Yalnız Mesajı Göster
Eski 03-17-2008, 20:21   #1 (permalink)
Üye Bilgileri
*CONQUEROR*
Çırak
 
*CONQUEROR* kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Oct 2006
Şehir : Eskişehir
Yaş: 22
Mesaj: 8,044
Rep Gücü: 962
Rep Puanı : 95113
Rep Seviyesi: *CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar*CONQUEROR* Repstar
Thumbs up İstikbal İslamiyetindir..




Bir gün yanımıza Almanya’da yüksek tahsil yapan Fransız bir genç geldi. Sohbet esnâsında aramızda şöyle bir konuşma geçti.



Dedi ki: Akıl ve bilim dinden hep uzak
tutulmalı, yoksa akıl ve bilim kişiyi îmandan çıkarır. Çünkü akıl hep
soru üretir, bilim her şeye şüpheyle yaklaşmayı gerektirir. Soru ve
şüphe de insanı îmandan çıkarır.



Biz de ona cevâben dedik ki: Sizin dininizde, sizin
inanç tarzınızda olabilir ama böyle bir anlayış bizde yoktur. Bizler
kendi dinimiz olan İslâmiyet’te, kalbimizle inandığımız şeyleri aynı
zamanda aklımızla da anlayabiliyoruz.



Dedi ki: Meselâ semâvî dinler ilk insan olan Âdem
(as)‘ın topraktan yaratıldığını söyler. Halbuki topraktan bir insan
yaratılmasının aklen îzâhi imkansızdır, topraktan nasıl insan olabilir?



Dedik, sen Âdem (as)‘ı bırak, bugün sen ve ben de topraktan
yaratılıyoruz. Topraktan, yediğimiz gıdâlar, meselâ meyveler sebzeler
yaratılıyor, o gıdâları da biz yiyoruz, bizim vücûdumuz, etimiz
kemiğimiz teşekkül ediyor. Neticede bizim vücûdumuz da topraktan
yaratılmış oluyor.





Hattâ yediğimiz gıdâların hangi memleketin topraklarında yetiştiğini
dikkate alırsak, görüyoruz ki dünyanın dört bir tarafındaki topraklar
gıdâ sûretinde bizim vücûdumuza giriyor, bedenimizi teşkil ediyor.



Sonra ölüyoruz, mezarda çürüyüp toprak oluyoruz. Peki, vücûdumuzun
zerrelerini yedi kıtanın toprağından toplayarak yaratan Allah, iki
metrelik topraktan toparlayıp yeniden diriltemez mi? Her sene ölü
topraktan sayısız bitkileri, sebzeleri, meyveleri yaratıyor. O sebzeler
pişirilip iyice öldükten sonra, vücûdumuzda yeniden et ve kemik olarak
diriltiliyor.



Velhâsıl, ölü topraktan aşamalı olarak diri insan yaratılıyor. Sâdece Âdem (as)‘ı

değil, bütün insanları böylece topraktan yaratan Allah, elbette onları
yarın mahşerde aynı şekilde, belki daha da kolay bir tarzda diriltir.



Bunlar çok ilginç, dedi

Peki Îsâ (as) nasıl babasız yaratıldı diye sordu.

Biz de, Âdem (as)‘ı hem anasız hem babasız yaratan Allah, her sene
sayısız yaprakları babasız yarattığı gibi, dedik. Yani meyvelerde üreme
kanunu geçerlidir, onların yaratılışında dişi ve erkek unsurlar bulunur
ama yaprakların yaratılmasında bu kanun geçerli değildir. Yaprakların
annesi agaç sayılır ama o yaprakların babası yoktur.

Bu çok hârika dedi.



Peki bilim her şeye şüphe ile yaklaşmayı tavsiye eder, hatta bir
felsefecinin, şüphe ettiğimden bile şüphe ederim, tarzında ifâde ettiği
şüpheci görüş hakkında ne dersiniz dedi.

Biz de dedik ki, bir şeyin lehinde ve aleyhinde açık bir delil
bulunmadığı takdirde şüphe edilebilir ama bazı şeyler var ki onda hiç
süphe edilmez. Meselâ, iki kere ikinin dört ettiğinde şüphe etmek gibi.
Şüphe, araştırma esnâsında fikir jimnastiği tarzında olsa faydalı
olabilir ama, mevcud sağlam delillere rağmen, o delilleri yok sayma
tarzında olsa, bu bir bilimsel yaklaşım değil, bilakis bilimin
kendisini yok saymaktır.



Meselâ sen hiç kâtibi olmayan bir kitap gördün mü, dedik. Hayır, dedi.



Sen hiç ustası olmayan binâ gördün mü, dedik. Hayır, dedi.



Peki, gördüğün milyonlarca kitabın her birisinin muhakkak bir kâtibi
var, velev görmesen de aklen o kitabın bir yazarı olduğunda hiç de
tereddüt etmezsin. Hem gördüğün binlerce binânın kesinlikle bir ustası
olduğunu bilirsin.

Evet, her şeyin bir ustası, bir yapanı olduğunun sayısız misâlleri,
delilleri var. Ama herhangi bir şeyin kendi kendine olduğunun koca
dünyada bir tek misâli, bir tek delili yoktur.
Hâl böyleyken, sen kalkıp bütün bu delilleri yok sayıp onlara gözünü
kapayarak, hâlâ bir yaratıcının varlığında şüphe edip, gördüğümüz bunca
varlık belki kendi kendine de olabilir desen, gayet büyük bir ahmaklık
etmiş olmaz mısın dedik.

Çok haklısınız dedi.



Hem o genç, kendileri bizim peygamberimizi kabûl etmediklerinden, bizim
de Îsâ (as)‘ı kabûl etmediğimizi zannediyormuş. Biz de peygamberlerin
hiçbirini ayırt etmeden tamamına inandığımızı, Îsâ (as)‘ın Kur‘ân‘da
peygamber olarak mu‘cizeleriyle bahsedildiğini, Meryem

Vâlidemizin ahvâline dâir mes’eleleri Kur‘ân-i Kerîm‘in Muhtasar Mealinden okuyup birçok misâller vererek îzâh ettik.

Vakit epey ilerlemişti.



Sonunda: Sizlerle bulunmaktan çok memnun oldum, çok ilginç bir
konuşmaydı, gerçekten çok etkilendim. Ama lütfen hemen müslüman oldu
tarzında adımdan bahsetmeyiniz, diye ricâ ederek ayrıldı.

Bizler de Bedîüzzaman Hazretlerinin: ”Biz Kur‘ân şâkirdleri olan
Müslümanlar bürhâna tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle
hakaik-i îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi
ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz” (Hutbe-i Şamiye, Mektubat,
404) sözünü hatırlayıp Müslüman olduğumuza bir defa daha hamdettik.

Akıl ve bilime kapılarını kapatan bir dînin, her bir mes’elesini
onlarca belki yüzlerce aklî ve ilmî delillerle isbat eden bir din
karşısında varlığını devam ettiremeyeceğini bir kez daha görmüş olduk.



Evet, aynen Hazreti Üstadın dediği gibi:



”İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak ve hâkim, hakaik-i
Kur‘âniye ve îmâniye olacak... Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği
istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini
akla tesbit ettiren Kur‘ân hükmedecek!”

*CONQUEROR* Çevrimiçi   Alıntı Yaparak Cevapla

*CONQUEROR* Kullanıcısına Teşekkur Edenler
gökçecan (03-17-2008)