla*tılanlann ışığı altında evrimleşme hızı hesaplanırken iki değişik yöntem kullanılır. Yapısal Evrimleşme Hızı

Değişim, daha doğrusu evrimleşme, bir canIının tümü üzerinde değil de, sade*ce bazı organlarında daha güçlü olarak ortaya çıkabilir. Gerçekte, ilke olarak, bir can*Iının organlarının büyüklüğü arasında sabit oransal bir bağıntı vardır (Allometrik Organ Büyümesi). Fakat evrimleşme sırasında, bazen, bu oranlar, bazı organların yararına bozulabilir. Örneğin, fillerin hortumu, zürafaların boynu, atla*rın büyüklüğü, parmakları ve dişleri, insanların beyni, diğer vücut parçalarına göre çok daha hızlı bir evrimleşme sürecine girmiştir. Organların diğer vücut parçalarına göre, bu hızlıdegişimine 'Yapısal Evrimleşme Hızı' denir.

Canlıların kalıtsal yapısı proteinlerindeki aminoasit dizilimierinin saptanmasıyla incelendiğinde, akrabalıklarinın derecesine göre aminoasit diziliminin farklılaştığı görülür. Mutasyon hızıyla, (genlerin mutasyona uğrama hızı doğal koşullarda belirli hızla olur) farklılaşma miktarı karşılaştırıldığında, insanların tavuklarla 280, amfibilerle 490, diğer çok hücrelilerle 750 milyon yıl önce ortak ataya sahip oldukları görülmüş*tür. Bu da bugünkü yapısal evrimleşme hızına çok yakın değerlerdir...





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:55   #24 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Tür Oluşumu

Evrimde en önemli ve tartışmalı çalışmalar, türlerin kökenini açıklamaya yöne*lik çalışmalardır. DARWIN'in 'Türlerin Kökeni' adlı eseri, bu nedenle, birçok kişinin dikkatini çekmiştir. Hayvanların ve bitkilerin sınıflandırılmasında temel birim olarak alınan türün, diğer türlerle ayrılımı hangi sınırlarda olmalıdır sorusu, yani 'Tür Tanı*mı', biyolojinin en zor yanıtlanabilen sorularından biridir.

Hayvan ve bitki gruplarının tümü için geçerli olabilecek bir tür tanımı vermek, bugunkü bilgilerimizle olanaksız görülmektedir. Birçok araştırıcı arasında, değerlen*dirme yöntemleri ye özelliklerin seçimi konusunda birçok fikir ayrılığı olmakla bera*ber, ana ilkeler açısından tam bir fikir birliğine varılmıştır denebilir. Bu ana ilkeler çerçevesinde bir türün tanımı şöyle yapılabilir:
Yapısal ve işlevsel özellikleri bakımınd*an birbirine benzeyen, aynı dış ve iç kimyasal ve fiziksel koşullara, benzer şekilde tepki gösteren, doğal koşullarda serbest olarak birbirleriyle çiftleşip, verimli yavrular meydana getirebilen bireyler topluluğudur. Bu tanıma, 'belirli bir bölgeyi işgal eden' sözcüğü de eklenirse 'Ekolojik Tür Tanımı' ortaya çıkar.

Dikkat edilecek hususlardan birisi,
türü meydana getiren populasyondaki bireyler, birbirinin aynısı değil benzeridir. Yani, anatomik, fizyolojik özellikleri, prate*inlerinin yapısı ve davranışları bakımından belirli farklar, yani varyasyonlar gösterir*ler. Varyasyon türün temel özelliğidir. Fakat bu farklar, yani varyasyonlar, başka bir türün bireylerinden çok daha fazla birbirlerine benzer. ikincisi ise iki farklı tür arasın*da gen akışı tamamen kesilmiş, yani eşeysel yalıtım sağlanmış olmalıdır. İkiz türler (Spiing Species), hatta bazen birbirine oldukça uzak akraba olan türler arasında karşılıklı döllenme ve yavru meydana getirme görülebilir. Fakat gen ve kromozom
dağılımındaki dengesizliklerden dolayı bu yavrular verimli olamazlar (atın ve eşeğin çiftleşmesiyle meydana gelen katırın özelliklerini anımsayınız!). Keza bu yavrular sınıflandırmalarda da herhangi bir yere sahip değildir.

Türün isimlendirilmesi, bilimsel olarak ilk defa, CARL VON LlNNEAUS (1707 -1778) tarafından, bitkiler için 'Species Planterium' adlı eserinde (1735), hayvanlar için 'Systema Naturae' adlı eserinin (1758) 10. baskısında binominal olarak yapılması önerilmiş ve birçok örnek verilmiştir. Eserinde 4235 hayvanın isimlendirilmesi yapılmıştır. Binominal isimlendirmenin ilk terminusu (ilk isimlendirilen) Homo (cins) sapiens (tür) olarak insandır.

Türlerin ve keza diğer sistematik kategorilerin
(Taxa) sınırlarını çizme 'Takso*nomi Bilimi'nin; yapısal özelliklerin benzerlik derecesine göre sınıflandırma ise 'Sis*tematik Bilimi'nin çalışma alanı içerisine girer. Bir özelliğin taksonomik değeri, nite*liksel (kalitatif) olarak kullamlabiliyorsa, sınıflandırmada doğrudan doğruya kullanılır (Morfolojik Taksonami), niteliksel olarak kullanılamıyorsa, niceliksel (kuantatif) olarak değerlendirilebilir (Numerik Taksonami)

Son zamanlarda, taksonamik yargıya varabilmek için, bir populasyondaki bireyler arasından seçilen örneklerin taksonamik özellik gösterebilecek ölçümleri (parametreleri) bilgisayara yüklenmekte ve verilen değerler arasındaki farklılığın derecesi ölçülmektedir (numerik taksonomi). Bu ölçümler (parametreler) çok boyut*lu bir hacime
(Parametre Hacmi'ne) taşınarak, türlerin birbirinden üç boyutlu farklı*laşması gösterilebilmektedir. Her bireyden alınmış olan parametre, bu diyagramda bir nokta ile temsil edilmekte ve populasyon, böylece, bir bulut şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ne kadar çok ölçüm alınırsa filogenetik akrabalık o derece net yansıtılabilir. Noktaların birbirinden ayrıklık derecesi, filogenetik akrabalığın uzaklık derecesidir.

Hiyerarşik olarak benzer bireyler türü
(Spacias), benzer türler cinsi (Genus), benzer cinsler familyayı (Familia), benzer familyalar takımı (Ordo), benzer takımlar sınıfı (Classis), benzer sınıflar şubeleri (Phylum) meydana getirir. Tüm bu taksonlar, filogenetik (bir anlamda tarihsel) akrabalıklarına göre dizilir. Bu şekildeki doğal sınıf landırmalarda benzer taksonlar, bir üstteki kategorinin (taksonun) kapsamına soku*lur. Geriye doğru gittikçe (tarihsel olarak) taksonlar büyür ve kapsamları genişler.

Bir türün içersinde, genellikle coğrafik yalıtıma, dolayısıyla coğrafik ırklara bağımlı olarak alttürler
(Subspecies) oluşur. Böyle bir 'Politipik Tür'ün alttürleri, ilke olarak gen bileşimleri bakımından birbirlerinden farklı olmakla beraber, bir araya getirildiklerinde başarılı olarak karşılıklı çiftleşebilirler ve verimli döller meydana geti*rebilirler. Bugünkü insan ırkıarı böyle bir yalıtımın sonucudur. Daha önce değindiğimiz gibi, alttürler de kendi içlerinde, kısmi yalıtımdan dolayı, gen bileşimleri bakımından birbirlerine daha çok benzeyen gruplardan (deme, bazen klin de denir) meydana gelmiştir.

Irk Zinciri:

Bazı populasyonlar, bir uçları diğer uçlarından tür düzeyinde farkIılaşabilecek kadar, geniş alanlara yayılmış olabilir. Örneğin tüm Palearktik bölgeye yayılmış olan bir kuş türü, siyah baştankara (Parus major), birçok alttürden oluşmuş*tur. Avrupa'da bulunan alttür, P. m. europeus, Anadolu'da bulunan alttürlerle, Ana*dolu'daki alttürler Iran'dakilerle, Iran'dakiler Çin'dekilerle, Çin'dekiler Japonya'daki*lerle verimli döller meydana getirebilirler. Fakat Japonya'daki alttürler Avrupa'daki*lerle yan yana getirilirlerse çiftleşemezler. Her alttür, komşu alttürlerle gen akışını sürdürmektedir. Fakat bu gen akışındaki farklılaşma iki uçta bir tür oluşturacak düzeye ulaşmıştır. Bu tip farklılaşmalara
''Irk Zinciri'' denir.



Melezlenme İle Tür Oluşumu

İlke olarak, iki farklı tür, doğal koşullarda birbirini dölleyemez (yalnız bitkilerde bazen iki farklı tür arasında döllenme olabilir); ancak yapay olarak bu döllenme bazen sağlanabilir. Işte bu şekilde iki farklı türün birbirini döllemesiyle, bazen, yeni oluşan gen ve kromozom kombinasyonları, verimli dölleri meydana getirebilecek yavruların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Meydana gelen bu yeni yavrular, ana ve babalarından tür düzeyinde farklılıklar gösterebilir. Yeni bir türün oluşabilmesi için, yeni gen ve kromozom kombinasyonlarının, eşeysel hücrelerde bir mayozu(hücre bölünmesi) eksiksiz yürütebilecek durumda ve dağılımda olması zorunludur. Hayvanlar, gen ve kromozom dengesizliklerine çok duyarlı oldukları için, bu yolla, yeni türleri meydana getirmeleri çok zordur.

Bitkilerde, aynı tür içerisinde, kromozom takımlarının azalmasıyla ya da çoğal*masıyla yeni türler oluşabileceği gibi
(Türiçi Melezlenme = Intraspesifik Hibridi*zasyon), farklı bir türün (genellikle akraba türlerle) gen ve kromozom takımıyla da bir araya gelerek yeni türler oluşabilir (Türdışı Melezlenme = Interspesifik Hibridi*zasyon)...





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:55   #25 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Filogeni

Canlıların herhangi bir grubunun evrimsel öyküsüne
'Filogeni' denir. Biyoloji*nin birçok alt biliminden kanıtlar elde etmek suretiyle, herhangi bir canlı grubunun, hangi gruplarla, ne zaman, ortak ataya sahip olduğu saptanabilir. Yakın grupların, yakın bir zamanda, uzak grupların ise oldukça eski ortak bir ataya sahip olduğu görü*lür. Gruplar arasındaki akrabalık derecesini bulabilmek için, her türün ya da grubun mümkün olan tüm yapısal benzerliklerini ve ayrılıklarını ortaya koymak gerekir. Bu*nun için, karşılaştırmalı morfolojiden (kemik, kas, sinir, sindirim organları, vs. 'den) geniş ölçüde yararlanılır. Elde edilen sonucun geçerliliğini kontrol edebilmek için, ayrıca, sitolojik, biyokimyasal, fizyolojik ve immunolojik testler yapılır. Örneğin, çok yakın bir zamanda birbirinden ayrılmış iki tur arasında, yapılacak biyokimyasal analiz*lerle, protein tiplerinin şaşılacak derecede birbirine benzediği görülebilir. Protein benzerlikleri ile akrabalık dereceleri arasında çok yakın bir ilişkinin olduğu, çeşitli göz*lemlerle saptanmıştır.

Daha önceki paleontologlar ve evrim konusunda çalışanlar, evrimleşmenin düz bir hat üzerinde ilerlediğini ve dallanmadığını varsaydılar. Ama daha sonra toplanan birçok fosil,gerçekte, birçok yan dallanmanın olduğunu kanıtlamıştır. Yan dallar ortadan kalktığı için, evrimleşme, sanki bir doğ*rultuda yürüyormuş gibi gözükür. Yan dallar ya doğal seçilimle tamamen ortadan kaldırılmıştır ya da evrimleşmesine devam ederek çok daha farklı bir yapı kazanmış*tır. Bu sonuncu durumda, aynı kökten gelen birçok dalın arasındaki bağlantılar, yani ara formlar, ortadan kalktığı için akrabalık ilişkilerini açıklamada zorluk çekilir. Fakat bu bağlantı eksiklikleri, sistematik olarak (filogenetik olarak değil), grupların birbirin*den kolayca ayrılmasını sağlar.





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:55   #26 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Evrimleşmede Genel İlkeler Ve Sorunlar

Genel İlkeler:

1. Evrimleşme, bireylerle değil, populasyonlarla olur.

2. Evrim*leşmenin ham maddesi, mutasyonlar, rekombinasyonlar ve parça değişimleridir.

3. Evrimleşmeyi sağlayan etkiler, doğal seçilim, kalıtsal sürüklenme, şansa bağlı olmayan üremelerdir.

4. Evrimleşme, bazı jeolojik devirlerde daha hızlı olmuştur. Zamanımızda da hızla sürdürülmektedir. Eskiler birbirlerinden gittikçe farklılaşırken, yeni türler oluşmakta ya da yeni türler için zemin hazırlanmaktadır.

5. Evrimleşme, farklı hayvan grupları arasında değişik hızla yürütülür. Genel bir ilke olarak, herhangi bir populasyonun evrimleşme hızı, yeni tür oluştururken fazladır; çevresine uyum yaptıktan sonra, bu hız, adım adım düşer.

6. Yeni türler, gelişmiş ve özeileşmiş can*Iılardan değil, daha basit ve göresel olarak daha az özelleşmiş canlılardan türer. Ör*neğin, memeliler, büyük ve gelişmiş sürüngenlerden değil, çok daha basit ve küçük yapılı olan sürüngenlerden türemiştir.

7. Evrimleşme her zaman basitten gelişmişe doğru yürütülmez. Bazen geriye doğru evrimleşme de olabilir. Sonuncu durumda. gelişmiş ve karmaşık canlılardan, daha basit yapılı canlılar oluşur. Örneğin, parazit*ler (bağırsak parazitleri gibi), serbest yaşayan atalardan; kanatsız kuşlar (devekuşu. emu vs.) ve kanatsız böcekler (bit gibi) kanatlı atalardan; yılanlar, bacaklı kertenkele*lerden; arka bacağı olmayan balina, dört ayaklı bir atadan türemiştir. Geriye doğru evrimleşrneler olmakla beraber, evrimleşme, bir bütün olarak ileriye dönüktür (Dollo Yasasını hatırlayınız).

8. Mutasyonlar tamamen rastgele olarak ortaya çıkar, ancak. bulunduğu canlıya uyum yeteneği sağlayanlar korunur. Bir organın ya da yapınıp varlığı ya da yokluğu, o canlıya yarar sağlıyorsa, meydana gelecek mutasyonlar, o organın ya da yapının güçlendirilmesi ya da yok edilmesi yönünde seçilime uğrar.


Evrim Biliminde Bazı Sorunlar:

Bazı organların ya da yapıların oluşumunda. nokta mutasyonların birikiminden ziyade, birden bire bir sıçrama görülür. Bu da kolay benimsenemeyecek bazı açıklamaları gerektirir. Örneğin memeli hayvanla*rın sürüngen yumurtasından (çünkü araformlar şimdiye kadar fosil olarak da olsa elde edilememiştir, ya da bulunan fosiller üzerinde tam bir fikir birliğine varılamamıştır); kuşların, sürüngenlerden, bir defada, tek bir adımda, ya da daha fazla adımda,(son bulunan fosiller ile daha fazla adımda olduğu görülmektedir) meydana geldiği, şimdilik açıklanmak zorundadır.

Birçok organ (yakıcı kapsüller, mercekli ve bileşik gözler, basınç düğmeleri. ışık organları ve reflektörleri, vs.) yalnız tam oluştğu zaman işlev görür. Eksik oluş*muş böyle bir organın, biyolojik olarak hiçbir yararı yoktur. Bunun için de tüm yapıla*rın ve yardımcı yapıların (gözde, merceğin, göz kapağının, retinanın, korneanın vs.'nin; ışık verme organında, ışık veren hücrelerin, yansıtıcıların vs.'nin) aynı zamanda ortaya çıkması gerekir. Aksi taktirde, zaman zaman oluşacak ayrı ayrı kısımlar, doğal seçilimle, yararlı olmadıkları için elenecektir, ya da ilk ortaya çıkan basit yapıların giderek geliştiği düşünülebilir.(bknz. önceki mesajlar)

Dünyanın ilk evrelerdeki koşullar, bugün,ancak belirli ölçülerde laboratuvarlar*da sağlanabilmektedir. Bu nedenle, yaşamın moleküler düzeyde oluşumu, bu mole*küllerin evrimleşmesi, kendi ve adrıbeslekliliğin ortaya çıkışı, eşey ayırımına geçiş. çok hücreliliğin meydana gelişi ve özellikle soyut düşüncenin ortaya çıkışı, birçok yönüyle tam manada açıklanamamıştır.





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:56   #27 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Davranışların ve Belleğin Evrimi

Yapısal ve işlevsel tüm tür özelliklerinin DNA ile dölden döle aktarıldığını gör*dük.
Bir türün canlılığının ortaya çıkışından zamanımıza kadar evrimsel olarak gös*terdiği tüm gelişmeler, yani filogenisi, DNA 'sında genler şeklinde bağlanır ve koru*nur. Buna 'Türün Belleği' denir. Bunun yanısıra bir tür içerisindeki her birey, yaşam süreci içerisinde öğrendiklerini özel bileşikler şeklinde bağlayarak saklar. Buna 'Bire*yin Belleği' denir.

Türün Belleği

Ortaya çıkan ilk hücrelerin karşılaştıkları en büyük sorun, Ozmos sorunuydu (suyun madde bakımından az yoğun ortamdan çok yoğun ortama hareket etmesi). Çünkü hücre içi sıvısı ile hücre dışı sıvısının dengede tutulması gere*kiyordu. Böylece ilkel hücrenin ilk davranışı, bir anlamda refleksi ya da otonom düzenlenmesi Ozmos basıncının düzenlenmesi oldu ve bu davranış bir ya da birkaç genle canlı bünyesine girmiş oldu. İkinci refleks ya da davranış şekli, Ozmosdan sonra, canlıyı büyük ölçüde etkisi altına alan sıcaklık değişmelerinin algılanması ve ona göre düzenlenmelerin sağlanmasıydı. Böylece bu düzenlemeyi sağlayan genler, ve onlarla birlikte, refleks ya da otonom düzenlenme şeklindeki davranışlar, canlı bünyesine eklenmiş oldu. Daha sonraki algılama büyük bir olasılıkla dokunma duyu*su ve kimyasal maddelerin algılanması olabilir. Böylece sırasıyla, dokunma, kok*lama, görme, işitme vs. duyularını algılayacak yapılar canlı bünyesine eklenirken, her birini denetleyecek genler de DNA'larına ekleniyordu. Bu yapıların oluşumuna ve işleyişine eşlik eden refleksler ve otonom hareketler de o türün davranışı olarak orta*ya çıkıyordu. Bu gen eklenmesi ve ona bağlı olarak reflekslerin birikmesi, sonunda, bugün her türün kendine özgü davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olmuş*tur. Özünde tüm tür davranışları, milyarlarca yıl süresince hazırlanmış ve birikmiş olan belirli sabit kalıtsal programların devreye sokulmasından başka birşey değildir. Herhangi bir uyarı daha önce hazır bulunan uygun bir ya da birkaç programı, yani refleks dizisini devreye sokar; buna bağlı olarak birtakım davranış şekilleri ortaya Çı*kar. Tüm bu davranışlara
'İç güdü' denir. Örneğin bir horozun başka bir horozu gör*düğünde yaptığı hareketler, belirli refleks dizilerinin devreye sokulmasından başka birşey değildir. Horozun beyninde belirli bir bölge zayıf elektrik akımıyla uyarıldığın*da, diğer horoz görülmeden yine aynı davranış şekilleri ortaya çıkar. Esasında, horo*zun beyni elektrik akımıyla uyarıldığında, horoz, meydana gelen imajın gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu anlayamaz. Nitekim beyin ameliyatları sırasında belirli böl*geler uyarılınca, sanki dışarıdan belirli bir uyarı alınmış gibi, uyarılan bölgenin görevi*ne uygun davranışlar gözlenir (örneğin gülme, ağlama, saldırma vs. gibi). Bir beyin bu uyarıları, gerçek görüntülerden ayıramaz.

Bugün canlıların ulaştıkları davranış şekilleri, milyarlarca yıl mutasyonla ortaya çıkan refleks zincirlerinin, doğal seçilimle ayıklanıp geriye kalanlarının oluşturduğu bir bütündür. Bu gelişmelerin kaynağı belki sadece mutasyonlar değil, virüslerle bir canlıdan diğer canlıya aktarılabilen (transdüksiyon) genler ya da DNA parçacıkları olabilir. Öyleki bir canlıda meydana gelen bir yenilik, senkronize çoğalabilen virüsler*le, başka canlılara (hatta cinsleri ve familyaları farklı olabilen) taşınabilir. Böylece, organik evrim sırasında sonsuz denebilecek sayıda birey meydana geldiğine ve her bireyin kazanabileceği özellik bu yolla başka canlılara aktarılabildiğine göre, karmaşık davranışların açıklanması zor olmayacaktır.

Gelişmiş organizmaların sahip olduğu karmaşık yapılar ve davranışlar incelen*diğinde, bunların, özünde, ilkel organizmalarda, hatta ilkel hücrelerde mevcut özel*liklerin evrimleşmesiyle ortaya çıktığı görülebilir. Örneğin birhücrelilerdeki görme beneğinden göz, koku - tat almaçlarından, koklama ve tatma organları, hücre içeri*sindeki fibrillerden sinir ve kas lifleri vs. meydana gelmiştir.

Çok hücreliliğe geçişle birlikte duyu ve tepkime organlarının, belirli bölgelere yoğunlaştığı görülmektedir. Böylece daha etkin bir işleyiş şekli ortaya çıkmıştır. Bu yığılmaların değişmesi ve çeşitlenmesi ile de diğer başka yapılar meydana gelmiştir. Örneğin birhücrelilerde sitoplazmik lifler (terliksihayvanlardaki sil bağlantıları), süngerlerdeki ve bazı ilkel yassısolucanlardaki diffüz sinir lifleri, ilk olarak sırtipi şeklinde bir araya toplanmış, daha sonra ön kısmı gelişerek beynin kökenini oluşturacak koku lobunu yapmıştır. Koku lobunun (balıklarda hala çok büyüktür) gelişmesiyle büyük beyin oluşmuştur.



Sabit sıcaklılık ortaya çıkınca, davranışlar, özellikle beyin işlevleri çevre koşul*larına tam bağımlı olmadan yürütülmeye başlanmıştır. Bunun sonucunda soyut düşünme ortaya çıkmıştır. Soyut düşünme, gerçek benliğin ve etkili bir iletişimin meydana gelmesini sağlamıştır. iletişim, bilgilerin hızla birikimine, bu da, bilgi biriki*minin ilkel yeri olan koku lobunun daha da gelişerek büyük beyni yapmasına neden olmuştur.

Beyini narkozla uyuşturmaya başlayınca, en son oluşan kısımlarının en önce, en önce oluşan kısımlarının ise en son uyuştuğu görülür. Çünkü bu merkezler oluş sıralarına göre beyinde bir çeşit içten dışa doğru dizilmişlerdir. Ayrıca yapı ve algıla*ma olarak da eskiye gittikçe kabalaşma, yeniye geldikçe duyarlılaşma gözlenmekte*dir. Bu nedenle bir narkoz sırasında, en önce, en son oluşmuş kısım, yani bilinç(şuur) daha sonra sırasıyla acıyı algılama vs. yitirilir. En son, Ozmosu ve sıcaklığı düzenleyen merkezler uyuşur (bu merkezler uyuştuğunda ölüm ortaya çıkar). Çünkübu merkezler beynin derinliklerine gömülmüştür.

Türün kazanmış olduğu bu refleks dizileri, yani içgüdüsel davranışlar, koşullan*dırma ile, özellikle büyük beyni gelişmiş canlılarda, denetim altına alınabilir ya da kıs*men değiştirilebilir. Fakat çok kuvvetli uyarılarda koşullandırılma tekrar yitirilebilir. Örneğin eşeysel olarak ya da beslenme ile (kan kokusu gibi aşırı şekilde uyarılan hayvanlar koşullandırılmış olsalar dahi ilkin davranışlarını gösterirler. Aşırı şekilde uyarılan (eşeysel olarak uyarılan, kızdırılan vs.) insanlar da çok defa bu koşullandır*mayı, yani büyük beyinin denetimini yitirerek, eski ilkin davranışlarını gösterebilirler. Bazı durumlarda da refleksler tam anlamıyla büyük beynin denetimine alınabilir. Örneğin tüm vücudumuzu kurtarmak için kızgın bir demiri elimizle tutmak zorunda kaldığımız zaman. Özellikle insanda büyük beyin içgüdüsel refleksleri denetim altına alarak, soyut düşünceyi gerçekleştirmiş ve yaşadığı sürede kazanmış olduğu dene*yimleri, davranışlarının oluşması için kullanmıştır. Bunun yanı sıra organik evrim süreci içerisinde kazanmış olduğu refleksler bu bilinçli davranışların yapıtaşı olmuş*tur.

Organik evrim süreci içerisinde tüm ataların kazanmış olduğu bu deneyimlerin büyük beyin tarafından eşgüdümü, benliğin ve bir anlamda ruh dediğimiz soyut duy*gunun ortaya çıkmasını sağlamıştır.





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:56   #28 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Bireyin Belleği

Türün belleğinin DNA halinde bağlandığı saptanınca, gözler, bireysel belleğin nasıl oluştuğunun araştırılmasına yönlendi. ilk çarpıcı gözlemleri, JAMES McCONNELL, 1950 yılında, yassısolucanlardan Planaria'da yaptı. Bunlara ışıkla birlikte zayıf elektrik vererek, ışığı gördüklerinde kasılmaları için koşullandırdı: Bir zaman sonra koşullandırılmış bu hayvanları parçalayıp, etlerini, koşullandırılmamış olanlara yedirdiğinçle, koşullandırılmamışların da koşullandırılmış hayvanlar gibi dav*randığını gözledi. Yaşam süreci içerisinde kazanılmış bellek, bir bireyden diğerine taşınmıştı. Koşullandırılmış hayvanlardan özütlenen RNA'ları koşullandırılmamışlara verdiğinde, yine, belleğin nakledilebildiğini gözledi. Bu denemeye bağlı olarak birçok ilkel çok hücrelide, daha değişik gözlemler yapıldı. Hepsinde sonuç benzerdi; bireysel bellek, RNA bağlantıları şeklinde ortaya çıkıyordu. Planaria türlerinde çok küçük bir vücut parçasından dahi yeni bir bireyin meydana geldiği bilinmektedir (vücutları*nın 1/200'ü beslenmeksizin yeni bir birey meydana getirebilir). Koşullandırılmış bir bireyin vücudu parçalandığında, sadece, beyni taşıyan kısımları değil, vücudunun diğer parçaları da, bu koşullandırmayı hatırlıyordu. Yani bellek tüm vücut hücrelerin de bağlanmıştı.

Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz (= RNaz) enzimi ile (yalnız RNA'yl temel birimlerine kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur) bu engrammı bozmak mümkün olacaktı. Nitekim koşullandırılmış hay*vanın vücut parçaları, ribonukleaz içeren sulu bir ortamda yetiştirilmiş ve beyin kıs*mını taşıyan parçaları hariç, diğer kısımlarının bu koşullandırmayı yitirdiği görülmüş*tür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RNaz da aynı etkiyi göstermiştir. Bu deneme, RNA'nın, belleğin oluşumuna katıldığını gösterir; fakat doğrudan doğruya sorumlu olduğunu kanıtlayamaz. Çünkü RNaz, tüm RNA'ları yıkacağı, dolayısıyla proteinlerin meydana gelmesini de önleyeceği için, bir protein şeklinde bellek bağlanmasını da önleyecektir. Belleğin protein şeklinde bağlanmaması için herhangi bir neden bulu*namamıştır.

Daha sonra, 1960 yıllarında, UNGARN, fareleri doğal eğilimlerine ters davranış gösterecek şekilde eğitti. Örneğin karanlık yerine aydınlığı tercih etme gibi. Koşullan*dırılmış bu hayvanların beyinlerinden özütlediği RNA'ları koşullandırılmamış farelerin karın boşluğuna enjekte edince, onların da koşullandırılmışlar gibi davrandıklarını ya da çok kısa bir zamanda koşullandırılabileceklerini gözledi. Bu deneme ile belleğin RNA şeklinde bir canlıdan diğer canlıya nakledilebileceği kanıtlanmıştır. Koşullandır*manın şiddetine göre RNA miktarı artmaktaydı. Nitekim insanda da beynin 40 yaşa kadar RNA'ca zenginleştiği, 40 - 60 yaş arasında sabit kaldığı ve daha sonra azaldığı bilinmektedir. UNGARN, daha sonra, farelerde korku meydana getiren bir maddeyi korkutularak koşullandırılmış farelerin beyninden özütlemiş ve daha sonra sentetik olarak yaparak ona
'Skotophobin = Karanlıktan Korkutan Madde' ismini ver*miştir.

ilk olarak RNA aracılığıyla bağlanan belleğin, uzun sürede kararlı hale geçmesi ve yitirilmemesi için daha sonra proteinler şeklinde bağlanması gerektiğine ilişkin bazı gözlemler de vardır. Örneğin, proteinlerin sentezlenme kademelerini bloke eden bazı maddeler (RNA'ların meydana gelmesini önlemezler), uzun sürecek koşullandır*maların, yani sürekli belleğin oluşmasını önler. Buradan, belleğin, en sonunda, proteinler şeklinde bağlandığı ve hatırlanacağı zaman bilgisayarlardaki yongalar gibi okunduğu varsayılabilir.





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:57   #29 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Evrimin Ham Materyalleri: Mutasyonlar ve Rekombinasyonlar

Mutasyonların Saptanması ve İlk Yargılar:

Hollandalı botanikçi HUGO DE VRIES (Mendel Yasalarını tekrar bulan üç bilim adamından biri), çalışmalarında kul*Iandığı eşekçiçeği (Oenothera /amarkiana) bitkisinde bazı bireylerin atalarına benzemediğini ve keza bu yeni özelliklerin gelecek döllere kalıtıldığını gözledi. Vries, bir organizmada meydana gelen ani bir değişikliğe
'Mutasyon' denmesini önerdi. Daha önce, bitki ve hayvan yetiştiricileri, bu özellik değişimine 'Sports = Hilkat Garibesi' demişlerdi. Darwin de daha önce buna benzer ani özellik değişmelerini gözlemiş; fakat çok seyrek meydana geldiklerini sanarak, Evrim mekanizmasında önemli rol oynaycımayacaklarını düşünmüştü. Özünde, Darwin, bu şekilde aniden ortaya çıkan değişikliklerin, canlı ile çevre arasındaki düzenli uyumu bozacağına inanıyordu. Ancak bu küçük değişikliklerin üst üste binmesiyle bir zaman sonra görünebilir evrimsel değişmelerin meydana geleceğini savunuyordu. Buna karşın Vries, bu ani oluşumların (Vries'in gözlediği esasında nokta mutasyon değil, kromozom değişme*leriydi) evrimsel gelişmede çok büyük değişiklikler meydana getireceğine inanıyordu.

Mutasyonların Yaygınlığının Saptanması:

Günümüzde, bitkiler ve hayvanlar ile yapılan denemeler, mutasyonların sürekli olarak meydana geldiğini ve bazıları*nın, canlının ortama uyum yeteneğini artırdığını göstermiştir. Gen Kuramı'nın geliş*mesiyle mutasyonların nasıl ani değişiklikler meydana getirdiği, bununla ilgili olarak genlerdeki ve kromozomlardaki değişikliklerin nasıl oluştuğu ayrıntılı olarak ortaya çıktı (daha geniş bilgi için mutasyon çeşitlerine ve mutasyon oluşumuna bkz.).

ilk olarak mısırda 400, sirkesineğinde 600 kadar mutasyon saptandı. Sirkesine*ğindeki mutasyonlar çok geniş bir varyasyona sahipti. Öyleki, vücudun rengi, Sarı, kırmızı, kahverengi, gri ve siyah; gözün rengi, kırmızı, beyaz, kahverengi ve vişne çürüğü renklerinde olabiliyor; keza kanatlar buruşuk, kısa ya da diğer anormal şekil*lerde, hatta bazen tamamen yok olabiliyordu. Alışılagelmişin dışında ayak ve kıl şekil*leri oluşabiliyordu. Hatta antenlerin çıktıkları yerde çift ayak oluşumları dahi görü*lüyordu. Daha sonra diğer tüm canlılarda da makro-ve mikro mutasyonların olabile*ceği görüldü. Örneğin altı parmaklı ''Cape Cod'' kedisi ve kısa bacaklı ''Ancon'' koyunu tek bir mutasyonla meydana gelen büyük değişikliklerdir.

Mutasyonların Evrimdeki Öneminin Saptanması:

Yüzyılımızın başlangıcın*da, evrimin doğal seçilimle mi, yoksa, sadece mutasyonlarla mı (özellikle makromu*tasyonlarla) yürütüldüğü konusunda ateşli tartışmalar vardı. Kalıtım konusunda bugünkü bilgilerimiz, doğal seçilimin, ancak seçilecek bir şey olduğu zaman, yani mutasyonlar oluştuğunda etkisini gösterebileceğini ortaya koymuştur. Özellikle mik*ro mutasyonların sürekli olarak doğal seçilimle ayıklanması, bir zaman sonra büyük değişikliklerin ortaya çıkmasını sağlar. Meydana gelen mutasyonlar, ayrıca, yeni düzenleme mekanizmaları da yaratacağı için, büyük değişikliklere neden olabilir. Çünkü düzenleme mekanizmasında (operatör ve regülatör gen işleyişi) Oluşa*cak bir mutasyon, bir takım (bir gen grubunu ya da operonu) büyük deği*şiklikleri ortaya çıkarabilir.


Makro ve Mikromutasyoncular Arasındaki Görüş Farklılıkları:

Evrim Kuramı'nda en çok tartışılmış konulardan birisi de yeni türlerin oluşumunda öncelikle makro - (büyük) ya da mikromutasyonların (küçük mutasyonlar = nokta mutasyon*lar) oynadığı roldür.

Makromutasyonların Evrimleşmede Önemi:

Bazı evrim bilimciler yeni türlerin ve hatta yeni cinslerin tek bir adımda, yani 'Makromutasyon'la meydana geldiğine ve dolayısıyla kalıtsal sistemdeki büyük bir değişikliğin evrimsel olarak da büyük bir farklılaşmaya neden olduğuna inanıyordu. 'Makromutasyonistler'in en büyuk dayanağı ata tür ile yeni tür arasında geçit formlarının olmaması ya da yeterli sayıda olmamasıdır. Büyük ölçülerde ve ani olarak meydana gelen bu makromutasyonların yeni türleri oluşturduğuna; yeni türlerin coğrafik yayılımından dolayı da kendi içinde kısmen farklılaşarak alttürleri ve ırkları meydana getirdikleri düşünülüyordu.*

Bugünkü kuşların atasını temsil eden, soyu ortadan kalkmış, yalnızca fosilleri bulunan tarihi kuş
Archaeopteryx, oldukça uzun vücudu ve kuyru*ğuyla, keza ağzındaki dişleriyle sürüngenlere; üzerindeki tüyler ve teleklerle kuşlara benziyordu. Bu kuşun bir makromutasyonla meydana geldiği düşünülmektedir. (RICHARD GOLDSCHMID'in açıklamalarına göre). Daha sonra bu kuşun kuyruğunun bir makromutasyonla kısaldığı ve teleklerinin yelpazeye benzer şekilde dizildiği varsayıl*maktadır (modern kuşlarda). Böylece yaşam kavgasında ortaya daha yetenekli bir canlı grubu çıkmıştır. Yeni kuyruk şekli uçmada çok daha başarılı uyum yapılmasını sağlamıştır. Gerçekte, bugün, tüm bu özelliklerin tek bir mutasyonla oluştuğunu gösterecek kesin bir kanıt yoktur; fakat ara formlar da henüz tam olarak bulunamamıştır. Ayrıca diğer bazı hayvan gruplarında da iskeletteki bazı büyük değişikliklerin tek kademeli mutas*yonla ortaya çıktığına ilişkin gözlemler vardır. Örneğin Manx kedisinin sakala benzeyen kuyruğunun tek bir mutasyonla (omurların kısalıp, birbiriyle kaynaş*masıyla) meydana geldiği varsayılmaktadır.

Mikromutasyonların Evrimleşmede Önemi:

'Neo - Darwinistler' (Darwin'in düşüncelerini, DE VRIES'in mutasyon varsayımıyla birleştirenler) yeni türlerin ve bununla ilişkili olarak, diğer tüm yüksek kategorilerin, birçok küçük mutasyonun yavaş yavaş birikmesiyle meydana geldiğini ve dolayısıyla ata tür ile yeni tür arasında kademe kademe farklılaşma gösteren bir dizi ara formun olması gerekeceğini ileri sürdüler (tamamlayıcı bilgi için ırk zincirine bkz). 'Mikromutasyonistler' ya da 'Mikroevrimciler' alt türleri ve ırkları geçit formları olarak benimsediler. 'Bugünkü bilgilerimiz, özellikle populasyon genetiğinde elde edilen gelişmeler, populasyonla*rın, mikromutasyonların doğal seçilimle ayıklanması suretiyle çok daha etkili olarak değişebileceğini göstermiştir. Doğal olarak
doğal seçilimin etki edebilmesi için mik*romutasyonların (çekinik iseler) homozigot(Saf döl) hale geçmeleri gerekir.


GOLDSCHMIDT, gerçekte; küçük mutasyonları tamamen önemsiz saymamış; ancak bir tür ayırımı için yetersiz olacaklarını savunmuştur. Bunların ancak alttür, varyete ya da coğrafik ırk düzeyinde farklılaşma meydana getirebilecekleri düşünülmüştür.

Mutasyonların Oluşumları, Özellikleri ve Kullanılmaları:

Doğal olarak mey*dana gelen mutasyonların nedeni tam olarak bilinmemektedir.
Doğal ve yapay olarak meydana gelen mutasyonlar tamamen rastgeledir; Uyarıcının niteliğiyle ve canlının o andaki gereksinmesiyle herhangi bir bağlantısı yoktur. istenen bir amaç için özel mutasyon meydana getirmenin yöntemi bugüne kadar bulunamamıştır. Araştırıcılar bir amaca yönelik, herhangi bir mutasyon meydana getirmek istiyorlarsa, değişik ÖzelIikli binlerce mutant elde ederek, onların arasından amaca yönelik olanları seçer*ler.

Mutasyonların nedeni (yapay ya da doğal, kimyasal ya da fiziksel) ne olursa olsun, doğal seçilim için ham madde, evrimsel gelişmeler için de önemli bir faktör olarak kabul edilirler. Geçmişte birçok evrimci, laboratuvarda doğal ve yapay olarak meydana gelen mutasyonların birçoğunun zararlı olduğunu görerek, Bu yolla açıkla*nılmasına çalışılan Evrim Kuramı'na karşı çıkmıştır. Daha sonra yabani populasyon*larda yapılan araştırmalarda, meydana gelen mutasyonların bir kısmının birçok yarar*lı özelliği ortaya çıkardığı saptanmıştır. Bitkilerin ve hayvanların etkili ve uzun süreli bir doğal seçilim baskısı altında bugüne kadar geldikleri ve bugün de aynı şekilge doğal seçilim baskısı altında yaşadıkları bilinmektedir. Meydana gelecek sayısız mutasyondan yararlı olanlar seçilip saklanır. Mutasyonların meydana getirdikleri özellikler bir yaşam ortamı için yararlı; fakat diğer yaşam ortamı için yararsız olabilir. Örneğin orak hücreli anemi mutasyonu (homozigot olarak bulunduğunda öldürücü*dür) , malaryanın(Sıtma) yaygın olmadığı ortamlarda bulunduğu canlıya zararlı etki yapma*sına karşın, Orta Afrika gibi malaryanın(Sıtma) yaygın olduğu bölgelerde, heterozigot olarak bulunduğu bireylere, malarya ya karşı dirençlilik sağladığı için yararlıdır.

Mutasyonlar bazen gerisin geriye dönerek eski durumlarını alabilir. Meydana gelen mutasyon oranı ile geriye dönüş oranı arasındaki fark 'Mutasyon Baskısını' verir. Bazı genlerin kararsız yapılarından dolayı değişime, yani mutasyona çok daha yatkın oldukları bilinmektedir.

Özünde, doğal seçilimde en çok kullanılan mutasyonlar, büyük bir olasılıkla, çevrekoşulları değişmeden Önce meydana gelmiş olan ve bulunduğu canlıya, mey*dana geldiği koşullarda ne zarar ne de yarar sağlayan 'Nötr Mutasyonlar'dır. Çevre koşulları değişince, saklanmakta olan bu mutasyonların seçilimi de başlar. Çünkü bir kısmı bulunduğu canlıya yeni ortamda yarar sağlar 'Pozitif Seleksiyon Baskısı' bir kısmı da zarar verir 'Negatif Seleksiyon Baskısı'.
Bir genin frekansının(ortaya çıkma sıklığı) artması ya da eksilmesi;, bireye yarar sağlayan pozitif seleksiyon baskısının ya da bireye zarar veren negatif seleksiyon baskısının toplamına bağlıdır. Bazen bir mutasyon kısmen zarar, kısmen yarar sağlar. Bu mutasyonun ,doğal seçilimle korunması, ya da yok edilmesi, zararının' ve yararının toplam değeriyle ölçülür. Örneğin % 60 yarar, % 40 zarar sağlıyorsa,bu mutasyon % 20 oranında korunur. Nötr mutasyon oranının ölçülmesi çok zor olduğundan, meydana gelen tüm mutasyon oranının" saptanan mutasyonlardan çok daha fazla olduğu varsayılmaktadır.

Son olarak, mayoz sırasında bireye anasından ve babasından gelen kromo*zomların, gametlere rastgele verilmesi ve krossing-overle karşılıklı parça değiştiril*mesi, yeni kombinasyonların ve rekombinasyonların ortaya çıkmasına; bu da yeni özellikli canlıların meydana gelmesine neden olur. Yeni kombinasyonlar doğal seçi*limde başarılı tipleri meydana getirebileceği için, evrimsel bir kaynak olarak değerlen*dirilebilir...





Sa Nu-mi Iei Niciodata Dragostea...
Uzaklar Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-01-2007, 15:59   #30 (permalink)
Üye Bilgileri
Usta
 
Uzaklar kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jul 2006
Mesaj: 29,942
Rep Gücü: 1172
Rep Puanı : 114015
Rep Seviyesi: Uzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar RepstarUzaklar Repstar
Varsayılan

Evrimi Destekleyen Kanıtlar

Bir insanın ömür uzunluğunu göz önüne alırsak, canlıların evrimsel değişimini incelemek olanaksızdır. Bu nedenle canlılığın ortaya çıkmasından bugüne kadar meydana gelen değişimleri incelemede biyoloji ve diğer doğa bilim dallarından yarar*lanılır. Evrim konusunda bilgisi az olanları aydınlatabilmek ve onları bir evrim kavra*mı gösterebilmek için en çok kullanılan yöntem bu kanıtlardır.

Paleontolojik Kanıtlar

Eski devirlerde yaşayan canlıların kalıntılarının bulunması, sınıflandırılması, dağılımı, yoğunluğu ve yaşıntılarına ilişkin yorumlarıyla uğraşan bilim dalına 'Paleontoioji' denir. Kalıntılara da Latincede kazmak anlamına gelen 'FosiI' deyimi kullanılır. Darwin'e evrim fikrini veren ilk kanıtlar fosillerin gözlenmesiyle ortaya çık*mıştır. Fosiller((taşıllar) bugünkü canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya çıkar*ması ve gelişimin hangi yönde olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Fosiller sadece canlıların sert kısımlarını (kemik, diş, kabuk vs.) değil, aynı zamanda çeşitli organları ve yaşantıları ile ilgili izleri taşıyan kalıpları da kapsamı içine alır. Genellikle bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak olanaksızdır. Vücut parçalarının şek*line göre, yaşam çeşidi hakkında yorumlar yapılabilir. Örneğin çenenin yapılışından hayvanın nasıl beslendiğini, ayaklarının yapılışından hareket biçimini öğrenebiliriz.
En gözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılandır. Kemiklerin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından hayvanın nasıl durduğu ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir.

Fosil Oluşumu

Fosil oluşumunda en önemli ve en çok fosil bulunan ortam, özellikle ince parti*