Yorumla.Net  


Geri Git   Yorumla.Net > Genel Bilgi > Bayanlara Özel > Anne Bebek

Yorumla.Net Forum'a Hoşgeldiniz

! FORUMDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLUN !


Yeni Konu Gönder  Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 06-01-2007, 13:06   #11 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan




Tam da istediğimiz anda, planladığımız gibi başladı onunla maceramız. Ve hamileliğim boyunca da bana hiç sorun yaşatmadı bebeğim. Uslu uslu, doktorumuzun söylediği tarihi bekledi; sanki biliyormuş gibi…

Hamileliğim son derece kolay geçti. Bebeğimi kucağıma alacağım günü iple çekiyordum. Tabi benimle beraber biricik eşim ve ailem de.

Son ayımıza geldiğimizde kız kardeşimin nişanı vardı ve benim bu kadar hareketli olmam karşısında tüm sülale şaşkına dönmüştü. Hatta oğlumla beraber göbek bile atmıştık

Neyse, en sonunda o gün gelmişti ve ben ne kadar soğukkanlı görünmeye çalışsam da heyecandan ölüyordum. “Acaba bebeğim kime benziyordu, acaba sağlıklı bir şekilde doğum gerçekleşecek miydi, acaba bebeğim gelişimini tamamlayabilmiş miydi, gözden kaçan bir şey var mıydı, acaba çantada unutulmuş bir şey olabilir miydi?..” gibi sorular zihnimi kurcalarken; sabaha kadar uyuyamadım tabi ki.

Sabah kahvaltı yapmadan gideceğim için, bu arada kuaföre gidip oğlum için hazırlanmak istedim. Biliyorsunuz ilk izlenim çok önemlidir.

Hazırlandıktan sonra saat 12.00 gibi hastaneye gittik. Kontrollerden sonra saat 13.00’te doğuma girdim. Sezaryen olduğu için ben geç çıktım ama bebeğimi 15 dakika sonra çıkartmışlar doğumhaneden.

Babasının ilk tepkisi “ya oğlumu başka bir bebekle karıştırırlarsa” olmuş. Çok güldük daha sonra ama heyecandan ne yaptığını bilmez bir haldeydi.

Şimdi oğlum 8 aylık kocaman bir delikanlı oldu. Her şey o kadar çabuk geçti ki...

Bu zorlu sürecimde engin bilgilerini benden esirgemeyen anneciğime, her ihtiyacımız olduğunda yanı başımızda bulduğumuz ve tüm doktor kontrollerimizde bizi yalnız bırakmayan biricik babama, kendi çocuğu olsa bu kadar çok sevebileceğine inandığım mercimek ağacım Öznur’cuğuma ve en önemlisi hayatını benimle paylaşan, en zor anlarımda yanımda olan, beni sevdiğine yürekten inandığım, benim hem sevgilim hem dostum olabilmeyi başarmış olan canımın içi biricik eşime, son olarak da hayatıma anlam kattığı, yaşama bakış açımı değiştirdiği için hayatım oluveren Kudret Melih’çiğime sonsuz teşekkürler…

Tabii ki rabbime bana bu kadar güzelliği bir arada yaşattığı, böylesi tatlı bir aile verdiği, kendi ailemi kurmama izin verdiği, dünya iyisi bir eş ve şirin mi şirin bir bebek verdiği için binlerce şükürler olsun...

Allah tüm isteyenlere versin, kimsenin kucağını boş, evini yarım, evliliğini eksik bırakmasın inşallah...

Herkese mutlu, sağlıklı günler…

Özlem Kutluer







Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:08   #12 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Hayatımı ikiye ayırdım!

MÖ: İkizlerim olmadan önce
MS: İkizlerim olduktan sonra

6 yıllık evlilik hayatım, 21 Ocak 2006’da başka bir özellik kazandı ve ben hamile olduğumu öğrendim.

14 Şubat 2006 Sevgililer Günü’nde ise eşimin hayatı değişti çünkü ikiz çocuklarımızın olduğunu öğrendi. Uzun süre bunalımdan çıkamadı.

Hamilelik dönemim çok kötü geçti. Müthiş bir aşerme durumum vardı. Bulantılarım, hayatımı felç etti. Bir yudum su bile içemedim.

Doktorlar ‘normal’ dedi, serum takıp rahatlayayım diye geçiştirdiler. Midemden kanlar geldi, yine ‘normal, aşırı bulantıdandır’ dediler.

Ben her şeye rağmen, hamileliğimin 7. ayını doldurduktan sonra doğum iznine çıktım. Her şey normal gidiyor derken, gebelik zehirlenmesi başlamış! Tabi ben geç fark ettim.

Çocuklarımın ve benim hayatım tehlikeye girdiği için ‘doğum yaptırmak zorundayız’ dediler.

Doktorumu değiştirdim. 1 hafta daha beklettiler. 8 aylık olunca doğum gerçekleşti fakat çok zordu. Sezaryenden bir saat sonra kanama geçirdim ve bende aşırı kansızlık vardı. Bu arada bir gidip bir geri gelme durumum oldu…

Neyse, uzun ve kötü günlerden sonra eve geldik. Küçücük iki tane yavru ile baş başa kaldım. Tabi uykusuz geceler başladı.

Bu gün 8 aylık oldular, hala uykusuz günlerim devam ediyor. Sadece kesintisiz 3 saat uyku istiyorum…

Şu anda çalışıyorum, 1,5 ay oldu başlayalı. Nasıl başardım bilmiyorum ama çalışıyorum. Çalışan iş kadını olmak benim ruhumda var.

Bu yazımın asıl amacı; anneler, şartlar ne olursa olsun eğer onlar için yapılacak ne varsa yapabilirsiniz, Allah size yardım eder.

Ben muhasebeciyim. Şirketim 11 bankayla aktif olarak çalışıyor. Fakat ben bunun üstesinden gelebiliyorum.

Allah annelere sabır versin, özellikle ikiz annelerine…

Nezahat Koç





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:11   #13 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Hamileliğim müthiş geçti. Annem de, kayınvalidem de bana yakın değildi. Her şeyimi kendim yapabildim, rahattım, ta ki son aylara kadar…

İyice şişmiştim. Bir de idrar yolu enfeksiyonum çıktı, kum döküyordum. Şubat sonu kontrolüme gittim, doktorum daha 1 ay olduğunu, 2 Nisan’ın doğum tarihi olabileceğini söyledi. Ben de rahatladım daha var diye.

2 Mart sabahı saat 05.00’te suyumun geldiğini fark ettim. Bebeğim henüz 35 hafta 4 günlüktü. Müşade altında kaldım ama bebişim kararlıydı, gelecekti, yola çıkmıştı bile…

2 Mart gecesi 23:25’te kızım, Zeynep’im doğdu. Çok zor bir doğumum oldu. Daha doğrusu suni sancı çektim 12 saat, o beni öldürdü diyebilirim. Ama sonunda dünyalar benim oldu...

Şuan Zeynep’im 14 günlük… Ben de, o da iyice kendimize geldik.

Ve normal doğum yapabildiğim için çok şanslıyım, ayaklandım bile…

Ayşen Kahraman





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:43   #14 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Beklemek ne demek bilir misiniz?

Otobüs beklemek, sıra beklemek, hafta sonunu beklemek değil ama benim anlatacağım. Daha uzun. Daha yorucu. Daha yıpratıcı. Hiç yılmadan, hiç usanmadan, ümitsizliğe kapılmadan bir bebeğe kavuşacağınız o anı beklemek…

Her yeni başlangıçtan sonra yine olumsuzu yaşamak, sevenlerinizin sizi avutmak için söylediği sözlere avunmuş gibi yapmak, eşinize bile göstermeden saatlerce ağlamak, gecelerce düşünmek ve sonra tekrar gücünüzü toplayıp yeni bir ümitle her şeye yeniden bir daha, bir daha, bir daha başlamak…

3 sene, yani 36 ay, yani 13140 gün bunu tekrar tekrar yaşamak…

Şubat 2003’te yüreğime düştün annem sen. Ayın 7’si, bir Cumartesi günüydü. Kar yağıyordu dışarıda, fırtına vardı. Ben sabahın sekiz buçuğunda taksi ile koşarak gittim doktora, sanki geç kalıyormuşum gibi seninle olan randevuma. Sabırsızdım çok. Bir an önce seni görmek, seni duymak, seni koklamak için vakit kaybetmemeliydim.

O an bilmiyordum belki de geçen zamanın değerini. Her şeye çok kolay sahip olmuştum hayatımda oysa. En iyi okulları bitirmiş, istediğim ve severek yaptığım öğretmenlik mesleğimle hayatta olmak istediğim yerdeydim. Çok mutlu bir evliliğimiz vardı babanla, aynı bugün olduğu gibi. Anlayacağın bir tek sen yoktun ortalıkta.

Mayıs 2003 oldu, geçen üç ay bir şey anlamadım. Sadece ‘acaba’lar ile yordum kendimi.

Temmuz ayında heyecanlanmaya başladım sanki çok yaklaşmışım gibi varlığına. Eylül, ekim derken daraldım. Yeni seneye yine aynı dilekle, seninle ama sensiz girdim…

Matematikçiyim ya çift sayıları severim. 2004 bizim yılımız olacaktı. Mart ayında, talihsizlik bu ya baban bel fıtığı ameliyatı oldu. Günlerce yatmak zorunda kaldı. Çok şükür her şey yolunda gitti.

O zaman aralığında konu başlıkları değişti sadece yaşantımızda. Sağlıklı günler ve gelecek için yoğunlaştık dağarcığımızda. Ama sen hep yüreğimdeydin inan bana. Her yeni başlayan günde, her sevinçli haberde, uçan kuşta, yağan yağmurda, seninle konuştum içimden. Ne çok sevdiğimi söyledim sana defalarca, her ne kadar sen cevap vermesen de bana…

Mayıs 2004, yeni bir doktora gittik. Her şey yeniden başladı, geçen bir buçuk seneyi arkamızda bırakarak. Tahliller, kontroller, ne kadar teknik varsa güncel olan hepsini sıraladık birer birer. Eş dost, akraba kim varsa halden anlayan moral verdiler bana.

Avunmadım annem, avunmuş numarası yaptım hep. Güler yüzlü olmaya çalıştım annem, içten içe hep ağlayarak. Çok kızdı baban bana kendimi yıpratıyorum diye, ama içtiğim onca ilacın içinde psikolojik açıdan beni rahatlatacak, olumlu düşünmemi sağlayacak, sana gerçekten bir gün kavuşacağımın garantisini verecek yoktu bir tanesi valla.

Denenmiş tüm yolların ertesinde, unutmayacağım bir 8 Aralık günü, bu işin doğal yolla asla olamayacağını öğrendik, hani o çok umutlandığım çift yıl olan 2004’ün son ayında. Böylece, sensiz ama her an seninle geçen iki seneyi hiç istemeden, korkarak çektirmek zorunda kaldığım rahim filminin olumsuz sonucuyla kapatarak.

Ocak 2005, yeni adres, yeni doktor, yeni umut, yeni başlangıç ama beraberinde eski tüm kötü, olumsuz anılar, anlar…

Evde çekmecelerde biriken onlarca gebelik testi çubukları. İkinci pembe çizgiyi görebilmek için yaptığım mikroskobik incelemeler. Sürekli aynı yere bakınca sanki çifti varmış gibi çocukça kendini kandırmalar…

Her negatif sonuçtan sonra uğursuz diye bir daha uğramadığım semt eczaneleri. Her şeyin ötesinde sıkıntı, huzursuzluk, yenilgi, hırs, başkalarından duymak istemeden duyduğum müjdeler, benden gizli üzülmeyeyim diye konu ile ilgili kapı aralığında fısıldaşmalar, sayfaları yazmaktan biten ajandalar, 2003-2004 takvimlerinde işaretlenmiş onca detaylar, okumaktan ezberlenen ilaç prospektüsleri…

Ama her şeyde sen, yine sen, hep sen…

‘Tüp bebek yapalım’ dedi birileri. Adı hiç hoşuma gitmedi ama kabul ettim. Hem belki bir değil, birden fazla oluverirsiniz diye de çaktırmadan sevindim. Derhal ilaç hazinemize yenileri eklendi. Hatta kendi kendime iğne yapmayı da bu sayede öğrendim. Normalde fazla çalışan yumurtalıklarım, aldığım hormonlarla turbo moduna girdiler. Tedavinin son günlerinde ağırlıktan neredeyse yürüyemez oldum.

Bir cuma akşamı saat 12 civarı son çatlatma iğnemi olmam gerekiyordu. Olur da yanlış bir şey olur diye cesaret edemedim. Nöbetçi eczaneler yapmadılar. Hastaneler doktor reçetesi yok diye kabul etmediler. Elimizde iğne, arabada babanla öyle oturup güldük ağlanacak halimize. Bir semt kliniğinde iğne olup eve geldiğimizde saat biri geçiyordu.

Pazar sabahı daha herkes uyurken, biz yine yollarda yumurta toplatmaya gittik. Aynı saatte belki birisi bir yerlerde kendi tavuğundan yumurtalarını toplarken, ben genel anestezi altında mışıl mışıl uyuyordum.

Gözümü açtığımda her şey bitmiş, doktorumla baban sohbet ediyorlardı. Biliyor musun tam 34 tane hem de, ne demekse iyi kalitede yumurta toplanmış.

Baban ise ayrı bir odada kendine ait ‘materiyal’i (kabın üstünde öyle yazıyormuş )vermek için, epey komik şeyler yaşamış. Belki ilerde bir gün sana anlatır. Kendinden önce odadan çıkan kelli felli, esmer çok kıllı adamı görünce korkup gidip embriyologla bile görüşmüş, hani olur da maazallah materyaller karışır mı diye Tabi böyle bir endişesi olduğu için üstüne bir de azarlanmış.

Böylece sana bir adım daha yaklaşmış olmanın huzuruyla eve geldik annem. Ama benim yumurtalıklarım birkaç gün daha sayıca çoğalmaya ve sağlığımı tehdit etmeye devam ettiler. Vücudum ödem yaptı, neredeyse hastanelik oluyorduk. Korkudan iyileştim.

Üç gün sonra telefon geldi. “Müjde! 14 tane bebeğiniz oldu” dedi birisi. Nasıl yani?..

Ertesi gün, bir arife günü, birkaç günlüğüne benden ödünç aldıkları seni, bana geri vermeye gittik. Eve döndüğümüzde artık iki kişi değildi nüfusumuz. Sen ve diğer üç kardeşin de içimdeydiniz. Sıcacık… Diğer kalan on taneniz de eksi bilmem kaç derecede uyutuldunuz.

Zaman hepten geçmez oldu. Bir sonraki on günü on değil sanki, yüz sayarak geçirdim. Hissetmeye çalıştım hep seni, konuştum senle. ‘Sakın beni yalnız bırakma’ diye hep yalvardım içimden.

B-HCG için kan verip sonucu beklemek ise en zoruydu her şeyin. 19,42 gibi çok düşük bir test sonucuyla yıkılmışken, yine de cesaretimi toplayıp doktoru aradım bir ara. ‘Tebrikler, hamilesiniz’ dediğini ise ancak kapatınca anladım telefonu. Çok küçük olduğun için zaten ancak o kadar çıkarmış bu oran. Bana kalsa her gün kan vereceğim. Nasıl üç gün beklerim?

Bir sonraki oran 96 oldu, haftasına 361 ve sonrasında 15 bin küsur. Bu arada sen yalnız olmak istemişsin içerde. Diğer kardeşlerini çokoprens almaya yollamışsın bakkala.

Evet annem, beraberiz artık. Hep buraya kadar hayal etmişim, hamile kalamadığım için kalmanın ötesine hiç geçememişim ki… Bir anda boşluğa düştüm. Sevinmek, heyecanlanmak, coşmak, hiçbir güdüm kalmadı. Ta ki gebeliğimin 7. haftasında kalbinin atışını duyana dek…

Şubat 2005, yine kar var dışarıda. “Fış fış kayıkçı, kayıkçının küreği, pıt pıt atar yüreği” şarkısı sardı tüm bedenimi. ‘İlk 12 hafta’ dedi doktor. ‘Mart sonunu bulalım, ondan sonra her şey yoluna girecek.’ Halbuki, Mart ayını sevmem, hep çok uzun gelir bana. Hem baban da ameliyat olmuştu yine soğuk bir Mart sabahında.

23 Mart, on bir haftalık olduk. Ayın 28 inde on ikinci hafta doluyor, yaşasın! Bir beş gün daha anneciğim…

Kontrolümüz var bugün. İlk defa huzurluyum bu kadar, ilk defa soru işaretlerimi yanıma almadan çıkıyorum evden. Hava pırıl pırıl. Bahar gelmiş…

Muayene odası, doktor, hemşire ablamız, sen ve ben. Baban içerde, birazdan gelecek seni görmeye.

***********

Sessizlik, karanlık, sıcak çok sıcak…
Neredesin annem?
Niye öyle miniciksin?
Niye hareket etmiyorsun?
Uyuyor musun yoksa?

***********

‘Eşinizi çağıralım mı’ diye sordu doktor, ‘Yok, gerek yok. Ben hallederim. O üzülmesin.’ Anlamış halbuki kimse onu çağırmayınca.

Akşamüstü saat beş suları. Yine bir ameliyat odası. Yanıyorum alev alev. Kıpkırmızıyım. Çıtım çıkmıyor. Doktorun eli elimde, onunki buz gibi…

Uyandım… Ağlıyorum sessizce. Eve geliyoruz vakitlice. Anneannen, deden gelmiş moral vermeye. Anneannen sıkıntısından otuz kap yemek pişirmiş, kim yiyecekse ve hangi moralle. Yetmemiş süpürgeyi açmış evi kazıyor. Baban balkonda dedene ağlıyor.

Ertesi gün babaannen, deden ve amcan geldiler İzmir’den. Şöyle yalnız kalıp böğüre böğüre ağlayacaktım oysa ben. Sustum, sessizce aktı yaşlar. Neden sonra tahriş oldu yanaklarım tuzdan.

Birileri bir yerlerde bir şeyler konuşup duruyor. Durmadan telefonlar geliyor. Ama halim yok, içim acıyor benim, ilgilenmiyorum. Hatta babanın cep telefonunu kurcalarken doktorla mesajlaşmalarını okuyorum hiçbir anlam vermeden. “Ya doktor bey, doğru söyleyin eşime bir şey olacak mı? Çok korkuyorum.” Sormuyorum bile ‘bu ne demek’ diye.

Birkaç gün sonra yine doktordayız. Cin gibiyim. Elimde padişah fermanı kadar bir soru listesi geleceğe dair. Daha ağzımı açmadan bir beyaz uzatıyor doktor elime. ‘Çok korkuttun bizi’ diyor. ‘Ama çok şükür her şey yolunda.’

Onun dediklerini anlamaya çalışırken kağıttaki “patoloji raporudur” yazısını görüyorum. Ne alaka?..

Bir anda kaset geri sarmaya başlıyor. Bir tek seni almamışlar içimden anneciğim. Ben seni kaybettim diye ağlarken günlerdir, diğer herkes benim için ağlıyormuş meğer.

Neyse, sonuçlar temiz çıkıyor ve ben yine allak bullak, üstelik suçluymuşum gibi bir ifadeyle eve dönüyorum.

Zaman geçmiyor. Ne yapacağım şimdi ben? Daha deneyecek bir şey kalmadı ki. Yoksun işte. Kabul edemiyorum. Yenemiyorum hırsımı, seni istiyorum ben. Ağlıyorum durmadan, ağlıyorum. Yastığımın bir tarafı hep yaş…

Şifa olur belki diye bir bahar tatili yaratıp Nisan ayında uzaklaşıyoruz bu şehirden. Her yer yemyeşil, hava çok güzel, huzur var her yanda. Ama ben çok kötüyüm. Durgunum, sesim çıkmıyor.

Baban sevineyim diye pinponda hep bana yeniliyor, havuzda hep geçiliyor. Ellerimiz, her yanımız buruş buruş, saatlerce suda oynuyoruz.

Bir sonraki Ağustos’a kadar seni rafa kaldırdık. Ben istemedim ama öyle gerekiyormuş. Yedekte eksi bilmem kaç derecedekiler var ya, işimiz kolay olacakmış nasıl olacaksa…

Hiçbir ilaç kullanmıyorum aylardır. Vücudum yeniden kendi ritmini kurmaya çalışıyor. Ama başarılı değil. Sinirliyim. Şiş gibiyim. Doktor söktürücü veriyor. İlaç bitiyor, bende tık yok. Üç gün, dört gün, bir hafta, on gün. Hayır, daha da kötüyüm, patlayacağım. Kendimden, kadınlığımdan nefret etmeye başlıyorum.

Birkaç gün sonra, bir cumartesi öğleden sonrası daha önceden hiç önünden bile geçmediğim bir eczaneden yine gebelik testi alıyorum. Mümkün değil oysa, hala kendi hayal alemimde seninle beraberim ya…

Evde kimse yok, Haziran 18, 2005, Cumartesi. Baban şehir dışında, akşam kaçta gelecek bilmiyorum. Testi yapıyorum. Koyacak şanslı bir köşe arıyorum evde. Yok ki… Her yer daha önceden defalarca denendi.

Güneş pırıl pırıl dışarıda. Salonda, pencerenin dışına, en sıcak olan yere koyuyorum, sen de böyle parlak, aydınlık bir gelecek ol bize diye.

Balkondayım, yerleri yıkıyorum, suları sebepsizce döküyorum. İçerde sonuç hazır ama gidip bakamıyorum ki korkudan. Dakikalar değil, belki saat geçiyor senden uzakta. Nefesimi tutup yaklaşıyorum sana. Bir ikinci çizgiye hasretim duran yan yana.

Oradasın annem!!! İki çizgi güneşte parlıyor bana. Elim ayağıma dolanıyor. ‘Nasıl yani?’ diyerek binlerce kez okuduğum testing kullanım kılavuzunu bir daha okuyorum. Hamile miyim şimdi ben? Ama tedavi? Hani tüp bebek? Eksi bilmem kaç derecedekiler ne oldu? Baban nerede?

Bize en yakın hastanedeyim, koşarak gittim. Kan veriyorum sakin. ‘Akşam sekiz gibi’ diyor hemşire. Gelemem ki baban evde olacak, hem akşam bir yere davetliyiz. Yarına kadar beklemeliyim.

Gece uyuyamıyorum heyecandan. Hiç kimseye hiçbir şey söylemiyorum.

Sabah oluyor, hava kapalı. Yağmur var dışarıda. Pazar günü, etraf sessiz. Bir şeyleri bahane edip dışarı çıkıyorum öğlene doğru. Yine koşarak hastaneye…

Zarf elimde.
Açamıyorum.
Açamam.
Bıktım olumsuzluklardan.
Yıldım yenilgilerden.
Ama içim kıpır kıpır, öleceğim sanki.
Yağmur yağıyor.
Ağlıyorum…
Elimde kağıt sonuç ‘pozitif’, hem de 9486 gibi çok sağlam bir B-HCG sonucu ile.

Annem sen neredeydin bunca zamandır? Madem kendin gelecektin niye demedin bana? Ben bilsem seni beklerdim hiç kendimi üzmeden. Hoş geldin anneciğim, sakın gitme uzaklara olur mu bir daha? Bir daha bekletme bu kadar kendini. Hem babana ne söyleyeceğiz şimdi?

Eve geliyorum. Baban klasik pazar sabahı görüntüsünde, pijamaları üstünde TV izliyor uzanmış koltukta. Hemen çift çubuk gebelik testini ve tahlil sonucunu paket yapıyorum kurdeleyle. Titreyerek babanın kucağına bırakıyorum, “Babalar Günü’n kutlu olsun!” diyerek. Evet anneciğim, o gün 19 Haziran, Babalar Günü. Gelebileceğin en iyi günde geldin sen yuvamıza. Hoş geldin!

Temmuz 10’ a kadar herkesten saklıyorum seni. Mümkün olsa, kendim bile bilmeseydim diye de düşünmüyorum değil oysa. Ya yine bir şey olursa, ya kalbin durursa diye aklım çıkıyor günde kaç bin defa. Her doktor randevusunda, o karanlık ekranda, sen zıp zıp zıpladığında benim de yüreğim hopluyor.

Biliyor musun, uzun zamandır ilk defa her şey olunda. Gün be gün yaşıyorum seni. Bekliyorum gelmeni. Önceden geçmeyen, geçse de hiç tadı olmayan günler şimdi daha anlamlı, pırıl pırıl her şey.

Mutlu kalkıyorum sabahları. Hem ağlamıyorum artık geceleri yatakta. Bir de kucağıma alsam seni, koklasam o sıcacık nefesini.


Şubat 2006 ayın 6’sında, hani üç sene evvel bu serüvene başlayıp ilk defa kapısını açtığımız bu hastanenin bir odasında, yine karlı bir kış sabahında, sen geldin anneciğim dünyamıza… Mutlulukların en büyüğü, huzurun ta kendisi, heyecanın hiç bitmeyeni, günün neşesi sen oldun bir anda…



CANIM OĞLUM,
Dilerim Tanrıdan,
Sağlıklı, huzurlu, mutlu, sevdiklerin ile beraber uzun bir hayatın olsun.
Şans hep senle olsun.
Sevmeyi ve sevilmeyi bil.
Hiçbir şey seni üzmesin,
Hakkını ara, hak yeme,
Hata yapmaktan korkma,
Aynı hatayı bir daha yapma ama,
Gökyüzünü, güneşi, yeşili, maviyi sev,
Kuşları, böcekleri tüm hayvanları koru,
Oku anneciğim, lütfen çok kitap oku,
Müziği sev, her fırsatta güzel melodiler dolsun kulağına,
Rakiplerin olsun her alanda, hırslı ol ama aşırıya kaçma,
Derdin varsa ağla,
Gözyaşlarını kimseden saklama,
Ben seni bu dünyaya getirmek için çok mücadele verdim anneciğim,
Sen de başladığın bir işi yarım bırakma.
Yolun hep açık olsun…

SENİ ÇOK SEVEN ANNEN…

Feyza Demir





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:50   #15 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Benim doğum hikayem biraz buruk galiba çünkü ailemden çok uzaktayım…

Canım oğlum Tuğberk'ime hamileyken, çok hafif bir hamilelik geçirdim, çok rahattım.

Oğlum, gününden 26 gün erken oldu. Bir yaz akşamıydı. Yatakta uzanırken birden üstüm ıslanmaya başladı, çok korktum. Hemen ayağa kalktım. Ne olduğunu önce anlayamadım, bebeğime bir şey olacak diye ödüm kopuyordu.

Hemen eşimi çağırdım ve gözümü hastanede açtım…

Hiç sancım yoktu ve çok ağlıyordum. Bebeğimin ters geldiğini söylediler ve doktorumu aradılar. Beni hazırlayıp ameliyathaneye aldılar ama o sırada döktüğüm gözyaşı sel olmuştu…

Sonra gözümü odamda açtım ama inanılmaz sancılar çekiyordum.

Ameliyattan gözümü açtığımda ilk söylediğim şey, “annem, canım annem neredesin?” oldu…

Oğlumu ancak doğumdan bir gün sonra kucağıma alabildim. Çektiğim bütün acıları unutturmuştu bana. O kadar masumdu ki…

Dünyanın en güzel varlığı, canım oğlum, onu çok seviyorum…

Zeynep Ülker





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:53   #16 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Eşimle evlendikten sonra ilk zamanlar çocuk istemedik. Evliliğimiz otursun, biraz gezelim, eğlenelim istedik. Ben çalışıyorum, işim gayet rahat…

Evliliğimizde 2 seneyi devirdikten sonra artık bebeğimiz olsun istedik. Hemen oldu zaten. Belirtilerden anlamıştım, bebeğim yola çıkmış, bana ‘merhaba’ demişti.

Bebeğimi 7 haftalık iken öğrendik. Bu haber bütün ailemizi mutlu etti. Bebeğim olacağı için çok mutluydum. Hep elim karnımda dolaşıyordum. Herkes bebeğimiz için bir şeyler alıyor, hamileliğim gayet iyi gidiyordu. Aşerme, bulantı hiç olmadı. Normal yaşamım hep devam etti. Bebeğimle sürekli konuştum, beni tanımasını istedim.

8 aya kadar çalıştım, sonra izne ayrıldım. Bebeğimle birlikte yürüyüşler yaptım, ona kıyafetler aldım, bebeğimle ilgi her şeyi önce ben görüp, rengine nasıl olacağına ben karar verdim. Yatağını, kıyafetlerini, her şeyi hazırladık, bebeğimin artık gelse diye bekliyordum.

Özellikle annem, bebeğim için benden fazla çalıştı. Onun hakkını asla ödeyemem.

Bebeğimin cinsiyetini hiç merak etmiyordum; sağlığı yerinde olsun, gerisi çok önemli değildi benim için. Ama erkek olacağını biliyordum, içime öyle doğuyordu. Adını ben buldum, eğer erkek olursa adı EMİRCAN olacaktı.

Son zamanlarda iyice ağırlaştım. Sürekli uykum geliyordu. Fazla kilo almadım ama hep süt içtim, iyi beslendim. Oğlum sağlıklı doğsun diye çok uğraştım. Doğum için hastane araştırdım. Kendim için en iyi yerin Zeynep Kamil olduğuna karar verdim. Kontrollerde artık bu hastaneye gittim.

Her şey gayet iyi, bebeğimin gelmesini bekliyoruz…

Rutin kontrole gittik, tabi annemle birlikte. 5 Ocak'ta, geceden beri bende değişiklikler olduğunu anneme söyledim. ‘Telaşlanma, sakin ol’ diye beni telkin etmeye çalışıyor ama ben yerimde duramıyorum.

Neyse, doktora çıktım durumu anlattım. Doktor ‘bugün içinde doğum olabilir, bebek kanala girmiş’ deyince ben çok heyecanlandım. Artık bebeğime kavuşmaya çok az bir zaman kalmıştı...

Eşim öğlenden sonra bizi almaya geldi. Sancılarım başladı, zor bela eve geldik. Kasıklarım ağrıyor, sancım gitgide artıyordu. 4 saat sancı çektim. Sürekli tuvalete gitme isteği oluyordu. Duş aldım, bana mısın demedi. Artık dayanamıyordum.

Saat 18.30, hastaneye gidiyoruz. Çantamı aldık, arabaya bindim ama ne zorlukla, sancılarım arttı, dayanamıyordum.

19.10'da hastaneye geldik, doktor beni muayene etti. ‘Çabuk doğumhaneye, bebek geliyor, az daha bekleseydin bebek yolda doğacakmış’ dedi!

Apar topar doğumhaneye gittik. Annemler dışarıda, ben içeride…

Doğum kolay oldu. Bebeğim, 19.20'de gözlerini açtı. 3.320gr., 51cm.

Bebeğimi görünce çektiğim tüm sancılar acılar bitti. Onun yüzünü görmekle hepsini unuttum...

Emircan artık hayatımızda, 14 aylık kocaman delikanlı oldu. Allah'ıma her gün dua ediyorum oğlumu bana bağışla diye.

Canım yavrum, seni seviyorum…

Annen





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:57   #17 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Merhabalar,
Siteye hep giriyordum ama ilk defa yazıyorum. Gözlerim yaşlarla dolu… Buradaki yazılardan, lösemiden hayata gözlerini yuman bir melek olan Eda’nın annesinin yazdıkları… Onun bir melek olduğunu inanıyorum. Güzel, masum bir melek… Allah’ım sabır versin ailesine diyerek başlamak istiyorum…

Eşimle Internet’te tesadüfler sonucu tanıştık. Kısmet bu ya; 2002’de tanışıp 2004’te evlendik ve hemen bebek sahibi olmaya karar verdik.

Evlendikten bir ay sonra hamileydim… Hastaneden kan sonucumu aldığımda çığlıkları koparmıştım, ‘ben hamileyim’ diye bağırıyordum!

Yola çıktım, eşimi aradım, hala ağlıyorum… Haberi verince telefonları ağlayarak kapattık…

Doktordan randevu alındı ve ilk kontroller… O kadar mutluyduk ki… Ta ki o akşama kadar… Bir küçük lekelenme!

Doktor aramaları, ertesi sabah doktor randevusu ve hüsran…

9. haftadaydım ama miniğim 7 haftalıkken beni bırakmıştı…

Şoktaydım. “Hemen alınması gerekir” dedi doktor. Vücudum atmadığı için beni zehirleyebilirmiş. Doktor hemen yatışımı yapacaktı ki, ona “ne olur yarın alın, bir gün daha kalsın içimde” dedim. Ama kalmadı…

Kapısında ‘doğumhane’ yazan yere girdik. Canım eşim ve annem beni sakinleştirmeye çalışıyorlar ama nafile, kendimde değilim. Beni kürtaja aldılar… O sırada yengem yanımdaydı. Tek söylediğim şey, “elveda bebeğim, özür dilerim anneciğim…” olmuş.

Eşim doğumhane kapısında hıçkıra hıçkıra ağlarken, doğum haberini alan babalar o anda kocamı sakinleştirmeye çalışmışlar, kendi sevinçlerini unutmuşlar…

8 ay sonra yeni bir hamilelik haberiyle kendime geldim. Çok fazla sevinemiyordum. 9 ay boyunca hep kursağımda kaldı sevincim, eşimin de öyle…

Ama her şey yolundaydı, bir kızımız olacaktı. Eşim çok istiyordu bir kız çocuğu…

O kız çocuğu 27.03.2007’de 1 yaşına girecek…

Anne olmak… Bunun tarifi yok, kelimelere dökemiyorum. Tek söyleyebileceğim, hiçbir şey kendimi bu kadar önemli biri olduğumu hissettirmemişti.

Seni seviyorum güzel Dora’m, canım eşim, annem…

Allah’ım kızımı bir melek olarak yanına alırsa, tek duam beni de beş saniye bile yaşatmasın. Onsuz bir hayatı asla düşünemem…

İyi ki doğdun sevgilim…





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 13:59   #18 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Olmayacak şeyler duyarız hatta bazen görürüz ama başımıza geleceğini hiç düşünmeyiz nedense… Bu siteye giriş amacım; yaşadıklarımı insanlara aktarmak, böylelikle ufak ipuçlarını önemsemelerini sağlamak.

Aralık 2006… Aniden artan iştah ve reglimin gecikmesiyle, bu durumdan şüphelenerek test yaptım ve bilin bakalım ne oldu! Hiç beklemediğim bir zamanda, beklemediğim bir konuk… Oğlum çok istiyordu kardeşi olmasını. Neden olmasın? Hayatta yalnızlık kötüdür.

Hemen doktorumu aradım. Evde herkes çok sevinçliydi. Tabii hemen cinsiyet tahminleri başladı, kız mıdır erkek midir diye. Karnımın üstünde ipe geçirilmiş yüzük sallamalar, ‘bak bak canım ekşi erik istedi, ye ekşiyi doğur Ayşe’yi’ gibi kim bilir hangi zamandan kalma yöntemler…

Ayşe istiyorduk tabii, evde bir atlı vardı ne de olsa, hem de ne atlı! Bizim atlı kendi gibi bir atlı tutturuyordu gerçi. Sonuçta yine onun dediği oldu (hep öyle oluyor zaten, oynamıyorum!).

Ultrasonda doktor ‘erkek’ deyince, kız fikrine bayağı alışmış olduğumdan ufak çapta bir şok yaşadım ama bozuntuya vermedim tabii. ‘Olsun olsun, sağlıklı olsun da’ dedim hep. Sanki içimde bu konuda bir endişe vardı.

Aylar ayları kovalıyordu, ultrasonlarım gayet iyiydi. Tahlillerim de öyle. Ancak çok çok çok kilo alıyordum. Tartının başında doktorun gözleri yerinden fırlayacak gibi oluyordu her seferinde. Sonunda beni diyetisyene yolladı. Diyetisyen de beni öyle bir rejime soktu ki, açtım! Bunun dışında da hiçbir sorunum yoktu.

Bir akşam ailece iskender yemeğe gittik (diyetisyenden gizli). Oğlum o kadar yorgundu ki, bütün gün at koşturduğundan olsa gerek, masada uyudu kaldı, allahtan! Biz deli danalar gibi yedik de yedik.

Sabaha karşı uyandım, midemde feci bir bulantı, karnımda kramplar. (Özür dileyerek) iki koca kova dolusu istifra ettim ve tuvalete koşup zor yetiştim, bir daha da çıkamadım. Patırtıya eşim de kalktı, o da diğer tuvalete koştu... Fena zehirlenmiştik.

Ambulansla kendimi hastanede buldum. Öyle kötüydü ki, hemşireler tuvalete kaç defa gittiğimi sayamıyorlardı. Bebek için çok tehlikeli bir durumdu, su kaybı erken doğuma neden olabilirdi. Serum takıldı. Bir gece hastanede kaldık. Eşim ilaç alıp düzelmişti ama ben alamıyordum, illa da zehiri boşaltmam gerekiyormuş.

O gün benimle ilgilenen doktoru çok sevdim. Kendi doktorumun öğrencisiymiş. Çok tatlı, güler yüzlü, sempatik, insanı rahatlatan bir yapısı vardı. Benim doktorum da öyledir.

Lafı uzatmayalım (zaten yeterince uzun olacak), ertesi gün çıktık hastaneden çıkmasına ama tam anlamıyla düzelemedim. O günden sonra midem hep bozuktu. Cihazlara göre bebek iyiydi, bu da bana yetiyordu.

Daha sonra sıcaklar başladı. Dayanamıyordum, doktorumun da müsaadesiyle yazlığa gittik. Fakat orada da duramaz oldum. Sürekli kaşınıyordum, geceleri uyuyamıyordum, bahçede sabahlıyordum. Sonunda eve dönmeye karar verdim. O kadar huy kapmıştım ki, geldiğimiz pazartesi günü yazlıktan getirdiğim ne var ne yok yıkamaya başladım. Pazartesi öylece geçti.

Salı günü akşamüstü arkadaşım geldi. Koltuğa otururken, garip bir şekilde bir anda bebeğin bütün gün hiç tekmelemediğini düşündüm. Koşuşturma arasında dikkat edememiştim. Arkadaşım ‘uyuyordur belki’ dedi. Gülümsedim, ama aklım oraya takıldı kaldı. Dikkat ettim, hakikaten hiç kıpırtı yoktu. (Daha sonra eşimin de, annemin de tepkisi arkadaşımınkiyle aynı oldu; ‘uyuyordur’, ancak bir gerçek var ki insan uykusunda da kıpırdar.)

Arkadaşım gittikten sonra hastaneyi aradım, o geceki nöbetçinin benim sevdiğim doktor olduğunu öğrendim. Hemen randevu aldım gece 11'e. NST (non stress test denilen, bebeğin kalp atışlarını ölçen alet) bağlandı, kalp atışları düzenliydi, bir sorun yoktu. Ancak şekerli su içirmelerine rağmen hala tekme atmamıştı. Saat gece 2 olduğundan doktor bizi sabah doppler'e gelmek üzere eve yolladı.

Ertesi sabah olduğunda, ağrıdan başımı çeviremiyordum. Eşimin işe gitmesi gerekiyordu ama ‘lütfen beni hastaneye götür’ dedim. Beraber önce pastaneden kahvaltılık bir şeyler aldık (yemeden durabilir miyim!), oradan hastaneye gittik. Hastane inşaat halindeydi, içimden "inşallah ben doğum yaparken de inşaat olmaz" diye geçirdim. Doppler kısmı facia gibiydi. Pek sevgiyle hatırlayamayacağım bir doktor, yanındaki hemşirelere karnımdaki bebeği gösterip sorular sordu, cevaplar aldı. Bu ‘tıpça’ konuşmalardan anladığım (‘tıpçam’ fena değildir), bebekte sorun olduğuydu. Ayrıca gördüğüm kadarıyla da hiç ama hiç hareket yoktu.

Kobay muamelesi gördükten sonra, doktor bize de bir açıklamada bulundu ama o an ne dediğini hiç hatırlamıyorum. Tek hatırladığım "size acil doğum tavsiye ediyorum" sözü oldu. Gerisini sanırım duymamışım.

Bebekteki problem plasentadan kaynaklanıyormuş. Ukalalık etmeden olmaz, kısaca plasenta; bebeğe oksijen ve besin taşıyan organdır. İşte bu mübarek organ artık oksijen taşıyamıyormuş çünkü üstünde üç adet uğursuz kist oluşmuş. Bu durumda bebeciğimiz de oksijensiz kalmış ve tüm hareketi durdurmuş, beyin damarları da az miktardaki oksijeni çekebilmek için genişlemişler. Yani ‘safe mode’da çalışan bir bilgisayar gibi, beyin ölmemek için kendini korumaya alıyor. Ne kadar inanılmaz! Ne muhteşem bir tasarım!

Bütün bunları duyan bir anne ne yapar? Başladım ağlamaya. Şimdi gülüyorum halime ama o sırada hiç de öyle değil tabii, durum çok ciddi. Hastanedeki sevgili doktor geldi, beni teselli etti. O sırada kendi doktoruma haber verildi. Ben de ‘eve gideyim de bari bir terlik, gecelik, bir şeyler alayım’ diyordum. İnsan ne yapacağını şaşırıyor. Bırakırlar mı?

Bırakmadılar tabii. Beni doğru doğumhaneye aldılar. Eşim gitti işlemler için uğraşmaya, yapayalnız kaldım. Ağladıkça ağlıyorum, düşündükçe ağlıyorum. Ölür mü? Sakat mı doğar? Ben bebeği düşünürken, meğer ben de hafiften yolcuymuşum, haberim yok tabii. Kara düşünceler içinde boğulurken doktorum girdi içeri, ‘dükkanı kapattım geldim, hiç merak etmeyin’ dedi. Onu görünce, sanki ateşlerde yanarken biri üzerime su dökmüş gibi rahatladım. Ama doktorumun pek de rahat olmadığı belliydi. Hatta çok telaşlı bir hali vardı.

Ancak bir mesele daha vardı. Bebeğimiz erken doğacaktı ve yenidoğan yoğun bakımına ihtiyacı vardı. Oysa ki bulunduğumuz hastanede yoğun bakım ünitesi inşaat halindeydi. Sabah geldiğimde içimden de geçirmiştim. Doktorumun tavsiyesi üzerine, üzerimde ameliyat elbisesiyle ambulansa binip, aynı isimli karşı yakadaki hastaneye nakil olduk. Ambulans görevlisi kızla çene çala çala, güzel bir yolculuk yaptık. Sağ olsun ardımdan da dua etti.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Eşim ambulansın arkasında arabayla bizi takip ederken bayağı sıkıntı çekmiş. Nedeni malum. Trafikte bizim millet nedense bayılıyor ambulansın arkasına girmeye. Yol açılıyor ya! Ambulansın arkasına girmek için eşimin de önünü kesmeye kalkıyorlarmış. En sonunda birisine ‘karım orda doğuma gidiyor, sen ne yapıyorsun be adam!’ diye bağırmak zorunda kalmış. Gerçekten çok can sıkıcı bir durum.

Nakil olduğumuz hastaneye geldiğimizde, zannettim ki beni odaya çıkarırlar, ameliyat için hazırlarlar (ne kadar safım). Nerde! Sedyeyle bizim ambulans ekibi ameliyathaneye daldılar. Bir de oradakilerden, steril olmadıkları için fırça yediler. Yani ambulans ekibi elinden gelse beni ameliyat masasına kadar götürecekti. O sırada ben de ‘hani geldik mi odaya?’ diyorum.

Bir baktım yüzü gözü kapalı insanlar beni masaya yatırıyor, başladım ağlamaya. Bu defa hem ağlıyorum hem titriyorum, ne de olsa can korkusu. Fakat bir anestezist vardı ki, adamın kendi anestezi ilacıydı adeta. Benimle bir konuştu, ben sakinleştim. Öyle kolay kolay da pes etmezdim üstelik. Daha geçirmem gereken birkaç nöbet ve kriz de vardı hatta. Hepsini unuttum. Adamcağızın mavi gözlerine bakakalmış uyumuşum…

Bir uyandım ki bir odadayım, olan olmuş, biten bitmiş. Tabii ilk soru ‘oğlum nasıl?’ oldu. Pek de kibarca sormadım bu soruyu. Obsesif bir şekilde arka arkaya dehşet yüklü bir ses tonuyla, ‘oğlum nasıl, oğlum nasıl, oğlum nasıl?’ dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Hemşire de halime acıdı herhalde, bebek odasına telefon açtı. Cevap, ‘bebeğinizin sağlığı iyi, merak etmeyin’ oldu. Rahatladım.

İçimde bir şüphe vardı gerçi, ‘doğruyu söyler mi ki şimdi bunlar bana acaba?’ diye düşünmüyordum değil. Ama yine de rahatladım, inandım, sanırım inanmak istiyordum.

Rahatlar rahatlamaz da sağa sola sataşmaya başladım. Yanımda bir kadın baygın yatıyordu, bu defa ‘bu kadın kim?’ diye sormaya başladım ama cevap veren olmadı, bozuldum ben de ama sonra geri uyumuşum. Ya da belki susayım diye uyuttular mı, artık bilemem. Hem sana ne kardeşim, kadın kimse kim ne yapacaksın? Yok, illa öğrenecek.

Tekrar ayıldığımda odama gelmiştim. Eşim o çok şeker bebek süsleriyle donatmıştı odamızı. Deniz ayaklarımızın altındaydı. Ben iyiydim, sağlığım yerindeydi. En azından ağrım yoktu. Eş dost odada beni bekliyordu.

‘Bebek nasıl?’ diye sordum bu defa etrafımdakilere. ‘İyi’ dediler. İlk doğduğunda şekeri düşmüş, hipoglisemiye girmiş ama düzelmiş. Oksijen alıyormuş, yenidoğan yoğun bakımındaymış. Kuvöze bile girmemiş. Sonra da gidip cep telefonuyla bebeğin resmini çektiler, bana getirdiler.

Aman Allah'ım minicikti. 12 Temmuz 2007 Çarşamba günü, 1.820 gram doğmuştu. Garibimin her yerinde bir kordon vardı.

Gece olduğunda beni kaldırdılar, yürüttüler. Yürümeye başlar başlamaz ilk gittiğim yer, yenidoğan yoğun bakım ünitesi oldu tabii ki.

Öylece yatıyordu yüz üstü, nerdeyse elim kadardı. Ona dokunmaya korktum. Ama korku bir engel değildir, dokundum tabii. Kafasında oksijen çadırı mı nedir bir şey vardı ve ona kafa atıyordu. Resmen ‘çıkarın beni bunun içinden, bunaldım burada yahu’ diyordu. O halini gördüm ‘işte geldi Alp’ dedim, ‘benim cesur oğlum daha doğmadan savaşmaya başladın…’

İçim rahatlamıştı. Evet, çok minikti belki ama hastalıklı bir hali yoktu. O gece koydum takkemi önüme düşündüm. Neydi tüm bu yaşadıklarıma sebep? Hamile kalmadan önce içilen günde iki paket sigara mı? Dengesiz uyku saatleri mi? Düzensiz beslenme mi? Bende hepsi de vardı. Alınan fazla kilolar mı? Yoksa yaşadığım zehirlenme vakası mı? Bilmiyordum. Hala da bilemiyorum, sanırım asla da bilemeyeceğim.

Şimdilerde Alp bebek yaklaşık 8 aylık. Odasında mışıl mışıl uyuyor. O mucize bir bebek. O benim hayata tutunan cesur oğlum. Eğer yazlıktan dönmeseydim, eğer tekme atmadığını fark etmeseydim ya da önemsemeseydim, eğer o gece sevdiğim doktor nöbetçi olmasaydı ve kalp atışları düzenli diyerek durumu önemsemezlik yapsaydı, en önemlisi de Alp hayata bu kadar tutunmasaydı şu anda yaşamıyordu.

Bu kadar rastlantı mucize değil de nedir?

Sevgilerimle…

Esra Perek





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 14:01   #19 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

Sizlerle uzun bir ayrılıktan sonra yine beraberiz…

Evet, ikizler geldiler. 11 Mayıs 2006, Perşembe.

Hamileliğimin 7,5 ayındaydım, erken doğum olacağını biliyordum ama ansızın geldiler...

Her sabah olduğu gibi işime gelmiştim. Tam öğle saatiydi, eşimle birlikte yemek yemiştik. Masadan kalkarken birden bir baş dönmesi hissettim ve hemen yerime geri oturdum. Eşim çok endişelenmişti çünkü daha önce hiç böyle olmamıştım.

Hemen doktoru aradık ve acil olarak gelmemizi söyledi. Geldiğimizde doktor, ultrasyon muayenede oğlumun hazneye yerleştiğini ve doğumun başladığını söyledi. Ben, daha erken olduğunu bildiğim için ağlamaya başladım. Doktor da bize, bekleneninden önce olduğunu söyledi ve akciğer problemlerinin olabileceğini belirterek tam teçhizatlı bir hastane arayacağını söyledi.

Artık ben daha çok endişelenmeye başladım, canım eşim de çok panik olmuştu fakat bir yandan da beni rahatlatmaya çalışıyordu.

1 saat bekledikten sonra kuvözü olan özel bir hastane bulduk, 90km uzaklıktaydı. Doktor, bize eşyalarımızı alıp biran önce gitmemiz gerektiğini söyledi. Şaşkınlığımız bir kat daha artmıştı. Bebekler için çok endişeliydik.

Doktordan çıkıp eve doğru yol aldık. Bu arada kayınvalidemi ve ablamı arayıp hazır olmalarını söylediğimizde, onlar da çok şaşırmışlardı. Eve geldik, hazırda bekleyen bebek çantasını aldık, o arada ailenin diğer fertleri de geldi, hepsi panik içinde idiler.

Arabaya binip hastaneye doğru yol alırken, herkes bana iyi olup olmadığımı soruyordu. Ama bende hiçbir şey yoktu, sanki sıradan bir gün gibiydi. Doğuma giden ben değildim, bir başkasıydı, ben o kadar sakindim artık...

Hastaneye gittiğimizde doktor talimatıyla bizi bekliyorlardı zaten. Vakit kaybetmeden muayeneye alındım, tekrar orada da bebeklerin akciğer gelişimini tamamlamadıklarını ve de rahmin 4cm açıldığını söylediler. Bu söz üzerine benim endişem daha arttı ve ağlamaya başladım.

Beni telkin etmeye çalışıyorlardı, bir iğne yapıp bebeklerin akciğer gelişimine yardımcı olacaklarını belirttiler. Benden, bebeklerim için sakin olmamı, panik yapıp normal doğum yapmamamı, bunların bebekler için sakıncalı olacağını söylediler. Bunun üzerine gayet sakin kalmaya çalıştım. Çünkü normal doğum yapmak istemiyordum. Eşimin de desteği ile sakin kaldım ve bizi odamıza çıkardılar. Artık her şey bebeklere kalmıştı…

Artık sakindim, eşimi gönderip evde dinlenmesini istedim. Zor ikna ettim ama yine de göndermiştim, ki yarım saat sonra sancılarım başladı ve su geldi…

Derhal hemşirelere haber verdim, onlar da sağ sol koşup doktor aramaya başladılar derken, gelip beni ameliyata alacaklarını söylediler.

Eşimi aradım, hemen geldi ve ben ameliyata girdim…

Lokal anestezi ile beklerken önce canımın bir parçası oğlum doğdu, 2 dakika sonra nurum kızım geldi…

Birçok ilki birlikte yaşadığımız için oğlumuza ALİ İLKSER, kızımıza da HİRA İLKİM adını verdik.

Canımın içi eşime ne kadar teşekkür etsem azdır…

Eşimi ve çocuklarımı çok seviyorum…





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-01-2007, 14:03   #20 (permalink)
Üye Bilgileri
Süper Moderatör
 
Majeure kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : İstanbul
Mesaj: 27,468
Blog Başlıkları: 3
Rep Gücü: 6000
Rep Puanı : 211836
Rep Seviyesi: Majeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure RepstarMajeure Repstar
Varsayılan

erhabalar,
Tahmin edebileceğiniz gibi bu isimlerin hepsi benim güzel kızımın. Şu an 15 aylık, durmadan oyunlar isteyen bir küçük yaramaz.

Bana “Tuna'cığım Allah çocuğu ve sevgisini önce kadının kalbine, sonra aklına, en son da karnına koyar” diyen hocamın sözlerini gülümseyerek dinlerken; o an Ada'mın kalbinin karnımda atmakta olduğunu bilmiyordum bile…

Önce bir halsizlik, yorgunluktur başladı. Sonra abuk sabuk bezeler, garip sonuçlu kan tahlilleri...

Nedeni bulmaya çalışırken, 2 pembe çizgiyle haber verdi olayın faili kendini. Çok mutlu oldum, heyecanlandım. Ancak korkuyordum da her bebek müjdesi alan anne adayı gibi…

Evliliğim henüz çok yeni olduğundan, annem hamileliğime o kadar olumsuz yaklaştı ki; az daha pes edip bebeğimden vazgeçecektim. Ama bebeğiniz birkaç haftalık olsa bile annelik öyle bir duygu ki, ne pahasına olursa olsun her şeyin merkezi bebeğiniz oluyor. Bu olayları her düşündüğümde anneanne ve babaannelere, anne adayına destek olmak adına büyük görev düştüğüne inanıyorum.

Hamilelik sürecim çok rahat geçti. İşte bu anlattığım sorunlar yüzünden eğer biri sıkıntı yarattıysa Ada'cığıma karşı, o da ben olurum. Çok gazlı bir bebek olmasının, bunun yansımalarını olduğunu düşünüyorum. Zaten zayıf ve uzun boylu bir insandım. 18 kilo aldım hamileliğim boyunca ama arkadan bakan anlamazdı.

39 haftayı doldurduğumuzda, doktorumuz Ada'nın hemen çıkışta olduğunu, her an doğumun gerçekleşebileceğini söyledi bize. Heyecanlandık ama Ada'cığın canı gelmek istemiyordu anlaşılan. Her kontrolde doktorum "Nasıl olur da hala doğmaz? Kafasını görüyorum" diye şaşkınlığını gizleyemezdi.

NST sonuçlarım iyi olduğundan, ona fırsat verelim dedik. En başından beri epidural ile normal doğum istiyordum. Fikrim de hiçbir zaman değişmedi. Çünkü "normal" olanın sağlıklı ve olması gereken olduğuna inanıyorum.

30.11.2005’te suni sancıyla doğum yapmama karar verdi doktor. Ama sabah uyandığımda zaten sancılarım başlamıştı. Bir de üstüne sunisi

Epiduralim yapıldığında çok rahatladım. Birinci ıkınmamda başım döndü, başımı biraz aşağı indirdiler, ikinci ıkınmamda neden bilmiyorum nefesimi tutamadım içimde.

Üçüncü ıkınmamdan önce doktor "sancın gelince ıkın Tuna, daha fazla uzasın istemiyorum period" dedi. İşte o an bana bir güç geldi. Öyle bir ıkınmışım ki mosmor olmuş yüzüm (kamera kayıtları ile kanıtlı). Bebeğimin başının, omuzlarının tek tek içimden çıkışını hissettim ve deliler gibi ağlamaya başladım…

Kucağıma koydular dikişlerim atılırken. "Bembeyaz, porselen gibi bir şey bu" demişim (oldukça esmer bir anneyim, eşime çekmiş). O kadar güzeldi ki…

Sonra günlerim onunla geçmeye başladı. Şimdi düşününce, 2 hafta kadar loğusalık depresyonu yaşadığımı anlıyorum. İlk günler onun size, sizin ona alışmanız zaman alıyor ama ya sonra… Onun için sizden başkası, sizin için ondan başkasının olmadığı muhteşem bir ilişki başlıyor.


2,5 aylık olunca hanımefendi emmek istememeye başladı. Deli gibi ittiriyordu beni küçücük şey, ben emzirmeyi kesinlikle istediğimden onu zorluyordum. Ada'yı 5,5 aylık olana kadar hep ayakta, kucağımda, zıplayarak emzirebildim. Oturarak emzirmek nasıl pek bilmiyorum. Çok yoruldum, çok yıprandım. Ama o benim güzelim, annesinin bir tanesi…

Ben işten gelince ellerini çırparak zıplayıp kahkahalar atıyor ve ben gerekirse aynı zorlukları tekrar çekerim. Çünkü hanımlar hepimiz gayet iyi biliyoruz ki; her şeye değerler…

Sevgiyle kalın…

Ada’cık ve anneciği Tuna Gül Han





Dünyada her millet, icraatine tahammül ettiği Hükümetin Mesuliyetine Ortak Sayılır...

Majeure Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla