[Yorum - Doç.Dr.Zühtü Arslan] Siyasi ideolojiler öldü mü?
Siyasetin sağı solu iyice karışmış vaziyette. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Herkes diğerinin cebinde altın olduğunu zannederek ona el atıyor. "Muhafazakar demokrat" olarak kendisini tanımlayan bir parti sola göz kırpıyor, hatta gerçek sosyal demokrasiyi kendisinin temsil ettiğini söylüyor.

Buna karşılık, "sosyal demokrat" olduğunu ileri süren parti de direksiyonu sağa kırarak sağla bütünleşmiş isimleri saflarına katıyor. Siyasi partiler rengârenk adaylarla Pakistan otobüslerini andırıyor.
Bu durum karşısında bir süredir hemen herkes artık sağın ve solun bittiğinden, ideolojiler arasındaki farklılıkların buharlaştığından dem vuruyor. Oysa yaşananların ideolojilerle ve onların bitişiyle ilgisi yok. Bir tarafta devletin merkezinden darbe yiyen bir partinin siyasetin merkezine doğru sağlı sollu dalışıyla, diğer tarafta da merkezin himayesinde ve fakat çevrenin geniş kitlelerinden uzak bir partinin sağa yalpalamasıyla karşı karşıyayız. Ve bu manzara, çok da yabancısı olmadığımız, "Türk tipi" bir pragmatist ve dahi oportünist siyaset manzarasıdır.
Siyasetin sağı solu belli mi?
Diğer yandan, siyasi partilerin kendilerine biçtikleri kimliklerin ve sağ/sol konumlandırmalarının ne derece isabetli olduğunu sorgulamadan, bu kavramların birbirine karıştığını söylemek kahvehane muhabbetinden öteye geçemez. Bu nedenle, "sağ ve sol artık bitti" gibi üst perdeden ahkâm kesmek yerine, "sağ ve sol aslında var mı(ydı)?" ya da varsa "sağı ve solu kim temsil ediyor(du)?" gibi sorulara cevap aramak gerekir. İsterseniz bu soruları çoğaltalım. Kendisini "muhafazakar" (dolayısıyla sağcı) olarak tanımlayan bir siyasi hareket nasıl olur da statükoyla çatışma yaşar? Kendisini "sosyal demokrat" (dolayısıyla solcu) olarak tanımlayan bir parti nasıl olur da devlet seçkinleriyle kol kola siyasal ve demokratik alanın daraltılmasına katkıda bulunur? Serbest piyasayı ve özelleştirmeyi savunan bir "muhafazakar" partinin şehrin varoşlarındaki oyları süpürürken, bazı zengin semtlerden çok az oy alması nasıl açıklanabilir? "Sosyal demokrat" kimlikli bir partinin yoksul kesimlere uzak, tuzu kuru sınıflara yakın olması normal midir?
Elbette bu soruların bize has sosyokültürel şartlardan kaynaklanan cevapları var. Şimdilik şu kadarını belirtelim ki, Türkiye'de siyasi partilerin tutarlı ideolojik çizgilere ve politikalara sahip olamayışlarının temel nedenlerinden biri, gelenek yoksunluğudur. Siyasete dışarıdan sürekli müdahalelerin yapıldığı bir vasatta geleneklerin oluşması beklenemez. Gelenek, siyasetin kendi doğal mecrasında doğal dinamikleriyle ve kesintisiz işlemesini gerektirir. Siyasete değişik bahanelerle müdahale edenlerin ve bu müdahaleler karşısında duyarsız kalanların ortaya çıkan garabet karşısında şikâyete hakları yoktur. "Sağ ve sol bitti, ideolojiler öldü" söylemi bilerek ya da bilmeyerek siyasetin bu tür yapısal sorunlarını örtmeye hizmet etmektedir.
Ancak, ideolojilerin sonunu ilan etme merakı bize has değil. Düşüncelerin ölümüyle uğraşma, neredeyse bir ideolojiye dönüşmüş durumda. Sonculuk (endizm) denen bu ideolojinin bağlıları, "tarihsel gerçeklikleri tespit" söylemiyle hareket etmekte ve bütün enerjilerini, sonunu ilan ettikleri ideolojinin mezarını kazmak için harcamaktalar. Bu mesele yeni de değildir. İdeolojilerin mezar kazıcıları ilk ciddi toplantılarını bundan yaklaşık elli yıl önce Milano'da yaptılar. Batı entelektüel dünyasının neredeyse tüm babaları oradaydı. Michael Polanyi'den Friedrich Hayek'e, Andre Philip'ten Raymond Aron'a, Martin Lipset'ten Edward Shils'e ideolojik spektrumun bütün renklerini görmek mümkündü. Konu önemliydi: "Özgürlüğün Geleceği". Uzun tartışmalardan sonra alınan karar sonucu, zaten can çekişmekte olan ideolojinin ölümü ilân edildi. İdeolojinin mezar kazıcısı görevini reddeden Hayek, toplantıya katılanları uyardı. Özgürlüğü kurtarmak yerine onu gömmeye hazırlandıklarını, ideolojik farklılıkların ortadan kalktığını ilân etmenin, özünde kötü ve totaliter olan devlet müdahalesini meşrulaştıracağını söylüyordu. Hayek'in uyarıları sağır kulaklarda mâkes bulmadı. Entelektüel babalar arkasından yürüdükleri tabutun boş olduğunu fark etmeden, ideolojinin mezarına doğru ilerlemekte kararlıydılar.
"Tarihin sonu"nda ölen kim?
Batı'daki derin düşünce krizlerinden birini yansıtan bu cenaze töreni ne ilk ne de sondu. Geçen yüzyılın sonu yeni bir törene tanıklık etti. Kimilerine göre Berlin Duvarı'nın enkazları altında kalan sadece bir ideoloji olarak "komünizm" değil, aynı zamanda "tarih"ti. Tarihin sonu, ideolojilerin de sonuydu. Japon asıllı Amerikalı Francis Fukuyama, tarihin sonunda Marksizm'in ve İslamizm'in söndüğünü, bundan sonra yeryüzünde sadece liberalizmin dumanının tüteceğini ilan ettiğinde sağdan ve soldan birçok düşünür bu teze reddiyeler yazmıştı. Mesela Derrida "Marx'ın Hayaletleri" adlı kitabında, Fukuyama'yı tabir yerindeyse paçavraya çevirmiş ve söndüğü ileri sürülen düşüncelerin şu ya da bu biçimde kendisini yeniden ürettiğini savunmuştu.
Sonculuğun sağı solu da yoktur. Fukuyama, liberalizme zafer tacını giydirirken bazıları da onun ölümünü ilan ediyordu. Mesela Wallerstein, apokaliptik dönemde gerçekte ölenin "sosyalizm" değil, "liberalizm" olduğunu söylüyordu. Berlin Duvarı'nın çöküşü, Wallerstein'a göre, "liberalizmin çöküşünü ve 'liberalizm sonrası' dünyaya kesin olarak girişimizi göstermekteydi." Sonracılıkla (post-izm) eklemlenen sonculuk, aslında sadece yerleşik ideolojilerin sönüşünü ilân etmekle kalmamakta, eski ideolojik unsurların açık ya da gizli bir şekilde barındırıldığı yeni konumlanmaları da beraberinde getirmektedir. Başka bir ifadeyle, hakim ideolojinin çöktüğünü ileri sürenler arka kapıdan yeni elbiseler içindeki ideolojik kalıntılarını buyur etmekteler. Bütün bu ideolojik ölümler ve reenkarnasyon olayları yaşanırken, farklılıklarla bir arada yaşama, siyasi iktidarın yozlaştırıcı etkisini azaltma ve özgürlüklerin alanını muhafaza etme gibi siyasal düşünce tarihinin kadim problemleri varlıklarını devam ettirmektedir. Bu yakıcı sorunları, sonculuğun cazibesine ve kolaycılığına kapılmadan, sağlıklı bir şekilde tartışmak gerekiyor. İdeolojinin ölümünü ilan eden romantik soncular, kendilerinden önceki soncuların mezar taşlarında Eliot'ın "Little Gidding" adlı şiirinden şu dizelerin kazılı olduğunu unutmamalıdırlar: "Başlangıç dediğimiz çoğu kez sondur/Ve sonlandırmak başlatmaktır."