|
|
Günlerden Cuma, tarih 6 Nisan idi. Son bir aydır ‘ha doğdu ha doğacak’ diye yolunu gözlediğim, odasında kıyafetlerini okşayıp oyuncakları ile oynadığım, ‘al dudaklı, yakut kırmızısı’ kızım ‘Lalin’ doğdu...
Onun içimden çıkışını hissetmeyi, ilk çığlığını duymayı çok istedim; bunun için hamile yogalarına gittim, yürüyüşlere çıktım ama olmadı. Kuzucum sezaryenle doğdu ama olsun, hayırlısını istemiştim onun için, iyisi buymuş demek ki...
Hamile olduğumu öğrendiğim günden beri bu siteye üyeyim, neredeyse tüm yazıları okuyorum. ‘Bir gün ben de kendi hikayemi yazacağım’ diye bekledim, işte şimdi sırası…
Detayları, uzatmak için değil; her hikayeden benim gibi kendine ders çıkaranlar için yazıyorum…
Baştan beri hep normal doğum istedim, doktoruma da bunu her fırsatta belirttim. O da bana hiç sezaryen teklif etmedi. Ama yorum da yapmadı. Sanki ‘dur bakalım ne olacak’ der gibiydi. Gerçekten de bu doğum işlerinde hiç plan olmuyor, her şey kader kısmet.
Bize verilen tahmini doğum tarihi 8 Nisan idi. Ama ‘kızlar erken doğar’ diyen çok olmuştu, insanoğlu işte; bazı fikirlere hiçbir dayanağı olmasa da sarılabiliyor.
Kendimi böyle şartlamam, son bir ayı sabırsızlık içinde geçirmeme sebep oldu. Bu arada Mart başında çektirdiğim bir NST’de düzenli kasılmalar görülünce, doktorum öyle bir konuştu ki; sanki her an doğurabilirim havasına girdim.
Bana istirahat veren “bebek 15 gün daha anne karnında kalsa iyi olur” diyen doktorumuzun söylemleri, bizi ‘doğum yakında’ havasına soktu. Apar topar başka bir şehirde oturan annemi çağırdım. Annem geldi, biz beklemeye başladık ama bir gelişme olmadı. Her sabah gaz sancılarımı dinleyip, ‘acaba doğum başladı mı’ diye anlamaya çalışıyordum.
29 Mart’taki doktor kontrolümde ‘rahim ağzında incelme var, bir sonraki buluşmamız hastanede doğum için olur’ diye konuşuldu ancak yine bir gelişme olmadı.
4 Nisan sabahı ‘nişan’ gelince doğum başlıyor diye sevindim ama gece de bir şey olmayınca ertesi gün doktora gittik. Kapıdan çıkarken annem ‘ister misin doktor bizi direkt hastaneye yollasın’ derken, ben de ‘boşa heveslenme, bu kızın doğmaya niyet yok anne’ diyordum. Bu arada beklemekten sıkılan ve bir aydır da annemi özleyen babacığım hastaneden yıllık iznini almış (kendisi de doktordur), doğum olsun olmasın 1 hafta yanımda kalmak üzere o gün uçağa binmişti.
Doktor, muayenede hafif kanama ve 1cm açıklık görülünce doğumun başladığını ama bebeğin kafasının halen mobil olduğunu yani rahim kanalına oturmadığını öğrendik. Doktorum durumu netleştirmek için renkli dopler çektireceğini ama her halükarda o gün doğumu yaptırtacağını söyledi ve yatışım yapılsın diye beni zaten yakında olan ve doğumu yapmayı planladığım hastaneye yolladı. Böylece annemin söylediği gerçekleşmiş oldu.
Eşime, kayınvalideme, kardeşlere ve uçaktan yeni inen babama telefonlar açıp, hastane çantamı da eşime buyurup biz hastaneye gittik.
Renkli doplerde bebeğin 4 kilo civarı olabileceği ama kanala oturmadığı belirlendi. Radyolog, ‘siz bunu biraz zor doğurursunuz’ deyince, ‘aman ne güzel moral veriyorsunuz’ diye adamı tersledim. Ayrıca tüm dopler boyunca bilmiş bilmiş sorular sorup adamın ‘bu kaçıncı doğum?’ diye sormasına sebep oldum.
Akabinde bana suni sancı verdiler ve beklemeye başladık. Normal doğum yapacağım diye doktorumu öyle bir baskı altına almışım ki, kadın sezaryenin lafını bile edemiyordu.
Babamın hastaneye varıp doktorumla konuşması, saatler süren serum vermelere karşın doğum sancılarının başlamaması ve doktorun son el muayenesinden sonra ‘sezaryen yapalım’ dendi. O anı hiç unutmayacağım, doktor bebeğin başına dokunca baş geriye kaçtı ve doktor da “Senacım normal olsun diye bekledik ama biraz zor görünüyor, sen de bebek de çok yıpranırsınız, sezaryene alalım’ dedi.
4 kiloluk bir bebeği doğurma, epizyotomi (alt kesi), sancı çekme, bebeğin vakumlanması korkularım, yerini anestezi ve ameliyat korkusuna bıraktı. Gözyaşları içinde ‘siz bilirsiniz’ dedim.
Beni ameliyata götürürlerken ağlayıp, babam ve eşimi hayli üzdükten sonra, anestezi uzmanını “Nip Tuck” dizisinde seyrettiğim bir tam bayılmama vakasını anlatıp beni iyi bayıltmasını söyleyerek bunaltmayı ihmal etmedim. Bu arada ameliyat masasında sonda taktılar; uyarayım, pek cici bir şey değil, çişinizi iyi yapın gerek kalmasın derim.
Nihayetinde 20.44 itibari ile 4.025gr bir kız sahibi oldum, 1 saat sonra da bebeğimi emzirdim…
İki gece hastanede yattım. Voltaren iğneler, serumuma bağlı “ağrı pompası” isimli ağrı kesici verme mekanizması, her açısı ayarlanan yataklar ve dünya tatlısı hemşireler sayesinde hastanede az acı, bol rahat içindeydim.
Eve geldiğim ilk iki gece ise sezaryenin gerçek bir ameliyat olduğunu anladım. Sizlere kıssadan hisse olarak şunları söyleyeceğim…
Birincisi; size verilen doğum tarihinden önce asla kendinizi havaya sokmayın, sonra günler geçmez, daha günü gelmemiş bebeğinize ‘niye doğmuyor?’ demeye başlarsınız.
İkincisi; nasıl doğum yapacağınız konusunda önyargılı olmayın. Tabi ki normal doğum yapmak önceliğiniz olsun ama bebeğin ve sizin sağlığınız için gerekli olursa sezaryenden çok korkmayın.
Üçüncüsü; hastaneniz iyi ise tadını çıkarın, evde ‘bebek hemşiresi’ diye bir şey olmuyor malum.
Son olarak da hiçbir acı sonsuza kadar sürmüyor. Size ‘bir haftada geçer’ diyorlarsa, acınız asla bitmeyecek gibi gelse de bir hafta geçince gerçekten bitiyor.
Şimdi kızım 12 günlük ve hayat ne çabuk geçiyor dedirtmeye başladı bile.
Sevgiler…
Sena Türkmen Dolu
|