![]() |
|
|
|||||||
| Ateş Hattı Türkiyede Yaşananlar,Siyasi konular ve Politika Gündeminden Konuları Burada Bilgiler Sunup Tartışabilirsiniz |
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
di-Gabar konuşuyor
BAŞLARKEN... ÜSTEĞMEN Abdullah Ağar’ın kaleminden bu yazı dizisi, teröristle karşı karşıya gelen mehmetçiklerin aziz vatan uğruna gururlu ve korkusuz mücadelesini, bir çatışma halinde birbirlerine kol kanat geren askerlerimizin milli mücadele ve Türklük bilincini gözler önüne sermektedir. Bu yazı dizisinde, dökülen kanı, gözyaşını, vatan sevgisini, kardeşliği ve 1993’te 33 erin şehit edildiği hain saldırıdan kurtulan mehmetçiklerimizin yaşadığı dehşet dolu saatleri, ibretle okuyacaksınız. “Söz Konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünün anlamını, her cümlede iliklerinize kadar hissedeceksiniz. ![]() PKK’lı hainler, evlâtlarımızın imanını çalıyorlar komutanım TEĞMEN hedefe girmenin hazırlığında... Sözde onurlarının kırılacağı, dahası hedefe girenin onur bulacağı yerdir burası... Ve girilen çatışmanın en kritik zamanıdır. Anlarla, durumla, mekânla, içgüdülerle, dürtülerle, tehlikelerle ve benlikle yarışılır burada... Ve karşıda olanın çok önemi yoktur aslında... Hedefe girme anı gelip çatmışsa eğer, bütün kökler kopartılıp atılmıştır zaten... “Ve o an, hedefe yürümek üzere ayağını yerden kesebildiğin andır.” Göz gözü tanımaz o zaman... Varlığının tohumuna para saymış olsan bile tanımazsın benliğini... Zaman, mekân, dünya, ifrit, benlik saygı duruşuna geçiverir zaten... Mehmetçiğin yakarış anıdır bu... Dahası anış... Ve ruh bütün yaratılmışlara kafa diker ya, bir secde anındadır aslında... Kendisini Yaratana... Kendisini yaratılmışlar içinde en şerefli kılana... Artık bütün varlığın seyre koyulduğu, bir haykırış anıdır. Askerin her şeye karşı olan ve aslında sadece bir tek şeye karşı yaptığı haykırışı... “Allah...” deyişi... “Ya Allah...” Gürüldeyerek, gümbürdeyerek hedefin içine akan askerler... Mehmetçik... Türkler’in, Türk’üm diyenlerin, Türk inançlıların, kutsal anı... Şerefin, namusun, imanın bedenleştiği, bayraklaştığı an... Burası Kuzey Irak’ta gelecek arayıp da, bulduğumuz yerdir. Teröristin gözü medeniyetimizde Her şey, her şeyin, bir şey olduğu Ortabağ’da başladı... Yaşanacak çatışmaların yakıcı ateşiydi bu... Ortabağ’da yüzünüzü güneye döndüğünüzde, bütün ufku kaplayan dağları görüverirsiniz hemen... Sınırdır orası... Ve o sınır varlığıyla değil, yaşattıkları ve yakın zamanda yaşatacaklarıyla kavurmaktadır şimdi bizi... Ve bütün hoyratlığıyla gönlümüz ortasına çoktan kuruluvermiştir. Artık sınır, Kuzey Irak’a yapılacak harekâtın en can alıcı noktasıdır. Rüzgâr ise, sınırdan taşıdığı ateş ve kan kokusunu, sınırla Ortabağ arasındaki dağlık alanın pusu mevziilerinde mayalayıp, burnumuzun deliklerini yakan acı bir nefes olarak ciğerlerimize taşımaktadır. Ve o sınır varlığıyla örtüşmeyen bir gerçeği haykırır durur yıllardır... Bir tehdittir bu... Ve kesinlikle bölücü terörden kaynaklanan bir “sade” tehdit değildir. Varlığıyla değil, arkasına saklananıyla büyüktür terör... Ve terörün arkasına saklananlar, sadece 84 yıllık Türkiye Cumhuriyeti değil, bin yıllık Anadolu varlığımızı da, medeniyet ve inancımızı da yok etmeye soyunmuştur. Ve bir teğmen çıkmıştır karşılarına... Timiyle... Türk Milletine ait dokunulmazların beden bulduğu, vücut bulduğu Mehmetçik’lerdir onlar... Vatanları, devletleri, milletleri, bayrakları, sancakları, namusları, inançları ve askerlik onurları uğruna, 2 metrelik sınır karı üstünden birer kandamlası gibi akmışlardır terörün ve arkasında saklanmış güçlerin üstüne... Bu yazı dizisinde, Gabar’da, Cudi’de, Besler’de ve Kuzey Irak’ta, milletleri için milletleri adına acı ile şeref yazan Mehmetçiklerin gerçek hikayeleri anlatılmıştır. Üşüt ama ıslatma! Taburun konuşlandığı yere doğru yürüyorum. Soğuk esen rüzgâr, yağmurun sıkıntılı damlalarını yüzüme çarpıyor. Başımı omuzlarımın arasına saklamaya çalışıyorum. “Buraya gelirken sadece çiselemek istiyordun. Ne oldun? Artık sulu sepken bir kar yağışıyım deme bana... ‘Artık ben de sizinleyim’ de... Üşüt ama ıslatma...” Kötü hava koşulları sadece askeri değil, arazi de olan herkesi etkileyecek. Bunun kime yazacağı ise tam belli değil... Benimsediğimiz mücadele anlayışında doğaya uyum sağlamak değil, doğa ile mücadele etmek var. Terörist ise, çok zorda kalmadıkça yağmurda, karda ve soğukta mevzi tutmuyor. İnlerde, mağaralarda, sığınaklarda, kamplarda ya da kendisine kucak açan köylerde saklanıyor. Asker ise her şartta tuttuğu mevziiyi beklemek zorunda... Soğuğu da, sıcağı da, yağmuru da, karı da tenimizde, hatta kanımızda hissediyoruz. Kimi üşüyor, kimi de yanıyoruz. Askerlerimin ne yaptığına bakmak isterken, Dağlı Binbaşı’mla karşılaşıyorum. O da askerin ne yaptığına bakıyor. Tüfeğim tersten sol omzuma asılı olsa da, ona selam vermek ihtiyacı duyuyorum. Elimle çaktığım baş selamını, o da aynı şekilde alıyor. “Nasıl” diyor. Açıyorum ellerimi “Ne olsun, komutanım” dercesine... “Zor olacak” diyor. Sessizliğimle onaylıyorum onu... “Gel” diyor bana... “Seni bir yere götüreyim...” “Hayırdır komutanım” dememe bile fırsat bırakmadan, karargâh bölüğünün başçavuşuna sesleniyor. “Hazır değil mi şunlar ya...” “Tamam, komutanım” diyor başçavuş çadırın içinden... Hemen sonra iki asker, kucaklarındaki baklava dolu tepsilerle gözüküyor. “Bunlar kime komutanım” diye soruyorum Dağlı Komutana... “Size değil...” diyor, “Gel hele...” Beraberce köyün ileri gelenlerinin yanına gidiyoruz. Dağlı’nın köylüye ikramı... “Çok zahmet etmişsiniz komutanım...” Yapılan sohbetler... Karşımıza çıkan yaşlı ana... Yöresel kıyafetler içinde, yüzüne ve ellerine işlenmiş yöresel motiflerle, bambaşka bir insan... Bizim bölgedeki kadınlarla, özellikle dağ köylerindekilerle hukukumuz olmaz çoğu kere... Nedeni basittir. Bu bölge için, içi yanlış anlaşılmalarla dolu bir muammadır. Yalnız şimdi karşımıza çıkan bu kadın, yaşlı olmasından çok, köyün ileri gelenlerinin kendisine duyduğu saygı ile konuşuyor. ‘Güngörmüş’ dediğimizden kısacası... ‘Bir gece kalkıp gittiler...’ “Hoş gelmişsiniz komutanlar, sefalar getirmişsiniz” “Sağ olasın” ediyoruz biz de... “Nasılsın?” “Sağlığınıza duacıyız” diyor, içten ve dostça... Çok güzel konuşuyor Türkçeyi... “Biz dağdayken de dua et askere...” diyor, Dağlı Komutan... “Ederiz elbet...” diyor. “Siz Muhammet’in Mehmet’i kaldığınız sürece, biz size hep dua edeceğiz...” “Merak etme” diyor, Dağlı Paşa... “Biz Mehmetçik olarak doğduk, Mehmetçik olarak öleceğiz...” Sonrası ayaküstü yapılan kısa bir sohbet... “Bizim evlatlarımızın imanını çalıyor bu PeKaKa...” diyor, yaşlı ana sohbetin bir deminde... “Biliyoruz” diyor, Dağlı Komutan... Gencim, sıkılıyorum dağın kendine özgü protokolünden... Fırsatını bulup, kapı önüne kaçtım. Yaktım bir cigara, orada beklemekte olan gençten korucularla sohbete başlıyorum. Çay aldılar hemen ve dediler ki; “Geliriz, istediğiniz zaman...” “Biliyorum” diyorum, “Sağ olun...” Onlar bizimle bu operasyona gelmeyecekler. Yine de gelmek istedikleri belli oluyor. Sohbetin bir yerinde, köylerinden örgüte katılanlar olduğunu ve gideceğimiz yerlerde bulunduklarını söylüyorlar. Şaşırıyorum biraz... “Niye” diyorum, “Siz korucu oldunuz da, onlar örgüte katıldılar?” “Sorma komutan” diyor biri efkârıyla... “Aslında hiçbir geçerli sebebi yok. Açtılar, işsiz güçsüzdüler. Ne yapalım, ne edelim deyip dururken, bir gece apansız kalkıp gittiler...” Bir diğeri “Üç kişiydiler” diyor. “Ama şimdi ikisi kalmış...” “Nasıl olmuş” sorusunun karşılığında ise, örgüt içinde yaşanan bir hesaplaşmadan bahsediyorlar. “Bunu nasıl öğrendiniz” diye soruyorum bu kez... “Haber ulaşıyor komutanım” diyorlar. Bordo bereli yiğit Abdullah AĞAR'ın kaleminden ![]() ![]()
|
|
|
|
|
![]() |
| Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|