Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Muhabbet > Din ve İslamiyet > Dualarımız

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 11-25-2007, 23:54   #71 (permalink)
Üye Bilgileri
-..ψυχολογικά σου..-
 
RoZa kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Aug 2007
Şehir : Eskişehir
Mesaj: 77,748
Blog Başlıkları: 5
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 435791
Rep Seviyesi: RoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa Repstar
Varsayılan




Müslümanlar bunlarla sĞ

hıristiyanlar arasını ayırmadılar Çünkü bunlar putlara taptıklarını gizliyorlar ve asıl inançlarını açıklamıyorlardı Gerçekte bunlar inançlarını gizlemekte en mahir kimselerdir Çocuklarının akıllarının esmeye başladığından itibaren dinlerini gizlemeleri hususunda da birçok işleri ve hileleri vardır İsmâîliyye, mezhep gizleme y i bunlardan almıştır Ve davetlerinin en sonu da bunların mezhebine dayanır Hepsinin aslı "yedi yıldız"ı ilâhlar kabul edip tapmak ve onların isimlerine göre putlar edinmektir Bu hususta aralarında değişiklik yoktur Harran bölgesinde bulunanlarla Batai h yöresinde bulunanlar arasındaki değişiklik, ancak şeriatlerinden bazı şeylerdedir Ve bunlarda kitap ehli yoktur

Ebu Bekir er-Râzî, Mâide sûresinde bu izahları verdikten ve ikisi arasında bir müşterek asıl gösterdikten sonra Berâe sûresinde de demiştir ki: Sâbiîler iki kısımdır Birisi Kesker ve Bataih yörelerinde bulunanlardır Bize ulaştığına göre, bunlar din işlerinin pek çoğunda hıristiyanlara aykırı olmakla beraber, Hıristiyanlıktan bir sınıftırlar Zira hıristiyanların Merkûniyye, Arsosiyye, M â rûniyye gibi böyle birçok grupları vardır ki, Nastûrıyye, Melkiyye, Yakubiyye adındaki üç mezhebin üçü de onlardan yüz çevirirler ve onları haram kılarlar Bu mezhep de Yahya b Zekeriyya'ya ve Şit'e bağlanıyorlar Allah Teâlâ'nın Şit b Âdem'e Yahya b Z e keriya'ya indirdiği kitaplardır diye bazı kitaplara da sahip çıkmaya çalışıyorlar Ve hıristiyanlar bunlara Yuhannasiyye (Senjan hıristiyanları, yani Yahyaviyye) adını veriyorlar Ve işte İmam-ı Âzam'ın kitap ehlinden saydığı, kestiklerinin yenmesini ve k a dınlarıyla evlenilmesini mubah gördüğü Sâbiîler bu kısımdır Kendilerine Sâbiîler adını veren bir mezhep daha vardır ki, peygamberlerden hiçbirine intisap etmezler İlâhî kitaplardan hiçbirine sahip çıkmaları yoktur Bunlar kitap ehli değildirler Ve böyl e bir mezhebin kestiklerinin yenmiyeceğinde ve kadınlarının nikâh edilmeyeceğinde ise ihtilaf yoktur

Her iki âyette Kur'ân, Sâbiîleri, yahudi ve hıristiyanlar gibi müminlere karşı zikretmekle, bunların da mümin olmadıklarına işaret etmiştir Fakat Kitap ehli olup olmadıklarına gelince: Kitap ehli siyakında anılmış olmalarına ve yahudi ile hıristiyanlar arasında deveran ettirilmelerine göre kitap ehli değilse de mecusî gibi ve hatta onları da içine alabilecek bir şekilde -şöyle böyle ikisi ortası- bir k itap ehli şüphesinde bulunduklarında bir îmâ (işaret) yapmış olmakla beraber "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi" (En'âm, 6/156) âyetinin gösterdiği üzere Kur'ân'da müslümanlardan önce

kitap ehli denilişi yahudi ve hıristiyanlara mahsus olduğundan ve her iki âyette "Sâbiîn" ve "Sâbiûn", yahudi ve hıristiyanlardan ayrı olarak zikredilmiş bulunduğundan, âyetlerin zahiri (görünüşü) bunların kitap ehli olmadığını göstermektedir Âlimlerin anılan görüş ayrılığı da gerçekte bu adı taşıyanlar iç i nde yahudi veya hıristiyanlardan sayılanlar bulunup bulunmadığını tayin ve tetkik etme meselesinden doğmuştur

Şunu hatırlatmaya ihtiyaç yoktur ki, Nasara (Hıristiyan) ismi bütün hıristiyan fırkalarını içine almış olduğundan hıristiyanların, Yuhannasiyye, (Senjan hıristiyanları) dedikleri Sâbiîn grubu hıristiyanlardan sayılan bir mezhep olunca, elbet bunlar da hıristiyan ismi altında dahildirler Ve şu halde yahudi ve hıristiyanlardan başka zikredilen Sâbiîn'in bunlardan başka olan Sâbiûn'a sarfedilmiş olması gerekir Buna göre Kasımireski madem bunların tutucu hıristiyanlar olduğunu kabul etmiş ve hatırlatmıştır O halde bu hatırlatmayı yaparken bunları her iki âyette Hıristiyan adı altında düşünmek ve Nesara denildikten sonra Sâbeit denilmesinin mânâ s ı kalmayacağını düşünmek ve Nesara'dan sonra zikredilen Sâbiîn'i de Sâbiûn gibi "sabeen" diye terceme etmek ve Frenkleri şüpheye düşürmemek gerekirdi Frenklerin de bu açık hatayı anlamaları ve bundan dolayı İslâm müctehidlerine insanlık dışı bir hisle d i l uzatmamaları lazım gelirdi Ve açıklandığı üzere Sâbie'ye karşılık ruhâniyet ve cismaniyetin birleşmesi noktasında yürüyen ve bu şekilde insanî kıymeti, insana ait fıtratı Allah'dan sonra her şeyin üstünde yükselmesi ve olgunlaşmasını mümkün gören Hanif l iğin en yüksek, en olgun görünüşü olan İslâm dinini hak ve insanlık adına bütün insanlara tavsiye edecek yerde politik gayelerle onun aleyhinde söz söylememek gerekirdi

Özet olarak hakikat şudur ki: Müslüman, yahudi, hıristiyan ve sâbiî, bu dört sınıf içinde ve hatta bunların dışında her kim gerek devam ve sebat, gerek bundan böyle tevbe ve iyilik ile "kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse" şartını hâiz ve bu vasfa ciddi olarak ve tam mânâsıyla sahip olursa, bunlara korku ve hüzün yoktur Her lekeden, noksandan uzak bir gerçek kurtuluş kesindir Ve bu şekilde ilâhî rahmet yolu herkese açıktır

Şüphe yok ki Allah'a iman, Allah'dan gelen her hakkı tanıyıp kabul ve tasdik etmektir Bunun gereği olan ahirete iman ise gelecekte muhakkak bir sorumluluk gününün geleceğini ve her amelin iyi veya kötü cezasının verileceğini itiraf ve tasdik etmektir Bu imana yaraşan amel de yaşadığı zamana kadar

Allah'dan gelmiş olan emir ve yasakları hakkıyla yerine getirip, gereğince güzel ve faydalı işler yapmak, kötülükten kaçıp iyiliklere koşmaktır Ve işte böyle olanların o sorumluluk günü her çeşit korku ve elemden kurtulacakları, esenlik ve hakiki saadete erecekleri muhakkaktır Bu kanun her zaman için haktır Dün de hak, bugün de hak, yarın da haktır Hem herkes ve her toplum için de haktır Müslüman içinde hak, yahudi için de hak, hıristiyanlar için de hak, hatta sâbiîler için bile haktır Evvel ve âhir (önce ve sonra) hiçbir din, hiçbir şeriat, tasavvur olunamaz ki bunu bir yol olarak ka b ul etmesin ve bunun tersini iddia edebilsin yahudi ve hıristiyanların bu hak kanuna ilerden beri ne derece uygun olduklarına ve olabileceklerine gelince:

70- Kasem olsun ki biz bu iman esası üzere İsrailoğularından söz aldık ve onlara birçok peygamberler gönderdik Fakat onlara nefislerinin hoşlanmayacağı bir hak emir ile her ne zaman bir peygamber geldiyse, o gelen peygamberlerden bir kısmını -verdikleri iman sözleşmesine rağmen- yalanladılar Bir kısmını da öldürüyorlardı Verdikleri sö z gereğince Allah'a iman edip, güzel amel şöyle dursun, tersine Allah'ın gönderdiği peygamberleri yalanlayıp ve hatta öldürüyorlardı

71- Ve bu yalanlama veya öldürmede bir fitne yani kendileri için bir bela ve musibet olmayacağını zannettiler Yahut Ebu Amr, Hamze, Kisâî, Yakub, Halefü'l-Âşir kırâetlerinde ref' ile okunduğuna göre: "Ve zannettiler ki kesinlikle bir fitne olmaz" Eğer bunların ahirete, sorumluluğa imanları olsaydı böyle zannetmeyeceklerdi Halbuki böyle zannettiler de kör ve sağır ol d ular Hak delilleri görmez, hak sözü işitmez oldular Sonra Allah kendilerine tevbe nasip etti, tevbe ettiler Allah da kabul etti Sonra yine kör, sağır oldular, fakat hepsi değil içlerinden birçoğu böyle oldular ve öyle yaptılar Şu halde geçmişte bunların çoğunun "kim Allah'a ve ahiret gününe inanır ve güzel amel işlerse" âyetinin delaletinde dahil olmadıkları muhakkak Allah ise sadece geçmişteki işlediklerini değil, bundan böyle ne yapacaklarını da bilir Ve amellerine göre cezalarını ver e cektir Bunun için "(Ey Muhammed) Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlık ve inkârını artıracaktır Sen o kâfirler toplumu için üzülme" (Mâide, 5/68) buyurmuştur

72-Hıristiyanlara gelince,

Mesih kendisi: "Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz, ancak onu ibadete layık tanıyınız Zira her kim Allah'a ortak koşarsa Allah onu cennetinden mahrum eder, sığınağı ateş olur, zalimlere yardımcılar da yoktur" demiş olduğu halde: "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'ten ibar e ttir" diyenler, kasem olsun ki muhakkak kâfir oldular Yukarda bu iddianın hadd-i zatında küfür olduğu gösterilmiş idi Burada ise özellikle Hz İsa'ya iman ve onu büyükleme adına söylenmiş olan bu sözün onu yalanlamak ve davetine karşı çıkmak olduğu da a n latılmıştır hıristiyanların ellerindeki İnciller'de bile Hz Mesih'in bu sözü zikredilmiştir "Ey Mamûdiyye oğulları toplumu, yahut ey gençler toplumu, bizimle kalkınız, babama ve babanıza, ilâhım ve ilâhınıza, kurtarıcım ve kurtarıcınıza" (Âl-i İm ran, 3/45 âyetin tefsirine bkz)

73-Evet; Vâhid, yani vâhdâniyet (birlik)le sıfatlanmış ve ortaklığı kabulden uzak bir ilâhtan başka hakikatte ibadete layık olabilecek hiçbir ilâh, hiçbir mabud (ibadet edilen) mevcut olmadığı halde üç ilâh varsayıp da, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler, kasem olsun ki muhakkak küfrettiler Bir hayli tefsirci yani "üç ilâhın biri" demek olduğunu söylemişler ve bazıları özellikle "üçüncü" mânâsına tertip kastedilmediğini de açıklamışlardır Çünkü Arap dilinde "sâ n i, sâlis, râbi diye ism-i fail vezninde olan adet isimleri, bir sayı ismi, bir de şibh-i fiil (fiilimsi) olan ism-i fâil olmak üzere kullanılır İsm-i fail olunca, sâni vâhid, sâlisü isneyn, râbiu selâse gibi bir derece aşağısına muzaf kılınarak onun dışındaki dereceyi gösterir ki, değiştirme ifade eder " Biri ikiliyen, ikiyi üçleyen, üçü dörtleyen" demek olur Diğerinde ise yalnız kendi hali kastedilir gibi aynı sayıya muzaf kılınır ve "üçün biri demek olur" diye Nahv kitaplarında açıklanmıştır Şu halde: "Allah, sâlisü selâsedir" diyenler: "İlâh üçtür Fakat Allah birdir, bu üçün biridir" demiş oluyorlar Bu takdirde ekânim-i selâse (üç asıllar) adıyla baba, Rûhu'l-Kudüs, oğul yahut bazı görüşe göre, baba, ana, oğul diye üç ilâh sayan hıristiyan l ar, Allah dedikleri zaman bu üç arasında hiçbir tertip itibar etmiyerek kapalı bir şekilde genelde birini kastederler demek olur Bu ise Rûhu'l-Rudüse ve oğula da muhtemel olmakla beraber, daha çok "baba"da akla gelen bir fikir zannedilir Ve bu şekilde (üçün biri) diyenler "Muhakkak Allah, Meryem oğlu Mesih'dir" diyenlerden başkası olması gerekir Bunun içindir ki önceki âyet Yâkûbiyye, bu da Melkânî ve Nestûriyye kısımları hakkında olduğunu söylemişlerdir Hakikatte küfür olması

için (üçün biri) demek de yeterlidir Ve hıristiyanlardan hikaye olmayan ilâhî sözü de özellikle bu noktaya işaret eder Sonra hıristiyanların "üç asıl"da eşitlik iddiasına da uygundur Fakat biz, "sâlisü selâse" deyiminin, "ehadü selâse" deyimine mutlaka mürâdif (anlam d aş) olduğunu kabul edemeyeceğiz "Sâlisü selâse", üçün içinde üçüncü derecede bulunan biri mânâsına "ehadü selâse" demektir ki ehastır Bunda da herhalde derece muteberdir Şu kadar ki bu derece sabit olmak şart olmayıp itibârî (saymaca) de olabilir Bir i nci herhangi birisinden itibar edilebilirse, üçüncü yine ikinciden sonra gelir "Sâlisü selâse" diyen, yalnızca "üçün biri" dememiş, "üçün üçüncüsü" demiştir Gerçi sabit bir tertip kastedilmediğine göre bu üçüncü, her birini ihtimaline alabilirse de üçü n cü üçüncüdür Şu halde "ehadü selâse" (üçün biri) denilmeyip de, "sâlisü selâse" (üçün üçüncüsü) denilmesi her halde dikkat çekicidir Ve doğrusu bu görüş , teslis (üçlemey)i kabullenen bütün hıristiyan fırkalarının inancıdır Burada hıristiyanların üçlem e sinin bütün mahiyeti yer almıştır: Sâlisü selâse: Bu bize gösteriyor ki hıristiyanlar üçleme (teslis) ile "Allah üçtür" demiyor, "ilâh üçtür" diyor ve Allah'ı bu üçün üçüncüsü sayıyor Yani üç ilâhın üçünü de saymadan "Allah" demiş olmuyor Onun nazarında cevher ve ûlûhiyetin tabiatı birdir, fakat şahıs üçtür Ekânîm-i selâse (üç esas)nin her biri bir ilâhtır Baba ilâh, Rûhu'l- Kudüs ilâh, oğlu ilâhtır Ve bu cihetle üçü eşittir Bununla birlikte hiç bir tertip de yok değildir Aralarında itibari de olsa b ir tertip vardır Daha doğrusu baba, oğul kelimeleri, hadd-i zatında birer dereceye işaret eder ve bir tabiî tertibi de gösterirler Gerçi herhangi birinden saymaya başlanabilir Fakat genellikle babadan başlanır Nitekim ilk İznik konsilinin inancında Ye s u Mesih hakkında, "babasının cevherinden, hak ilâhtan bir hak ilâh olan tek oğul" denilmiş olması, tabîî bir tertibin ifadesidir Tek başına düşünülen baba bir ilâh, Ruhu'l-Kudüs bir ilâh, oğul bir ilâh sayılır Ancak üçü birden düşünüldükleri mertebededi r ki Allah denilmiş olur Bununla üç basit (yalın), bir de mürekkeb (bileşik) olmak üzere dört ilâh farzettikleri de sanılmamalıdır Zira üçün herhalde üçüncüsü olan birinde birleştiğini tasavvur ederler ki "râbiu selâle" (dördü üçleyen)

demezler de "sâlisü selâse" (üçün üçüncüsü) derler Nitekim bir, iki, üç diye sayıldığı zaman bir birinci, iki ikinci, üç üçüncüdür ve aynı zamanda bir sayıdır ki birle iki bundan birleşmiştir Bu üçüncü sayı, ikiyi üçleyen bir değildir Birinci olan bir, ikinci olan ve bir sayı teşkil eden iki de değildir, hepsidir Ve aynı zamanda üçüncüdür Yoksa bir, iki, üçün toplamı olan altı sayısı gibi dördüncü bir sayı değildir İşte hıristiyanların üçleme inancı da hem üç hem birdir Ve bu, bir râbiu selâse (dördü üçleyen) değil, s â lisü selâse (üçün üçüncüsü)dir Üç ilâhı, üçüncüsü olan birinde birleştirirler Bu üçüncüden maksadın "oğul" olduğu da ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır Fakat genelde bunu, açıklamıyor görünürler de râbiu selâse (üçün dördüncüsü) demezler, "üçün üçün c üsü" derler; fakat üçü sayıp birleştirmeden kelimenin oğulda cesetlendiğine itibar etmeden "evvel = bir Allah" demiş olmazlar Şu halde bunlara göre "baba" bazı deyime göre "vücûd" hadd-i zatında bir ilâhtır Fakat Allah değil, Allah'ın babasıdır Aynı şe k ilde Rûhu'l-Kudüs ve bazı deyime göre hayat, hadd-i zatında bir ilâhtır Fakat Allah değil, Allah'ın kelimesi veya ruhudur Aynı şekilde "oğul" veya "kelime" ve bazı deyime göre ilim de kendi zatında bir ilâhtır Ve babasının cevherinden, ruhundan oğludur Babadan ve ruhtan ayrı gibi düşünüldüğü derecede henüz Allah değil, Allah'ın oğlu veya kelimedir Ancak "baba"nın cevheriyle, ruhuyla, kelimesiyle olan oğuldan cesetlendiği düşünüldüğü andadır ki üçü bir Mesih olmuş ve Allah düşünülmüş olur Nitekim İzni k konsili, "Bir zaman var idi ki Allah'ın oğlu yoktu" diyenleri kâfir kabul etmişti Çünkü kanaatlarında oğuldan önce ilâh varsa bile henüz Allah yok idi Demek ki hıristiyanlığın üçlemesi açıktan açığa "Allah üçtür" demek olmadığı gibi mutlak olarak "üçün biri" demek de değildir "İlâhlar üçtür, Allah ise bunların içinde üçün üçüncüsüdür" demektir Bu da "Allah, Mesih'tir" demektir Bunun içindir ki hıristiyanlar "İlâh üçtür" dedikleri halde "Allah'dan başka ilâh yoktur" da derler ve bunu "Mesi h 'den başka ilâh yoktur" demeye eşit tutarlar "İlâh üçtür" demekle beraber, Mesih'in dışında hiç bir ilâh tanımazlar Şu halde "üçün üçüncüsü" mânâ bakımından Meryem oğlu İsa'dan eam (daha genel) gibi görünürse de hıristiyanların inancında - araştırma g ereği- eşittirler "Allah, üçün üçüncüsüdür" demek "Muhakkak Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" demenin diğer bir ifadesidir Bunu iyi düşünebilmek için "ilâh" kelimesi ile "Allah" kelimesinin mânâlarındaki mazmûn ve şümul (içeriğ)ü iyi gözetmek gerekir F â tiha sûresinde açıkladığımız üzere cins isim olduğundan, mânâsına göre, fazla sayıda sayılabilir Fakat (Allah) özel isim olduğundan ancak tek olarak düşünülebilir (Allah), hadd-i zatında, hakkıyle mabud (ibadet olunan) ve kendinden üstünü tasavvu r edilemeyen (tek ekmel= eksiksiz)dir Ve şu halde gerçekte ilâh odur Fakat "ilâh" ve "mabud" kelimesi izafi (değişken) olarak da düşünülür Ve bunun için Allah'tan başkasına da söylenir Ve herhangi bir kimsenin en çok saygı duyduğu, kulluk arzusu duy d uğu ne ise o onun ilâhıdır Fakat, bu batıl ve geçici de olabilir O zaman ona, "onun ilâhı" denilir de "Allah'ı" denemez Hatta

izafetle, (tamlamayla) "Felanın Allah'ı" demek dil bakımından bile caiz değildir Allah muzaf (tamlanan) olmaz, muzafın ileyh (tamlayan) olur "Benim Allah'ım" demek, "benim ilâhım" demek olabilir Allah ismini bilmeyen veya anlamayan, kullanmayan ve ancak "Mabud, Rab, Tanrı, Diyö, İlâh" gibi, ilâh mânâsına olan cins ismi kelimeleri kullanan dillerle bu farkı anlatabilmek müm k ün değildir Mesela Fransızcada "Diyö üçtür, Diyö birdir" denilmekle bu mânâ ifade edilemez Bu noktada hıristiyanlar, "Allah" ismi yerine, Meryemin'in oğlu İsa'nın lakabı olan "Mesih" vasfını, "ehad-i ekmel" (eksiksiz tek) in bir ifadesi olmak üzere almışlardır Bunun için kanaatlarında "ilâh üçtür, fakat Mesih birdir" Her biri bir ilâh farzedilen ekânîm-i selâse (üç esas)de Yesu yalnız oğuldur Fakat (Yesu' Mesih) hepsidir Baba ve kelime ve oğul kendi zatlarında farklı oldukları halde (Yesu' Mesih) de birbirlerini tasdik ederler ve "tek kusursuz= en mükemmel tek" bu sayılır Bundan dolayıdır ki hıristiyanlar, Yesu Mesih'ten önce âlemlerin kelime ile yaratılmış olduğunu ve her şeyin yaratıcı ve sahibi bir "baba ilâh" bulunduğunu kabul etmekle berabe r, henüz âlemlerin sağlam olmayıp, bu sağlamlığın cesetlenmesi "kelime" üzerine Yesû-i Mesih eliyle meydana geldiğini ilk İznik konsilinden beri inançlarının başına yazmışlardır Demek ki bunlara göre "üçlü esas", birinci ve ikincisiyle değil, üçüncüsüyle e n mükemmeldir Üçünün oluşturduğu tek ilâh ve en mükemmel, tek baba değil, Ruhu'l-Kudüs değil, hepsi olan Yesû-i Mesih'tir, üçün üçüncüsüdür Buna göre bunların nazarında bir olan Allah mutlak üçün biri değil, üçün üçüncüsüdür, kelimenin cesetlendiği Mesi h'tir

"Muhakkak Allah üçün üçüncüsüdür" demek, hem selâse (üç) kelimesi, hem de sâlis (üçüncü) kelimesi itibariyle olmak üzere iki yönden küfürdür Birisi gerçekten bir ilâhtan başka ilâh olmadığı halde, üç ilâh farzetmek ve bunların her birine "hak ilâh" demektir ki katıksız şirktir Birin hakkı olan ilâhlığı onunla beraber ikiye daha vermektir, yalandır, zulümdür Allah'ın hakkını inkârdır "Allah üç" demek gibi bir çelişkidir Birisi de bu şirk ve çoğalma içinde yalan bir tevhid davasıyla Allah'ı bu üçün üçüncüsünü farzetmek, Allah'tan başkasına Allah demektir ki, bu da Allah'ı ve Allah'ın önceliğini inkâr etmektir Halbuki Allah Teâlâ "yok" demekle yok olmayacağı ve yalan inanç ile hak ve hakikat değişmeyeceği için, bu da hadd-i zatında diğer bi r şirktir Ve gerçekte hıristiyanlığın üçlemesinin böyle biri şirk, biri tevhid görünen iki yüzü vardır ki, hakikatte ikisi de şirktir Ve bu şirk aslında Allah'ın önceliğini inkâr etmeyen ve bununla birlikte açıktan şirk iddia eden açık müşriklerin şirkin d en daha ileri gitmiş olmakla beraber, onlarınki kadar açık

değil kaçamaklıdır Gerçeği ise her şüpheden uzak olarak kesin bilgi ile söylemek gerektiğinden bu hıristiyanların müşrikliği şüpheli olursa da, bu Teslis (üçleme) davası ile kâfir olduklarında asla şüphe yoktur Ve işte Allah Teâlâ:

"Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kâfir olmuşlardır Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur" âyetiyle teslis inancında olan bütün hıristiyanların iddia ettikleri üçlemenin bütün içyüzünü " üçün üçüncüsü" diye iki kelimede özetlemekle her iki yönden küfürlerini yemin ve tekit ile açıklamıştır Gerçi Allah Teâlâ bunların Hz İsa'ya dost olmadıklarını tamamen anlatmak üzere böyle diyenlerin hıristiyanlar olduklarını zikretmemiştir Fakat "üçün üçüncüsüdür" d i yenler deyiminin de ekânîm-i selâse (üç esas)ye kâni olan hıristiyan mezheplerinin hepsini içine aldığı açıktır Bunda yalnız "Melkânî" denilen Katolik ve Ortadokslarla Nastûrîler değil, Yâkûbîler, diğer deyimle Monofizitler de dahildirler Hatta bir zama n lar mevcut olup, sonradan tamamen kaybolmuş olan ve "üç esas"ı baba, ana, oğul diye sayan Berberânîler de dahildirler Yukarda da açıklandığı üzere "Muhakkak Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler de Yakûbiyyeye tahsis edilmiş değildir Gerçek sonuç ( ü çün üçüncüsü) demek de "o, Meryem'in oğlu Mesihtir" demenin diğer bir deyimidir Bu iki deyim, biri tevhid şeklinde şirk, biri de şirk içinde tevhid iddia eden hıristiyan üçlemelerinin her iki şekilde içyüzünü ve küfür olduğunu söylemektedir Şu halde b u nlar da hak dinin birinci esası olan "Allah'a iman eden" şartına haiz değillerdir

74- Ve eğer bu söyledikleri sözlerden vazgeçmezler, vazgeçip şirk şüphesinden uzak bir tevhid ile Allah'a iman etmezlerse içlerinden böyle kâfir kalanlara elbette ve elbette elîm (acıklı) bir azap dokunacaktır Bunlar bundan böyle bu inkârlardan vazgeçip Allah'a tevbe ve istiğfar etmezler mi? Halbuki Allah gafûr, rahîmdir, tevbe ve istiğfar ederlerse affeder ve kendilerini lutuf ve rahmetiyle mesut eder A nlaşılıyor ki, hıristiyanlar, yahudiler kadar inkârcı değildirler İçlerinde tevbe ve istigfar ile imana gelmek kabiliyetinde bulunanlar onlardan çoktur Hakikaten bir sayfa sonra bu cüzün sonu ile yedinci cüzün başında bu mânâ açıklanacaktır Bunun için b unlar, tevbe ve istiğfara teşvik edildikten sonra, delilli yolda hakkı araştırmakla aydınlatılmaları için buyuruluyor ki:

75- Meryem'in oğlu Mesih başka bir şey değil, ancak bir Resul (peygamber) dür İlâh değil, ancak Allah'ın delil ve ferman ile

gönderdiği bir elçi, bir tebliğci, bir peygamberdir Hem ilk olarak gelmiş bir peygamber de değil, ondan önce bir çok peygamberler gelip geçmiştir ki Allah Teâlâ Mesih'e verdiği delillerine ve seçkin özelliklerin benzerlerini daha önce onlara vermiş ve o nlar bu özellikleri ve farklı delilleri ile ancak peygamberliklerini isbat etmişler ve sonra da geldikleri gibi durmayıp geçmiş gitmişlerdir Mesela Allah Mesih'in eliyle ölüye can verdiyse ondan önce Musa'nın elinde asâya can vermiş ve onu koşan bir ejde r ha yapmıştı ki, bu daha şaşırtıcıdır Allah Mesih'i babasız yaratmış ise, daha önce Âdem'i babasız ve anasız yarattı ki, bu daha gariptir

İşte Meryem'in oğlu İsa, geçmişte kendisinin olgunluklarına iştirak etmiş bu kadar denkleri ve benzerleri geçen ve onlar gibi gelip geçeceği açık bulunan bir peygamber Anası da sıddıka (doğru), yani doğruluk ve sadakatten ayrılmayan, Allah'ı ve peygamberlerini tasdik eden diğer kadınlar gibi özünde, sözünde, işinde gayet doğru bir kadındır Bundan başka ana oğul ikisi de yemek yerlerdi Kendi nefislerinde yokluk, eksiklik içinde kalır, dışardan gıda almaya muhtaç olurlar Nefes alıp vermek, dolup boşalmak ihtiyacından kurtulamazlardı ki, hayvanların mahkum olduğu bir ihtiyaç ve zarûrettir Herhangi bir ihtiyaç ile muhtaç olanlara ilâh demek ise "muhtaç değil" demektir, yalandır, çelişkidir Şu halde sadece yemek yediklerinden belli ki, ne Mesih ilâhtır, ne de anası Görülüyor ki burada ilâh olmanın bir gerektiricisi, bir de muhalifi bakımından çok açık iki deli l gösterilmiştir ki, hem istintâcî (sonuç almaya ait), hem istikrâî (bilgi edinmeye dair) özellikleri taşımaktadır:

Birinci olarak: İlâh olmayı gerektiren kemâl açısından bakıldığı zaman Mesih'in ve anasının çok yüksek kemâlleri, ortaklığı kabul eden ve hatta bizzat emsal (eş ve örnek)leri ve benzerleri geçmiş bulunan bir kemâldir Böyle bir kemâl ise benzersiz bir kemâli gerektiren ilâhlık hakkını gerektirmez Ancak örneklerinin ve benzerlerinin hükmünü bağışlar ki, o da Mesih hakkında peygamberlik, a n ası hakkında sahâbiliktir Diğer taraftan ilâhlığa uymayan noksanlar açısından bakıldığı zaman Mesih'in ve anasının kemâlleri, gelip geçici imkanı ve son bulmayı inkâr değil, geçmiş örnekleriyle onu teyit ve ispat eden ve bundan dolayı bir noksan ile bera b er bulunan bir kemâldir Bu ise, varlığı vacib ve bâkî olan Allah'a uygun ilâhlık hakkına aykırıdır

İkinci olarak: Geçmişteki peygamberler geçmemiş, Mesih ilk peygamber ve anası ilk Sıddîka (doğru kadın) olmuş olsaydı, hakkıyla ilâh anlamını idrak

ed en her akıl sahibi Mesih'i ve anasını kendi şahıslarıyla düşünür ve ilâh olamayacaklarını kesin olarak anlardı Çünkü anası da, oğlu da yiyorlar, içiyorlar, bütün hayvanlarda bulunan bir ihtiyaçtan uzak kalamıyorlardı Ve elbette bunun gereklerinden olan d ışarı çıkarmaya da mecbur bulunuyorlardı Şu halde başka bir delil aramaya lüzum kalmadan her selim akıl kaçınılmaz bir şekilde anlar ki, diğer kemâllerine rağmen böyle bir beşerî ve hayvanî ihtiyaç ile bizzat muhtaç olan herhangi bir varlık hak ilâh olam a z Çünkü hak ilâh, hadd-i zatında her türlü ümit ve korkuya merci, her kemâle bütün kemâliyle sahip, her türlü ihtiyaç ve noksandan uzak, mutlak gani, mutlak kendisine muhtaç olunan varlık demektir

Ey Muhammed bak, biz onlara hak âyetleri ve delil leri nasıl, ne güzel, ne açık beyan ediyoruz sonra da bak onlar nasıl veya nereden çevriliyorlar Bu açık gerçeklerden ne fena saptırılıyor da asıl ve esası yok batıl sevdalar peşinde dolaştırılıyorlar Hemzenin fethiyle kalb ve sarf, yani döndürüp çe virmek demektir

Ey Muhammed!

Meâli şerifi:

76- De ki: "Allah'ı bırakıp da size ne zarar, ne de fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir"

76-Yukardaki ayette bulunan istidlâl (delil ile sonuç çıkarma)ler, "ortak ve benzeri bulunan ilâh olamaz, gelip geçici olması mümkün olan ilâh olamaz, muhtaç olan ilâh olamaz" diye birer kübrâ (büyük önerme)ya bağlı bulunuyordu ki, bu büyük önermeler "hak ilâh" anlamının kendi içinde bulunan ve matematiğ e

ait hükümler gibi mücerred (soyut) bir tahlil (analiz) ile belli, ilk tahlilî hükümler oldukları için dürülmüşlerdi Ve gösterildiği şekilde mantıkî anlatımının özetleri şu oluyordu:

1- Mesih ve anası ortağı ve benzeri bulunan kimselerdir "küçük önerme", belli ki ortağı ve benzeri bulunanlar ilâh olamazlar "büyük önerme" Şu halde ne Mesih ne anası ilâh olamazlar

2- Mesih ve anası, benzerleri delaletiyle gelip geçici olmaları mümkündür Belli ki gelip geçici olması mümkün olanlar ilâh olamazlar Şu halde, ne Mesih ne anası ilâh olamazlar

3- Mesih ve anası yemek yer birer muhtaç idiler Belli ki muhtaç olan ilâh olamaz Şu halde ne Mesih, ne anası ilâh olamazlar

İşte bu âyet ilk önce mabudun en açık bir özelliğini göstermek, "aciz olan mabud olamaz" diye bir genel kazıyye (önerme-hüküm) ile o üç büyük önermeye açık bir uyarma yapmış ve onların apaçıklıklarını idrak edemiyecek olanlara daha genel ve daha açık bir büyük önerme (kübra) ile hakikati açıklayıvermiştir Yani ort a ğı ve benzeri bulunan herhangi bir şey onun özelliğine sahip olamayacağından gerçekte bir acizdir Aynı şekilde gelip geçici olması mümkün olan, gerçekte bir acizdir; muhtaç olan hadd-i zatında bir acizdir Aciz olan ise mabud olamaz Çünkü mabud hiç bir şekilde acizliği ve noksanı mümkün olmayan ve düşünülmeyen her şeye gücü yeten ve mutlak en büyük demektir Bir de "yemek yerlerdi" buyurulmasına karşı sâbiîler ve putperestler tarafından, "O halde yemek içmek ihtiyacı bulunmayan meleklere ve cansız heykel l ere tapmak akla uygun olacaktır" diye bir kuruntu ortaya atabilirler Bu yönden de bu âyet, bu kuruntu ve muğalâta (yanıltmaca)nın da kökünü kesmek için meselenin acizlik ve kudret, menfaat ve zarar meselesi olduğunu ve bu mânânın esas itibariyle hepsi n de eşit bulunduğunu anlatmış ve bununla beraber Sâbiîliğin ve putlara tapmanın daha düşük bir durumda olduğunu da anlatarak, onlara taş atmak (tarîz) ve hıristiyanları korkutmak ile demiştir ki: "Ey hıristiyanlar siz, sâbiîler ve puta tapanlar gibi, Allah ' ı bırakıp da O'na karşı ne zarar, ne fayda hiçbir şey yapamayacak olan acizlere mabud der, ibadet mi edersiniz? Halbuki Allah size her menfaat ve zararı yapmaya gücü yettiği gibi işiten ve bilendir de Gizli, açık her sözü işitir Açıktaki fiiller şöyle dursun, kalplerdeki inançları, niyetleri bile bilir Bu yüksek kudret karşısında Allah'a ortak koşmanın, o acizlere mabud demenin, ibadet etmenin ne büyük inkâr, ne kadar tehlikeli olduğunu düşünmez misiniz? İşte sizin Mesih'e ilâh ve

mabud demenizin bund an hiçbir farkı yoktur Çünkü Mesih, her ne zarar, her ne menfaat yapabilirse kendi zatından malik olarak değil, Allah'ın ihsan etmesi ve vermesiyle yapabilir Sonra ne Allah'ın verebileceği belalar ve musibetler kadar zarara, ne de Allah'ın ihsan edebile c eği sıhhat ve genişlik, hayır ve saadet kadar menfaate hiçbir zaman sahip olamaz Çünkü Allah bizzat zengin, bizzat güçlüdür Mesih ise bizzat fakir, bizzat güçsüzdür Her neye sahip ise hepsi Allah'tan ve Allah'ındır Allah'ın karşısında Mesih bir lokm a ya muhtaç, mutlak âcizdir Mesih'in karşısında Allah, her şeyi veren mutlak güçlüdür Allah'ın bütün kemali kendinden, Mesih'in ise nesi varsa Allah'dan Bu böyle iken Allah'ın kemalini Mesih'e, Mesih'in aczini Allah'a isnat edip de Allah yerine Mesih'e i b adet etmek ne cüret, ne cehalet, ne anlayışsızlıktır? Ne kadar zıddına bir hakkı, doğruyu değiştirmek, ne büyük bir iftira ve beyinsizliktir?






Na se plisiaso de m`afineis
Mia zoi n`akouo gia fantasou
Pos pernas ta psixologika sou

RoZa Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla
Sponsored Links
Eski 11-25-2007, 23:55   #72 (permalink)
Üye Bilgileri
-..ψυχολογικά σου..-
 
RoZa kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Aug 2007
Şehir : Eskişehir
Mesaj: 77,748
Blog Başlıkları: 5
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 435791
Rep Seviyesi: RoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa RepstarRoZa Repstar
Varsayılan

Meâl-i şerifi

77- De ki: "Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin keyiflerine uymayın"

78- İsrailoğulları'ndan küfredenler, Davud ve Meryem'in oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzündendi

79- Onlar, y aptıkları kötülüklerden vazgeçmiyorlardı Yaptıkları şey ne kötü idi

80- Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır

81- Eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış olsalardı, kâfirleri dost tutmazlardı Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir

77-Ey Muhammed de ki: Ey kitap ehli ve özellikle ey hıristiyanlar, dininizde haksız yere gulüv etmeyin (aşırı gitmeyiniz) Gulüv, esasında oku ileriye atmaktır Bundan, herhangi bir şeyin kadrini ve menzilini geçmek ve sınırını aşıp ileriye gitmek mânâsında genişçe kullanılmıştır Buradan anlaşılıyor ki dinin sınırı haktır Ve kitap ehlinin bulundukları dinde hak da vardır, batıl da Aynı şekilde dinde aşırılık iki çeşittir: Birisi haklı gulüv, diğeri haksız gulüvdür Haklı aşırılık, dinin hakikatlerini inceden inceye araştırmak ve inceliklerini arayıp taramak ve tetkik e t mek, delillerini ve burhanlarını elde etmek suretiyle hükümlerini tam bir dikkatle tatbik etmektir ki, buna selabet, ittika, vera, ictihad, mücâhede, gayret ve dînî hamiyet de denilir Âyet bunu yasaklamamış belki desteklemiştir Hak olan hususlarda ne ka d ar ileri gidilse ifrat (aşırı) ve taassub (tutuculuk) sayılmaz Diğeri ise batıl ve haksız olan gulüvdür ki, bu delillere göz yumup, şüpheler arkasına düşerek ifrat (aşırı) veya tefrit (tersine aşırı) ile hakkın hududunu geçmek ve açık olan hakkı teslim e t meyip tersini benimsemektir ki, buna da taassup (tutuculuk) ve bilgisizliği koruma denilir Âyet, "haksız yere" diye işte bu çeşit aşırılığı yasaklamıştır Yani dinde hedefimiz daima hak olsun, kör bir taklit, kuru bir tutuculuk ile ifrat veya tefrîte s a pıp hakkın sınırını geçmeyiniz Haksızlık yapmayınız,

haksız şeylerde ısrar etmeyiniz Ey hıristiyanlar, siz Mesih'in hak olan peygamberliğini ileri geçip de onu ilâhlık mertebesine çıkarmayınız Ey yahudiler, siz de onun peygamberlik ve nebîliğini inkâr etmeyiniz Kıymet ve değerini düşünüp de Allah'ın lütfettiği hakkına tecavüz etmeyiniz Ve bundan önce, yani Muhammed Aleyhisselâm'ın gönderilmesinden önce dininizden muhakkak sapmış, sapıklığa düşmüş, birçoklarını da sapıtmış ve sonra Muhammed Aleyhis s elâm'ın gönderilmesi ile gösterilmiş olan doğru yoldan yan çizmiş bir kavmin, yani selef (geçmiş)lerinizin arzularına uymayınız Onları taklit edip arkalarından gitmeyiniz Görülüyor ki bu âyette, bunların "sonra bak onlar nereden çevriliyorlar?" yeti d e laletince nasıl ve nereden çevrilip hak âyetlerden saptırıldıklarının bir açıklaması vardır:

1- Esasen dinlerinde hakkı, hedef edinmemeleridir

2- Bu sebeple haksız yere aşırı gitmeleri ve tutuculuk etmeleri,

3- Geçmişlerini körü körüne takl it etmeleri,

4- İnsani hevâ ve heveslerine, meyillerine uymaları ki, birincisinin de sebebini teşkil eder Ve işte iman ile küfrün, hak din ile batıl dinin başlangıç farkı budur Hak ilâha kulluk, nefsin arzusuna kulluk ki, zamanımızda "hislerine tabi olma" diye söylenir Demek ki Mesih'e ilâh diyenler, araştırıldığında Mesih'e değil, yalnız kendi arzularına kulluk edenlerdir Buna karşılık Mesih'e saldıranlar da yine kendi isteklerine kulluk edenlerdir Şu halde Mesih'e ilâh diyen hıristiyanlar, ya h udilerin zıddına gitmiş görünmekle beraber boş isteklere uymak, hissilik ve tutuculuk arkasında koşmak bakımından yahudilerin yoluna gitmişler ve onlara tâbi olmuşlardır

78-İşte böyle sapan ve sapıtan kimselerin arzularına uymayınız ve bu seslenişe karşı da haksız aşırılık edip, " bizim geçmişlerimizde böyle kimseler yoktur" demeyiniz Çünkü İsrailoğulları'ndan küfredenlere hem Davud'un lisanı, hem de Meryem'in oğlu İsa'nın lisanı ile lanet edildi Tefsircilerin çoğunluğu demişlerdir ki, Davud'un l isanı ile lanet sebt ashabına (yahudilere), İsa'nın dili ile lanet mâide ashâbına (hıristiyanlara) olunmuştu Eyle ahalisi cumartesi günü zulmettikleri zaman Davud Aleyhisselam onlara lanet etmiş, maymunlara dönmüşler (Ârâf sûresine bkz), sofra ashabı d a bu sûrenin sonuna doğru geleceği üzere "maide" (sofra)nin inmesinden ve ondan faydalandıktan sonra nankörlük etmişler, İsa

Aleyhisselam da beddua ve lanet etmiş, domuzlara dönmüşler Bu lanet bu nankörlerin isyan etmeleri ve tecavüz eder olmaları s ebebiyle idi

79-Yani yaptıkları bir kötülükten birbirlerini yasaklamazlardı Vallahi ne kötü yapıyorlardı Madem ki lanetinin sebebi, isyanları ve hakka tecavüzü alışkanlık haline getirmeleri idi Demek oluyor ki, bunlardan sonra isyan, tecavüz ve haksız yere aşırılık edenler de tıpkı onlar gibi Davud ve İsa'nın dilleri ile lanetlenmişlerdir

80-Ey kendisine hitap edilen! Şimdi din ve iman iddiasında bulunan bu kitap ehlinden birçoğunu görürsün ki, Allah'ın Resulü'ne ve müminlere kinlerinden dolayı, kâfirlerle (yani müşriklerle) pek âlâ dostluk ediyorlar, müşriklerden tarafa oluyorlar, onların dostluğu arkasına düşüyorlar Vallahi nefisleri kendileri için kıyamet gününe ne kötü şey takdim etti ki şudur: Allah kendilerine kızdı ve ebe d î azaptadırlar Çünkü Allah'a da imanları yok, o Peygamber'e de

81- Eğer bunlar Allah'a ve o Peygamber'e ve O'na indirilene iman etselerdi, Allah'ın ve Peygamber'in düşmanı olan o kâfirleri dost tutmazlar, yakınları olarak tanımazlardı Ve fakat bunların çoğu dinden çıkmış fasıklardır Geçmişte "Allah'a, ahiret gününe inanan ve güzel amel işleyen kimseler" (Mâide, 5/69) olmadıkları gibi, bu gün de değildirler, bundan sonra olmaları da uzaktır Tersine taşkınlık ve düşmanlıklarını artıraca k lardır Müminlerden hoşlanmamaları, İslâm dini ile alay etmeleri de bundandır Bunun için inananlar bunları dost bilmemeli ve bunlar gibi olmamalıdırlar Allah'ın lutfettiği İslâm nimetini unutmamalı, nankörlük etmemeli, anlaşmalarını bozmamalı, ahitlerin i, akidlerini yerine getirmeli, güzel amel yapmalı "Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler" (Nisâ, 4/135) olmalıdırlar

Görülüyor ki bu âyetin kavramı, önce bunlarda şartının halen de faydasını açıklıyor ve fasılası (âyet sonu) ile ta yukardaki (Mâide, 5/59) fasılası (âyet sonu)nı tekit ediyor ve o âyeti hatırlatıyor ve oradan daha üst tarafına doğru geri baktırıyor Demek ki burada sûrenin başına kadar gerisin geri bir mülâhaza daha yapılacak ve tekrar dönülüp sonrasın a devam edilecektir Dikkate şayandır ki yukarda çoğunun fasık olduğu söylendiği halde burada da "kesîr" (çok) tabir edilmiş, yani birçoğu denilmiştir Gerçi "ekser" e de "kesîr" denilebilirse de, "onların çoğu"

ile "onlardan bir çoğu" yani çoğu ile birçoğu deyimleri arasında fark da vardır Bu fark bize şu iki mânâdan birini hatırlatır

1 Demek ki ikinci fısk (günah, isyan) birinciden daha şiddetlidir Çoğunluğun günahkârlığı, itaatsızlık mânâsına fısktır ki inançsız (itikadsız) olup olmamaktan daha geneldir Çoğunluğun Kitap ehli olmaktan çıkmasını gerektirmez Bir çoğunun fıskı (isyanı) ise bütün bütün küfür ve azgınlık ile kitap ehli olmaktan çıkma ve dinden dönme mânâsına bir fısktır ki diğerinden daha şiddetli bir şerdir

2 He r ikisinde fısk aynı mânâya olmakla beraber, demek ki İslâm dininin yayılması ve bu Kur'ân'a ait seslenişin tesirinin feyzi ile kitap ehlinin çoğunluğunun isyanı azalmış "Fakat onlardan çoğu fasıklar" olarak kalmışlar Fakat bu çoğunluğun fıskı "Ey M uhammed! Rabb'inden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlık ve inkârını artırır" (Mâide, 5/64) âyeti delaletinde keyfiyet itibariyle eski çoğunluğun fıskından çok fazla, çok şiddetli olmuştur Gerçekte İslâm dininin yayılması ilk önce bütün kitapları v e dinleri içine alan yeni bir kitap etrafında toplanan salih ve doğru yeni bir ümmet, yeni bir kitap ehli teşkil etmiştir İkinci olarak, genellikle kitap ehli üzerinde bir düzelme hissi uyandırmış Üçüncü olarak, kitap ehlinin mümin ve doğru azınlığı İsl â m'a girmiş, diğer taraftan fasık çoğunluğu kalmıştır Sonra bu fasık çoğunluğun birçoğu da müslüman olmamakla beraber az çok bir düzelme uyanışı ile İslâm tabiyyetine girmiş, İslâm'ın zimmeti (koruması)ni kabul etmiş ve bu şekilde eski günahlarının birçoğ u ndan vazgeçmiştir Bu şekilde fasık (günahkâr) çoğunluk azalmış, fakat buna karşılık birçoğu da hakkı büsbütün unutmuş öfke ve taassub (tutuculuğ)a sarılmış, küfür ve zulmünü artırdıkça artırmış, her kötülüğü desteklemiş, İslâm'a düşmanlıkta müşriklerle b e raber olmuş ve hatta daha ileri gitmiş, Davud ve İsa dili ile lanetlenen melunlar derecesine düşmüştür Şu halde başlangıçta "Muhakkak sizin çoğunuz fasıktır" hitabına layık olan kitap ehli sayı bakımından eski haline göre "Fakat onlardan birçoğu fa s ıktır" kalmış ve fakat keyfiyet bakımından "Allah kendilerine kızdı ve ebedî olarak azaptadırlar" "Allah katında yeri itibariyle bundan daha kötü" (Mâide, 5/60) olmuşlardır Demek ki müslümanlar iman sözleşmesine ve iyiliğe gereği gibi uymakta d evam ettikçe ve hayır yapmada yarışmak sûretiyle mücâhedeye gayret ettikçe kötülük azalacak, âlemin düzelmesi artacak, herkes "onlara hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de" sırrına kavuşmakla mesut olacaklar Bunun

tersi bir durumda müslümanlar ın hali de kitap ehlinin haline dönecek, fasıklara mahkum olup onların sürüklediği azaba düşeceklerdir

Bu açıklamalardan ve kötülüğün azalmasından anlaşıldı ki, kitap ehli içinden önce fasıkların pek çoğuna, sonra da fasıkların çoğuna karşılık olan birer kısım vardır ki haksız aşırılık ve taassubtan sakınır, orta yolu tutar bir mûtedil ümmettirler Bunların bir kısmı fasıkların çoğuna katılmamış, önce ve sonra iman ve iyi hallerini muhafaza etmişler, Musa'ya olduğu gibi İsa'ya, İsa'ya olduğu gibi s on peygamber Hz Muhammed'e de iman etmişlerdir Bunların hallerinde bir fark varsa önce o Peygamber, o hak ruh gelecek diye iman ederken, gelince de geldi diye iman etmiş ve geçmişte indirilmiş kitaplar ile beraber bunlara katılan yeni kitapları da doğru l amış olmalarından ibarettir Diğer kısım ise önce fasıkların çoğundan oldukları halde sonradan uyanmış, tevbe eder olmuş ve diğerlerine katılarak fasıkların çoğunun karşısında yer almışlardır veya alacaklardır ki, işte bunlar "Allah'a ve ahiret gününe i n anan ve güzel amel işleyen"dirler

Acaba bunlar içinde yahudi ve hıristiyanlar da aynı oranda mıdırlar, yoksa farklı mıdırlar? Bu bakış açısından yahudi ile hıristiyanları mukayeseye gelince: Hakikatte bunların ikisinin de çoğu fasıktırlar, fasıklar da müminleri sevmezler, düşmanlık ederler Bununla beraber hepsinin düşmanlık dereceleri ve sevme kabiliyetleri de eşit değildir

Ey Muhammed!

Meâl-i Şerifi

82- İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulursun Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır Ve onlar büyüklük taslamazlar